Merhabaların anlamını kaybetmediği hakikatten hareketle, merhabalar diyorum bu mektupta da… Zira Arapça bir kelime olan merhaba “rahaba” kelimesinden türeyen “ferahlıkla” anlamına gelir. Ferahlık ne çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönem, sıkılıyor içimiz, daralıyor yüreğimiz. Nedenleri meçhul, sonuçları malum, kötülük için gayret edenler yordu dünyanın her yerinde hayata tutunmaya gayret edenleri. Adaletsizlik büktü boynumuzu. Ferahlık için fersah fersah yol kat edip hakikate ulaşmaya, hakikatle buluşmaya, hakikatin hayat bulması için çalışmaya ihtiyacımız var. Aslında mecburuz buna. Diyeceğim bunlar değildi aslında ama nedenlice böyle geldi kelam daha başlar başlamaz dertleşmekten çok dert-deşmeye hatta dert-dermeye durdu kalem…
Hakikatten uzak düşmenin tüm süreç ve sonuçları birebir yaşanıyor. Varlığın ve hükmün sahibinin kurduğu düzenden uzak düşünce, huzur da bizlerden uzak düşüyor sanki. Demem o ki, varlık nedenimizden uzakta varlığımız bir kıymet ifade etmiyor, hiçbir zaman etmedi/etmez de… Herhangi bir şeyi var ediliş amacının dışında kullanmak onu israf etmek değil midir? Bazen olayları değerlendirirken bana öyle geliyor ki; sanki iğneyle kesmeye, makasla dikmeye çalışıyor gibiyiz. Eğer doğru yöne koşmuyorsak, her hareketimizde hedefimizden uzaklaşıyoruz demektir. Boşa yorgunluk bile değil bu, daha ötesi, daha fazlası, büyük ziyan, büyük zulüm…
Bildiğin gibi hayat tercihlerden ibaret, tercihlerimizden sorumluyuz, sınavdayız ve doğru cevap için sınav esnasında da konuyu tekrar tekrar gözden geçirmek mümkün. Sınavda doğru cevaba ulaşmak için gösterdiğimiz gayretin kıymeti, hayata verdiğimiz kıymetle orantılı. Bu sınavın tekrarı yok, torpili yok, kayırması yok, son nefese kadar geri dönüp tövbe silgisiyle düzeltmeler yapmamız mümkün. O nedenle diyorum ki, doğruya ulaşmak için doğru gayret göstermek zorundayız. Zorlanmak mı diyorsun? Sınav zordur zaten, hep sınavda zorlanır insan… Ancak bu sınavda sınavı yapan doğruya yönelen için yardımcı. İşte sınavın en büyük kolaylaştırıcı yönü bu. Yine daldı gitti kelimeler, gördüğün gibi elim sürekli çarpıyor sazın bam teline…
Biliyorsundur aslında, ümit ediyorum aslını biliyorsundur, asıl olan bilmektir diğer yanıyla. Biz insanlar birbirine tutunarak yürürüz hayat yolculuğumuzu, yalnızlık tercih ise, yeterli ve geçerli nedenler varsa gereklidir de, sürekli yalnız kalmak yorar hayat yolculuğunda. Yalnız olanlar dikkatli yürür zira düşerlerse ve kalkmayı başaramazlarsa bir el gerekir onlara… Yolculuk esnasında olur ya yanlışa saparlar, doğru adresi bulmakta zorlanırlarsa bir rehber gerekir onlara… Onlar dediğim hepimiziz işte. Ne mutlu dost bulanlara ve dost olanlara. Bana gelince, dost ikliminde kalabalığım ben, ukalalık olmaz umarım, zenginim desem. Beni dost bilenleri de biliyorum, hissettiriyorlar her dem. Haddimi aşmak sayma lütfen, benim acizane sana da tavsiyem, güven hayatta tutunabileceğimiz en önemli daldır, en iyi yoldur. Hükmün sahibi de öyle der bir ayetinde; “Ey iman edenler Allah’a güvenin.” Güven ne özel gıdadır yürek için, yürek en önemli varlıklardan biridir kulluğun farkında olanlar için.
Bilmek diyorum ya, ne kıymetlidir o. Doğru bilgiyi kast ediyorum tabii. Bu dönemde işler biraz farklı ilerliyor ne yazık ki, dijital bir dünya oluşturuldu, sanal dünya deniliyor ama birçok insan için gerçeğin ta kendisi gibi.
Garip ama öyle, yok sadece bana garip gelmiyor tabii, dostlarla konuşuyoruz zaman zaman onlar da aynı konu ile ilgili telaşta sanki. Bu konuşmalarda vardığımız ortak kanaatin özeti; öyle ki bazı insanlar tüm yaşadıklarını tanımadıkları insanlara ispat etmek için yoğun mesai yapıyorlar gibi. Gittikleri yerin fotoğrafları, yedikleri yemekler, gezdikleri yollar, attıkları adımlar, inanması zor ama çocuğuna ne isim koyacağını tanımadığı-bilmediği insanlara soranlar bile var. Sanal alem öyle bir girdi ki dönemin insanının dünyasına gerçekten uzak düştük sanki. Bazen çok canım acıyor bu duruma. Bir sofra paylaşılıyor mesela, olur ya o imkana ulaşamayan biri için ne anlama gelir bunu düşünmezler mi acaba? Dedim ya, garip geliyor bana… Diyeceksin ki sen de fazla takılıyorsun bunlara, haklısın da göz hakkından kaynaklanan söz hakkı sayıver bunları da… Tebrikler mesajlarla yapılıyor artık, gönderen de gören de net değil. Taziyeler mesajlarla yapılıyor oldu. Sanal alemin girdabında zorlanıyor insanlık hülasa. Ben reel olandan yanayım, benim için gerçek neyse o. Telefonla konuşmak bile yetmiyor aslında, kapısını tıklatmak, yüzünü, gönlünün yüzündeki izini görmek iyi geliyor bana. Sesini duymak tamam, tamam da yüz yüze görüşmek bambaşka… Önceden uğramak denirdi ya, “bir uğramadın bana”, sonra “bir aramadın” dedik birbirimize, haberleşmelerimiz kontörün kontrolünde. Sonra mı, “bir mesaj bile atmadın” noktasına geriledik hızlıca, burada kalmadı mesele “bir çaldırmadın” telefonumu noktasına geçtik hızlıca. Durduk mu yok, “bir emoji bile atmadın” noktasına eşlik etti, “paylaşımımı beğenmedin” şikayeti, garibiz diyorum ya, azalıyoruz geçip giden zamanla… “Beğen” tuşu en ilginç olan kullanımıdır, birisi yakınının vefat haberini, hastalığını, zorda olduğunu duyurmasına…
Yazacak ne çok şeyden bunlar düştü bu mektuba. Tabii ki benim tepkim gelişmeye değil, değişmeye de değil, benim şaşkınlığım değer kaybına, samimiyetin ziyan olmasına. Yoksa ben de kullanıyorum teknolojiyi ihtiyacım olduğu zamanlarda. Söyleyecek sözüm varsa salıyorum anlamak-bilmek isteyenler için sosyal medya sayfalarıma. Çok uzakta olanın düşüncesine ulaşıyorum yine teknolojinin sunduğu imkânlarla, doğruyu anlamam için yol gösterici olanları okuyorum, bana katkı sağlayan yanlarıyla…
Demem o ki; doğru şekilde değerlendirilen her fırsat bir imkândır, her imkân bir sorumluluk yükler sunulana… Gördüğün gibi bana sunulan bu imkânla ben de ulaştırdım bu mektubu sana… Hoşça ve dostça kal… Yazmak-yazışmak nasip olursa buluşuruz diğer zamanlarda da…
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.
Bir varmış bir yokmuş. Vara var, yoka yok diyen pek azmış. Ballandıra ballandıra anlatana “masal anlatma” diye çıkışılır, tek ayaküstünde on yalan atana Çin’den Maçin’e övgülerin en hası düzülürmüş. Devir değişti diye anlatılar tatsız tutsuzlaşmış. Yüz elli karaktere sıkışan anlatılarsa hem kel hem fodulmuş, kulakları sulamaz, gönülleri gövertmezmiş, aklı ağartmaz, aklamaz paklamazmış. Bakmışlar ki söz kuruyup soluyor, kulaklar paslanıyor, gönüller kararıyor, akıl köreliyor, masalın akça pakça dervişleri toplanmış seğirtmişler sulamaya, damıtmaya, demlemeye.
Ken Loach’un “Sorry We Mıssed You” filmi, modern kapitalist dünyanın en güncel ve en görünmez yüzü olan güvencesiz çalışma biçimlerini ve bunun bir ailenin dokusuna nasıl sirayet ettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014) . Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir.
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Mektup VI
Merhabaların anlamını kaybetmediği hakikatten hareketle, merhabalar diyorum bu mektupta da… Zira Arapça bir kelime olan merhaba “rahaba” kelimesinden türeyen “ferahlıkla” anlamına gelir. Ferahlık ne çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönem, sıkılıyor içimiz, daralıyor yüreğimiz. Nedenleri meçhul, sonuçları malum, kötülük için gayret edenler yordu dünyanın her yerinde hayata tutunmaya gayret edenleri. Adaletsizlik büktü boynumuzu. Ferahlık için fersah fersah yol kat edip hakikate ulaşmaya, hakikatle buluşmaya, hakikatin hayat bulması için çalışmaya ihtiyacımız var. Aslında mecburuz buna. Diyeceğim bunlar değildi aslında ama nedenlice böyle geldi kelam daha başlar başlamaz dertleşmekten çok dert-deşmeye hatta dert-dermeye durdu kalem…
Hakikatten uzak düşmenin tüm süreç ve sonuçları birebir yaşanıyor. Varlığın ve hükmün sahibinin kurduğu düzenden uzak düşünce, huzur da bizlerden uzak düşüyor sanki. Demem o ki, varlık nedenimizden uzakta varlığımız bir kıymet ifade etmiyor, hiçbir zaman etmedi/etmez de… Herhangi bir şeyi var ediliş amacının dışında kullanmak onu israf etmek değil midir? Bazen olayları değerlendirirken bana öyle geliyor ki; sanki iğneyle kesmeye, makasla dikmeye çalışıyor gibiyiz. Eğer doğru yöne koşmuyorsak, her hareketimizde hedefimizden uzaklaşıyoruz demektir. Boşa yorgunluk bile değil bu, daha ötesi, daha fazlası, büyük ziyan, büyük zulüm…
Bildiğin gibi hayat tercihlerden ibaret, tercihlerimizden sorumluyuz, sınavdayız ve doğru cevap için sınav esnasında da konuyu tekrar tekrar gözden geçirmek mümkün. Sınavda doğru cevaba ulaşmak için gösterdiğimiz gayretin kıymeti, hayata verdiğimiz kıymetle orantılı. Bu sınavın tekrarı yok, torpili yok, kayırması yok, son nefese kadar geri dönüp tövbe silgisiyle düzeltmeler yapmamız mümkün. O nedenle diyorum ki, doğruya ulaşmak için doğru gayret göstermek zorundayız. Zorlanmak mı diyorsun? Sınav zordur zaten, hep sınavda zorlanır insan… Ancak bu sınavda sınavı yapan doğruya yönelen için yardımcı. İşte sınavın en büyük kolaylaştırıcı yönü bu. Yine daldı gitti kelimeler, gördüğün gibi elim sürekli çarpıyor sazın bam teline…
Biliyorsundur aslında, ümit ediyorum aslını biliyorsundur, asıl olan bilmektir diğer yanıyla. Biz insanlar birbirine tutunarak yürürüz hayat yolculuğumuzu, yalnızlık tercih ise, yeterli ve geçerli nedenler varsa gereklidir de, sürekli yalnız kalmak yorar hayat yolculuğunda. Yalnız olanlar dikkatli yürür zira düşerlerse ve kalkmayı başaramazlarsa bir el gerekir onlara… Yolculuk esnasında olur ya yanlışa saparlar, doğru adresi bulmakta zorlanırlarsa bir rehber gerekir onlara… Onlar dediğim hepimiziz işte. Ne mutlu dost bulanlara ve dost olanlara. Bana gelince, dost ikliminde kalabalığım ben, ukalalık olmaz umarım, zenginim desem. Beni dost bilenleri de biliyorum, hissettiriyorlar her dem. Haddimi aşmak sayma lütfen, benim acizane sana da tavsiyem, güven hayatta tutunabileceğimiz en önemli daldır, en iyi yoldur. Hükmün sahibi de öyle der bir ayetinde; “Ey iman edenler Allah’a güvenin.” Güven ne özel gıdadır yürek için, yürek en önemli varlıklardan biridir kulluğun farkında olanlar için.
Garip ama öyle, yok sadece bana garip gelmiyor tabii, dostlarla konuşuyoruz zaman zaman onlar da aynı konu ile ilgili telaşta sanki. Bu konuşmalarda vardığımız ortak kanaatin özeti; öyle ki bazı insanlar tüm yaşadıklarını tanımadıkları insanlara ispat etmek için yoğun mesai yapıyorlar gibi. Gittikleri yerin fotoğrafları, yedikleri yemekler, gezdikleri yollar, attıkları adımlar, inanması zor ama çocuğuna ne isim koyacağını tanımadığı-bilmediği insanlara soranlar bile var. Sanal alem öyle bir girdi ki dönemin insanının dünyasına gerçekten uzak düştük sanki. Bazen çok canım acıyor bu duruma. Bir sofra paylaşılıyor mesela, olur ya o imkana ulaşamayan biri için ne anlama gelir bunu düşünmezler mi acaba? Dedim ya, garip geliyor bana… Diyeceksin ki sen de fazla takılıyorsun bunlara, haklısın da göz hakkından kaynaklanan söz hakkı sayıver bunları da… Tebrikler mesajlarla yapılıyor artık, gönderen de gören de net değil. Taziyeler mesajlarla yapılıyor oldu. Sanal alemin girdabında zorlanıyor insanlık hülasa. Ben reel olandan yanayım, benim için gerçek neyse o. Telefonla konuşmak bile yetmiyor aslında, kapısını tıklatmak, yüzünü, gönlünün yüzündeki izini görmek iyi geliyor bana. Sesini duymak tamam, tamam da yüz yüze görüşmek bambaşka… Önceden uğramak denirdi ya, “bir uğramadın bana”, sonra “bir aramadın” dedik birbirimize, haberleşmelerimiz kontörün kontrolünde. Sonra mı, “bir mesaj bile atmadın” noktasına geriledik hızlıca, burada kalmadı mesele “bir çaldırmadın” telefonumu noktasına geçtik hızlıca. Durduk mu yok, “bir emoji bile atmadın” noktasına eşlik etti, “paylaşımımı beğenmedin” şikayeti, garibiz diyorum ya, azalıyoruz geçip giden zamanla… “Beğen” tuşu en ilginç olan kullanımıdır, birisi yakınının vefat haberini, hastalığını, zorda olduğunu duyurmasına…
Yazacak ne çok şeyden bunlar düştü bu mektuba. Tabii ki benim tepkim gelişmeye değil, değişmeye de değil, benim şaşkınlığım değer kaybına, samimiyetin ziyan olmasına. Yoksa ben de kullanıyorum teknolojiyi ihtiyacım olduğu zamanlarda. Söyleyecek sözüm varsa salıyorum anlamak-bilmek isteyenler için sosyal medya sayfalarıma. Çok uzakta olanın düşüncesine ulaşıyorum yine teknolojinin sunduğu imkânlarla, doğruyu anlamam için yol gösterici olanları okuyorum, bana katkı sağlayan yanlarıyla…
Demem o ki; doğru şekilde değerlendirilen her fırsat bir imkândır, her imkân bir sorumluluk yükler sunulana… Gördüğün gibi bana sunulan bu imkânla ben de ulaştırdım bu mektubu sana… Hoşça ve dostça kal… Yazmak-yazışmak nasip olursa buluşuruz diğer zamanlarda da…
İlgili Yazılar
Göz, Şiir ve Yedi
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.
Masal Anlatmak: Dinleyen Kulağı Sulamak Hisseden Kalbe Söz Ekmek
Bir varmış bir yokmuş. Vara var, yoka yok diyen pek azmış. Ballandıra ballandıra anlatana “masal anlatma” diye çıkışılır, tek ayaküstünde on yalan atana Çin’den Maçin’e övgülerin en hası düzülürmüş. Devir değişti diye anlatılar tatsız tutsuzlaşmış. Yüz elli karaktere sıkışan anlatılarsa hem kel hem fodulmuş, kulakları sulamaz, gönülleri gövertmezmiş, aklı ağartmaz, aklamaz paklamazmış. Bakmışlar ki söz kuruyup soluyor, kulaklar paslanıyor, gönüller kararıyor, akıl köreliyor, masalın akça pakça dervişleri toplanmış seğirtmişler sulamaya, damıtmaya, demlemeye.
Neo-Liberal Zincirler: Gig Ekonomisinin Görünmez Prangaları ve Kurye Hayatları
Ken Loach’un “Sorry We Mıssed You” filmi, modern kapitalist dünyanın en güncel ve en görünmez yüzü olan güvencesiz çalışma biçimlerini ve bunun bir ailenin dokusuna nasıl sirayet ettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Kısa Filmlerde Eğitimin Katmanlı Boyutlarına Bakmak
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014) . Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir.
Beyaz Adama Aldırma, Umudunu Kaybetme
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.