Ben Merkezci İnsan Ve Kaybolan Gerçeklik Oktay Taftalı, Mühür Kitaplığı
“Dijital dünya devrimi/dijital kapitalizm sayesinde, artık toplumlarda gerçeklik algısı yitirilmiştir. 20. yüzyıldan 21’e girildiğinde, gerçeklik bütünüyle metalaşmış veya içinde yaşadığımız nesneler dünyası salt ‘meta’ya indirgenmiştir. Kapitalist medeniyetin impresyonist yaşama kültürü, burada gerçekliğe bir kez daha takla attırır. Ve ürünü, ürünün taklidine, görüntüsüne indirgeyerek, bir yandan çok satmaya, fakat çok satarken de onun gerçekliğini ortadan kaldırmaya yönelir. Gerçeklik hakkındaki algının yitirilmesi, öznede, gerçeklik hakkındaki bilgiyi mümkün kılan sistemin devre dışı kalması demektir. Gerçeklik hakkında bilgiye sahip olmayan özne ise, artık bilen-özne değildir; özne değildir.”
Sistematik felsefe profesörü Taftalı’ya göre Post-modern zamanlarda geçerliliğini yitirdiği varsayılan Tarihselcilik, Marksizm ve Ekonomi-politik gibi meta anlatıların yerini, hepsi bir araya geldiğinde dahi, herhangi bir toplumsal, siyasal güç oluşturmaktan uzak, çevrecilik, feminizm, veganlık, alternatif yaşam, lgbt, etnikçilik gibi paralize eğilimler almıştır. İlk olarak Augustinus’un tanrısal ışık diye söz ettiği Aydınlanma, Tanrı’ya yönelimi esas alan hayat tarzı demek iken; 17. yüzyılda insan karanlık Tanrı fikrinden ayıklanarak kendi aklının ışığıyla karanlıktan kurtulmalıdır fikrine dönüşmüştür. Artık dünya, siz kendi hayal gücünüzle nasıl kurgularsanız, nasıl olmasını isterseniz, size öyledir. Bunun için, kendi tininizin idelerinin dışında bir yerden meşruiyet temin etmeniz gerekmez. Ve bu sübjektif dünyayı gerçek kılmak için, sadece güce ve eyleme ihtiyacınız var, gücünüz yeterliyse, gerçeklik sizin istediğiniz şekildedir. Dolayısıyla herhangi bir tartışma esnasında başkasını dinlemek ya da onun dünya tasvirini dikkate almak yerine, kendi dünyanızı dayatmanız yeterli ve meşrudur. Böylece insani üretim tanrısal yaratının yerini alırken, insani plan ve projeler de, tanrısal kaderle yer değiştirmiştir.
Kan Kardeşler, Muhammed Ali Ve Malcolm X’in Tehlikeli Arkadaşlığı Randy Roberts, Johnny Smıth, Timaş Yayınları
“Ma lcolm, güçsüz, ezilmiş, sesi çıkmayan siyahlar adına konuşurdu. O, siyahî gururun, gücün ve kurtuluşun sahici sembolüydü ve gerçekleri beyazlardan korkmadan anlatmıştı. Amerika’nın en derin yarasına, ülkenin demokratik idealleriyle eşitsizlikleri arasındaki uçuruma hür iradesiyle dokunmuştu. En sonunda Kara Güç mücadelesinde diğer siyahlar korkmadan yaşayabilsin, onların özgürlük hayalleri gerçekleşebilsin diye ölmüştü. O, bizim yaşayan siyah insanlığımızdı…“
1960 Roma olimpiyatlarından altın madalya ile döndükten sonra dünya ağırsıklet boks şampiyonu olana dek Louisville çenebazı diye ünlenen Cassius Clay, daha gençken kafası çok karışık ve tutarsız biri olarak biliniyordu. Malcolm X ise kendisini hapiste sefalet içerisindeyken kurtaran ve onu cemaatin sözcüsü konumuna kadar yükselten Elijah Muhammed’e tam bir teslimiyet ile bağlı olan ateşli bir hatip ve korkusuz bir eylem adamıydı. Adeta Clay ringde şov yaparken, Malcolm ise kürsüde şov yapıyor ve ikili dönemin Amerika’sının en önemli Müslüman siyahî karakteri oluyorlardı. Kitaba göre Clay, konuşmalarından çok etkilendiği ve kendisine duruşunu ve ahlâkını örnek alabileceği, belki de ağabeyi olabileceğini düşündüğü Malcolm X ile kısa sürede sıkı bir dostluk kurmuş ama bu dostluk gene kısa sürede Malcolm istemese de Elijah Muhammed’in baskısıyla bozulmuştu. Elijah Muhammed’in bir sahtekâr olduğuna kesin kanaat getiren Malcolm, cemaatten uzaklaştırılırken, cemaatin yeni sözcüsü ise Muhammed Ali olacaktı. Bu büyük dostluğun bozulmasına razı olan ve Malcolm’a cephe alan Muhammed Ali, yıllar sonra Malcolm için şunları söyleyecekti: “Keşke Malcolm’a üzgün olduğumu, onun pek çok konuda haklı çıktığını söyleyebilseydim. Malcolm büyük bir fikir adamı ve büyük bir dosttu, o olmasaydı asla Müslüman olmayabilirdim. Geri dönüp her şeye baştan başlayabilseydim, ona asla sırt çevirmezdim.”
Madun Konuşabilir Mi Gayatri Chakravorty Spivak, Dipnot Yayınları
“Foucault ve Deleuze’e göre ezilenler, şans verilmesi halinde ve ittifak politikaları aracılığıyla dayanışmaya giden yolda konuşabilirler ve kendi koşullarını bilebilirler. Foucault bir “iktidar” kavrayışına böylesi tekçi ve bir erişimin, sömürünün belirli bir aşamasıyla mümkün kılındığını kabul edemez, çünkü onun coğrafi süreksizlik vizyonu, jeopolitik bakımdan Birinci Dünya’ya özgüdür. Şimdi şu soruyla yüzleşmek zorundayız: Toplumsallaşmış sermayeden çıkan uluslararası iş bölümünün öbür tarafında, daha evvelki bir ekonomik metni tamamlayan emperyalist hukukun ve eğitimin epistemik şiddet döngüsünün içinde ve dışında, madun konuşabilir mi?”
Gramsci’ye göre bir toplumda sesi olmayan, temsil edilemeyen, kendini ifade edemeyen, ne başkaldıran ne itaat eden subaltern (öteki, alt) kavramı, bu çalışmada Türkçeye, Arapça kökenli madun (alt) olarak tevil edilmiştir. Spivak, iktidar ile epistemik şiddet düzleminde “dil”in daha baştan beyaz, Batılı ve erkek akademisyenler tarafından temellük edildiğini ve bu durumun öncelikle dışarıdan bakan birinin doğası gereği sınırlı ve tecrübeye değil de söze dayalı olduğu için yanıltmaya meyilli bir çalışma yapmasının sakıncası özerinde duruyor. Spivak’a göre Marx’ın meşhur “Bütün işçiler birleşin!” sloganında kastettiği işçiler Avrupalı işçilerdir ve aslında Marx, madunların kendilerini temsil etmeye muktedir olmadıklarını söylüyor. Spivak, ayrıca kadını baştan çıkarıcı kabul edip eril emperyalist bir ideolojiye kapı aralayan Freud’u, Foucault’yu, Deleuze’u, Derrida’yı ve dahasını madunun sessizleştirilmesi hususunda kendi metinleri üzerinden eleştiriyor. Spivak’ın teorisini geliştirirken ki esas motivasyonlarından biri de, ölen kocasının cesedi ile beraber yakılan Hintli kadınların dini intihar ritüelleri (sati) olmuştur. Hintli kadınların ses sahibi olabilmesi için hayatından feragat etmesi gerekiyordur ve dolayısıyla Spivak’a göre madun konuşamaz ama kadın olan madun asla konuşamaz.
Türk Muhafazakârlığı: Terennüm, Tereddüt, Tahakküm Hasan Aksakal, Alfa Yayınları
“İçinden geçtiğimiz iletişim devrimi dönemi bizatihi muhafazakârlığı bir yanılsamaya dönüştürecek ölçüde tahripkâr olmuştur. Mevcut ana-akım Türk muhafazakârlığı, fasitliğini resmetmeye çalıştığım çemberinin -Necip Fazılcı nihilist, oportünist, öfke çemberinin- içinde kaldığı sürece, evrensel muhafazakâr ilkelere göre kesinlikle muhafaza edilmesi gereken doğa, tarih, kültür, kadim şehir ve estetik gibi pek çok şeyin tahribine yol açmayı sürdürmeye adaydır.”
Siyaset bilimci Hasan Aksakal’a göre muhafazakârların Kemalizm’i yere sermekte kullandığı silahlar şimdi kendisine dönmüş durumda. Söz gelimi Muhafazakâr düşüncenin çeşitlilik anlayışı ortadan kalkmış ve muhafazakâr iktidar tahakkümle özdeşleşmektedir. Bunalan ve Kafkavari bir başkalaşım geçiren muhafazakâr şuur artık aslını korumak, aslını bozmak şeklinde tezahür etmektedir. Batı muhafazakârlığı 18. yy’dan beri kapitalizmi eleştirmekteyken, bizde anti-komünizm uğruna kaba bir kalkınmacı anlayışla tamamen kapitalizm destekçisi olunmuştur. Yazar, kendince Türk muhafazakârlığının prototipi gördüğü Necip Fazıl’ın, din düşmanı zalimlerle göğüs göğse çarpışmış kahraman bir aziz gibi lanse edilmesine rağmen, konduramasak da; tutarsız, kendini beğenmiş, hırslı bir kişiliği olduğunu; hem kutsal mazlum hem de mağrur öfkeyi temsil eden, yalan söyleyen tarih utansın diye diye takipçilerini yalan bir tarih kurgusu içine çeken, kimin düşman, neyin doğru olduğundan fazlasıyla emin olan bir kişilik olduğunu anlatıyor. Cemil Meriç, Edward Said’den daha önce oryantalizmin kapılarını açan metinler yazmıştır. Post-kolonyalizm literatürünün neredeyse tüm temalarını, beyaz adamın üstünlüğünü ve sömürenlerin sesi olup olamayacağını Atilla İlhan, Spivak’tan önce tartışmıştır. Yazar, bu iki entelektüel de dâhil ülkenin pek çok entelektüelinin gündelik siyasi polemiklerin verimsiz iklimine dâhil olmuştur derken adeta ülkenin entelektüel zenginliğinin ziyan edilmesine acı bir şekilde değiniyor.
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.
“Bil ki ibadet kavramı, mekreme (ahlak ilkeleri) kavramından daha genel bir anlam içerir. Her ahlaki ilke ibadettir, ama her ibadet ahlaki ilke değildir. Aralarındaki belirgin fark şudur: İbadetlerin bilinen farzları, belirlenmiş sınırları vardır. Bu nedenle onları terk eden, haddi aşan zalim olur. Oysa ahlâkî ilkeler bunun tersidir. İnsan ibadetlerle ilgili vazifelerini hakkıyla yerine getirmedikçe şeriatın ahlâkî ilkelerini tamamlaması, kemale ermesi mümkün değildir. Bu bakımdan ibadetler, adalet kapsamında, ahlâkî ilkeler nafile ibadet kapsamında kabul edilmiştir. Birinci derecede önemli görevi, farzı ihmal eden kimsenin nafile ibadeti makbul değildir.
“Kafa karıştıran şey, 11 Eylül’de seçilen hedefler ve teknolojinin olağanüstü kullanımıydı. Tarih boyunca benzer eylemler gerçekleştirilmiş ve benzerleri hala dünya çapında gerçekleştirilmektedir. Batı’da yazılan, deneyimlenen ve şekillenen tarih, geçmişin, günün ve geleceğin başka yerlerde hayal edilme biçimlerine ters düşmektedir. Fakat Batı geleneğinde tarih reddedilmiştir ve reddedilmeye devam etmektedir.
İmam Şafii: Âlim ve Veli Kecia Ali / Türkçesi: Mehmet Ali Okan Doğan – Vakıfbank Kültür Yayınları ”Şafii, bilinmeyen veya doğrulanamayacak kanıtlara yaslanan geniş kapsamlı mutabakatlardansa metinsel kaynakları yeğ tutar. Bu tercihi, onu ilk dönemlerinde rakiplerinin karşı çıktığı başka bir tercihe götürür: Şafii, bir sahabeden kaynaklanan tek tük rivayetleri dahi, ilahi metinlerin zincirinden boşanmış insan …
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
Kitap Seçkisi
Ben Merkezci İnsan Ve Kaybolan Gerçeklik Oktay Taftalı, Mühür Kitaplığı
“
Dijital dünya devrimi/dijital kapitalizm sayesinde, artık toplumlarda gerçeklik algısı yitirilmiştir. 20. yüzyıldan 21’e girildiğinde, gerçeklik bütünüyle metalaşmış veya içinde yaşadığımız nesneler dünyası salt ‘meta’ya indirgenmiştir. Kapitalist medeniyetin impresyonist yaşama kültürü, burada gerçekliğe bir kez daha takla attırır. Ve ürünü, ürünün taklidine, görüntüsüne indirgeyerek, bir yandan çok satmaya, fakat çok satarken de onun gerçekliğini ortadan kaldırmaya yönelir. Gerçeklik hakkındaki algının yitirilmesi, öznede, gerçeklik hakkındaki bilgiyi mümkün kılan sistemin devre dışı kalması demektir. Gerçeklik hakkında bilgiye sahip olmayan özne ise, artık bilen-özne değildir; özne değildir.”
Sistematik felsefe profesörü Taftalı’ya göre Post-modern zamanlarda geçerliliğini yitirdiği varsayılan Tarihselcilik, Marksizm ve Ekonomi-politik gibi meta anlatıların yerini, hepsi bir araya geldiğinde dahi, herhangi bir toplumsal, siyasal güç oluşturmaktan uzak, çevrecilik, feminizm, veganlık, alternatif yaşam, lgbt, etnikçilik gibi paralize eğilimler almıştır. İlk olarak Augustinus’un tanrısal ışık diye söz ettiği Aydınlanma, Tanrı’ya yönelimi esas alan hayat tarzı demek iken; 17. yüzyılda insan karanlık Tanrı fikrinden ayıklanarak kendi aklının ışığıyla karanlıktan kurtulmalıdır fikrine dönüşmüştür. Artık dünya, siz kendi hayal gücünüzle nasıl kurgularsanız, nasıl olmasını isterseniz, size öyledir. Bunun için, kendi tininizin idelerinin dışında bir yerden meşruiyet temin etmeniz gerekmez. Ve bu sübjektif dünyayı gerçek kılmak için, sadece güce ve eyleme ihtiyacınız var, gücünüz yeterliyse, gerçeklik sizin istediğiniz şekildedir. Dolayısıyla herhangi bir tartışma esnasında başkasını dinlemek ya da onun dünya tasvirini dikkate almak yerine, kendi dünyanızı dayatmanız yeterli ve meşrudur. Böylece insani üretim tanrısal yaratının yerini alırken, insani plan ve projeler de, tanrısal kaderle yer değiştirmiştir.
Kan Kardeşler, Muhammed Ali Ve Malcolm X’in Tehlikeli Arkadaşlığı Randy Roberts, Johnny Smıth, Timaş Yayınları
“Ma
lcolm, güçsüz, ezilmiş, sesi çıkmayan siyahlar adına konuşurdu. O, siyahî gururun, gücün ve kurtuluşun sahici sembolüydü ve gerçekleri beyazlardan korkmadan anlatmıştı. Amerika’nın en derin yarasına, ülkenin demokratik idealleriyle eşitsizlikleri arasındaki uçuruma hür iradesiyle dokunmuştu. En sonunda Kara Güç mücadelesinde diğer siyahlar korkmadan yaşayabilsin, onların özgürlük hayalleri gerçekleşebilsin diye ölmüştü. O, bizim yaşayan siyah insanlığımızdı…“
1960 Roma olimpiyatlarından altın madalya ile döndükten sonra dünya ağırsıklet boks şampiyonu olana dek Louisville çenebazı diye ünlenen Cassius Clay, daha gençken kafası çok karışık ve tutarsız biri olarak biliniyordu. Malcolm X ise kendisini hapiste sefalet içerisindeyken kurtaran ve onu cemaatin sözcüsü konumuna kadar yükselten Elijah Muhammed’e tam bir teslimiyet ile bağlı olan ateşli bir hatip ve korkusuz bir eylem adamıydı. Adeta Clay ringde şov yaparken, Malcolm ise kürsüde şov yapıyor ve ikili dönemin Amerika’sının en önemli Müslüman siyahî karakteri oluyorlardı. Kitaba göre Clay, konuşmalarından çok etkilendiği ve kendisine duruşunu ve ahlâkını örnek alabileceği, belki de ağabeyi olabileceğini düşündüğü Malcolm X ile kısa sürede sıkı bir dostluk kurmuş ama bu dostluk gene kısa sürede Malcolm istemese de Elijah Muhammed’in baskısıyla bozulmuştu. Elijah Muhammed’in bir sahtekâr olduğuna kesin kanaat getiren Malcolm, cemaatten uzaklaştırılırken, cemaatin yeni sözcüsü ise Muhammed Ali olacaktı. Bu büyük dostluğun bozulmasına razı olan ve Malcolm’a cephe alan Muhammed Ali, yıllar sonra Malcolm için şunları söyleyecekti: “Keşke Malcolm’a üzgün olduğumu, onun pek çok konuda haklı çıktığını söyleyebilseydim. Malcolm büyük bir fikir adamı ve büyük bir dosttu, o olmasaydı asla Müslüman olmayabilirdim. Geri dönüp her şeye baştan başlayabilseydim, ona asla sırt çevirmezdim.”
Madun Konuşabilir Mi Gayatri Chakravorty Spivak, Dipnot Yayınları
“F
oucault ve Deleuze’e göre ezilenler, şans verilmesi halinde ve ittifak politikaları aracılığıyla dayanışmaya giden yolda konuşabilirler ve kendi koşullarını bilebilirler. Foucault bir “iktidar” kavrayışına böylesi tekçi ve bir erişimin, sömürünün belirli bir aşamasıyla mümkün kılındığını kabul edemez, çünkü onun coğrafi süreksizlik vizyonu, jeopolitik bakımdan Birinci Dünya’ya özgüdür. Şimdi şu soruyla yüzleşmek zorundayız: Toplumsallaşmış sermayeden çıkan uluslararası iş bölümünün öbür tarafında, daha evvelki bir ekonomik metni tamamlayan emperyalist hukukun ve eğitimin epistemik şiddet döngüsünün içinde ve dışında, madun konuşabilir mi?”
Gramsci’ye göre bir toplumda sesi olmayan, temsil edilemeyen, kendini ifade edemeyen, ne başkaldıran ne itaat eden subaltern (öteki, alt) kavramı, bu çalışmada Türkçeye, Arapça kökenli madun (alt) olarak tevil edilmiştir. Spivak, iktidar ile epistemik şiddet düzleminde “dil”in daha baştan beyaz, Batılı ve erkek akademisyenler tarafından temellük edildiğini ve bu durumun öncelikle dışarıdan bakan birinin doğası gereği sınırlı ve tecrübeye değil de söze dayalı olduğu için yanıltmaya meyilli bir çalışma yapmasının sakıncası özerinde duruyor. Spivak’a göre Marx’ın meşhur “Bütün işçiler birleşin!” sloganında kastettiği işçiler Avrupalı işçilerdir ve aslında Marx, madunların kendilerini temsil etmeye muktedir olmadıklarını söylüyor. Spivak, ayrıca kadını baştan çıkarıcı kabul edip eril emperyalist bir ideolojiye kapı aralayan Freud’u, Foucault’yu, Deleuze’u, Derrida’yı ve dahasını madunun sessizleştirilmesi hususunda kendi metinleri üzerinden eleştiriyor. Spivak’ın teorisini geliştirirken ki esas motivasyonlarından biri de, ölen kocasının cesedi ile beraber yakılan Hintli kadınların dini intihar ritüelleri (sati) olmuştur. Hintli kadınların ses sahibi olabilmesi için hayatından feragat etmesi gerekiyordur ve dolayısıyla Spivak’a göre madun konuşamaz ama kadın olan madun asla konuşamaz.
Türk Muhafazakârlığı: Terennüm, Tereddüt, Tahakküm Hasan Aksakal, Alfa Yayınları
“İ
çinden geçtiğimiz iletişim devrimi dönemi bizatihi muhafazakârlığı bir yanılsamaya dönüştürecek ölçüde tahripkâr olmuştur. Mevcut ana-akım Türk muhafazakârlığı, fasitliğini resmetmeye çalıştığım çemberinin -Necip Fazılcı nihilist, oportünist, öfke çemberinin- içinde kaldığı sürece, evrensel muhafazakâr ilkelere göre kesinlikle muhafaza edilmesi gereken doğa, tarih, kültür, kadim şehir ve estetik gibi pek çok şeyin tahribine yol açmayı sürdürmeye adaydır.”
Siyaset bilimci Hasan Aksakal’a göre muhafazakârların Kemalizm’i yere sermekte kullandığı silahlar şimdi kendisine dönmüş durumda. Söz gelimi Muhafazakâr düşüncenin çeşitlilik anlayışı ortadan kalkmış ve muhafazakâr iktidar tahakkümle özdeşleşmektedir. Bunalan ve Kafkavari bir başkalaşım geçiren muhafazakâr şuur artık aslını korumak, aslını bozmak şeklinde tezahür etmektedir. Batı muhafazakârlığı 18. yy’dan beri kapitalizmi eleştirmekteyken, bizde anti-komünizm uğruna kaba bir kalkınmacı anlayışla tamamen kapitalizm destekçisi olunmuştur. Yazar, kendince Türk muhafazakârlığının prototipi gördüğü Necip Fazıl’ın, din düşmanı zalimlerle göğüs göğse çarpışmış kahraman bir aziz gibi lanse edilmesine rağmen, konduramasak da; tutarsız, kendini beğenmiş, hırslı bir kişiliği olduğunu; hem kutsal mazlum hem de mağrur öfkeyi temsil eden, yalan söyleyen tarih utansın diye diye takipçilerini yalan bir tarih kurgusu içine çeken, kimin düşman, neyin doğru olduğundan fazlasıyla emin olan bir kişilik olduğunu anlatıyor. Cemil Meriç, Edward Said’den daha önce oryantalizmin kapılarını açan metinler yazmıştır. Post-kolonyalizm literatürünün neredeyse tüm temalarını, beyaz adamın üstünlüğünü ve sömürenlerin sesi olup olamayacağını Atilla İlhan, Spivak’tan önce tartışmıştır. Yazar, bu iki entelektüel de dâhil ülkenin pek çok entelektüelinin gündelik siyasi polemiklerin verimsiz iklimine dâhil olmuştur derken adeta ülkenin entelektüel zenginliğinin ziyan edilmesine acı bir şekilde değiniyor.
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.
Kitap Seçkisi
“Bil ki ibadet kavramı, mekreme (ahlak ilkeleri) kavramından daha genel bir anlam içerir. Her ahlaki ilke ibadettir, ama her ibadet ahlaki ilke değildir. Aralarındaki belirgin fark şudur: İbadetlerin bilinen farzları, belirlenmiş sınırları vardır. Bu nedenle onları terk eden, haddi aşan zalim olur. Oysa ahlâkî ilkeler bunun tersidir. İnsan ibadetlerle ilgili vazifelerini hakkıyla yerine getirmedikçe şeriatın ahlâkî ilkelerini tamamlaması, kemale ermesi mümkün değildir. Bu bakımdan ibadetler, adalet kapsamında, ahlâkî ilkeler nafile ibadet kapsamında kabul edilmiştir. Birinci derecede önemli görevi, farzı ihmal eden kimsenin nafile ibadeti makbul değildir.
Kitap Seçkisi
“Kafa karıştıran şey, 11 Eylül’de seçilen hedefler ve teknolojinin olağanüstü kullanımıydı. Tarih boyunca benzer eylemler gerçekleştirilmiş ve benzerleri hala dünya çapında gerçekleştirilmektedir. Batı’da yazılan, deneyimlenen ve şekillenen tarih, geçmişin, günün ve geleceğin başka yerlerde hayal edilme biçimlerine ters düşmektedir. Fakat Batı geleneğinde tarih reddedilmiştir ve reddedilmeye devam etmektedir.
Kitap Seçkisi
İmam Şafii: Âlim ve Veli Kecia Ali / Türkçesi: Mehmet Ali Okan Doğan – Vakıfbank Kültür Yayınları ”Şafii, bilinmeyen veya doğrulanamayacak kanıtlara yaslanan geniş kapsamlı mutabakatlardansa metinsel kaynakları yeğ tutar. Bu tercihi, onu ilk dönemlerinde rakiplerinin karşı çıktığı başka bir tercihe götürür: Şafii, bir sahabeden kaynaklanan tek tük rivayetleri dahi, ilahi metinlerin zincirinden boşanmış insan …
Kitap Seçkisi
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”