Edebiyatın Kısa Tarihi – John Sutherland – Alfa Basım Yayım
“ Kendileri her ne kadar bu adı kullanmasa da bizim “roman”(novel, yeni şey)adını verdiğimiz tür neden bu dönemde ve burada (Londra’da) ortaya çıktı? Bu sorunun yanıtı, romanın yükselişinin kapitalizmin yükselişiyle aynı zamanda ve aynı yerde gerçekleşmiş olmasıdır. Adada mahsur kalan ve kendi çabalarıyla geçimini sağlayan Robinson Crouse’un yeni(novel) ekonomik sistem için yeni(novel) insan türü olduğu söylenebilir. Ekonomistler “homoekonomikus” tanımını yaparken onu sıkça örnek vermiştir. Bu çağ maceracı tüccarların, kapitalizmin ve girişimciliğin çağıdır. Crouse ıssız adayı kolonileştirir ve sadece üzerindeki kıyafetleriyle çıktığı adayı zengin biri olarak terk eder. Peki, bunu nasıl başarır? Girişimcilik ruhuyla: Adanın doğal kaynaklarından istifade ederek kelimenin gerçek anlamıyla servet edinir. Bütün bu süreç boyunca Tanrı’ya inancını asla yitirmez. Bilakis Tanrı’nın bu kaderi hazırladığına ve onun –Robinson’un- adada yaptıklarını onayladığın inanır. Olanlar hem Tanrı’nın hem de kendisinin eseridir.”
İngiliz edebiyatçı Prof. John Sutherland Edebiyatın Kısa Tarihi adını verdiği kitabı aslında edebiyatın değil sadece İngilizce edebiyatın kısa bir anlatısını içeriyor. Çok kısa Latin ve Avrupa edebiyatına değiniler ile edebiyata ve basım yayın dünyasına ilişkin azımsanacak birkaç yorum haricinde klasik bir İngiliz milliyetçisi uyanıklılığı ile karşı karşıya kaldığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu da yetmezmiş gibi edebiyatı özellikle roman ve şiirden ibaret görmesi ayrıca sıkıntılı bir yaklaşım olarak dikkatimizi çekiyor. Bunlara ek olarak edebiyatın gelişimini göstermek için yapılmış bölümlenmelerin de yeterliliği tartışılır düzeyde. Kitabın; mitler, destanlar, Shakspeare, Daniel Defoe, Dickens, Virginia Woolf, Kafka ve para için yazılan kitaplar bölümleri ilgi çekiciliği ve istifade edilebilirliği açısından kanaatimizce dikkate değer idi.
Kapitalizmin Kısa Tarihi – Fernand Braudel – Say Yayınları
“Tarihçilik Avrupa’ da gelişmiştir ve tarihçiler kendi geçmişlerine bağlanmışlardır. Bu bağlamda amaç, mümkünse eğer kabaca Avrupa dışını Avrupa’ya göre değerlendirmek, XIX. yüzyılda Avrupa ve Avrupa dışı arasında gittikçe derinleşen uçurumun sanayi devriminden önce belli olup olmadığını, Avrupa’nın dünyanın öteki bölgelerine göre ileri olup olmadığını anlamaktır. İlk saptama: her yerde, henüz yeni yapılanmaya başlayan toplumlarda bile, Kara Afrika’ da, Amerika yerli uygarlıklarında vardır pazar. Özetlersek Avrupa ekonomisi dünyanın öteki ekonomileriyle karşılaştırıldığında daha hızlı gelişmesini büyük olasılıkla enstrümanlarının ve kurumlarının üstünlüğüne borçlu olmuştur: Borsalar ve çeşitli krediler. Ama istisnasız bütün değiş tokuş mekanizmaları ve oyunları Avrupa’nın dışında da vardır ve bunlar çeşitli düzeylerde geliştirilmiş ve kullanılmıştır ve bu bağlamda bir hiyerarşiden söz etmek mümkündür.”
Akdeniz üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen ünlü Fransız tarihçi Fernand Braudel kitabına kullanım değeri sürecinden mübadele değeri sürecine geçişin kapitalizmin ortaya çıkmasında ki en önemli değişimlerden/gelişimlerden biri olduğunu özellikle belirterek başlıyor. Pazar ekonomisine dâhil olan her şeyin artık bir değişim değeri vardır işte bu meta üretimi sayesinde bir mal dünyanın her yerine taşınabilir olmuştur. Pazar veya panayırdan dükkâna geçiş ile her şeyi her an üstelik taksit ile alınabilecek olması maddi yaşamı geri dönülmez bir sürece sokmuştur. Kentselleşme ise bu sürecin bir diğer önemli unsurudur. Pazar ekonomisi ile kapitalizm aynı şeyler değildir fakat genel olarak kapitalizm pazar’da değil ama pazar ekonomisi üstünde yükselmiştir. Kapital yani sermaye somut gerçekliktir, yinelenen ürerim sürecine katılan araçlar kütlesidir; kapitalist her yerde kapitali yönlendiren veya yönlendirmek isteyen kişidir; kapitalizm ise katılım oyununda yer alma biçimidir.
Siyah Öfke, Ortaçağ İslam Dünyasında Zenci Kölelerin İsyanı (869-883) – Mustafa Demirci – Çizgi Kitabevi Yayınları
“Bu hareket, ağır şartlar altında çalıştırılan zenci kölelerin hürriyet arzusuyla, zenci lideri Ali bin Muhammed’in iktidar hırsı ve maceraperestliğinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmıştır dolayısıyla Roma’daki Eunus ve Spartaküs tipi kölelere dayalı, siyasi ve sosyal çalkantıların dışa vurduğu bir sosyal patlamadır; dini içerikli bir siyan değildir. Zenci liderinin Şiilik ve Haricilikle ilgili iddia ve söylemleri, sonuçta dogmatik ve pragmatik bir manevradan ibaret kalmıştır. Ne sahicidir, ne de isyana katılanlar tarafından ortak benimsenen bir anlayışı temsil eder. Bu savaşlar sırasında zencilerin çoğu ölmüşse de, bu isyan zaten parçalanmakta olan Abbasileri siyasi ve mali olarak derinden etkilemiş ve parçalanmasını hızlandırmıştır.”
İslam’ın köleciliğe karşı olmasına rağmen toplumsal ve tarihsel şartlar sonucu Müslüman topraklarında köleciliğin yaygın olduğu bilindik bir şeydir. Fakat İslam toplumunda bir köle(zenci) isyanı pek de bilindik bir şey değildir. Prof. Mustafa Demirci bu hassas ve ilgi çekici konuyu işlerken köleciliğin Avrupa sömürgeciliğinin nevzuhur bir olay olmadığını aksine Asya’da ve İslam topraklarında daha erken tarihlerde Afrika kıtasından getirilen zenci köleler aracılığıyla ilk örneklerinin verildiğini iddia eder. Fırat ile Dicle’nin birleştiği aşağı Mezopotomya’daki bataklık bölgesinde (Şattu’l-Arap) tarım işçisi olarak çok zor şartlarda çalıştırılmak üzere doğu Afrika’dan getirilen köleler kendisini Hz. Muhammed’in ve Hz. Ali’nin soyundan geldiğini iddia eden Ali bin Muhammed’in önderliğinde on beş yıl sürecek bir isyana kalkışıyorlar. Emil Cioran’ın “En büyük zalimler kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar.” sözünü doğrular bir şekilde ağır kölecil zulmün mesabesince ağır bir isyan yaşanmasının sonucunda olumlu sayılabilecek tek sonuç Afrika ile köle ticaretinin yarım asır boyunca kesintiye uğraması olmuştur. İsyanın en önemli sonucu ise aynı bölgede İsmaililerin öncüsü olan Karmatilerin ortaya çıkmasına sebep olmasıdır.
Siyasette Yalan – Hannah Arendt – Sel Yayıncılık
“1965’ten itibaren kesin bir zafer kazanma mefhumu geri plana itildi ve hedef, düşmanı, savaşı kazanamayacağına ikna etmek olarak değiştirildi. Düşman ikna olmadığı için, bir sonraki hedef ortaya çıktı: küçük düşürücü bir yenilgiden sakınmak sanki savaşta yenilginin en önemli yönü küçük düşmekmiş gibi. Pentagon belgeleri muazzam bir yenilgi korkusu aktarıyordu, fakat bu korku ülkenin refahı ile değil ABD’nin başkanın itibarı ile ilgili bir konuydu.”
Alman siyaset bilimci ve filozof Hannah Arendt 1971’de pentagon belgelerinin ifşa edilmesi üzerine yaptığı çalışma ile artık dünyanın yeni bir siyaset biçimine doğru meyil ettiğini öne sürüyor. Arendt’e göre artık siyasal hakikatsizlik veya siyasette yalan savaşlardan, istihbari bilgilerden, dış ilişkilerden daha gerçektir zira artık siyasi arenada yalan gerçeğin yerini almıştır. ABD’nin sonucu büyük bir hüsran olmasına rağmen bütünüyle Vietnam savaşa girmesinin sebebi reklamı yapıldığı gibi Çin’in güçlenmesi, Komünizmin bölgeye hakim olması veya siyasi vefa değildi. ABD “siyasi imaj”, “nihai iktidar” ve “sonsuz kadirlilik” misyonları uğruna sahtekârlık ve kandırmaca ile savaşı kendi halkına karşı meşru kılmıştır bir nevi. Çünkü siyasi yalanlar diğer ülkeleri veya diğer ülke halklarını kandırmak için değil aksine kendi vatandaşlarını kandırmak için uygulanır. Yalanı söylemek ise gerçeği söylemekten her zaman daha avantajlıdır çünkü yalan, gerçeklikten çoğu zaman daha akla yatkın ve makuldür zira yalancı muhatabının ne duymak istediğini ve beklentisini bilir. Ve yalancı yalanını inandırıcı kılacak çalışmayı önceden yapmıştır oysa geçeklik umulmayan şeylerle karşı karşıya bırakır. Siyaset alanında gerçekler savunmasızdır çünkü aslında gerçekleri söylemek yalan söylemekten çok daha az politiktir. Arendt’e göre Modern zamanlarda siyaset dünyası “olgusal hakikatin” kaybolması tehlikesi ile karşı karşıyadır.
“Meksika’da Zapatista hareketi, Fransa’da 1995 kışında yaşanan toplumsal hareket ve daha geniş bir bağlamda alternatif-küreselleşmenin uluslararası ölçekte güçlenmesinden beri, hâlihazırda tahakkümlere karşı bireysel ve kolektif özerkliğin ele geçirilmesi olarak özgürleşme meselesi yeniden gündemde. Elbette henüz el yordamıyla yürür halde, neye karşı olduğu neden yana olduğuna göre çok belirgin. Ama piyasa hegemonyası karşısındaki çoklu dirençler ütopyaya yeniden bağlanmak için daha şimdiden birer tutamak oluşturuyor. Ama bu arada, bugün yeniden sözünü etmeye başladığımız özgürleşme ile 18. Yüzyılın Aydınlanmacılarının ya da 19. Ve 20. Yüzyılın sosyalistlerinin kafasındaki özgürleşme aynı mıdır?
“Daha önce belirttiğimiz üzere bu kitabın tezi, herhangi bir modern İslami devlet kavramsallaştırmasının tabiatı gereği kendisiyle çelişeceğidir. Unutmamalıyız ki Müslümanlar bugün dünya nüfusunun beşte birini oluşturuyor ve madem ki modernite içinde yaşıyorlar, öyleyse modern projeyi de yaşıyorlar. Diğer herkes kadar bu projenin bir parçası olmak durumundalar. Elinizdeki kitap ise modern İslami devletin beraberinde getirdiği özçelişkilerin, modernitenin ahlaki açmazlarından kaynaklandığını savunuyor.
“…esas mesele; modern Batılı sistemin uluslararası arenada birkaç asırdır oluşturduğu belirsizlik, ilkesizlik, uluslararası teamüllerin ihlal edildiği bir risk durumu dikkate alındığı zaman Covid-19 pandemisi ile uluslararası sistemin bir muhasebesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu muhasebe sürgit devam ederken İslam dünyasının, Batılıların insanlığı karşı karşıya getirdiği tahakkümü, sömürüyü ve kriz alanlarını iyi tespit etmesi ve bunlara çözüm tekliflerini sunması gerekmektedir. Kanaatimizce bu durum modernitenin, ortaya çıkardığı sorunların ve risklerin daha ileri bir düzeyde sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
Kitap Seçkisi
Edebiyatın Kısa Tarihi – John Sutherland – Alfa Basım Yayım
“ K
endileri her ne kadar bu adı kullanmasa da bizim “roman”(novel, yeni şey)adını verdiğimiz tür neden bu dönemde ve burada (Londra’da) ortaya çıktı? Bu sorunun yanıtı, romanın yükselişinin kapitalizmin yükselişiyle aynı zamanda ve aynı yerde gerçekleşmiş olmasıdır. Adada mahsur kalan ve kendi çabalarıyla geçimini sağlayan Robinson Crouse’un yeni(novel) ekonomik sistem için yeni(novel) insan türü olduğu söylenebilir. Ekonomistler “homoekonomikus” tanımını yaparken onu sıkça örnek vermiştir. Bu çağ maceracı tüccarların, kapitalizmin ve girişimciliğin çağıdır. Crouse ıssız adayı kolonileştirir ve sadece üzerindeki kıyafetleriyle çıktığı adayı zengin biri olarak terk eder. Peki, bunu nasıl başarır? Girişimcilik ruhuyla: Adanın doğal kaynaklarından istifade ederek kelimenin gerçek anlamıyla servet edinir. Bütün bu süreç boyunca Tanrı’ya inancını asla yitirmez. Bilakis Tanrı’nın bu kaderi hazırladığına ve onun –Robinson’un- adada yaptıklarını onayladığın inanır. Olanlar hem Tanrı’nın hem de kendisinin eseridir.”
İngiliz edebiyatçı Prof. John Sutherland Edebiyatın Kısa Tarihi adını verdiği kitabı aslında edebiyatın değil sadece İngilizce edebiyatın kısa bir anlatısını içeriyor. Çok kısa Latin ve Avrupa edebiyatına değiniler ile edebiyata ve basım yayın dünyasına ilişkin azımsanacak birkaç yorum haricinde klasik bir İngiliz milliyetçisi uyanıklılığı ile karşı karşıya kaldığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu da yetmezmiş gibi edebiyatı özellikle roman ve şiirden ibaret görmesi ayrıca sıkıntılı bir yaklaşım olarak dikkatimizi çekiyor. Bunlara ek olarak edebiyatın gelişimini göstermek için yapılmış bölümlenmelerin de yeterliliği tartışılır düzeyde. Kitabın; mitler, destanlar, Shakspeare, Daniel Defoe, Dickens, Virginia Woolf, Kafka ve para için yazılan kitaplar bölümleri ilgi çekiciliği ve istifade edilebilirliği açısından kanaatimizce dikkate değer idi.
Kapitalizmin Kısa Tarihi – Fernand Braudel – Say Yayınları
“
Tarihçilik Avrupa’ da gelişmiştir ve tarihçiler kendi geçmişlerine bağlanmışlardır. Bu bağlamda amaç, mümkünse eğer kabaca Avrupa dışını Avrupa’ya göre değerlendirmek, XIX. yüzyılda Avrupa ve Avrupa dışı arasında gittikçe derinleşen uçurumun sanayi devriminden önce belli olup olmadığını, Avrupa’nın dünyanın öteki bölgelerine göre ileri olup olmadığını anlamaktır. İlk saptama: her yerde, henüz yeni yapılanmaya başlayan toplumlarda bile, Kara Afrika’ da, Amerika yerli uygarlıklarında vardır pazar. Özetlersek Avrupa ekonomisi dünyanın öteki ekonomileriyle karşılaştırıldığında daha hızlı gelişmesini büyük olasılıkla enstrümanlarının ve kurumlarının üstünlüğüne borçlu olmuştur: Borsalar ve çeşitli krediler. Ama istisnasız bütün değiş tokuş mekanizmaları ve oyunları Avrupa’nın dışında da vardır ve bunlar çeşitli düzeylerde geliştirilmiş ve kullanılmıştır ve bu bağlamda bir hiyerarşiden söz etmek mümkündür.”
Akdeniz üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen ünlü Fransız tarihçi Fernand Braudel kitabına kullanım değeri sürecinden mübadele değeri sürecine geçişin kapitalizmin ortaya çıkmasında ki en önemli değişimlerden/gelişimlerden biri olduğunu özellikle belirterek başlıyor. Pazar ekonomisine dâhil olan her şeyin artık bir değişim değeri vardır işte bu meta üretimi sayesinde bir mal dünyanın her yerine taşınabilir olmuştur. Pazar veya panayırdan dükkâna geçiş ile her şeyi her an üstelik taksit ile alınabilecek olması maddi yaşamı geri dönülmez bir sürece sokmuştur. Kentselleşme ise bu sürecin bir diğer önemli unsurudur. Pazar ekonomisi ile kapitalizm aynı şeyler değildir fakat genel olarak kapitalizm pazar’da değil ama pazar ekonomisi üstünde yükselmiştir. Kapital yani sermaye somut gerçekliktir, yinelenen ürerim sürecine katılan araçlar kütlesidir; kapitalist her yerde kapitali yönlendiren veya yönlendirmek isteyen kişidir; kapitalizm ise katılım oyununda yer alma biçimidir.
Siyah Öfke, Ortaçağ İslam Dünyasında Zenci Kölelerin İsyanı (869-883) – Mustafa Demirci – Çizgi Kitabevi Yayınları
“Bu
hareket, ağır şartlar altında çalıştırılan zenci kölelerin hürriyet arzusuyla, zenci lideri Ali bin Muhammed’in iktidar hırsı ve maceraperestliğinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmıştır dolayısıyla Roma’daki Eunus ve Spartaküs tipi kölelere dayalı, siyasi ve sosyal çalkantıların dışa vurduğu bir sosyal patlamadır; dini içerikli bir siyan değildir. Zenci liderinin Şiilik ve Haricilikle ilgili iddia ve söylemleri, sonuçta dogmatik ve pragmatik bir manevradan ibaret kalmıştır. Ne sahicidir, ne de isyana katılanlar tarafından ortak benimsenen bir anlayışı temsil eder. Bu savaşlar sırasında zencilerin çoğu ölmüşse de, bu isyan zaten parçalanmakta olan Abbasileri siyasi ve mali olarak derinden etkilemiş ve parçalanmasını hızlandırmıştır.”
İslam’ın köleciliğe karşı olmasına rağmen toplumsal ve tarihsel şartlar sonucu Müslüman topraklarında köleciliğin yaygın olduğu bilindik bir şeydir. Fakat İslam toplumunda bir köle(zenci) isyanı pek de bilindik bir şey değildir. Prof. Mustafa Demirci bu hassas ve ilgi çekici konuyu işlerken köleciliğin Avrupa sömürgeciliğinin nevzuhur bir olay olmadığını aksine Asya’da ve İslam topraklarında daha erken tarihlerde Afrika kıtasından getirilen zenci köleler aracılığıyla ilk örneklerinin verildiğini iddia eder. Fırat ile Dicle’nin birleştiği aşağı Mezopotomya’daki bataklık bölgesinde (Şattu’l-Arap) tarım işçisi olarak çok zor şartlarda çalıştırılmak üzere doğu Afrika’dan getirilen köleler kendisini Hz. Muhammed’in ve Hz. Ali’nin soyundan geldiğini iddia eden Ali bin Muhammed’in önderliğinde on beş yıl sürecek bir isyana kalkışıyorlar. Emil Cioran’ın “En büyük zalimler kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar.” sözünü doğrular bir şekilde ağır kölecil zulmün mesabesince ağır bir isyan yaşanmasının sonucunda olumlu sayılabilecek tek sonuç Afrika ile köle ticaretinin yarım asır boyunca kesintiye uğraması olmuştur. İsyanın en önemli sonucu ise aynı bölgede İsmaililerin öncüsü olan Karmatilerin ortaya çıkmasına sebep olmasıdır.
Siyasette Yalan – Hannah Arendt – Sel Yayıncılık
“1
965’ten itibaren kesin bir zafer kazanma mefhumu geri plana itildi ve hedef, düşmanı, savaşı kazanamayacağına ikna etmek olarak değiştirildi. Düşman ikna olmadığı için, bir sonraki hedef ortaya çıktı: küçük düşürücü bir yenilgiden sakınmak sanki savaşta yenilginin en önemli yönü küçük düşmekmiş gibi. Pentagon belgeleri muazzam bir yenilgi korkusu aktarıyordu, fakat bu korku ülkenin refahı ile değil ABD’nin başkanın itibarı ile ilgili bir konuydu.”
Alman siyaset bilimci ve filozof Hannah Arendt 1971’de pentagon belgelerinin ifşa edilmesi üzerine yaptığı çalışma ile artık dünyanın yeni bir siyaset biçimine doğru meyil ettiğini öne sürüyor. Arendt’e göre artık siyasal hakikatsizlik veya siyasette yalan savaşlardan, istihbari bilgilerden, dış ilişkilerden daha gerçektir zira artık siyasi arenada yalan gerçeğin yerini almıştır. ABD’nin sonucu büyük bir hüsran olmasına rağmen bütünüyle Vietnam savaşa girmesinin sebebi reklamı yapıldığı gibi Çin’in güçlenmesi, Komünizmin bölgeye hakim olması veya siyasi vefa değildi. ABD “siyasi imaj”, “nihai iktidar” ve “sonsuz kadirlilik” misyonları uğruna sahtekârlık ve kandırmaca ile savaşı kendi halkına karşı meşru kılmıştır bir nevi. Çünkü siyasi yalanlar diğer ülkeleri veya diğer ülke halklarını kandırmak için değil aksine kendi vatandaşlarını kandırmak için uygulanır. Yalanı söylemek ise gerçeği söylemekten her zaman daha avantajlıdır çünkü yalan, gerçeklikten çoğu zaman daha akla yatkın ve makuldür zira yalancı muhatabının ne duymak istediğini ve beklentisini bilir. Ve yalancı yalanını inandırıcı kılacak çalışmayı önceden yapmıştır oysa geçeklik umulmayan şeylerle karşı karşıya bırakır. Siyaset alanında gerçekler savunmasızdır çünkü aslında gerçekleri söylemek yalan söylemekten çok daha az politiktir. Arendt’e göre Modern zamanlarda siyaset dünyası “olgusal hakikatin” kaybolması tehlikesi ile karşı karşıyadır.
İlgili Yazılar
Nida Dergisi 194. Sayı Kitap Seçkisi
“Meksika’da Zapatista hareketi, Fransa’da 1995 kışında yaşanan toplumsal hareket ve daha geniş bir bağlamda alternatif-küreselleşmenin uluslararası ölçekte güçlenmesinden beri, hâlihazırda tahakkümlere karşı bireysel ve kolektif özerkliğin ele geçirilmesi olarak özgürleşme meselesi yeniden gündemde. Elbette henüz el yordamıyla yürür halde, neye karşı olduğu neden yana olduğuna göre çok belirgin. Ama piyasa hegemonyası karşısındaki çoklu dirençler ütopyaya yeniden bağlanmak için daha şimdiden birer tutamak oluşturuyor. Ama bu arada, bugün yeniden sözünü etmeye başladığımız özgürleşme ile 18. Yüzyılın Aydınlanmacılarının ya da 19. Ve 20. Yüzyılın sosyalistlerinin kafasındaki özgürleşme aynı mıdır?
Kitap Seçkisi
İntihar Eylemleri, Talal Asad, …
Nida Dergisi 195 Sayı Kitap Seçkisi
“Daha önce belirttiğimiz üzere bu kitabın tezi, herhangi bir modern İslami devlet kavramsallaştırmasının tabiatı gereği kendisiyle çelişeceğidir. Unutmamalıyız ki Müslümanlar bugün dünya nüfusunun beşte birini oluşturuyor ve madem ki modernite içinde yaşıyorlar, öyleyse modern projeyi de yaşıyorlar. Diğer herkes kadar bu projenin bir parçası olmak durumundalar. Elinizdeki kitap ise modern İslami devletin beraberinde getirdiği özçelişkilerin, modernitenin ahlaki açmazlarından kaynaklandığını savunuyor.
Kitap Seçkisi
“…esas mesele; modern Batılı sistemin uluslararası arenada birkaç asırdır oluşturduğu belirsizlik, ilkesizlik, uluslararası teamüllerin ihlal edildiği bir risk durumu dikkate alındığı zaman Covid-19 pandemisi ile uluslararası sistemin bir muhasebesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu muhasebe sürgit devam ederken İslam dünyasının, Batılıların insanlığı karşı karşıya getirdiği tahakkümü, sömürüyü ve kriz alanlarını iyi tespit etmesi ve bunlara çözüm tekliflerini sunması gerekmektedir. Kanaatimizce bu durum modernitenin, ortaya çıkardığı sorunların ve risklerin daha ileri bir düzeyde sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
Kitap Seçkisi
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”