Mü’min; yaşamın bütün uğrak yerlerinde “şeylerin” farkına varabilendir. Mükellef olduğu ibadetlerinin vakte bağlı oluşu mü’mini, akıp giden zamanın farkına vardırır. Mü’min, kendisini esir almaya çalışan zamana, vakit ile etkin müdahale eder. Dinamik vakit bilinci, zaman karşısında pasif olan beşeri, “eşref-i mahlûk” derecesine yükseltir.
Dünyanın temel ritmine karşı, dinamik bir farkındalığı mümkün kılan “kamerî takvim” sisteminde aylar, dünyanın hâl değişimlerinden bağımsız bir vakti kuşanır. Bütün mevsimleri dolaşır, uzun ve kısa gün dönümlerini yoklar, baharın coşkusunu, bütün ayları yaşar, kışın zemherisini, anlam yüklenmiş rahmete ayarlı ayları ile bahara çevirir, yaz mevsiminin olgunlaştırıcı dokunuşlarından nasiplenir, sonbaharın olmuş ve olgunlaşmış hâlleri ile edebî ve tevekküllü bağrına basarak dönüp durur.
Ramazan ayı, vakit bilincinin en bâriz hâlidir. Güneşe göre dünyanın hâl ve hareketlerinden mülhem tespit edilen vakit, Ramazan’da bütün bir ümmet tarafından titizlikle takip edilir. İmsak ile akşam arasındaki ilâhî sabır ve rahmet, akşam ile birlikte derin bir hamda dönüşür.
İslâm coğrafyalarında görülen Ramazan coşkusu, seküler bir aklın kavrayabileceği bir durum değildir. Açlık, susuzluk ve hazlardan yoksunluk anlamına gelen oruç ibadetine kavuşmanın coşkusu, seküler bir akıl için irrasyonel bir durumdur. Oruç, ruhları ve bedenleri pirüpak eyleyerek ilerideki zamanın sultanları mübarek on bir aylara mü’mini hazırlar.
Ramazan öyle bir vakittir ki; insanın temel esareti olan zamana karşı insanı, vakit bilinci ile özgürleştirir, esir olmaya meyilli aczini ilâhî dokunuşlarla kendisi ile savaşabilecek, kendisini yenebilecek bir cesaret ile donatır. Zira oruç, kişinin kendisi ile savaşıdır.
Modern zamanlarda vakit, zamana karşı yenildi. Kamerî takvimin dinamik döngüsü yerini, Güneş takviminin durağanlığına terk etti. İnsanlık, zamanın esiri oldu.
Merhum Ahmet Hâşim, ‘Müslüman Saati’ makalesinde vaktin kaybı ile neleri yitirdiğimizi anlatıyor:
“İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”ten kastımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslubuna göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyâları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında saklı tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan aşağı yukarı bir sıhhatle, haberdâr ederlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler orada açan, gâh sağa gâh sola meyleden güneşten rengârenk çiçeklerdi. Yabancı saati kuşatmasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, çeşitli vakitlerin kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, azîm bir canavar hâlinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik “gün” tanınmazdı. Ziyâda başlayıp ziyâda biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslüman’ın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin olaylarını bu saatlerle ölçtüler. Gerçi, astronomik hesaplara göre bu “saat” iptidâî ve hatalı bir saatti, fakat bu saat hatıratın kudsî saatiydi.”
Ahmet Hâşim makalesinde vaktin ölümü ile birlikte duçâr olduğumuz kasveti ve dehşeti anlatılıyor:
“Güneş saatinin âdetlerimiz ve işlerimizde kabulü ve ezanî saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkithânelere bırakılmış battal bir “eski saat” hâline gelişi, hayata bakış tarzımızın üzerinde korkunç bir tesire sahip olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş ilgisiz dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı, sonu meçhul bir düstûra göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir hâle getirdiler. Yeni “ölçü” bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda darmadağın ederek, eski “gün”ün bütün setlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni “gün” vücuda getirdi. Bu Müslüman’ın eski mesut günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüdür. Unutulan eski saatler içinde eksikliği en ziyade hasretle tahattur edilen saat akşamın on ikisidir. Artık “on iki” solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin Müslümanlara hitap ettiği, sokakların lâcivert bir sisle kaplandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuştuğu o müessir ve titrek saat değildir. Akşam telâkkisinden koparak, gâh öğlenin hararetinde ve gâh gece yarılarının karanlığında mevhum bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, Müslüman akşamının hüzünlü ve gösterişli dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı “gün”ün getirdiği geçim şekli de bizi fecr âleminden uzak bıraktı. Başka memleketlerde fecri, yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle ıstırap çekenlerin şişkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ziyâdır. Hâlbuki fecir saati, Müslüman için rüyasız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en ilâhî anlamı veren o muhayyiru’l-ukul mimariyi anlamış değillerdir. Esmer camiler, fecrden itibaren semavî bir altın ve semavî bir çini ile kaplanır ve İslâm ustalarının bitmemiş eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mâbetler içinde güneşten ilk ziyâ alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir.”
Ahmet Hâşim makalesinde vaktin kaybı ile yaşadığımız yabancılaşmayı ve ümitsizliğimizi resmediyor:
“Şimdi heyhât, eski “saat”le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir ve bir çoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.”
Merhum Ahmet Hamdi Tanpınar, vaktin zamana karşı yenilgisi ile uğramış olduğumuz acınası durumumuzu, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” eserinde çarpıcı bir ironi ile anlatmaktadır. Tanpınar, “zamanın ruhu” parolası ile dâhil olunan yeni medeniyet dairesinin; modern devlet anlayışı ile bütün hücrelerimize nüfûz eden bürokratik yapısının köleleştirici irrasyonelitesini vâzıh bir şekilde ifade ederken; vakti kuşanan eskileri, “gel-git”leri arasında sürekli sahneye davet etmektedir:
“Nuri Efendi’nin konuşması çok tatlı idi. Tane tane, kelimelerine dikkat ederek, onları âdeta seçerek konuşurdu. Bilhassa saatçilik üzerine sohbetten çok hoşlanırdı. Tanıdıklarının bir kısmı onu büyük bir âlim, bir kısmı ise yarı evliya addederlerdi. Hakikatte pek az tahsil görmüş, ancak bir iki sene cami derslerine devam etmişti. Bunu kendisi de gizlemezdi. Sık sık, “Beni adam eden saatlerdir!” derdi. Galiba semtin en iyi saatçisi idi. Fakat bir meslek adamından ziyâde, işin zevkinde bir keyif ehli gibi çalışırdı. Kendisine saatlerini tamir için getirenlerle pazarlık etmez, ne verirlerse kabul ederdi. Yalnız saati bırakıp giderken, “Sakın haber göndermeden gelip almaya kalkma!” derdi. Bazen de “Acele yok ha! Acele istemem!” diye arkasından bağırırdı. Böylece kendisine emanet edilen saati bir kere açtıktan sonra bir cam kavanoz altına koyar, bazen haftalarca el sürmeden karşıdan seyreder, eğer işliyorsa zaman zaman üstüne eğilir, sesini dinlerdi. Bu halleriyle, üzerimde bir saatçiden ziyâde saat doktoru hissini bırakırdı. Zaten saatle insanı birbirinden pek ayırmazdı. Sık sık, “Cenâb-ı Hak insanı kendi sûreti üzere yarattı; insan da saati kendine benzer icat etti…” derdi. Bu fikri çok defa şöyle tamamlardı: “İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur!” Saat hakkındaki düşünceleri bazen daha derinleşirdi: “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!” Bu cins benzerlikler üzerinde ısrar eden bir yığın sözü daha vardı: “Maden, kendiliğinden ayar kabul etmez. İnsan da böyledir. Salâh, iyilik, Hakkın bize lütufla bakışı sayesinde olur. Saat de böyledir.” Nuri Efendi de saat sevgisi bir nevî ahlâktı: “Bozuk bir saate, bir hastaya, bir muhtaca bakar gibi bakmaya alış!” ve Nuri Efendi hakikaten öyle yapardı. Diyebilirim ki en çok üzerine düştüğü saatler, hurda denebilecek kadar bozulmuş, atılması lazım gelen, hatta atılmış saatlerdi. Onlardan biri eline geçince çehresi âdeta yumuşardı: “Kalp işlemiyor artık. Beyinde de arıza var”, yahut; “Nasıl yürüsün biçâre, iki ayağının ikisi de yok…” diye büsbütün beşerî bir dil konuşurdu. Şurada burada tesadüf ettiği yaymacılardan bu cins bozuk saatleri satın alıp ötesini berisini değiştirerek tamir ettikten sonra fakir dostlarına hediye ederdi: “Al bakayım şunu! Hele bir zamanına sahip ol… Ondan sonrasına Allah kerîmdir!..” sözü kendisine dert yananların -fakir olmak şartıyla- çoğuna cevabı idi. Böylece Nuri Efendi’nin sayesinde zamanına tekrar sahip olan insan sanki darıldığı karısı ile daha kolay barışabilir, çocuğu daha çabuk iyileşirmiş, yahut hemen o gün borçlarından kurtulacakmış gibi sevinirdi. Bunu yaparken iki türlü sevap işlediğine inandığı muhakkaktı. Çünkü bir yandan yarı ölü bir saati diriltmiş oluyor, öbür yandan da bir insana; yaşadığının şuurunu, zamanını hediye ediyordu. Nuri Efendi böyle esaslı tâdillerle yeniden zaman arabasına koştuğu saatlere o devrin silahlarını kastederek hafif bir alayla “muaddel” adını verirdi. Çünkü bu saatlerde zemberek, tulumba, çarklar her biri ayrı fabrikalardan, ayrı işçiliklerden gelmiş olurdu. Bu cinsten bir saati eline alıp da evirip çevirirken, “Ne kadar bize benziyor… Tıpkı bizim hayatımız!” derdi.”
Hâsılı Ramazan; vaktin kuşanması ile zamana sahip olmadır. Hayırlı ve bereketli başlangıçlar duâsı ile Ramazanınız ve ilerideki on bir aylarınız mübarek olsun kardeşlerim.
Hiç akla gelir miydi bu âşıklığım ey dil Kim derdi ki bir gün bana divane desinler Lâ Edrî Muhitimde çok sık telâffuz edilen bir kavram var; şartlar kavramı… “Efendim, şartlar bunu gerektiriyor. Bu böyle oldu çünkü şartlar bunu zorunlu kıldı. Mevcut şartlar gereği böyle olmasında fayda vardır. Öyle yapmak zorundaydılar çünkü şartlar öyle …
“İslâm insanlığa ne vadediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakikat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmada, kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, konunun beyanı öncesi doğru bir durum tespiti yapılması zarureti vurgulanmıştır.
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
Adeta bir hapishane hayatına doğan ve defalarca yıkıcı savaşlar yaşayan Gazzeli çocukların olgunlukları ve felaketler karşısındaki sabırlı duruşları, hem çocuğa bakışımızda hem de çocuk yetiştirmedeki yanlışlarımızı gösterdi. Elini suya sabuna dokundurtmadan, tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayarak, hayatın zorluklarıyla ve tehlikeleriyle yüzleştirmeden, hiçbir sorumluluk yüklemeden çocuk büyütmek ve bununla övünmek, dünyadaki varlık gayemiz olan imtihan olgusundan habersizliğimizin en açık göstergesi.
Modern dönemde Batılı dünya görüşleri sömürgecilik aracılığıyla mutlaklaştırılmış, Batılı olmayan dünya görüşleri, hayat tarzları, tarih algıları ise tarihin dışına sürülmüştür. Batılı olmayan düşünce, tarih, kültür ve insan değersiz görülmüştür. Aydınlanmacı modern zamanlar boyunca Müslüman halklar kültürel, düşünsel, zihinsel soykırıma tabi tutulmuştur.
Ramazan; Vakit ve Zaman
Mü’min; yaşamın bütün uğrak yerlerinde “şeylerin” farkına varabilendir. Mükellef olduğu ibadetlerinin vakte bağlı oluşu mü’mini, akıp giden zamanın farkına vardırır. Mü’min, kendisini esir almaya çalışan zamana, vakit ile etkin müdahale eder. Dinamik vakit bilinci, zaman karşısında pasif olan beşeri, “eşref-i mahlûk” derecesine yükseltir.
Dünyanın temel ritmine karşı, dinamik bir farkındalığı mümkün kılan “kamerî takvim” sisteminde aylar, dünyanın hâl değişimlerinden bağımsız bir vakti kuşanır. Bütün mevsimleri dolaşır, uzun ve kısa gün dönümlerini yoklar, baharın coşkusunu, bütün ayları yaşar, kışın zemherisini, anlam yüklenmiş rahmete ayarlı ayları ile bahara çevirir, yaz mevsiminin olgunlaştırıcı dokunuşlarından nasiplenir, sonbaharın olmuş ve olgunlaşmış hâlleri ile edebî ve tevekküllü bağrına basarak dönüp durur.
Ramazan ayı, vakit bilincinin en bâriz hâlidir. Güneşe göre dünyanın hâl ve hareketlerinden mülhem tespit edilen vakit, Ramazan’da bütün bir ümmet tarafından titizlikle takip edilir. İmsak ile akşam arasındaki ilâhî sabır ve rahmet, akşam ile birlikte derin bir hamda dönüşür.
İslâm coğrafyalarında görülen Ramazan coşkusu, seküler bir aklın kavrayabileceği bir durum değildir. Açlık, susuzluk ve hazlardan yoksunluk anlamına gelen oruç ibadetine kavuşmanın coşkusu, seküler bir akıl için irrasyonel bir durumdur. Oruç, ruhları ve bedenleri pirüpak eyleyerek ilerideki zamanın sultanları mübarek on bir aylara mü’mini hazırlar.
Ramazan öyle bir vakittir ki; insanın temel esareti olan zamana karşı insanı, vakit bilinci ile özgürleştirir, esir olmaya meyilli aczini ilâhî dokunuşlarla kendisi ile savaşabilecek, kendisini yenebilecek bir cesaret ile donatır. Zira oruç, kişinin kendisi ile savaşıdır.
Merhum Ahmet Hâşim, ‘Müslüman Saati’ makalesinde vaktin kaybı ile neleri yitirdiğimizi anlatıyor:
“İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”ten kastımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslubuna göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyâları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında saklı tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan aşağı yukarı bir sıhhatle, haberdâr ederlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler orada açan, gâh sağa gâh sola meyleden güneşten rengârenk çiçeklerdi. Yabancı saati kuşatmasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, çeşitli vakitlerin kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, azîm bir canavar hâlinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik “gün” tanınmazdı. Ziyâda başlayıp ziyâda biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslüman’ın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin olaylarını bu saatlerle ölçtüler. Gerçi, astronomik hesaplara göre bu “saat” iptidâî ve hatalı bir saatti, fakat bu saat hatıratın kudsî saatiydi.”
Ahmet Hâşim makalesinde vaktin ölümü ile birlikte duçâr olduğumuz kasveti ve dehşeti anlatılıyor:
“Güneş saatinin âdetlerimiz ve işlerimizde kabulü ve ezanî saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkithânelere bırakılmış battal bir “eski saat” hâline gelişi, hayata bakış tarzımızın üzerinde korkunç bir tesire sahip olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş ilgisiz dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı, sonu meçhul bir düstûra göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir hâle getirdiler. Yeni “ölçü” bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda darmadağın ederek, eski “gün”ün bütün setlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni “gün” vücuda getirdi. Bu Müslüman’ın eski mesut günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüdür. Unutulan eski saatler içinde eksikliği en ziyade hasretle tahattur edilen saat akşamın on ikisidir. Artık “on iki” solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin Müslümanlara hitap ettiği, sokakların lâcivert bir sisle kaplandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuştuğu o müessir ve titrek saat değildir. Akşam telâkkisinden koparak, gâh öğlenin hararetinde ve gâh gece yarılarının karanlığında mevhum bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, Müslüman akşamının hüzünlü ve gösterişli dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı “gün”ün getirdiği geçim şekli de bizi fecr âleminden uzak bıraktı. Başka memleketlerde fecri, yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle ıstırap çekenlerin şişkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ziyâdır. Hâlbuki fecir saati, Müslüman için rüyasız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en ilâhî anlamı veren o muhayyiru’l-ukul mimariyi anlamış değillerdir. Esmer camiler, fecrden itibaren semavî bir altın ve semavî bir çini ile kaplanır ve İslâm ustalarının bitmemiş eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mâbetler içinde güneşten ilk ziyâ alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir.”
Ahmet Hâşim makalesinde vaktin kaybı ile yaşadığımız yabancılaşmayı ve ümitsizliğimizi resmediyor:
“Şimdi heyhât, eski “saat”le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir ve bir çoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.”
Merhum Ahmet Hamdi Tanpınar, vaktin zamana karşı yenilgisi ile uğramış olduğumuz acınası durumumuzu, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” eserinde çarpıcı bir ironi ile anlatmaktadır. Tanpınar, “zamanın ruhu” parolası ile dâhil olunan yeni medeniyet dairesinin; modern devlet anlayışı ile bütün hücrelerimize nüfûz eden bürokratik yapısının köleleştirici irrasyonelitesini vâzıh bir şekilde ifade ederken; vakti kuşanan eskileri, “gel-git”leri arasında sürekli sahneye davet etmektedir:
“Nuri Efendi’nin konuşması çok tatlı idi. Tane tane, kelimelerine dikkat ederek, onları âdeta seçerek konuşurdu. Bilhassa saatçilik üzerine sohbetten çok hoşlanırdı. Tanıdıklarının bir kısmı onu büyük bir âlim, bir kısmı ise yarı evliya addederlerdi. Hakikatte pek az tahsil görmüş, ancak bir iki sene cami derslerine devam etmişti. Bunu kendisi de gizlemezdi. Sık sık, “Beni adam eden saatlerdir!” derdi. Galiba semtin en iyi saatçisi idi. Fakat bir meslek adamından ziyâde, işin zevkinde bir keyif ehli gibi çalışırdı. Kendisine saatlerini tamir için getirenlerle pazarlık etmez, ne verirlerse kabul ederdi. Yalnız saati bırakıp giderken, “Sakın haber göndermeden gelip almaya kalkma!” derdi. Bazen de “Acele yok ha! Acele istemem!” diye arkasından bağırırdı. Böylece kendisine emanet edilen saati bir kere açtıktan sonra bir cam kavanoz altına koyar, bazen haftalarca el sürmeden karşıdan seyreder, eğer işliyorsa zaman zaman üstüne eğilir, sesini dinlerdi. Bu halleriyle, üzerimde bir saatçiden ziyâde saat doktoru hissini bırakırdı. Zaten saatle insanı birbirinden pek ayırmazdı. Sık sık, “Cenâb-ı Hak insanı kendi sûreti üzere yarattı; insan da saati kendine benzer icat etti…” derdi. Bu fikri çok defa şöyle tamamlardı: “İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur!” Saat hakkındaki düşünceleri bazen daha derinleşirdi: “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!” Bu cins benzerlikler üzerinde ısrar eden bir yığın sözü daha vardı: “Maden, kendiliğinden ayar kabul etmez. İnsan da böyledir. Salâh, iyilik, Hakkın bize lütufla bakışı sayesinde olur. Saat de böyledir.” Nuri Efendi de saat sevgisi bir nevî ahlâktı: “Bozuk bir saate, bir hastaya, bir muhtaca bakar gibi bakmaya alış!” ve Nuri Efendi hakikaten öyle yapardı. Diyebilirim ki en çok üzerine düştüğü saatler, hurda denebilecek kadar bozulmuş, atılması lazım gelen, hatta atılmış saatlerdi. Onlardan biri eline geçince çehresi âdeta yumuşardı: “Kalp işlemiyor artık. Beyinde de arıza var”, yahut; “Nasıl yürüsün biçâre, iki ayağının ikisi de yok…” diye büsbütün beşerî bir dil konuşurdu. Şurada burada tesadüf ettiği yaymacılardan bu cins bozuk saatleri satın alıp ötesini berisini değiştirerek tamir ettikten sonra fakir dostlarına hediye ederdi: “Al bakayım şunu! Hele bir zamanına sahip ol… Ondan sonrasına Allah kerîmdir!..” sözü kendisine dert yananların -fakir olmak şartıyla- çoğuna cevabı idi. Böylece Nuri Efendi’nin sayesinde zamanına tekrar sahip olan insan sanki darıldığı karısı ile daha kolay barışabilir, çocuğu daha çabuk iyileşirmiş, yahut hemen o gün borçlarından kurtulacakmış gibi sevinirdi. Bunu yaparken iki türlü sevap işlediğine inandığı muhakkaktı. Çünkü bir yandan yarı ölü bir saati diriltmiş oluyor, öbür yandan da bir insana; yaşadığının şuurunu, zamanını hediye ediyordu. Nuri Efendi böyle esaslı tâdillerle yeniden zaman arabasına koştuğu saatlere o devrin silahlarını kastederek hafif bir alayla “muaddel” adını verirdi. Çünkü bu saatlerde zemberek, tulumba, çarklar her biri ayrı fabrikalardan, ayrı işçiliklerden gelmiş olurdu. Bu cinsten bir saati eline alıp da evirip çevirirken, “Ne kadar bize benziyor… Tıpkı bizim hayatımız!” derdi.”
Hâsılı Ramazan; vaktin kuşanması ile zamana sahip olmadır. Hayırlı ve bereketli başlangıçlar duâsı ile Ramazanınız ve ilerideki on bir aylarınız mübarek olsun kardeşlerim.
İlgili Yazılar
Efendim Şartlar Böyle
Hiç akla gelir miydi bu âşıklığım ey dil Kim derdi ki bir gün bana divane desinler Lâ Edrî Muhitimde çok sık telâffuz edilen bir kavram var; şartlar kavramı… “Efendim, şartlar bunu gerektiriyor. Bu böyle oldu çünkü şartlar bunu zorunlu kıldı. Mevcut şartlar gereği böyle olmasında fayda vardır. Öyle yapmak zorundaydılar çünkü şartlar öyle …
İslâm’ın İnsanlığa Vadettikleri -I-
“İslâm insanlığa ne vadediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakikat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmada, kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, konunun beyanı öncesi doğru bir durum tespiti yapılması zarureti vurgulanmıştır.
Düşünmeyi Erdeme Kavuşturmak Üzerine Bazı Uslamlamalar
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
Gazze Öğretmeninin İnsanlığa Öğrettiği Dersler
Adeta bir hapishane hayatına doğan ve defalarca yıkıcı savaşlar yaşayan Gazzeli çocukların olgunlukları ve felaketler karşısındaki sabırlı duruşları, hem çocuğa bakışımızda hem de çocuk yetiştirmedeki yanlışlarımızı gösterdi. Elini suya sabuna dokundurtmadan, tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayarak, hayatın zorluklarıyla ve tehlikeleriyle yüzleştirmeden, hiçbir sorumluluk yüklemeden çocuk büyütmek ve bununla övünmek, dünyadaki varlık gayemiz olan imtihan olgusundan habersizliğimizin en açık göstergesi.
Müslüman Zihninin Yeniden İnşa Edilmesi Gerek
Modern dönemde Batılı dünya görüşleri sömürgecilik aracılığıyla mutlaklaştırılmış, Batılı olmayan dünya görüşleri, hayat tarzları, tarih algıları ise tarihin dışına sürülmüştür. Batılı olmayan düşünce, tarih, kültür ve insan değersiz görülmüştür. Aydınlanmacı modern zamanlar boyunca Müslüman halklar kültürel, düşünsel, zihinsel soykırıma tabi tutulmuştur.