Gerçeklik olarak “Amele özgü olan nedir?”, yöntemine ilişkin olarak da “Yapılması uygun düşen amel nedir?” iki soruyla amel mefhumunun manevî boyutunu anlamlandırma ile pratik hayattaki işlevsel boyutunu kullanma yönünde karşılaştırmalı bir bakış açısı geliştirmek önemli. Amel mefhumuna felsefî bir nazar ile hikmetli bir derinlik kazandırmak ve keşfedilmesi beklenen potansiyelini ortaya çıkartmak ciddi bir uğraştır. Allah’ın yarattığı her şey arasındaki şuurlu irtibat ve bunun yaşayan potansiyeli amel olduğu gerçeği ile birlikte bunu anlamlandıran ise insandır. Amel şuurun hayat ve varlık bulduğu anlamlandırma çabasıdır ki bunun pratikteki yansıması itikattır. Ameli anlamlandırma bilincini geliştiren felsefe ve hikmet yan yana gelerek bir birliktelik gerektirilmesiyle “Ma’rufu emretme, münkeri nehyetme”, bir yönüyle felsefî bir çabayı da zorunlu yapar. İslâm’ın inanç ve ameli nizamın idraki derinlik ve ufku geniş algı direncine kavuşması “Ma’rufu emretme, münkeri nehyetme” sorumluluğunu bir yönüyle ameli epistemolojinin destekleyici diyalektiklerini geliştirmekle yol alır. İnancı kapsayan iman, bilgiyi içeren ilim ve fiilleri içeren amel bir bütün olarak mü’minlerin hayatlarında yer edinir. Amel terminolojisi çerçevesinde “ahlâki öz benlik”, İslâm inancının referansıyla Müslüman şahsiyeti temsil eder. Bu noktada ahlâk araştırmaları ve modernite eleştirileri yapan İslâmî eleştirel ekol mensubu Taha Abdurrahman (1944 Cedide-…), 20. yüzyılda büyük yıkımlara yol açan araçsal aklın eleştirisini yaparak ve buna karşılık ahlâken temellendirilmiş aklın inşa ettiği bir dünya görüşünü savunur. İslâmî ve Batılı amel anlayışlarının geniş bir perspektifle çerçevesini çizerek temel problemlerine karşın hem şekil hem de içerik bakımından farklı bir düşünsel söylem olan “Amel Sorunsalı” ve bunu geliştiren Taha Abdurrahman, “benliğinin saf yaratılmasını gerçekleştirdiği gibi kulluk amelinin ve geçim uğraşının saf rızık olarak verilmesini de gerçekleştiren kimsedir.” ifadesiyle iyi insan amelini açıklar.
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
Öteki kavramının birçok alanı içine aldığı, farklı disiplinlerde karşılık bulduğu ve sinema filmlerinde de çoğunlukla ‘biz/ben’ ve ‘öteki/başkası’ karşıtlığında yer bulduğunu şimdiye değin yaptığımız okumalarda idrak ettik. Öteki kavramına yer veren kurmaca türündeki filmlerde meselenin daha çok ideolojik, felsefik, düşünsel ve toplumsal boyutlarına dikkat çekildiğini söyleyebiliriz.
Ne Büyük İskender’in istilası ne de Babillilerin İbranileri sürgünü, asla Yahudilerin son yüzyılda Filistinli halka yaptığı zulmü ve Filistin bölgesine karşı yayılmacı politikasını geçecek bir kötülüğe erişmemiştir. Çünkü hiçbir devlet/medeniyet -İsrail dışında- Filistin’in sadece kendi yerleşim yeri olduğunu bir ilke haline getirmemiş ve diğer ırkların o coğrafyaya ait yaşama/toprak sahibi olma hakkını yok etmemiştir. Ne İslam Medeniyeti dönemi ne de İsa(as)’ın ölümüyle Hristiyanlığı temsil eden Roma devleti Filistin bölgesini tamamen kendi dini nüfusuna ve ırkına bağlı bir yer olarak görmüş, bilakis nüfus olarak çoğunluğu sağlasa da diğer dini gruplara yaşama ve toprak elde etme hakkı tanımış ve korumuştur.
İlk seansta çocuklara “akıllı olmak” ne demek şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Muhtemel cevaplar: “Akıllı, uslu olmak”, “yaramazlık yapmamak”, “annemin babamın sözünü dinlemek” gibi cevaplar gelecektir.
“Akıllı olmanın karşıtı, zıttı nedir?” Bu şekilde bir soru sorulabilir.
Muhtemel cevaplar: “Deli olmak”, “söz dinlememek”.
“Deli olmak ne demek?”
Muhtemel cevaplar: “Topluma ayak uyduramayan kişilere deli denir. Bu kişiler kurallara uymazlar.”
“Topluma ayak uydurmak kurallara uymak mı demek? Bir de hangi kurallara uymak? Ailenin kuralları, kabilenin kuralları, kendi kuralların?” Bir hikâye etrafında bu tür sorgulamalar daha iyi yapılabilir.
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Modern İnsandan Arınmış İnsan Çabası
Seküler Çağın Sefaletinden Kurtaran Ahlâk-Amel Arayışı
Gerçeklik olarak “Amele özgü olan nedir?”, yöntemine ilişkin olarak da “Yapılması uygun düşen amel nedir?” iki soruyla amel mefhumunun manevî boyutunu anlamlandırma ile pratik hayattaki işlevsel boyutunu kullanma yönünde karşılaştırmalı bir bakış açısı geliştirmek önemli. Amel mefhumuna felsefî bir nazar ile hikmetli bir derinlik kazandırmak ve keşfedilmesi beklenen potansiyelini ortaya çıkartmak ciddi bir uğraştır. Allah’ın yarattığı her şey arasındaki şuurlu irtibat ve bunun yaşayan potansiyeli amel olduğu gerçeği ile birlikte bunu anlamlandıran ise insandır. Amel şuurun hayat ve varlık bulduğu anlamlandırma çabasıdır ki bunun pratikteki yansıması itikattır. Ameli anlamlandırma bilincini geliştiren felsefe ve hikmet yan yana gelerek bir birliktelik gerektirilmesiyle “Ma’rufu emretme, münkeri nehyetme”, bir yönüyle felsefî bir çabayı da zorunlu yapar. İslâm’ın inanç ve ameli nizamın idraki derinlik ve ufku geniş algı direncine kavuşması “Ma’rufu emretme, münkeri nehyetme” sorumluluğunu bir yönüyle ameli epistemolojinin destekleyici diyalektiklerini geliştirmekle yol alır. İnancı kapsayan iman, bilgiyi içeren ilim ve fiilleri içeren amel bir bütün olarak mü’minlerin hayatlarında yer edinir. Amel terminolojisi çerçevesinde “ahlâki öz benlik”, İslâm inancının referansıyla Müslüman şahsiyeti temsil eder. Bu noktada ahlâk araştırmaları ve modernite eleştirileri yapan İslâmî eleştirel ekol mensubu Taha Abdurrahman (1944 Cedide-…), 20. yüzyılda büyük yıkımlara yol açan araçsal aklın eleştirisini yaparak ve buna karşılık ahlâken temellendirilmiş aklın inşa ettiği bir dünya görüşünü savunur. İslâmî ve Batılı amel anlayışlarının geniş bir perspektifle çerçevesini çizerek temel problemlerine karşın hem şekil hem de içerik bakımından farklı bir düşünsel söylem olan “Amel Sorunsalı” ve bunu geliştiren Taha Abdurrahman, “benliğinin saf yaratılmasını gerçekleştirdiği gibi kulluk amelinin ve geçim uğraşının saf rızık olarak verilmesini de gerçekleştiren kimsedir.” ifadesiyle iyi insan amelini açıklar.
Bu yazının devamı 221. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
221. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Zaman Yok Artık: Duvar Saatinin On Üçüncü Gongu
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
Bir “Girdap”ın İçinde Olmak
Öteki kavramının birçok alanı içine aldığı, farklı disiplinlerde karşılık bulduğu ve sinema filmlerinde de çoğunlukla ‘biz/ben’ ve ‘öteki/başkası’ karşıtlığında yer bulduğunu şimdiye değin yaptığımız okumalarda idrak ettik. Öteki kavramına yer veren kurmaca türündeki filmlerde meselenin daha çok ideolojik, felsefik, düşünsel ve toplumsal boyutlarına dikkat çekildiğini söyleyebiliriz.
İlahi Mesajlar Toprağı Filistin (Roger Garaudy)
Ne Büyük İskender’in istilası ne de Babillilerin İbranileri sürgünü, asla Yahudilerin son yüzyılda Filistinli halka yaptığı zulmü ve Filistin bölgesine karşı yayılmacı politikasını geçecek bir kötülüğe erişmemiştir. Çünkü hiçbir devlet/medeniyet -İsrail dışında- Filistin’in sadece kendi yerleşim yeri olduğunu bir ilke haline getirmemiş ve diğer ırkların o coğrafyaya ait yaşama/toprak sahibi olma hakkını yok etmemiştir. Ne İslam Medeniyeti dönemi ne de İsa(as)’ın ölümüyle Hristiyanlığı temsil eden Roma devleti Filistin bölgesini tamamen kendi dini nüfusuna ve ırkına bağlı bir yer olarak görmüş, bilakis nüfus olarak çoğunluğu sağlasa da diğer dini gruplara yaşama ve toprak elde etme hakkı tanımış ve korumuştur.
Bir Felsefe Atölyesi Örneği
İlk seansta çocuklara “akıllı olmak” ne demek şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Muhtemel cevaplar: “Akıllı, uslu olmak”, “yaramazlık yapmamak”, “annemin babamın sözünü dinlemek” gibi cevaplar gelecektir.
“Akıllı olmanın karşıtı, zıttı nedir?” Bu şekilde bir soru sorulabilir.
Muhtemel cevaplar: “Deli olmak”, “söz dinlememek”.
“Deli olmak ne demek?”
Muhtemel cevaplar: “Topluma ayak uyduramayan kişilere deli denir. Bu kişiler kurallara uymazlar.”
“Topluma ayak uydurmak kurallara uymak mı demek? Bir de hangi kurallara uymak? Ailenin kuralları, kabilenin kuralları, kendi kuralların?” Bir hikâye etrafında bu tür sorgulamalar daha iyi yapılabilir.
Mektup IV
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Alışverişe devam et