Fantastik metinler büyüye gark olmuş, adım başı tekinsizliklerin yaşandığı, inlerin cinlerle ver kaç yapıp iskeletlerin koruduğu kaleye topu plaselediği, gerçeğe sırtını dönmüş oyunbazlıklar mıdır? Boşlukta salınırcasına keyfilikte ilerleyen kurgu okurun ne ölçüde umrunda olur? Yeni nesil okur bile aile sorunlarının, akran çatışmalarının, iyi kötü mücadelesinin çekimindeki fantazyayı daha bir merakla, şevkle okuyor. Nasıl iyi bir gerilim, habire birilerinin telef olduğu mezhabalar gibi iş görmüyorsa, iyi fantazya, dupduru suya özenle damlatılan birkaç damlanın mayaladığı belirsizlikle güçlenip derinleşiyor. Avucumuzun içi gibi bildiğimizi sandığımız bir sokağın gözden kaçan kör noktası, ömrümüzü geçirdiğimiz konağın avlusundaki kuytu, hep karşısında dikildiğimiz kitaplığın tek bir rafındaki tuhaflık, bildiğimizi sandığımız dünyayı alt üst etmiyor mu?
Kitaplarının her birini hayranlıkla okuduğum Philippa Pearce, sabırla dokuduğu dramatik örgüye çok canlı bir tarihsel zemin katarken, can alıcı yerlerde gerçeği eğip bükerek tedirgin edici bir atmosfer oluşturuyor.
Tom Long, kızamık geçiren kardeşinin iyileşme sürecinde teyzesine gönderiliyor. Bahçeli hoş bir evde ve kafa dengi biraderi Peter ile yazı yaz etmeyi planlarken, bu hain gelişmelere lanet okuyor. Müşfik Gwen teyze, çok da cana yakın olmayan ve İngiliz sağduyusunun tipik bir örneği olan Alan eniştesiyle dört duvara sıkışacak olması yeterince kötü. Günleri sayarım biter gider diye düşünürken, erkencecik yatması ve hep mantıklı davranması dayatılınca, saatleri bile saymaya başlıyor.
Duvar saatinin gongu on ikide duramayıp on üçte karar kılmasıyla Tom’u allak bullak ediyor. Saatin bile mantıklı davranmadığı bir evde Alan enişte çok fazla şey istiyor.
Çocukluğum dedemlerin evindeki saatin gonglarını dinleyerek ve kaç kez çaldığına dikkat kesilerek geçmişti. İki gong arasındaki sessizlik neredeyse büyüleyiciydi. Çalmaya devam edecek mi, hep çalacak mı ve hiç çalmayacak mı tahminleri kendiliğinden oyuna dönüşüyordu. Yazar bunun farkında, üzerine yanlış çalmayı ve mantıksız çalmayı da ekliyor. Mantıksız çalmayı bir düzene dönüştürüyor, her on üçüncü çalışta, gerçek paranteze alınıyor; hayâl, rüya, büyü… Ne derseniz deyin, bildiğimiz boyutlar genişliyor. Saat doğru çalıyor aslında, yeni bir doğru çağını başlatıyor.
Birçok kiracının yaşadığı ihtiyar konağın sahibesi (o da ihtiyar) Bayan Bartholomew, arada bir görünüyor. Duvar saati de ona ait. Bu sebeple Tom, Gwen teyzesi tarafından saate dokunmaması hususunda uyarılıyor. On üçüncü saat, Tom’a bir saat kaytarma fırsatı sunuyor. İngiliz akılcılığını bu büyülü “artık” saatle çalımlamak üzere kendi vicdanıyla bir çeşit tartışmaya girişiyor. Vicdanı vizesini onaylıyor. Tom önce saatin ne işler karıştırdığını anlamak istiyor. İçeri ay ışığı girsin de saati görebilsin diye kapıyı aralıyor. Salon aynı salon mu, şüpheye düşüyor. Saate niyet etmişken dışarıda, orada olmaması gereken bahçeye tesadüf ediyor ve aklı başından gidiyor. Saatin üstüne değişen salon, sürpriz bahçe ve kapıdan hayalet gibi geçmesi eklenince okur fantastik kürün böyle devam edip etmeyeceğini sorguluyor. Yazar bilgece gülümsüyor; her seferinde minik bir adım!
Uçarı kız Hatty ile bu nefis bahçede tanışıyor Tom, hali, tavrı, kıyafetleri alıştığının ötesinde. Kızgın ayrıldığı anne babası, geldiği evdeki Gwen teyzesi ve Alan eniştesi arka plana çekilirken bahçe ve Hatty aklını, fikrini tıka basa dolduruyor. Gene de Tom, hasta kardeşine her şeyi en ince ayrıntısıyla yazdığı mektuplardan geri durmuyor. Hatty, kral ve kraliçenin kızı olduğu esprisiyle Tom’u şaşırtıyor. Tom, dönüşen gerçeğin bunu da kapsayıp kapsamadığını anlayamıyor. Bugün bile canlı bir kurum olan İngiliz kraliyeti, farklı gerçeklikleri “kral” ya da “kraliçe” ortak paydasında toplamaya çalışıyor. Yüzyıllar boyunca krallar tarafından yönetilen İngiltere’de belli dönemlerde çok güçlü kraliçeler racon kesmiş. Hatty, kraliçenin yönettiğini vurguluyordu, o halde hangi yılda, kimin dönemindeyiz sorusu Tom’un kafasını kurcalıyor.
Bahçede insanların onu fark etmediğini, başka birçok canlının ise varlığını onayladığını hayretle karşılıyor Tom. Başkaları bize hayalet, biz başkalarına… Formasyon turunun sonlarında fırtına şiddetleniyor, Tom, gözünü devasa Köknar ağacına dikiyor, güçlü ağaçlar devrilmez sanırken alevler içindeki ağacın bahçeye devrilişine tanık oluyor. Eş zamanlı bir “ah” çığlığı, üst kattaki pencereden düşüp Tom’un kulağına çarpıyor. İç sarsıntısıyla konağa girip bahçe kapısını örten Tom, ertesi gece bir sarsıntı daha yaşıyor: Sarmaşıkla kaplı Köknar ağacı göğe göz kırpmaya devam ediyor.
Zaman sorunu kitabın ortasından geçiyor ama Philippa Pearce, halefi yazarlar gibi zamanı felsefi olarak deşmeye pek kalkışmıyor.
Alan eniştenin akılcı malumatıyla Tom’un hayret yüklü soruları çarpışıyor. Bahçe kapısının her açılışında, Hatty’nin karşımıza her çıkışında haftalar, aylar hatta yıllar geçebiliyor.
Alan enişteye göre zaman geriye alınmazmış, çocukların sorularına cevap vermek gerekirmiş ama bağlamsız ve ciddiyetten yoksun olmalarına itirazı varmış. Eğitimli orta sınıf aklıyla dalga geçen bir hava var bu satırlarda. Bir de yüzyıllarca dünyayı yönetmiş ve Londra’yı her yerin başkenti, kral ya da kraliçeyi cümle âlemin lideri görmüşseniz işiniz yaş, reçetenize sınırsız hayal gücü yazıyorum ve biraz da çocuk haylazlığı… Belki iflah olursunuz.
Bahçedeki kardeşler Hubert, Edgar ve James de, tıpkı diğer birçok karakter gibi belli belirsiz dolaşıyor arka planda. Bahçıvan Habil, Tom hakkındaki önyargısına rağmen gördüklerinden güzel anlamlar çıkartarak arka plan ile ana karakterler arasına yerleşip dramatik derinliği besliyor. Önce görmezden geldiği, biraz ürperdiği, kötü ruhlardan saydığı Tom, İncil ile iştigal edince Habil’in gözünde aklanıyor.
Tom’un, aslında olmayan on üçüncü saati kullanıp uyku saati sözünü tutmasına benzer şekilde, üç kardeşten Hubert, elmaları koparmamaya söz verdikleri için ağacı sallayıp meyveleri düşürmeye çalışıyor. Ahlâki olanın neliğine dair böylesi küçük soruşturmalarla metin zenginleşiyor.
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
İngiliz çocuk edebiyatı, seküler geleneğin verdiği rahatlıkla, dinî unsurları bol bol kullanıp kutsal kitap bölümlerini alıntılamaktan çekinmiyor. Yasakları vurgulayarak hayat karartan dinî söylem yerine, hayatın tam orta yerinde salınan kıssaları biraz etik, daha çok estetik yönüyle edebiyata tahvil ediyor. Hatty, bahçedeki yanan çalının, Musa’nın Tanrı ile konuştuğu çalının dalından yetiştirildiği sırrını veriyor Tom’a, bahçıvan Habil’in kardeşi tarafından neredeyse öldürüldüğünü anlatınca Tom’un ve biz okurların aklına ilk kardeş cinayetini ifşa eden Habil-Kabil kıssası geliyor. Kutsal kitabın diğer kitapların hepsinin üstünde yer aldığını düşünen bahçıvan Habil ve ağaçlardan birinin adının
Aziz Pavlus Merdiveni olduğunu görünce, bu kitabın ikincil amaçlarından birinin çocuklara Kutsal kitap sevgisi, ilgisi aşılamak olup olmadığını düşünmeden edemiyorum.
Hele ilerleyen satırlarda çok çarpıcı bir saat kadranı yazısı ve o bağlamda gelen Yuhanna İncili alıntısı var ki…
Tom’la ortak ihmalkârlığı, kazların çiçek ve sebze tarhlarını mahvetmesiyle sonuçlanan Hatty’nin, neşesiyle hüznünü gölgelemeye çalışsa da, koca konakta ve güzelim bahçede ne denli yalnız ne denli kederli olduğunu görüyoruz. “Öksüz, hatır uğruna kabul edilmesine rağmen kadir kıymet bilmez dilenci” diye yengesince örselenen Hatty’nin; perilere, masallara, efsanelere, kahramanlara hatta başka diyarlı Tom’a neden bu denli bağlandığını anlayabiliyoruz.
Kitabın başını hatırlayalım; Peter ile yazın tadını çıkaracak Tom, karantinada kalması için teyzesine gönderilmek istememiş, anne babasına bile içerlemişti. Köprünün altından öyle gür sular akmış, bahçe kapısı öyle bir dünyaya açılmıştı ki, eve dönme vakti gelen Tom nasıl yapsa da daha çok kalsa diye dünyanın tüm fikirlerini dev mıknatıslarla yamacına çekmeye çalışmıştı. Peter’a raporvari mektuplar döşenip “amman gözün sevem, okuduktan sonra yak da kimseler bilmesin” tembihini eksik bırakmazken, hastalıklardan medet umar hale geliyor. Biraz üşütme biraz duygusal bitkinlik derken süreyi uzatmayı da başarıyor bizim haylaz.
Yazarın kurgu üstadlığı kendisinin alametifarikası aynı zamanda. Harika bir hikâyeyi, harika bir şekilde anlatmakla kalmıyor, okurun zihnini kamaştırmak üzere hikâyeyi tam gerektiği noktada sulayıp geri çekiliyor. Düz zamansal bir tercihle, minik Hatty’nin çaresiz bir öksüz olarak içli içli ağladığı kısmı başa koysa, yengesinin korkunç suçlaması etkisini yitirecekti. Oysa yengesinin suçlamasını öne çekip takip eden sayfalarda Tom’u yeniden bahçeye çıkartarak, çaresizlik içindeki minik Hatty’ye tanık kılıyor. O ağlıyor biz ağlıyoruz, yıllarca yengesinin bu öksüze nasıl davrandığını görüyor, hem kızıyor hem ağlıyoruz, duygu sarmalı yoğunlaşıyor. Yıllar sonra bile oğlu James’e sen Hatty’ye hep acırdın sakın evlenmeye falan kalkma yoksa… tehditleri savurunca, o müflis ruhun yerinde saydığını görüp Allah’a havale ediyoruz.
Ülkemiz çocuk edebiyatı örneklerinde sıkça gördüğüm önemli bir zaaf var, yazar karakterin sesini, konumunu, birikimini hiçe sayarak başını tepeden kitaba sarkıtıyor ve konuşmaya başlıyor.
Öğüt verdiği de oluyor, lügat paraladığı da, gereksiz esprilere soyunduğu da. 19. yüzyıl edebiyatının öğretici evresinde belki bu hoş karşılanabilirdi ama bunca zengin örnekle çevriliyken böylesi bir ihmalkârlık okurun alacağı hazzı da bozguna uğratıyor. Öte yandan Philippa Pearce, karakter kurgusunda da çok maharetli. Tom ana karakter olmasına rağmen, Habil’in gözünden Tom’a bakarken, yazar bilgisiyle değil de Habil’in ikircikli bakışını kuşanıyor ve iblisten ziyade çocuğa benzeyen Tom ile doğrudan konuşma tuzağına düştü şeklindeki harika cümleyi kotarıyor. Buna benzer başka örnekler de var.
Endüstrinin bize neler kazandırdığını konuşmaya alışmışken, nelerimizi çaldığını ve bizi belli açılardan ne denli yoksun bıraktığını atlıyoruz. Tom, Gwen yengesiyle çıktığı gezide civardaki tükenmişliğe şahit oluyor. Nehirde balık tutulmuyor, nehir civarına kuşlar konup kalkmıyor, polüsyon denen bir frenk icadı yüzünden suya girmek, suda yüzmek hatta suya ayaklarını sokmak bile belediye kararıyla yasaklanmış. Gwen teyze demeli; civardaki çok sayıda ev ve fabrikalar sağ olsun nehire neleri var neleri yok akıtıp zehirlemişler. Yasaklayan ve hayatı dar eden dinî söylemden bahsetmiştik ya hani, burada da imar etmeyi unutup yasa ile tehdit eden devlet kurumlarını, belediyeleri, ıvır zıvırları hatırlamakta fayda var.
Sırları bilen ama söylemeyen saat, deli mi derviş mi belli değil. Bayan Bartholomew, onu neden orada bırakmış, dul kalıp bu konağa neden dönmüş öğrenmeye çabalıyoruz. Önce rahmetli kocasınındı sanıyor Tom, soruyor ama iş öyle değilmiş, Bay Bartholomew, bu konakta hiç yaşamamış. Tom saatin sırrını, Hatty’nin kılık kıyafetinin sırrını, dönemin kraliçesinin sırrını, Bayan Bartholomew’nun sırrını… çözmeye çalışırken, daralan vakti genişletip eve dönmekten de kaytarmaya çalışıyor.
Bunlar ne ki diyor yazar ve saatin kadranındaki yazıyı önce Tom’a sonra biz okurlara okutuyor: “Zaman yok artık.” bu öylesine ürpertici bir cümle ki, yanına ünlem koymak saygısızlık olur. İncil’deki bağlamıyla (Yuhanna Vahiy Kitabı X 1-6) tanrısal krallığın başladığını muştulayan bu ifade kitaptaki döngüselliğin formülü gibi işliyor. Tom bahçe kapısını açıyor Hatty on yaşlarında, kapıyor ertesi sabah bahçeye koşuyor, Hatty beş altı yaşlarında, eve gidiyor bahçeye çıkıyor, Hatty genç kadın, eve dönme vakti geldi diye endişelenirken veda turu atıyor, Hatty evlenme arifesinde. Hatty küçülüyor, büyüyor, ağaçtan düşüyor, müstakbel eşiyle tanışıyor, Tom atlı arabada uyuyakalıyor, Peter bile geliyor (nasıl mı, söylemesem daha iyi) oyun arkadaşı, neredeyse büyük ablaları gibi onları gezdirip kuleye çıkartıyor. Tom son bahçe seferindeki hüsranla “Hatty, Hatty!” diye bağırınca birilerini altmış yıl önceki evliliğini gördüğü rüyasından uyandırıyor.
Zaman nedir, rüya nedir, melek nedir gibi büyük sorular insanlığımızı tahkim ediyor, doyurucu bir cevap veremesek de sık sık oralarda buluyoruz kendimizi. Alan enişte meleklere kendi yerinde kaldığı sürece saygı duyuyor, Hatty, ilkgençlik evresinde itilip kakıldığı ömründe meleklerle teselli buluyor. Ben melekleri, etrafımda sıralanıp duran her şeyden daha güzel buluyorum.
Tom, Bayan Bartholomew’a seksen yıllık dostuymuş gibi sarılıyor.
Bir kitap mütevazı hacmine bunca şeyi sığdırıyor. Gerçek, sandığımızdan çok daha fazla bir şey galiba.
Günümüzde film izleme eylemi ya da video izleme hayatımızın her anını kuşatmış durumda. Hâl böyle olunca da anne ve babalar, çocukları için uygun içerikleri bulma noktasında sorun yaşayabiliyor. Nereye bakılacağı, neyin izlenebileceği, hangi mecraların çocuklar için daha elverişli olduğu önemli bir sorunsal ama bu sorunları aşabilmek adına 2025’te Nida dergisinde çocukları ve ebeveynleri ilgilendirecek film izleme alışkanlıklarını, bir filmi okumanın önemini ve en önemlisi Sinema Okuryazarlığı mefhumunu masaya yatırmanın zamanı geldi de geçti.
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Adalet ve edebiyat arasında bağ kurmak bir bakıma yersiz. Her iki kavramın da hayatı inşa edici yönü son derece açıktır. İnşa edici unsurların çelişki arz etmesi, nihayetinde beklenilmez. Bu cihetle iki kavram arasında doğrudan bir ilinti kurmaktan önce temel teşkil edici yapıya işaret edilmesi gerekir. Bu, insana daha geniş bir perspektif sunar. Bütünlük ve tutarlılık hissi kazandırır. Lakin yine de iş, inceleme ve eleştiriye gelince muhtemel ilişkilerin gözler önüne serilmesi ve somut karşılıkların sunulması icap eder.
Bir yerler karışıyor ve birileri yollara düşüyor, insanlar doğdukları ülkelerde değil de, rüyalarında bile görmedikleri ülkelerde doyuyor, çoğalıyor ve ölüyor. Rûmi’ye Rûmi dediğim için beni milliyetçi olmakla suçlamıştı Şiraz’da Hafız’ın mezarı başındaki İranlı insandaşım. Belhî, Belhî diye düzeltmişti hatamı. Hassasiyetleri anlayabiliyorum ama gene de anlı şanlı Cibran’a Bostonlı denmesinin onun Lübnan’daki köklerine halel getirmeyeceğine, birilerinin daha sahiplenmesinin dünya adına büyük bir kazanım olacağına inanıyorum.
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?
Zaman Yok Artık: Duvar Saatinin On Üçüncü Gongu
Fantastik metinler büyüye gark olmuş, adım başı tekinsizliklerin yaşandığı, inlerin cinlerle ver kaç yapıp iskeletlerin koruduğu kaleye topu plaselediği, gerçeğe sırtını dönmüş oyunbazlıklar mıdır? Boşlukta salınırcasına keyfilikte ilerleyen kurgu okurun ne ölçüde umrunda olur? Yeni nesil okur bile aile sorunlarının, akran çatışmalarının, iyi kötü mücadelesinin çekimindeki fantazyayı daha bir merakla, şevkle okuyor. Nasıl iyi bir gerilim, habire birilerinin telef olduğu mezhabalar gibi iş görmüyorsa, iyi fantazya, dupduru suya özenle damlatılan birkaç damlanın mayaladığı belirsizlikle güçlenip derinleşiyor. Avucumuzun içi gibi bildiğimizi sandığımız bir sokağın gözden kaçan kör noktası, ömrümüzü geçirdiğimiz konağın avlusundaki kuytu, hep karşısında dikildiğimiz kitaplığın tek bir rafındaki tuhaflık, bildiğimizi sandığımız dünyayı alt üst etmiyor mu?
Kitaplarının her birini hayranlıkla okuduğum Philippa Pearce, sabırla dokuduğu dramatik örgüye çok canlı bir tarihsel zemin katarken, can alıcı yerlerde gerçeği eğip bükerek tedirgin edici bir atmosfer oluşturuyor.
Tom Long, kızamık geçiren kardeşinin iyileşme sürecinde teyzesine gönderiliyor. Bahçeli hoş bir evde ve kafa dengi biraderi Peter ile yazı yaz etmeyi planlarken, bu hain gelişmelere lanet okuyor. Müşfik Gwen teyze, çok da cana yakın olmayan ve İngiliz sağduyusunun tipik bir örneği olan Alan eniştesiyle dört duvara sıkışacak olması yeterince kötü. Günleri sayarım biter gider diye düşünürken, erkencecik yatması ve hep mantıklı davranması dayatılınca, saatleri bile saymaya başlıyor.
Çocukluğum dedemlerin evindeki saatin gonglarını dinleyerek ve kaç kez çaldığına dikkat kesilerek geçmişti. İki gong arasındaki sessizlik neredeyse büyüleyiciydi. Çalmaya devam edecek mi, hep çalacak mı ve hiç çalmayacak mı tahminleri kendiliğinden oyuna dönüşüyordu. Yazar bunun farkında, üzerine yanlış çalmayı ve mantıksız çalmayı da ekliyor. Mantıksız çalmayı bir düzene dönüştürüyor, her on üçüncü çalışta, gerçek paranteze alınıyor; hayâl, rüya, büyü… Ne derseniz deyin, bildiğimiz boyutlar genişliyor. Saat doğru çalıyor aslında, yeni bir doğru çağını başlatıyor.
Birçok kiracının yaşadığı ihtiyar konağın sahibesi (o da ihtiyar) Bayan Bartholomew, arada bir görünüyor. Duvar saati de ona ait. Bu sebeple Tom, Gwen teyzesi tarafından saate dokunmaması hususunda uyarılıyor. On üçüncü saat, Tom’a bir saat kaytarma fırsatı sunuyor. İngiliz akılcılığını bu büyülü “artık” saatle çalımlamak üzere kendi vicdanıyla bir çeşit tartışmaya girişiyor. Vicdanı vizesini onaylıyor. Tom önce saatin ne işler karıştırdığını anlamak istiyor. İçeri ay ışığı girsin de saati görebilsin diye kapıyı aralıyor. Salon aynı salon mu, şüpheye düşüyor. Saate niyet etmişken dışarıda, orada olmaması gereken bahçeye tesadüf ediyor ve aklı başından gidiyor. Saatin üstüne değişen salon, sürpriz bahçe ve kapıdan hayalet gibi geçmesi eklenince okur fantastik kürün böyle devam edip etmeyeceğini sorguluyor. Yazar bilgece gülümsüyor; her seferinde minik bir adım!
Uçarı kız Hatty ile bu nefis bahçede tanışıyor Tom, hali, tavrı, kıyafetleri alıştığının ötesinde. Kızgın ayrıldığı anne babası, geldiği evdeki Gwen teyzesi ve Alan eniştesi arka plana çekilirken bahçe ve Hatty aklını, fikrini tıka basa dolduruyor. Gene de Tom, hasta kardeşine her şeyi en ince ayrıntısıyla yazdığı mektuplardan geri durmuyor. Hatty, kral ve kraliçenin kızı olduğu esprisiyle Tom’u şaşırtıyor. Tom, dönüşen gerçeğin bunu da kapsayıp kapsamadığını anlayamıyor. Bugün bile canlı bir kurum olan İngiliz kraliyeti, farklı gerçeklikleri “kral” ya da “kraliçe” ortak paydasında toplamaya çalışıyor. Yüzyıllar boyunca krallar tarafından yönetilen İngiltere’de belli dönemlerde çok güçlü kraliçeler racon kesmiş. Hatty, kraliçenin yönettiğini vurguluyordu, o halde hangi yılda, kimin dönemindeyiz sorusu Tom’un kafasını kurcalıyor.
Bahçede insanların onu fark etmediğini, başka birçok canlının ise varlığını onayladığını hayretle karşılıyor Tom. Başkaları bize hayalet, biz başkalarına… Formasyon turunun sonlarında fırtına şiddetleniyor, Tom, gözünü devasa Köknar ağacına dikiyor, güçlü ağaçlar devrilmez sanırken alevler içindeki ağacın bahçeye devrilişine tanık oluyor. Eş zamanlı bir “ah” çığlığı, üst kattaki pencereden düşüp Tom’un kulağına çarpıyor. İç sarsıntısıyla konağa girip bahçe kapısını örten Tom, ertesi gece bir sarsıntı daha yaşıyor: Sarmaşıkla kaplı Köknar ağacı göğe göz kırpmaya devam ediyor.
Zaman sorunu kitabın ortasından geçiyor ama Philippa Pearce, halefi yazarlar gibi zamanı felsefi olarak deşmeye pek kalkışmıyor.
Alan enişteye göre zaman geriye alınmazmış, çocukların sorularına cevap vermek gerekirmiş ama bağlamsız ve ciddiyetten yoksun olmalarına itirazı varmış. Eğitimli orta sınıf aklıyla dalga geçen bir hava var bu satırlarda. Bir de yüzyıllarca dünyayı yönetmiş ve Londra’yı her yerin başkenti, kral ya da kraliçeyi cümle âlemin lideri görmüşseniz işiniz yaş, reçetenize sınırsız hayal gücü yazıyorum ve biraz da çocuk haylazlığı… Belki iflah olursunuz.
Bahçedeki kardeşler Hubert, Edgar ve James de, tıpkı diğer birçok karakter gibi belli belirsiz dolaşıyor arka planda. Bahçıvan Habil, Tom hakkındaki önyargısına rağmen gördüklerinden güzel anlamlar çıkartarak arka plan ile ana karakterler arasına yerleşip dramatik derinliği besliyor. Önce görmezden geldiği, biraz ürperdiği, kötü ruhlardan saydığı Tom, İncil ile iştigal edince Habil’in gözünde aklanıyor.
Tom’un, aslında olmayan on üçüncü saati kullanıp uyku saati sözünü tutmasına benzer şekilde, üç kardeşten Hubert, elmaları koparmamaya söz verdikleri için ağacı sallayıp meyveleri düşürmeye çalışıyor. Ahlâki olanın neliğine dair böylesi küçük soruşturmalarla metin zenginleşiyor.
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
İngiliz çocuk edebiyatı, seküler geleneğin verdiği rahatlıkla, dinî unsurları bol bol kullanıp kutsal kitap bölümlerini alıntılamaktan çekinmiyor. Yasakları vurgulayarak hayat karartan dinî söylem yerine, hayatın tam orta yerinde salınan kıssaları biraz etik, daha çok estetik yönüyle edebiyata tahvil ediyor. Hatty, bahçedeki yanan çalının, Musa’nın Tanrı ile konuştuğu çalının dalından yetiştirildiği sırrını veriyor Tom’a, bahçıvan Habil’in kardeşi tarafından neredeyse öldürüldüğünü anlatınca Tom’un ve biz okurların aklına ilk kardeş cinayetini ifşa eden Habil-Kabil kıssası geliyor. Kutsal kitabın diğer kitapların hepsinin üstünde yer aldığını düşünen bahçıvan Habil ve ağaçlardan birinin adının
Hele ilerleyen satırlarda çok çarpıcı bir saat kadranı yazısı ve o bağlamda gelen Yuhanna İncili alıntısı var ki…
Tom’la ortak ihmalkârlığı, kazların çiçek ve sebze tarhlarını mahvetmesiyle sonuçlanan Hatty’nin, neşesiyle hüznünü gölgelemeye çalışsa da, koca konakta ve güzelim bahçede ne denli yalnız ne denli kederli olduğunu görüyoruz. “Öksüz, hatır uğruna kabul edilmesine rağmen kadir kıymet bilmez dilenci” diye yengesince örselenen Hatty’nin; perilere, masallara, efsanelere, kahramanlara hatta başka diyarlı Tom’a neden bu denli bağlandığını anlayabiliyoruz.
Kitabın başını hatırlayalım; Peter ile yazın tadını çıkaracak Tom, karantinada kalması için teyzesine gönderilmek istememiş, anne babasına bile içerlemişti. Köprünün altından öyle gür sular akmış, bahçe kapısı öyle bir dünyaya açılmıştı ki, eve dönme vakti gelen Tom nasıl yapsa da daha çok kalsa diye dünyanın tüm fikirlerini dev mıknatıslarla yamacına çekmeye çalışmıştı. Peter’a raporvari mektuplar döşenip “amman gözün sevem, okuduktan sonra yak da kimseler bilmesin” tembihini eksik bırakmazken, hastalıklardan medet umar hale geliyor. Biraz üşütme biraz duygusal bitkinlik derken süreyi uzatmayı da başarıyor bizim haylaz.
Yazarın kurgu üstadlığı kendisinin alametifarikası aynı zamanda. Harika bir hikâyeyi, harika bir şekilde anlatmakla kalmıyor, okurun zihnini kamaştırmak üzere hikâyeyi tam gerektiği noktada sulayıp geri çekiliyor. Düz zamansal bir tercihle, minik Hatty’nin çaresiz bir öksüz olarak içli içli ağladığı kısmı başa koysa, yengesinin korkunç suçlaması etkisini yitirecekti. Oysa yengesinin suçlamasını öne çekip takip eden sayfalarda Tom’u yeniden bahçeye çıkartarak, çaresizlik içindeki minik Hatty’ye tanık kılıyor. O ağlıyor biz ağlıyoruz, yıllarca yengesinin bu öksüze nasıl davrandığını görüyor, hem kızıyor hem ağlıyoruz, duygu sarmalı yoğunlaşıyor. Yıllar sonra bile oğlu James’e sen Hatty’ye hep acırdın sakın evlenmeye falan kalkma yoksa… tehditleri savurunca, o müflis ruhun yerinde saydığını görüp Allah’a havale ediyoruz.
Öğüt verdiği de oluyor, lügat paraladığı da, gereksiz esprilere soyunduğu da. 19. yüzyıl edebiyatının öğretici evresinde belki bu hoş karşılanabilirdi ama bunca zengin örnekle çevriliyken böylesi bir ihmalkârlık okurun alacağı hazzı da bozguna uğratıyor. Öte yandan Philippa Pearce, karakter kurgusunda da çok maharetli. Tom ana karakter olmasına rağmen, Habil’in gözünden Tom’a bakarken, yazar bilgisiyle değil de Habil’in ikircikli bakışını kuşanıyor ve iblisten ziyade çocuğa benzeyen Tom ile doğrudan konuşma tuzağına düştü şeklindeki harika cümleyi kotarıyor. Buna benzer başka örnekler de var.
Endüstrinin bize neler kazandırdığını konuşmaya alışmışken, nelerimizi çaldığını ve bizi belli açılardan ne denli yoksun bıraktığını atlıyoruz. Tom, Gwen yengesiyle çıktığı gezide civardaki tükenmişliğe şahit oluyor. Nehirde balık tutulmuyor, nehir civarına kuşlar konup kalkmıyor, polüsyon denen bir frenk icadı yüzünden suya girmek, suda yüzmek hatta suya ayaklarını sokmak bile belediye kararıyla yasaklanmış. Gwen teyze demeli; civardaki çok sayıda ev ve fabrikalar sağ olsun nehire neleri var neleri yok akıtıp zehirlemişler. Yasaklayan ve hayatı dar eden dinî söylemden bahsetmiştik ya hani, burada da imar etmeyi unutup yasa ile tehdit eden devlet kurumlarını, belediyeleri, ıvır zıvırları hatırlamakta fayda var.
Sırları bilen ama söylemeyen saat, deli mi derviş mi belli değil. Bayan Bartholomew, onu neden orada bırakmış, dul kalıp bu konağa neden dönmüş öğrenmeye çabalıyoruz. Önce rahmetli kocasınındı sanıyor Tom, soruyor ama iş öyle değilmiş, Bay Bartholomew, bu konakta hiç yaşamamış. Tom saatin sırrını, Hatty’nin kılık kıyafetinin sırrını, dönemin kraliçesinin sırrını, Bayan Bartholomew’nun sırrını… çözmeye çalışırken, daralan vakti genişletip eve dönmekten de kaytarmaya çalışıyor.
Bunlar ne ki diyor yazar ve saatin kadranındaki yazıyı önce Tom’a sonra biz okurlara okutuyor: “Zaman yok artık.” bu öylesine ürpertici bir cümle ki, yanına ünlem koymak saygısızlık olur. İncil’deki bağlamıyla (Yuhanna Vahiy Kitabı X 1-6) tanrısal krallığın başladığını muştulayan bu ifade kitaptaki döngüselliğin formülü gibi işliyor. Tom bahçe kapısını açıyor Hatty on yaşlarında, kapıyor ertesi sabah bahçeye koşuyor, Hatty beş altı yaşlarında, eve gidiyor bahçeye çıkıyor, Hatty genç kadın, eve dönme vakti geldi diye endişelenirken veda turu atıyor, Hatty evlenme arifesinde. Hatty küçülüyor, büyüyor, ağaçtan düşüyor, müstakbel eşiyle tanışıyor, Tom atlı arabada uyuyakalıyor, Peter bile geliyor (nasıl mı, söylemesem daha iyi) oyun arkadaşı, neredeyse büyük ablaları gibi onları gezdirip kuleye çıkartıyor. Tom son bahçe seferindeki hüsranla “Hatty, Hatty!” diye bağırınca birilerini altmış yıl önceki evliliğini gördüğü rüyasından uyandırıyor.
Zaman nedir, rüya nedir, melek nedir gibi büyük sorular insanlığımızı tahkim ediyor, doyurucu bir cevap veremesek de sık sık oralarda buluyoruz kendimizi. Alan enişte meleklere kendi yerinde kaldığı sürece saygı duyuyor, Hatty, ilkgençlik evresinde itilip kakıldığı ömründe meleklerle teselli buluyor. Ben melekleri, etrafımda sıralanıp duran her şeyden daha güzel buluyorum.
Tom, Bayan Bartholomew’a seksen yıllık dostuymuş gibi sarılıyor.
Bir kitap mütevazı hacmine bunca şeyi sığdırıyor. Gerçek, sandığımızdan çok daha fazla bir şey galiba.
İlgili Yazılar
Bir Film Nasıl İzlenir?‘Kısa’dan ‘Uzun’a Çocuklar ve Aileler için Film Rehberine Giriş
Günümüzde film izleme eylemi ya da video izleme hayatımızın her anını kuşatmış durumda. Hâl böyle olunca da anne ve babalar, çocukları için uygun içerikleri bulma noktasında sorun yaşayabiliyor. Nereye bakılacağı, neyin izlenebileceği, hangi mecraların çocuklar için daha elverişli olduğu önemli bir sorunsal ama bu sorunları aşabilmek adına 2025’te Nida dergisinde çocukları ve ebeveynleri ilgilendirecek film izleme alışkanlıklarını, bir filmi okumanın önemini ve en önemlisi Sinema Okuryazarlığı mefhumunu masaya yatırmanın zamanı geldi de geçti.
Kara Tahta’dan Öğretmenliğe Dair Notlar
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Ahmet Örs’ün Öykülerinde “Edebiyatın Asıl Damarı” / Hak ve Adalet Arayışı
Adalet ve edebiyat arasında bağ kurmak bir bakıma yersiz. Her iki kavramın da hayatı inşa edici yönü son derece açıktır. İnşa edici unsurların çelişki arz etmesi, nihayetinde beklenilmez. Bu cihetle iki kavram arasında doğrudan bir ilinti kurmaktan önce temel teşkil edici yapıya işaret edilmesi gerekir. Bu, insana daha geniş bir perspektif sunar. Bütünlük ve tutarlılık hissi kazandırır. Lakin yine de iş, inceleme ve eleştiriye gelince muhtemel ilişkilerin gözler önüne serilmesi ve somut karşılıkların sunulması icap eder.
Yine Yoldayız: İnsanlık Ne Zaman Çıkıyor Yola?
Bir yerler karışıyor ve birileri yollara düşüyor, insanlar doğdukları ülkelerde değil de, rüyalarında bile görmedikleri ülkelerde doyuyor, çoğalıyor ve ölüyor. Rûmi’ye Rûmi dediğim için beni milliyetçi olmakla suçlamıştı Şiraz’da Hafız’ın mezarı başındaki İranlı insandaşım. Belhî, Belhî diye düzeltmişti hatamı. Hassasiyetleri anlayabiliyorum ama gene de anlı şanlı Cibran’a Bostonlı denmesinin onun Lübnan’daki köklerine halel getirmeyeceğine, birilerinin daha sahiplenmesinin dünya adına büyük bir kazanım olacağına inanıyorum.
Değişmek mi Zor Değiştirmek mi? İmparatorlar Kulübü’nde Karakterli Olmayı Aramak
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?