Öteki kavramının birçok alanı içine aldığı, farklı disiplinlerde karşılık bulduğu ve sinema filmlerinde de çoğunlukla ‘biz/ben’ ve ‘öteki/başkası’ karşıtlığında yer bulduğunu şimdiye değin yaptığımız okumalarda idrak ettik. Öteki kavramına yer veren kurmaca türündeki filmlerde meselenin daha çok ideolojik, felsefik, düşünsel ve toplumsal boyutlarına dikkat çekildiğini söyleyebiliriz. Bazen iki farklı dünya, iki farklı düşünce, inanç bazen de iki farklı insan, durum ya da olay üzerinden karşıtlıklar içermektedir. Bu durumda öteki kavramı; çatışmacı-uzlaşımcı, empati kurucu-tahkir edici, birleştirici-farklılaştırıcı, yüceltici-alçaltıcı, Oryantalist-Oksidentalist, İslamiyet-Hristiyanlık veya Yahudilik, medeni veya barbar, efendi-köle, şehirli-köylü, çağdaş-gerici gibi anlamsal karşıtlıklarla filmin dili içine nüfuz ettirilmektedir.
Şimdiye değin diğer kıtalar ve ülkelerin sinema filmleri aracılığıyla ötekinin anlam arayışına eğildik. Bu yazıda, kendi coğrafyamıza yönelerek Türkiye sinemasında 2001 sonrası öteki kavramını ele alan bir filme yer vereceğiz: Girdap.[1] Bu film ve bu filmin ele aldığı temalar esasında, tarihsel arkaplanda bizi başka yerlere götürür. Çünkü Türkiye sinemasında İslam’ın ve Müslümanların, dindarlığın ya da dindarların temsilinin yeni bir durum olamadığı, bu konuya ilişkin pek çok filmin olduğunu söylemekle başlamalıyız. Dahası, konuyla ilgili en bilindik temaların, farklı yönleriyle de olsa Yeşilçam döneminde ayyuka çıktığını görürüz. Hazretli filmler olarak bilinen otuzu aşkın filmde peygamberlerin ve önemli âlimlerin, şahsiyetlerin hayatlarının anlatılması, ilk temsil biçimleri arasında gelir. Bu filmlerde sahabeler dönemi ve sonrasında İslam coğrafyalarında yaşamış kişilerin hayatlarına değinilir. Yeşilçam’da ise durum daha farklıdır çünkü bu dönemde yapılan filmlerin hikâyelerindeki insanlar, Anadolu insanından ve inancına bağlı olanlardan başkası değildir.
Yeşilçam’ın akılda kalan görsel betimlemelerinde, Anadolu’nun mütedeyyin insanları, daha çok üfürükçü hocalar, meymenetsiz dindarlar, dalkavuk mizaçlı mütedeyyinler, üçkâğıtçı hacılar/mollalar, çıkarcı ve yalancı imam portresiyle izleyiciyle buluşturulur.
Zira bu dönemde üretilen çok sayıda yapımdaki öteki, İslam inancına sahip kişilerdir ve üretilen bu stereotipler uzun bir dönem boyunca sorunlu bir Müslüman algısının doğduğu mecraya bizi götürür. Çünkü Yeşilçam’ın melodramlarındaki öteki; Hollywood’un filmlerindeki Arap tasviri gibi dışlayıcı, hakir görücü, bencil ve modernleşememiş mahiyete sahiptir. Hollywood’un sakallı, cübbeli, barbar ve cahil Arap stereotipi Yeşilçam’da, Anadolu’nun inançlı hacıları ve hocaları aracılığıyla seyirciye takdim edilir. Bu takdim elbette hakkaniyetten uzak, indirgemeci ve tahakküm edici yaklaşımlardan öteye gidememektedir. Bu anlayışın temelinde, cumhuriyetin ilanı sonrasında yaşanan dönüşümlerin etkisi ve bu değişim neticesinde Anadolu insanı tanımlamasının yerinden edilmesine Yeşilçam filmlerinin çanak tuttuğu önemli bir ayrıntıya dikkatimizi çekmelidir.
Kemal Sunal’ın başrol olarak oynadığı birçok filmde bu indirgemeci tahakküm Recep, Şaban ve Ramazan isimleriyle hafızalarımıza kazınmıştır. Bu isimleri taşıyan karakterler avanak, aklı çalışmayan, sömürülmeye muhtaç, kültürel açıdan zayıf, içine kapanık yapısıyla ekrana taşınır. Deli Deli Küpeli, Üç Kâğıtçı, Satılık Köy gibi pek çok filmde mütedeyyin karakterler üzerinden yerli Oryantalist bir tavrın açıkça ortaya konulduğu da söylenebilir. İslam ve Müslümanları özellikle sosyal hayatta sorunlu tipler olarak anlatan Yeşilçam, modernleşmenin önünü tıkayan ve yeni düşüncelere zihnini ve dünyasını aç(a)mayan, insanların dini duygularını istismar eden, ticarette yalan söyleyen ve hurafeleri İslam’ın şiârı edinmiş kişiler bağlamında bir öteki inşasına zemin hazırlamıştır. Kendisi de Doğu’da yaşayan ancak zihinsel donanımları bakımından Batılı paradigmaya endekslenmiş bu tahakkümü, Yerli Oryantalist tasavvur çerçevesinde de düşünebiliriz. İlerleyen yazılarımızda bu tahakkümün Türkiye sinemasındaki örneklerine yönelip bunu sorgulamaya çalışacağız kısmetse.
11 Eylül 2001’den sonra Türkiye sinemasında öteki olgusuna işaret eden yapımların gözle görünür biçimde arttığı söylenebilir. Sözgelimi, 2001 sonrası sinemamızdaki temaların “ılımlı İslam-radikal İslam, hoşgörü ve dinler arası diyalog, cemaatler, cemaat önderleri ve cemaatin mensupları, cihad, küfür ve şirk” gibi temalar üzerine yoğunlaşması bu olguyla da yakından ilişkilidir. Kurtlar Vadisi Irak (2006), Takva (2006), Girdap (2008), Kelebek (2009), New York’ta Beş Minare (2010), Takiye: Allah’ın Yolunda (2010), Labirent (2011), Selam (2013), Selam: Bahara Yolculuk (2015) ve Yolculuk (2016) filmleri, öteki’yi doğrudan ve dolaylı ilgilendiren yapımlar arasındadır.
Senaryosunu Onur Aydın’la yazan Talip Karamahmutoğlu, ilk sinema filmi Girdap’a (2008), sinema filmlerinin birçoğunun hemen başlangıcında yer alan “gerçek bir öyküden alınmıştır” cümlesiyle başlar. Bu cümle, izleyeceğimiz filme bizleri sadece odaklamaz, anlatacağı hikâyenin yaşanmışlığına, gerçekmiş gibiliğine parmak basarak hikâyeye ortak kılmayı amaçlamaktadır. Ardından açılış jeneriğinde yol işaretleri görülür ki, bu levhalarda bir anlam gizlidir. Girdap’a düşen insanların yanlış yollara sapabildiği, kurallara uymama durumunda onları tehlikelerin beklediği üzerine kurulu anlam dizisi, göstergeler üzerinden filmi okumaya dönük ilk adımdır. Filmin adının da bu levhalara görsel efektle kazınması, yol işaretlerini anlatan göstergelerin, bir eylemin (girdap, sarmal) yerine geçtiğini metaforlarla anlatır. “Metafor, filmde bir anlayış ve anlam aracı olarak yer alırlar ve bir filmin ifade edilebilir ya da filmdeki bir söylemin herhangi durumu ya da karakteri algılayabilmemizde mecazi işlev görür.”[2] Girdap’ı ya da başka bir filmi okumada metaforlara bakmak ve onları çözümlemek gerekebilir.
Üniversite yılları her gencin farklı fikirlerle tanıştığı zamanlardır. Farklı görüşlere ve inançlara sahip insanların var olduğu yerlerden biridir üniversiteler. Umut da (Ozan Bilen[3]) bunlardan biridir ve İstanbul’a İktisat okumak için gelir. İsmail ve Süleyman ile öğrenci evi tutan Umut, gününü gün eden, dünyevi bir karakterdir. Kaldıkları evde tuhaf olaylar yaşanınca bir hocaya danışan üç arkadaş, öğrenci evinde yaşanılan bir günah sebebiyle mübarek bir zâtın bundan rahatsız olduğunu işitirler. Bu yaşananlar gençlerin korkularıyla yüzleşmeleri ve Allah’a imanlarını yeniden gözden geçirmeleriyle devam eder. Bu durumdan en çok etkilenen Umut, özel yaşamında büyük değişim geçirmeye başlar. Zihin dünyasındaki çatışmalar, iyi ve kötü arasındaki gelgitler, doğruyu söyleyip nefsinin vesveselerinden kurtulamamayı bu karakterler aracılığıyla anlamaya başlarız.
İbrahim hocayla tanışma sahnesinden itibaren Türkiye’deki İslami camiaların Amerikan karşıtlığına vurgu yapılır. “Küfür, daru’l harb, tâğut, mürted” gibi kavramları duymaya başladığımızda filmde, radikal İslam söyleminin hangi kavramlara eğildiğini de idrak ederiz.
Bu kavramlar Umut’un dünya görüşünde büyük değişimler uyandıracak şekilde gösterilir ancak bu değişimin anlatılma biçiminde sorunlar vardır. Umut karakterinin din ve cemaat olgularını anlamlandırması, radikal görüşlerin kendisine etki sürecinde bu sorunları apaçık göze çarpar. Karakterin kendi iç dünyasındaki çatışma ise bu sürecin sağlıklı bir şekilde ortaya konulamadığını gösterir. Senaryodaki sıçramalar, anlamsal kopmaları da beraberinde getirir. Etrafında ilk kez gördüğü insanların söyleminden çabucak etkilenen birinin görüşlerindeki sivrilme ve radikalleşme süreci, anlatının gelişme evresinde detaylandırılır ancak sahneler arasındaki geçişlerin sert biçimde seyretmesi bu süreci akamete uğratır. Dolayısıyla Umut karakterini rahatsız eden psikolojik durumların filmdeki ritmi ve akışı, izleyicinin filmden kopabilmesine kapı aralar. Bu kopuş, filmin en başından beri sahnelerin birbirine bağlanmasında ve sekansların birbiriyle ilişkisinde bariz biçimde görünür.
Umut, arzuladığı hayattan bambaşka bir yola sürüklenir. “Mehdi’nin askerleri, çözüm hilafet” sloganlarıyla dolu odalarda İslami dergilerle tanışır, farklı kitaplar okumaya başlar, cemaatle namazlara katılır, çeşitli yazı tahlilleri yapar, Ayasofya’da turistleri gezdirirken ellerini semaya açar, Amerika’nın Irak’taki sivilleri infaz videolarını izler, Bağdat’taki patlamaları yakından hisseder, Filistin’den ve daha pek çok coğrafyadan Amerikan askerlerinin operasyonlarını seyreder. Bir camiaya mensup olmaya başladığında ise öteki olarak kurguladığı insanların yaşantısını bizatihi yaşamaya başlar. Önce sakalını uzatır ve sonunda “Çözüm Hilafet” afişini odasına asmasıyla ‘radikal görüşleri’ ortaya konulur. Öteki olarak gördüğü dünyanın ötekisidir Umut ve darul’l harb’te namaz kılmanın mümkün olamayacağını sadece işitmez, kendisi de sinemasal açıdan radikal İslamcı temsile uygun biçimde konumlandırılır. Allah yolunda cihad, onun bu yolda en çok riayet edeceği bir düstur olarak sunulur. Umut için üniversitenin de bir önemi kalmamıştır çünkü onun davasına sadık bir militan olması istenir. Basit bir beklenti değildir de, bu uğurda feda edeceği ve vazgeçeceği şeyler olmalıdır. Sokağa çıkıp eylem yapması, emperyalizmin ve siyonizmin karşısında haykırması gereklidir, dinlerarası diyalogu bir safsata olarak okumalıdır ve bunlardan daha fazlasını hayatının merkezine oturtmalıdır. Kendini sahada göstermesi, Allah katındaki değerini artıracak ve cemaat liderlerinin talimatını dinleyince de hakiki bir mü’min olacaktır.
Mücadeleyi ve cehdetmeyi önce kafasında, sonra kalbinde ve daha sonrasında ise eyleminde yaşaması gerektiğini belleyen Umut, umutsuzluğun bir şirk olduğunu da öğrenir. Üstelik onun bu davaya bağlı kalması için Kur’an’dan örnek cihad ayetleri okunur. Filmin ortasından itibaren eylemci ve cihatçı bir görüşün müntesibi Umut’u daha yakından tanırız. Böylece filmin söylemi, 11 Eylül sonrası Türkiye sinemasındaki “ötekileri” de daha yakın plandan tanıtmaya başlar. İran Devriminden itibaren Türkiye’deki müslümanların ve İslamî oluşumların da içinde bulunduğu kavramlar dünyasından bize seslenen film, çareyi sadece şiddet üzerinden çözen ve patlamaya hazır bir bomba gibi yetiştirilen gençlerin olduğu yapıları izleyiciyle paylaşır. Bu anlatım bir yerden sonra insanların zihninde, İslami söylemleri bulunan ve istılahî kavramlarla konuşan mütedeyyinleri de ister istemez hedef almaya başlar.
Filmin yapıldığı 2008 yılını ve bulunduğumuz coğrafyadaki siyasal, sosyal, kültürel ve ideolojik durumları dikkate alırsak, farklı cenahlarda yer alan kesimler/düşünceler/inançlar arasındaki uçurumları bir nebze de olsa hissetmeye çalışırız. Sakallı birinin, bir örgütün mensubu olduğu, tarikat ya da cemaat ehlinin bazı çevrelerce “öteki/öcü/radikal” olarak etiketlendiği 28 Şubat’ın üzerinden on bir yıl, 11 Eylül’ün üzerinden ise yedi yıl geçmiştir bu filmin yapıldığı yılı düşündüğümüzde. Filme konu olan camia ya da yapılar bu dönemde, İslamcı terör ya da Cihatçı terörist tasvirleriyle görünür kılınmaya çalışılır. Yönetmenin ve dolayısıyla da ortaya çıkardığı ürünün ilk raddede böyle bir çıkarımı, okuması olmayabilir ancak filmin ana eksenindeki karakter ve ait olduğu dünya, “şiddeti arzulayan, bombacı, tuzak kuran, gerici, Batı düşmanı, anti-emperyalist, hilafet yanlısı, laik olmayan” bir konumdan bizlere gösterilir.
Girdap filmi adından da anlaşılacağı üzere yavaş yavaş akıntıya kapılan ve bilinçsizce oraya sürüklenen Umut karakteri üzerinden Türkiye’deki ve komşu ülkelerdeki İslamcı söylemin hangi dinamikler üzerinden bir etki alanı oluşturduğunu da örneklendirir. Film bir yönüyle de Oksidentalist bir okumayla Amerikan karşıtlığına, Siyonizm’e ve Batı medeniyetinin Irak’taki işgaline eleştirileri bir düşünce biçimi üzerinden ele alır. Bu düşünceye göre ABD, zulmün esas müsebbibidir ve İslam beldelerine özgürlük değil anarşi, şiddet, kan ve kargaşa getirmektedir. Girdap, böylece hem içerideki öteki temsilini, hem de öteki’nin Oksidentalist yaklaşımını da içerir. Bir öteki olarak cemaat veya mensuplarının Batı’yı okuma biçiminin temelinde Filistin, Irak, Afganistan ve Pakistan gibi birçok ülkede 2001’den sonra izlenilen politikalar ve geride bırakılan enkazın yattığı sorgulanır. Batı’nın, dolayısıyla da ABD’nin ve İsrail’in yıllar süren bu tutum ve davranışları, “radikal İslamcı” olarak adlandırılan yapıların bazı bombalama ve intihar eylemlerine karıştığını Girdap üzerinden konu edinir. Filme konu edinilen görüşün Kemalizm ideolojisine karşı duruşuna da vurgu yapılır. Buna göre Umut, Türkiye’deki kanunlar ve değerlerin Batı’dan devşirildiği için gerçek bir bağımsızlıktan söz edilemeyeceğini, asıl özgürlüğün ancak Hilafet ile devam etmesi gerektiğini savunan bir düşünce adamıdır. Filme göre bu düşünce, onun radikal görüşlerinin temelinde yatan gerçeği gösterdiği gibi rejim karşıtı düşünceye de sahip olduğunu anlatmaktan kaçınmaz. Burada bir kişi ya da yaklaşım olarak öteki, sadece Batı’yı (ABD’yi, İsrail’i) sevmeyenler değildir, Türkiye’nin kurulduğu yapı üzerine de reddiyeler sunmaktadır.
Bir zamanlar namaza başlayan Umut, Cuma namazlarına gitmenin doğru olmadığını savunur, ailesini İslam’a davet eder, kız kardeşinin örtünmesini emreder ve ‘tebliği’ kendine göre anlamlandırır. Cihadın asıl mânâsının sadece cephede savaşmakta değil, şehadeti arzulamakta yattığını düşünür. Sadece düşünmekle kalmaz, kendi bedenini cihad uğruna feda edebileceğini düşünür. Kendisini Allah yolunda feda etmesiyle Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’i kurban olarak seçmesi arasında bir ilişki kurar. Bu ilişkiyi ise hayvan pazarındaki koça baktığında fark ederiz. Filmin evreninde bu ilişkinin doğurduğu hissiyat, gerilimi giderek tırmandırır, izleyiciyi telaşlandıracak şekilde tasarlanır. Anlatının başından itibaren tarif edilen İslamcı öteki, bir saldırı hazırlığındadır ve bu durum, kurmaca ile gerçek hayat arasında dolaylı olarak bir bağ kurar. Filmin hikâyesi ve hikâyedeki karakterlerin dış görünümü, savundukları görüşler gerçek hayattaki inançlı insanları belki de gözden geçirmemizi sağlar. Çünkü perdede izledikleri ile sokakta karşılaştıkları kişilerin aynı görüşleri taşıdığı inancı tuhaf bir biçimde örtüşmeye başlar. Bu durumda iki kişiyi, inancı, görüşü taşıyanları indirgemeci bir tavırla ele almak tehlikesi birilerine karşı önyargılarımızı da beraberinde getirir. Filmde temsil edilen kişi ve onun bağlı kaldığı yapı, izleyicide duygusal olarak etkileyen ve damgalama dediğimiz sonuca götüren bir yapıya benzemeye başlar.
Girdap, genel anlamda siyasal İslam ya da radikal İslam olarak tanımlanan sorunlu yaklaşımlar etrafında gelişir, gençleri şiddete meyleden durumları çeşitli örnekler üzerinden anlatarak onların içine düştükleri dünyayı izah etmeye çalışır.
İslam coğrafyalarına karşı yapılan operasyonları bir haçlı seferine benzeten Umut, buna en iyi cevabın “cihad” olduğunu savunur. Sivilleri de hedef alan bu eylem biçiminin kutsal bir emir olarak telakki edilmesine atıf yapan anlatı, bombalama eyleminden sonra hilafeti arzulayan yapının bir şebeke olduğu gerçeğine değinerek tamamlanır. Umut’un bu yapıyla tanışması ve hayatına son vermesinin dayandığı temellerin aslında bir düzmece olduğuna değinen film, İslamî söylemlere sahip yapıların gizli örgütlere hizmet ettiğini açıkça dile getirir.
11 Eylül’le ilgili birçok filmde olduğu gibi siyasal İslam ve cihatçı yapılar vurgusu öne çıkan Girdap, ele aldığı meselelerin toplumsal hayatta bir karşılığı olduğunu ima eder ki, yönetmenin de bilinçli tercihleri neticesinde bu film tamamlanır. Ancak bu filmde de göze çarpan husus, bir dine mensup olan insanların belirli bir görüş etrafında toplanması ve tek tipleşen bir inancın ekrana yansıması tehlikesidir. Bu bakış açısıyla Müslümanların bir kare içerisinde yer alan şablon zihinlere sahip olduğu gibi anlam çıkarılabilir. Çünkü bu şablonun dışında bizim gördüğümüz, sesini işittiğimiz (Cami imamı ve oğlu dışında) karakterler yoktur. Örneğin Süreyya’yı Taşlamak’ta köy yerinde hiçbir varlık gösteremeyen, zulme sessiz kalan Müslüman imgesi gibi. Bu iki durum normal olarak karşılanabilir ve elbette yönetmenlerin bakışı böyle bir yapımın üretilmesini sağlamıştır.
Bu haliyle öteki kategorisi belirli bir minvalden yansıtılmış ancak filmin sonunda öteki’nin eylemlerinin sadece Siyonizm’e, İslam dışılığa hizmet ettiği vurgusu da yapılmıştır. Bizi bu sonuca götüren göstergeler, lüks ofisteki cemaat mensuplarının ruh hallerinde, masadaki içki kadehinde ve üniversite kapısına geldiği anda gençleri telefon ağıyla yakalayan çetevâri yapı örneğinde saklıdır. “Aldatıcılar sizi Allah ile aldatmasın” ayetiyle son bulan Girdap, İslam’da cihad kavramının nasıl anlaşıldığını, yaşanmış olduğu varsayılan bir öyküye dayanarak bizlere sunup gençleri radikal fikirlere çeken yapı ve düşüncelere karşı uyarmaya çalışır.
Dipnotlar:
[1] Yabancı ya da yerli filmlerde ahlâk ve edep açısından uygun olmayan sahneler olabiliyor. Girdap filminde de belirli sahnelerde bu durum söz konusu… Okuyucuya, filmi izlemeden önce böyle bir hatırlatma yapmış olalım.
[2] Carlo Comanducci (2010), Metaphor and Ideology in Film, s.3.
[3] Ozan Bilen, bu filmle tematik olarak benzer Labirent (2011) adlı yapımda da görev almıştır. Bu film, 11 Eylül sonrası öteki temsiline ilişkin örnekler arasında yer alır ve Türkiye sinemasından yönetmenliğini Tolga Örnek’in üstlendiği bir çalışmadır.
1981 yılında Van’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Van’da tamamladı. 2003 yılında Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandı; 2009 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. Hâlen aynı bölümde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve Sinema Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında yönetmenliğini üstlendiği Senin Seçimin ve Masumiyetin Düşüşü adlı kısa filmleriyle Türkiye birinciliği ödülü aldı. Çalışmalarını kısa film, senaryo yazımı, film yapımı, film eleştirisi, politik sinema ve Afrika sineması alanlarında sürdürmektedir. Birçok kısa film festivalinde yürütme kurulu üyeliği ve koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana Nida Dergisi’nde sinema üzerine yazılar kaleme almaktadır.
On iki kısa filmi bulunan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
Yazarın yayımlanmış kitapları arasında; Sinematik Söylemler (Mümbit Yayınları) ile Afrika Sineması / Ousmane Sembene Filmografisine Giriş (Afrika Yayınları) yer almaktadır.
Başlıca çalışmaları şunlardır:
Masumiyetin Düşüşü (Kısa Film, 2015)
“Afrika Sinemasının Sömürgecilikle İmtihanından Senegal’de Sinemaya ve Senegalli İlk Yönetmenlere” (Doğu Batı dergisi, 2015)
Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Medya (Nobel Akademik Yayıncılık, 2015)
Kısa Film Senaryosu Uygulamaları (Agora Kitaplığı, 2016)
Türk Filmlerini Yönetenler-3: Mahmut Fazıl Coşkun Sineması (Türkiye Âlim Kitapları, 2016)
“Postkolonyal Sinema Çalışmaları” (Sinemarmara dergisi, 2016)
“Sahra Altı Afrika Sinemasında İlk Kadın Yönetmen: Safi Faye” (Sinemarmara dergisi, 2016)
Medya ve Siyaset: Sinema, Oryantalizm ve 11 Eylül Olayları (Çizgi Kitabevi, 2019)
İnsan, anne baba olduğunda omuzlarına ağır bir yük yüklenir. Kendisi henüz çok da hazır değilken, hayata dair pek de tecrübesi yokken, sorumlu olduğu o canlar daha da ağırlaştırır yükünü.
Bir yandan kendisi yetişirken bir yandan da çocuk yetiştirecektir.
Evin işleri, yakınlarla ilgili mes’uliyet, çocukların hizmeti ve eğitimi, kendine ayıracağı vakit derken gençlik bir telaşeyle geçer.
Tek veya az çocuğun farklı bir zorluğu vardır. Çocuklar çok olduğundaysa her birinin hizmetine, eğitimine yeterince yetişememe sıkıntısı.
Yetemediğinin, bir şeyleri aksattığının farkına varmak, iyice endişelendirir anneyi.
“Kader! Değiştirilmesi ve önceden bilinmesi mümkün olmayan bir hakikat. Alın yazısı dedikleri herkes için büyük bir sır. Yaşanır, yaşarken de öğrenilir. Kader de insanın kaderidir. Dünyanın yaratıldığı andan, Âdem ile Havva’nın cennetten çıkarıldığından beri bu hep böyledir. Aslında kaderin sır olması bile bir kaderdir. Ta o andan itibaren asırlar boyu, günden güne, her dakika ve her an bir sır olan kader, herkes için sonsuza dek gizemini korumaya devam edecektir…”
“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.
Sıra sıra devam eden apartmanların, çok katlı dükkânların arasında unutulan küçük bir boşluktu burası. Nasıl oldu da buraya ev yapılmamış diye şaşırdı. Ve kuşlara -onları ürkütmeden- az daha yaklaştı. İlk defa motor sesinden ve sokağı boğan gürültülerden başka bir ses değdi kulaklarına. Buna da çok şaşırdı. Sanki yüz yıllardır keşfedilmeyi bekleyen ve haritası kaybolmuş bir hazineyle karşı karşıyaydı.
Bir “Girdap”ın İçinde Olmak
Öteki kavramının birçok alanı içine aldığı, farklı disiplinlerde karşılık bulduğu ve sinema filmlerinde de çoğunlukla ‘biz/ben’ ve ‘öteki/başkası’ karşıtlığında yer bulduğunu şimdiye değin yaptığımız okumalarda idrak ettik. Öteki kavramına yer veren kurmaca türündeki filmlerde meselenin daha çok ideolojik, felsefik, düşünsel ve toplumsal boyutlarına dikkat çekildiğini söyleyebiliriz. Bazen iki farklı dünya, iki farklı düşünce, inanç bazen de iki farklı insan, durum ya da olay üzerinden karşıtlıklar içermektedir. Bu durumda öteki kavramı; çatışmacı-uzlaşımcı, empati kurucu-tahkir edici, birleştirici-farklılaştırıcı, yüceltici-alçaltıcı, Oryantalist-Oksidentalist, İslamiyet-Hristiyanlık veya Yahudilik, medeni veya barbar, efendi-köle, şehirli-köylü, çağdaş-gerici gibi anlamsal karşıtlıklarla filmin dili içine nüfuz ettirilmektedir.
Şimdiye değin diğer kıtalar ve ülkelerin sinema filmleri aracılığıyla ötekinin anlam arayışına eğildik. Bu yazıda, kendi coğrafyamıza yönelerek Türkiye sinemasında 2001 sonrası öteki kavramını ele alan bir filme yer vereceğiz: Girdap.[1] Bu film ve bu filmin ele aldığı temalar esasında, tarihsel arkaplanda bizi başka yerlere götürür. Çünkü Türkiye sinemasında İslam’ın ve Müslümanların, dindarlığın ya da dindarların temsilinin yeni bir durum olamadığı, bu konuya ilişkin pek çok filmin olduğunu söylemekle başlamalıyız. Dahası, konuyla ilgili en bilindik temaların, farklı yönleriyle de olsa Yeşilçam döneminde ayyuka çıktığını görürüz. Hazretli filmler olarak bilinen otuzu aşkın filmde peygamberlerin ve önemli âlimlerin, şahsiyetlerin hayatlarının anlatılması, ilk temsil biçimleri arasında gelir. Bu filmlerde sahabeler dönemi ve sonrasında İslam coğrafyalarında yaşamış kişilerin hayatlarına değinilir. Yeşilçam’da ise durum daha farklıdır çünkü bu dönemde yapılan filmlerin hikâyelerindeki insanlar, Anadolu insanından ve inancına bağlı olanlardan başkası değildir.
Zira bu dönemde üretilen çok sayıda yapımdaki öteki, İslam inancına sahip kişilerdir ve üretilen bu stereotipler uzun bir dönem boyunca sorunlu bir Müslüman algısının doğduğu mecraya bizi götürür. Çünkü Yeşilçam’ın melodramlarındaki öteki; Hollywood’un filmlerindeki Arap tasviri gibi dışlayıcı, hakir görücü, bencil ve modernleşememiş mahiyete sahiptir. Hollywood’un sakallı, cübbeli, barbar ve cahil Arap stereotipi Yeşilçam’da, Anadolu’nun inançlı hacıları ve hocaları aracılığıyla seyirciye takdim edilir. Bu takdim elbette hakkaniyetten uzak, indirgemeci ve tahakküm edici yaklaşımlardan öteye gidememektedir. Bu anlayışın temelinde, cumhuriyetin ilanı sonrasında yaşanan dönüşümlerin etkisi ve bu değişim neticesinde Anadolu insanı tanımlamasının yerinden edilmesine Yeşilçam filmlerinin çanak tuttuğu önemli bir ayrıntıya dikkatimizi çekmelidir.
Kemal Sunal’ın başrol olarak oynadığı birçok filmde bu indirgemeci tahakküm Recep, Şaban ve Ramazan isimleriyle hafızalarımıza kazınmıştır. Bu isimleri taşıyan karakterler avanak, aklı çalışmayan, sömürülmeye muhtaç, kültürel açıdan zayıf, içine kapanık yapısıyla ekrana taşınır. Deli Deli Küpeli, Üç Kâğıtçı, Satılık Köy gibi pek çok filmde mütedeyyin karakterler üzerinden yerli Oryantalist bir tavrın açıkça ortaya konulduğu da söylenebilir. İslam ve Müslümanları özellikle sosyal hayatta sorunlu tipler olarak anlatan Yeşilçam, modernleşmenin önünü tıkayan ve yeni düşüncelere zihnini ve dünyasını aç(a)mayan, insanların dini duygularını istismar eden, ticarette yalan söyleyen ve hurafeleri İslam’ın şiârı edinmiş kişiler bağlamında bir öteki inşasına zemin hazırlamıştır. Kendisi de Doğu’da yaşayan ancak zihinsel donanımları bakımından Batılı paradigmaya endekslenmiş bu tahakkümü, Yerli Oryantalist tasavvur çerçevesinde de düşünebiliriz. İlerleyen yazılarımızda bu tahakkümün Türkiye sinemasındaki örneklerine yönelip bunu sorgulamaya çalışacağız kısmetse.
11 Eylül 2001’den sonra Türkiye sinemasında öteki olgusuna işaret eden yapımların gözle görünür biçimde arttığı söylenebilir. Sözgelimi, 2001 sonrası sinemamızdaki temaların “ılımlı İslam-radikal İslam, hoşgörü ve dinler arası diyalog, cemaatler, cemaat önderleri ve cemaatin mensupları, cihad, küfür ve şirk” gibi temalar üzerine yoğunlaşması bu olguyla da yakından ilişkilidir. Kurtlar Vadisi Irak (2006), Takva (2006), Girdap (2008), Kelebek (2009), New York’ta Beş Minare (2010), Takiye: Allah’ın Yolunda (2010), Labirent (2011), Selam (2013), Selam: Bahara Yolculuk (2015) ve Yolculuk (2016) filmleri, öteki’yi doğrudan ve dolaylı ilgilendiren yapımlar arasındadır.
Senaryosunu Onur Aydın’la yazan Talip Karamahmutoğlu, ilk sinema filmi Girdap’a (2008), sinema filmlerinin birçoğunun hemen başlangıcında yer alan “gerçek bir öyküden alınmıştır” cümlesiyle başlar. Bu cümle, izleyeceğimiz filme bizleri sadece odaklamaz, anlatacağı hikâyenin yaşanmışlığına, gerçekmiş gibiliğine parmak basarak hikâyeye ortak kılmayı amaçlamaktadır. Ardından açılış jeneriğinde yol işaretleri görülür ki, bu levhalarda bir anlam gizlidir. Girdap’a düşen insanların yanlış yollara sapabildiği, kurallara uymama durumunda onları tehlikelerin beklediği üzerine kurulu anlam dizisi, göstergeler üzerinden filmi okumaya dönük ilk adımdır. Filmin adının da bu levhalara görsel efektle kazınması, yol işaretlerini anlatan göstergelerin, bir eylemin (girdap, sarmal) yerine geçtiğini metaforlarla anlatır. “Metafor, filmde bir anlayış ve anlam aracı olarak yer alırlar ve bir filmin ifade edilebilir ya da filmdeki bir söylemin herhangi durumu ya da karakteri algılayabilmemizde mecazi işlev görür.”[2] Girdap’ı ya da başka bir filmi okumada metaforlara bakmak ve onları çözümlemek gerekebilir.
Üniversite yılları her gencin farklı fikirlerle tanıştığı zamanlardır. Farklı görüşlere ve inançlara sahip insanların var olduğu yerlerden biridir üniversiteler. Umut da (Ozan Bilen[3]) bunlardan biridir ve İstanbul’a İktisat okumak için gelir. İsmail ve Süleyman ile öğrenci evi tutan Umut, gününü gün eden, dünyevi bir karakterdir. Kaldıkları evde tuhaf olaylar yaşanınca bir hocaya danışan üç arkadaş, öğrenci evinde yaşanılan bir günah sebebiyle mübarek bir zâtın bundan rahatsız olduğunu işitirler. Bu yaşananlar gençlerin korkularıyla yüzleşmeleri ve Allah’a imanlarını yeniden gözden geçirmeleriyle devam eder. Bu durumdan en çok etkilenen Umut, özel yaşamında büyük değişim geçirmeye başlar. Zihin dünyasındaki çatışmalar, iyi ve kötü arasındaki gelgitler, doğruyu söyleyip nefsinin vesveselerinden kurtulamamayı bu karakterler aracılığıyla anlamaya başlarız.
Bu kavramlar Umut’un dünya görüşünde büyük değişimler uyandıracak şekilde gösterilir ancak bu değişimin anlatılma biçiminde sorunlar vardır. Umut karakterinin din ve cemaat olgularını anlamlandırması, radikal görüşlerin kendisine etki sürecinde bu sorunları apaçık göze çarpar. Karakterin kendi iç dünyasındaki çatışma ise bu sürecin sağlıklı bir şekilde ortaya konulamadığını gösterir. Senaryodaki sıçramalar, anlamsal kopmaları da beraberinde getirir. Etrafında ilk kez gördüğü insanların söyleminden çabucak etkilenen birinin görüşlerindeki sivrilme ve radikalleşme süreci, anlatının gelişme evresinde detaylandırılır ancak sahneler arasındaki geçişlerin sert biçimde seyretmesi bu süreci akamete uğratır. Dolayısıyla Umut karakterini rahatsız eden psikolojik durumların filmdeki ritmi ve akışı, izleyicinin filmden kopabilmesine kapı aralar. Bu kopuş, filmin en başından beri sahnelerin birbirine bağlanmasında ve sekansların birbiriyle ilişkisinde bariz biçimde görünür.
Umut, arzuladığı hayattan bambaşka bir yola sürüklenir. “Mehdi’nin askerleri, çözüm hilafet” sloganlarıyla dolu odalarda İslami dergilerle tanışır, farklı kitaplar okumaya başlar, cemaatle namazlara katılır, çeşitli yazı tahlilleri yapar, Ayasofya’da turistleri gezdirirken ellerini semaya açar, Amerika’nın Irak’taki sivilleri infaz videolarını izler, Bağdat’taki patlamaları yakından hisseder, Filistin’den ve daha pek çok coğrafyadan Amerikan askerlerinin operasyonlarını seyreder. Bir camiaya mensup olmaya başladığında ise öteki olarak kurguladığı insanların yaşantısını bizatihi yaşamaya başlar. Önce sakalını uzatır ve sonunda “Çözüm Hilafet” afişini odasına asmasıyla ‘radikal görüşleri’ ortaya konulur. Öteki olarak gördüğü dünyanın ötekisidir Umut ve darul’l harb’te namaz kılmanın mümkün olamayacağını sadece işitmez, kendisi de sinemasal açıdan radikal İslamcı temsile uygun biçimde konumlandırılır. Allah yolunda cihad, onun bu yolda en çok riayet edeceği bir düstur olarak sunulur. Umut için üniversitenin de bir önemi kalmamıştır çünkü onun davasına sadık bir militan olması istenir. Basit bir beklenti değildir de, bu uğurda feda edeceği ve vazgeçeceği şeyler olmalıdır. Sokağa çıkıp eylem yapması, emperyalizmin ve siyonizmin karşısında haykırması gereklidir, dinlerarası diyalogu bir safsata olarak okumalıdır ve bunlardan daha fazlasını hayatının merkezine oturtmalıdır. Kendini sahada göstermesi, Allah katındaki değerini artıracak ve cemaat liderlerinin talimatını dinleyince de hakiki bir mü’min olacaktır.
Mücadeleyi ve cehdetmeyi önce kafasında, sonra kalbinde ve daha sonrasında ise eyleminde yaşaması gerektiğini belleyen Umut, umutsuzluğun bir şirk olduğunu da öğrenir. Üstelik onun bu davaya bağlı kalması için Kur’an’dan örnek cihad ayetleri okunur. Filmin ortasından itibaren eylemci ve cihatçı bir görüşün müntesibi Umut’u daha yakından tanırız. Böylece filmin söylemi, 11 Eylül sonrası Türkiye sinemasındaki “ötekileri” de daha yakın plandan tanıtmaya başlar. İran Devriminden itibaren Türkiye’deki müslümanların ve İslamî oluşumların da içinde bulunduğu kavramlar dünyasından bize seslenen film, çareyi sadece şiddet üzerinden çözen ve patlamaya hazır bir bomba gibi yetiştirilen gençlerin olduğu yapıları izleyiciyle paylaşır. Bu anlatım bir yerden sonra insanların zihninde, İslami söylemleri bulunan ve istılahî kavramlarla konuşan mütedeyyinleri de ister istemez hedef almaya başlar.
Filmin yapıldığı 2008 yılını ve bulunduğumuz coğrafyadaki siyasal, sosyal, kültürel ve ideolojik durumları dikkate alırsak, farklı cenahlarda yer alan kesimler/düşünceler/inançlar arasındaki uçurumları bir nebze de olsa hissetmeye çalışırız. Sakallı birinin, bir örgütün mensubu olduğu, tarikat ya da cemaat ehlinin bazı çevrelerce “öteki/öcü/radikal” olarak etiketlendiği 28 Şubat’ın üzerinden on bir yıl, 11 Eylül’ün üzerinden ise yedi yıl geçmiştir bu filmin yapıldığı yılı düşündüğümüzde. Filme konu olan camia ya da yapılar bu dönemde, İslamcı terör ya da Cihatçı terörist tasvirleriyle görünür kılınmaya çalışılır. Yönetmenin ve dolayısıyla da ortaya çıkardığı ürünün ilk raddede böyle bir çıkarımı, okuması olmayabilir ancak filmin ana eksenindeki karakter ve ait olduğu dünya, “şiddeti arzulayan, bombacı, tuzak kuran, gerici, Batı düşmanı, anti-emperyalist, hilafet yanlısı, laik olmayan” bir konumdan bizlere gösterilir.
Girdap filmi adından da anlaşılacağı üzere yavaş yavaş akıntıya kapılan ve bilinçsizce oraya sürüklenen Umut karakteri üzerinden Türkiye’deki ve komşu ülkelerdeki İslamcı söylemin hangi dinamikler üzerinden bir etki alanı oluşturduğunu da örneklendirir. Film bir yönüyle de Oksidentalist bir okumayla Amerikan karşıtlığına, Siyonizm’e ve Batı medeniyetinin Irak’taki işgaline eleştirileri bir düşünce biçimi üzerinden ele alır. Bu düşünceye göre ABD, zulmün esas müsebbibidir ve İslam beldelerine özgürlük değil anarşi, şiddet, kan ve kargaşa getirmektedir. Girdap, böylece hem içerideki öteki temsilini, hem de öteki’nin Oksidentalist yaklaşımını da içerir. Bir öteki olarak cemaat veya mensuplarının Batı’yı okuma biçiminin temelinde Filistin, Irak, Afganistan ve Pakistan gibi birçok ülkede 2001’den sonra izlenilen politikalar ve geride bırakılan enkazın yattığı sorgulanır. Batı’nın, dolayısıyla da ABD’nin ve İsrail’in yıllar süren bu tutum ve davranışları, “radikal İslamcı” olarak adlandırılan yapıların bazı bombalama ve intihar eylemlerine karıştığını Girdap üzerinden konu edinir. Filme konu edinilen görüşün Kemalizm ideolojisine karşı duruşuna da vurgu yapılır. Buna göre Umut, Türkiye’deki kanunlar ve değerlerin Batı’dan devşirildiği için gerçek bir bağımsızlıktan söz edilemeyeceğini, asıl özgürlüğün ancak Hilafet ile devam etmesi gerektiğini savunan bir düşünce adamıdır. Filme göre bu düşünce, onun radikal görüşlerinin temelinde yatan gerçeği gösterdiği gibi rejim karşıtı düşünceye de sahip olduğunu anlatmaktan kaçınmaz. Burada bir kişi ya da yaklaşım olarak öteki, sadece Batı’yı (ABD’yi, İsrail’i) sevmeyenler değildir, Türkiye’nin kurulduğu yapı üzerine de reddiyeler sunmaktadır.
Bir zamanlar namaza başlayan Umut, Cuma namazlarına gitmenin doğru olmadığını savunur, ailesini İslam’a davet eder, kız kardeşinin örtünmesini emreder ve ‘tebliği’ kendine göre anlamlandırır. Cihadın asıl mânâsının sadece cephede savaşmakta değil, şehadeti arzulamakta yattığını düşünür. Sadece düşünmekle kalmaz, kendi bedenini cihad uğruna feda edebileceğini düşünür. Kendisini Allah yolunda feda etmesiyle Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’i kurban olarak seçmesi arasında bir ilişki kurar. Bu ilişkiyi ise hayvan pazarındaki koça baktığında fark ederiz. Filmin evreninde bu ilişkinin doğurduğu hissiyat, gerilimi giderek tırmandırır, izleyiciyi telaşlandıracak şekilde tasarlanır. Anlatının başından itibaren tarif edilen İslamcı öteki, bir saldırı hazırlığındadır ve bu durum, kurmaca ile gerçek hayat arasında dolaylı olarak bir bağ kurar. Filmin hikâyesi ve hikâyedeki karakterlerin dış görünümü, savundukları görüşler gerçek hayattaki inançlı insanları belki de gözden geçirmemizi sağlar. Çünkü perdede izledikleri ile sokakta karşılaştıkları kişilerin aynı görüşleri taşıdığı inancı tuhaf bir biçimde örtüşmeye başlar. Bu durumda iki kişiyi, inancı, görüşü taşıyanları indirgemeci bir tavırla ele almak tehlikesi birilerine karşı önyargılarımızı da beraberinde getirir. Filmde temsil edilen kişi ve onun bağlı kaldığı yapı, izleyicide duygusal olarak etkileyen ve damgalama dediğimiz sonuca götüren bir yapıya benzemeye başlar.
İslam coğrafyalarına karşı yapılan operasyonları bir haçlı seferine benzeten Umut, buna en iyi cevabın “cihad” olduğunu savunur. Sivilleri de hedef alan bu eylem biçiminin kutsal bir emir olarak telakki edilmesine atıf yapan anlatı, bombalama eyleminden sonra hilafeti arzulayan yapının bir şebeke olduğu gerçeğine değinerek tamamlanır. Umut’un bu yapıyla tanışması ve hayatına son vermesinin dayandığı temellerin aslında bir düzmece olduğuna değinen film, İslamî söylemlere sahip yapıların gizli örgütlere hizmet ettiğini açıkça dile getirir.
11 Eylül’le ilgili birçok filmde olduğu gibi siyasal İslam ve cihatçı yapılar vurgusu öne çıkan Girdap, ele aldığı meselelerin toplumsal hayatta bir karşılığı olduğunu ima eder ki, yönetmenin de bilinçli tercihleri neticesinde bu film tamamlanır. Ancak bu filmde de göze çarpan husus, bir dine mensup olan insanların belirli bir görüş etrafında toplanması ve tek tipleşen bir inancın ekrana yansıması tehlikesidir. Bu bakış açısıyla Müslümanların bir kare içerisinde yer alan şablon zihinlere sahip olduğu gibi anlam çıkarılabilir. Çünkü bu şablonun dışında bizim gördüğümüz, sesini işittiğimiz (Cami imamı ve oğlu dışında) karakterler yoktur. Örneğin Süreyya’yı Taşlamak’ta köy yerinde hiçbir varlık gösteremeyen, zulme sessiz kalan Müslüman imgesi gibi. Bu iki durum normal olarak karşılanabilir ve elbette yönetmenlerin bakışı böyle bir yapımın üretilmesini sağlamıştır.
Bu haliyle öteki kategorisi belirli bir minvalden yansıtılmış ancak filmin sonunda öteki’nin eylemlerinin sadece Siyonizm’e, İslam dışılığa hizmet ettiği vurgusu da yapılmıştır. Bizi bu sonuca götüren göstergeler, lüks ofisteki cemaat mensuplarının ruh hallerinde, masadaki içki kadehinde ve üniversite kapısına geldiği anda gençleri telefon ağıyla yakalayan çetevâri yapı örneğinde saklıdır. “Aldatıcılar sizi Allah ile aldatmasın” ayetiyle son bulan Girdap, İslam’da cihad kavramının nasıl anlaşıldığını, yaşanmış olduğu varsayılan bir öyküye dayanarak bizlere sunup gençleri radikal fikirlere çeken yapı ve düşüncelere karşı uyarmaya çalışır.
Dipnotlar:
[1] Yabancı ya da yerli filmlerde ahlâk ve edep açısından uygun olmayan sahneler olabiliyor. Girdap filminde de belirli sahnelerde bu durum söz konusu… Okuyucuya, filmi izlemeden önce böyle bir hatırlatma yapmış olalım.
[2] Carlo Comanducci (2010), Metaphor and Ideology in Film, s.3.
[3] Ozan Bilen, bu filmle tematik olarak benzer Labirent (2011) adlı yapımda da görev almıştır. Bu film, 11 Eylül sonrası öteki temsiline ilişkin örnekler arasında yer alır ve Türkiye sinemasından yönetmenliğini Tolga Örnek’in üstlendiği bir çalışmadır.
Yazar
1981 yılında Van’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Van’da tamamladı. 2003 yılında Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandı; 2009 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. Hâlen aynı bölümde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve Sinema Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında yönetmenliğini üstlendiği Senin Seçimin ve Masumiyetin Düşüşü adlı kısa filmleriyle Türkiye birinciliği ödülü aldı. Çalışmalarını kısa film, senaryo yazımı, film yapımı, film eleştirisi, politik sinema ve Afrika sineması alanlarında sürdürmektedir. Birçok kısa film festivalinde yürütme kurulu üyeliği ve koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana Nida Dergisi’nde sinema üzerine yazılar kaleme almaktadır.
On iki kısa filmi bulunan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
Yazarın yayımlanmış kitapları arasında; Sinematik Söylemler (Mümbit Yayınları) ile Afrika Sineması / Ousmane Sembene Filmografisine Giriş (Afrika Yayınları) yer almaktadır.
Başlıca çalışmaları şunlardır:
İlgili Yazılar
Çocukların Gönüllü Takviye Eğitimcileri: Anneanne ve Babaanneler
İnsan, anne baba olduğunda omuzlarına ağır bir yük yüklenir. Kendisi henüz çok da hazır değilken, hayata dair pek de tecrübesi yokken, sorumlu olduğu o canlar daha da ağırlaştırır yükünü.
Bir yandan kendisi yetişirken bir yandan da çocuk yetiştirecektir.
Evin işleri, yakınlarla ilgili mes’uliyet, çocukların hizmeti ve eğitimi, kendine ayıracağı vakit derken gençlik bir telaşeyle geçer.
Tek veya az çocuğun farklı bir zorluğu vardır. Çocuklar çok olduğundaysa her birinin hizmetine, eğitimine yeterince yetişememe sıkıntısı.
Yetemediğinin, bir şeyleri aksattığının farkına varmak, iyice endişelendirir anneyi.
“Eller Ne Derse Desin, Kullar Kader Yazamaz”
“Kader! Değiştirilmesi ve önceden bilinmesi mümkün olmayan bir hakikat. Alın yazısı dedikleri herkes için büyük bir sır. Yaşanır, yaşarken de öğrenilir. Kader de insanın kaderidir. Dünyanın yaratıldığı andan, Âdem ile Havva’nın cennetten çıkarıldığından beri bu hep böyledir. Aslında kaderin sır olması bile bir kaderdir. Ta o andan itibaren asırlar boyu, günden güne, her dakika ve her an bir sır olan kader, herkes için sonsuza dek gizemini korumaya devam edecektir…”
Yazmasak Deli Olur Muyduk?
“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
Diasporaki “Canım Öğretmenim” Dertlere Deva Olabilir Mi?
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.
Kuşluk Vakti
Sıra sıra devam eden apartmanların, çok katlı dükkânların arasında unutulan küçük bir boşluktu burası. Nasıl oldu da buraya ev yapılmamış diye şaşırdı. Ve kuşlara -onları ürkütmeden- az daha yaklaştı. İlk defa motor sesinden ve sokağı boğan gürültülerden başka bir ses değdi kulaklarına. Buna da çok şaşırdı. Sanki yüz yıllardır keşfedilmeyi bekleyen ve haritası kaybolmuş bir hazineyle karşı karşıyaydı.