Vicdan’ı nasıl tanımlayabiliriz? Onu, iyiyi kötüden ayırt etmeyi sağlayan içsel/fıtrî bir his olarak mı görmeliyiz, yoksa o ‘edinilmiş’ bir şey midir? Bir davranış ile ilgili olarak örneğin “vicdanım elvermiyor” yahut “bu yapılan vicdansızlıktır’ şeklinde bir cümle kurduğumuzda, bu, o davranışın sadece ‘gayri ahlakî’ olduğunu mu gösterir, yoksa o davranış aynı zamanda ‘irrasyonel’ de olabilir mi? Başka bir ifade ile vicdan ‘kalbî’ bir şey midir, yoksa onun ‘aklî’ bir yanı da var mıdır? Ve tabii ki eğer vicdan ‘körelebilen’ bir şey ise, bu nasıl mümkün olabilmektedir? Acaba vicdanın körelip işlevini görememesi içsel bozulmanın bir neticesi midir yoksa bunu daha çok ‘harici’ etkilerle mi izah etmek gerekir?
İlahiyatçılar ve felsefeciler bu sorulara farklı cevaplar vermişlerdir. İlahiyatçılar daha çok vicdanın ‘fıtrî’ bir duygu olduğunu savunurken, felsefeciler onun sonradan edinilmiş bir his olduğunu ileri sürmüşlerdir. İlk yaklaşıma göre, o, doğuştan gelen bir melekedir, ikinci görüşe göre ise, onu ortaya çıkaran aslında ‘otorite’ye olan bağlılıktır. Dolayısıyla, ilkinde Tanrı fikri, ikincisinde ise ‘toplum’ belirleyicidir. İlkini kabul ettiğinizde, dinin ‘doğru/yanlış’ kriterlerini, ikincisi kabul ettiğinizde ise, beşeri norm yahut standartları ahlakın belirleyeni olarak benimsersiniz. Tabiatıyla ilk yaklaşım, vicdanın ‘değişmez’ ölçüleri olduğu fikrini tazammun eder, ikinci yaklaşım ise, ahlak alanında ‘evrensel’ doğruların olamayacağı düşüncesini beraberinde getirir. Kaynak sorunu şu açıdan önemlidir: eğer ‘vicdan’ fıtrî değil de edinilmiş bir hassa ise, o takdirde, onu beşer marifetiyle üretmek veya şekillendirmek mümkün olur ki, bu durumda ‘ahlaki’ yükümlülük topluma, akla vs. düşer. Fakat eğer ‘vicdan’ doğuştan getirdiğimiz bir şey ise, bu durumda, onu üretmek yerine ‘korumak’ önem arz eder. İşte burada en büyük rolü de din üstlenir.
Kaynağı ne olursa olsun, biliriz ki ‘vicdan’ insana özgü bir histir. Hayvanda bulunmaz. Hayvanın davranışlarını içgüdüleri, insanın davranışlarını ise aklı/kalbi kontrol eder.
Fakat yine biliriz ki, vicdan ‘zeka’dan farklı bir şeydir. Üstün zekalı olmasına rağmen, ‘vicdan’ı olmayan nice insan vardır! (Hannibal, çağda dönemde bu tipin sembol karakteridir!). Demek ki, vicdan, biraz da şefkat ve merhamet duyguları ile ilgili bir şeydir. ‘Akıl’, belki, soğuk havada donmak üzere olan bir kediyi eve götürüp ona yemek ve su vermeyi ‘vakit’ (ve tabii ki ‘nakit’) kaybı olarak görecek ve böyle bir eylemi ‘irrasyonel’ olarak niteleyecektir, fakat ‘vicdan’ bu davranışı övecek ve gereğini yerine getirmesi için sahibini zorlayacaktır. Ya da ‘akıl’, bir zalime hakkı söylemeyi belki ‘riskli’ bir eylem olarak görecek ve niyet sahibini bundan vazgeçmesi için ikna etmeye çalışacak, fakat ‘vicdan’ zulüm altında inleyen insanların çığlıklarına tercüman olarak bu davranışı yüceltecek ve sahibini mezkur eylemi gerçekleştirmesi için yüreklendirecektir. Yahut da ‘akıl’, ‘çıkar’ı telkin edecek, fakat ‘vicdan’ (zarar getirme riskine rağmen) ‘iyi’yi tavsiye edecektir! İşte hayvan da olmayıp da insan da olan budur. Bunu en genel manada ‘ahlak’ olarak nitelemek de mümkündür. Hayvanın ‘ahlaklısı’ olmaz, insanın olur. Fakat tabii ki insanın da ‘ahlaksız’ı olur! Hem de, başka hiçbir canlıda görülmedik şekilde! İnsan, ‘eşref-i mahlûkat’ olabileceği gibi, ‘esfel-i safilin’ de olabilir! Bunun nedeni, onun eylemlerini ‘bilinçli’ bir şekilde yapmasıdır.
Hayvan ‘işkence’ yapamaz, çünkü bunu isteyemez. Bu, insana özgü bir zulmetme biçimidir. Ve tabii ki ‘vicdansız’lığın zirve noktalarından biridir. Burada, ‘merhametsizlik’ olduğu gibi, ‘doğru/yanlış’ ölçülerinin büsbütün bozulması durumu da söz konusudur. İşkenceci, bu işi ‘yüce’ bir amaç uğruna da yapabilir. Bu, işkence ederek doğaya sırlarını söyletme gayesine ‘ulvi’ (bilimsel) bir anlam yüklemekle de olabilir, ‘vatan-millet’ uğruna kişiden bir ‘devlet sırrı’nı öğrenmeyi en büyük sevap saymakla da olabilir. Fakat dikkat edilirse, gerçek manada Allah’tan korkanlar, hiçbir canlıya hiçbir surette işkence yapılmasını doğru bulmazlar. Bunun nedeni ne olabilir? Zira onlar da insandır ve onların da iyi/kötü ve doğru/yanlış ölçütleri vardır. Düşmanları onlara kendi ölçütlerine göre her türlü işkenceyi reva görebilirken, onlar niçin misliyle mukabele yapamamaktadırlar? Acaba bu, onların ‘Merhametlilerin En Merhametlisi’ne inanmış olmalarından dolayı mıdır? Oysa bilindiği gibi, adalet misliyle mukabeledir! Fakat din, niçin bunun yerine müminlere ‘ihsan’ı öğütlemektedir? İhsan, malum olduğu üzere, kötülüğe iyilikle yahut iyiliğe daha çok iyilikle mukabele edebilmektir! Mümin bunu niçin yapar? Ya da kendisine başkaları tarafından reva görülmesine rağmen mümin niçin düşmanını ateşte yakarak öldüremez yahut savaşta çocuk ve yaşlılara dokunamaz, doğaya zarar veremez, hayvanları telef edemez, vs. Bunu, ona ‘vicdan’ı mı öğütlemektedir, yoksa onun davranışlarını belirleyen ‘hududullah’ mıdır? Ya da bu ikisi, birbirinin içine geçmiş şeyler midir? Müminde görülen bu vasıf, acaba basit bir ‘yufkayüreklilik’ hali midir, yoksa gerçek ‘yüreklilik’ merhamete muhtaç olana merhametli davranmak mıdır?
Bütün bu sorulara zannımca şöyle cevap verilebilir: İnanmış kişiyi, diğer insan tiplerinden ayıran en önemli özellik, ondaki Allah korkusudur. Allah’ın En Yüce varlık olduğuna inanan kişi ise, doğal olarak en çok O’nu sever ve en çok O’ndan korkar. En çok merhameti doğuran işte bu iki duygudur. Burada ise devreye ‘bilgi’ meselesi girmektedir. Soru şudur: bu kişi Allah’ın varlığına inanmasına rağmen, O’nun isim ve sıfatları konusunda yeterli bilgiye sahip değilse ne olacaktır? Bu durumda da yine O’nu çok sevebilecek ve O’ndan çok korkabilecek midir? Bu sorunun cevabı bellidir: kişi bilgisi ölçüsünde sever veya korkar. Dolayısıyla, ‘takva’nın (yahut ‘ihsan’ın) kaçınılmaz bir biçimde ‘bilgi’ ile bağlantısı vardır. Allah’ın merhametli olduğunu bilen, fakat Muntakîm (‘intikam alıcı’) olduğunu bilmeyen kimsenin de, Allah’ın Muntakîm olduğunu bilip Merhametli olduğunu bilmeyen kimsenin de ‘ihsan’ı eksik olur. Ve tabii ki Allah’ın başka birçok ismi de vardır! Tam takvalı olmak için Allah’ı gereği gibi (yani O’nun bize kendisini bildirdiği şekilde) bilmek gerekir!
İşte ‘vicdan körelmesi’ olgusuna da bu zaviyeden bakılabilir. Elbette ki, bir toplumda vicdan körelmesi varsa, bunun bir nedeni olmalıdır! Burada sorumlu, esasen, toplumdur. Fakat bunun da izahı gerekir. Daha önce ‘vicdanlı’ iken, ne olmuştur da bu toplumun vicdanı körelmiştir? Bu noktada ‘günah’ kavramından yardım alınabilir. Malum olduğu (ve bir hadiste de beyan edildiği) üzere, insan, günah işlediğinde, kalbinde kara noktalar oluşur. Eğer günah işleme hususu ‘süreklilik’ arz ederse, sonunda insanın kalbi kapkara olur ve artık görevini yapamaz hale gelir. Biz buna kalbin ‘katılaşması’ (yahut ‘mühürlenmesi) diyoruz. (Burada rahatlıkla ‘kalp’ kelimesi yerine ‘vicdan’ kelimesi de konulabilir). Kur’an’ın ifadesiyle, bu kişi, “günahın kendisini kuşattığı” biridir ve artık iflahı da mümkün değildir. Çünkü ‘iyi/kötü’ yargılarını, yani sağlıklı değerlendirme yapma imkanını yitirmiştir. Fakat burada belki daha kritik bir soru vardır ki, asıl buna cevap aranması gerekir. Daha önce fazla günah işlemeyen kişi, nasıl olmuştur da daha sonra “günahın kendisini kuşattığı” bir kişiye dönüşebilmiştir? Dışsal faktörler mi ağırlaşmıştır yoksa kişinin kendisinde bir ‘maraz’ mı vardır? Bu soruya şöyle cevap verilebilir: hiçbir dışsal faktör, bir kişiyi “günahı kendisini kuşatmış” birine döndüremez! Sorun içeride olmalıdır. Bozulma, esastan ise, mutlaka, özü itibarıyla ‘içsel’dir. Dolayısıyla da, aslen ‘bilgi’ meselesiyle alakalıdır. Savrulma veya tökezleme, zihni karışıklarda yahut şüphe sahiplerinde görülen bir durumdur.
İlmen sağlam olan ihlaslı kişi savrulmaz ve tökezlemez. Hiçbir peygamber, inandıktan sonra inkar edenlerden olmamıştır. Çünkü neye inandığını bilir ve bildiğinden de mutmaindir. Bildiğini sanan ise, ilim sahibi sayılmaz.
Zann, ilimden yana çok fazla bir şey ifade etmez. Şeytan’ın birçok kişinin ayağını kaydırmasının bir sebebi de kişiye ‘sahte itminan’ vermesidir. Fakat kalp sahte itminan ile doyurulamaz. Onun, ‘ilim’ ile doyurulması gerekir. Aksi takdirde, bugün değilse yarın, açlığın tezahürleri ile karşılaşmak mukadder olur.
Günümüzde toplumsal vicdanın giderek daha fazla köreldiğine dair yapılan gözlemleri de bu zaviyeden değerlendirmek mümkündür. Doğrudur, toplumun ahlaki standartları giderek düşmektedir. Bu, artık bir ‘vakıa’ haline gelmiştir. Bunun asli sebebi, refahın ya da zulmün vs. artması olamaz. Bu, esasen, ‘ilim’ yahut ‘bilgi’ eksikliğinden kaynaklanmaktadır! Bir toplum, kendini ‘bilgili’ sanabilir; doktoru, avukatı, mühendisi çok olabilir ve bunların sayısı giderek artabilir de. Fakat bu toplum, aynı zamanda ‘cahil’ de olabilir! Bir toplumda okur-yazar oranı yükselmesine rağmen ahlak erozyonu varsa, o toplumun aslında ‘okumuş’ değil ‘cahil’ olduğunu söylemek gerekir. Çünkü o, ‘okuma’nın gayesini anlayamamış bir toplumdur. Bir halk şairinin dediği gibi: “ilim ilim bilmektir; ilim kendin bilmektir; sen kendin bilmezsen, ya nice okumaktır.” Ayette mecazen ifade edildiği üzere de, merkebe ‘kitap’ yüklemek mümkündür, fakat bu, onu ‘alim’ yapmamaktadır! Okumaktan maksat, ‘ahlak’ sahibi olmak; ‘vicdan’ sahibi olmak, ‘ihsan’ sahibi olmaktır. Bunlar olmuyorsa, o okumanın kişiye yararı değil, zararı olur! Ve esasen bu türden ‘okuma’ yapanlar da, ‘cahil’ sayılmalıdırlar! Çünkü asıl bilinmesi gereken şeyi bilmemektedirler.
Bu nedenle, ‘muhafazakarlığın’ popülerleştiği, fakat ‘ahlak’ın giderek bozulduğu dönemlerde yapılması gereken, Allah korkusunu kalplere yerleştirmektir. Bu ise, ‘duygusal’ söylevlerle yahut tasavvufî temrinlerle başarılabilecek bir şey değildir. Bu, ancak gerçek manada ‘ilim’ ile gerçekleştirilebilir. Şartı da, Kur’an’ı gerçek manada ‘okumak’ ve gerçek manada ‘bilmek’tir. Bu toplumun bu noktada eksiği büyüktür ve burada sorumluluğun büyüğü ‘bilgiçlik’ taslayanlardadır. Bir toplumda “Batıl zail olmuyorsa”, (yahut başka bir ifadeyle, ‘vicdan körelmesi’ giderek artıyorsa), o topluma “Hakk’ın geldiği” yönündeki sav geçerli kabul edilemez. Çünkü Hakk gelmiş olsaydı, Batıl’ın zail olması (yani vicdanların körelmemesi) gerekirdi. Buradan da şu neticeye ulaşılır: böyle toplumlarda Hakk’ı temsil etme iddiası olanlara dikkat edilmelidir! Bunlar ya Hakk’ı temsil noktasında zaaflıdırlar ya da Hakkı temsil etmemektedirler. Her iki durumu da ilmin ‘yokluğu’ ile izah etmek mümkündür. Çünkü Hakk ile İlim, paydası ortak olan kelimelerdendir.
Son olarak şunu da ilave edebiliriz:
‘vicdan körelmesi’ bir ‘vakıa’ haline gelmeye başlarsa, orada başka olumsuzlukları da beklemek kaçınılmaz olur. Örneğin, son dönemde yapılan ‘deizm’ tartışmalarını bu bağlamda değerlendirmek mümkündür.
Bu anlayışın özellikle de genç kesimde yaygınlaşması boşuna değildir. ‘Din adına’ yapılanların kötü örnek oluşturduğu yerlerde, insanlar, Allah inancını korusalar bile, ‘din’den soğuyabilirler. Bu, elbette ki ‘aktüel din’ için geçerli olan bir şeydir. Türkiye toplumunda son yıllarda deizmin görece popülerleşmesi, sahici bir eğilime işaret etmez elbette. Bu, büyük ölçüde bir ‘tepki’nin sonucudur. Fakat aynı zamanda bir gerçeğe, yani bu toplumda ‘din adına’ konuşanların ‘ilim’ bakımından yetersizliğine de işaret eder! Nasıl ki, sivrisinek ilacının sıkıldığı yerde sivrisinek yaşayamazsa, ‘İlm’in olduğu yerde de, ‘batıl’ varlığını sürdüremez. Tersi oluyorsa, biliniz ki, orada ‘ilim’ bakımından bir ‘sıkıntı’ vardır!
İnsanlar ekonomik güç olarak birbirinden farklıdır. Her toplumda zenginler de vardır yoksullar da. Kimileri zenginliğiyle kimileri de yoksulluğuyla sınanmaktadır. Herkes helal rızkını elde etmek için çalışmak zorundadır elbet. Allah dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin rızkını da daraltır. Ancak zenginlerle yoksullar arasındaki ekonomik farkın kapanması için zenginlerin yoksullara zekât vermesi farz kılınmış, faiz ya da başka haram …
İktidar; toplum bireylerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, davranış ve eğilimlerini belirleyen, sosyal, siyasî, iktisadî ve benzeri birçok alanda toplumsal ilişkileri düzenleyen bağlayıcı kararlar alma, aldığı kararlara uymayanlara yaptırım uygulama dahası fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulundurma, bu doğrultuda devlet kurum ve organlarını yönetme gibi yetkilere sahip siyasî bir kurumdur. Bu geniş yetkilere sahip olan iktidarın nasıl sınırlandırılacağı, ne şekilde dengelenip denetleneceği veya bu yetkileri kötüye kullanmasının nasıl önleneceği konusunda siyasal sistemler çeşitli teoriler geliştirmişlerdir.
İnsan ne yiyorsa odur. Alman Atasözü Ne yersen osun. Çin Atasözü Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Türk Atasözü Kavramların Kokusu/Tadı Latince “cultura” sözcüğünden gelen kültür, genel olarak işleme veya toprağı işleme anlamındadır. Etimolojik olarak “tarım” anlamını taşıyan kültür, daha sonra Batı dillerinde “culture” olarak kullanılmıştır. Fonetik bir benzerlikle Türkçeye “kültür” alarak yansımıştır. …
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?
Vicdan Körelmesi’ Hayra Alamet Değildir!
Vicdan’ı nasıl tanımlayabiliriz? Onu, iyiyi kötüden ayırt etmeyi sağlayan içsel/fıtrî bir his olarak mı görmeliyiz, yoksa o ‘edinilmiş’ bir şey midir? Bir davranış ile ilgili olarak örneğin “vicdanım elvermiyor” yahut “bu yapılan vicdansızlıktır’ şeklinde bir cümle kurduğumuzda, bu, o davranışın sadece ‘gayri ahlakî’ olduğunu mu gösterir, yoksa o davranış aynı zamanda ‘irrasyonel’ de olabilir mi? Başka bir ifade ile vicdan ‘kalbî’ bir şey midir, yoksa onun ‘aklî’ bir yanı da var mıdır? Ve tabii ki eğer vicdan ‘körelebilen’ bir şey ise, bu nasıl mümkün olabilmektedir? Acaba vicdanın körelip işlevini görememesi içsel bozulmanın bir neticesi midir yoksa bunu daha çok ‘harici’ etkilerle mi izah etmek gerekir?
İlahiyatçılar ve felsefeciler bu sorulara farklı cevaplar vermişlerdir. İlahiyatçılar daha çok vicdanın ‘fıtrî’ bir duygu olduğunu savunurken, felsefeciler onun sonradan edinilmiş bir his olduğunu ileri sürmüşlerdir. İlk yaklaşıma göre, o, doğuştan gelen bir melekedir, ikinci görüşe göre ise, onu ortaya çıkaran aslında ‘otorite’ye olan bağlılıktır. Dolayısıyla, ilkinde Tanrı fikri, ikincisinde ise ‘toplum’ belirleyicidir. İlkini kabul ettiğinizde, dinin ‘doğru/yanlış’ kriterlerini, ikincisi kabul ettiğinizde ise, beşeri norm yahut standartları ahlakın belirleyeni olarak benimsersiniz. Tabiatıyla ilk yaklaşım, vicdanın ‘değişmez’ ölçüleri olduğu fikrini tazammun eder, ikinci yaklaşım ise, ahlak alanında ‘evrensel’ doğruların olamayacağı düşüncesini beraberinde getirir. Kaynak sorunu şu açıdan önemlidir: eğer ‘vicdan’ fıtrî değil de edinilmiş bir hassa ise, o takdirde, onu beşer marifetiyle üretmek veya şekillendirmek mümkün olur ki, bu durumda ‘ahlaki’ yükümlülük topluma, akla vs. düşer. Fakat eğer ‘vicdan’ doğuştan getirdiğimiz bir şey ise, bu durumda, onu üretmek yerine ‘korumak’ önem arz eder. İşte burada en büyük rolü de din üstlenir.
Fakat yine biliriz ki, vicdan ‘zeka’dan farklı bir şeydir. Üstün zekalı olmasına rağmen, ‘vicdan’ı olmayan nice insan vardır! (Hannibal, çağda dönemde bu tipin sembol karakteridir!). Demek ki, vicdan, biraz da şefkat ve merhamet duyguları ile ilgili bir şeydir. ‘Akıl’, belki, soğuk havada donmak üzere olan bir kediyi eve götürüp ona yemek ve su vermeyi ‘vakit’ (ve tabii ki ‘nakit’) kaybı olarak görecek ve böyle bir eylemi ‘irrasyonel’ olarak niteleyecektir, fakat ‘vicdan’ bu davranışı övecek ve gereğini yerine getirmesi için sahibini zorlayacaktır. Ya da ‘akıl’, bir zalime hakkı söylemeyi belki ‘riskli’ bir eylem olarak görecek ve niyet sahibini bundan vazgeçmesi için ikna etmeye çalışacak, fakat ‘vicdan’ zulüm altında inleyen insanların çığlıklarına tercüman olarak bu davranışı yüceltecek ve sahibini mezkur eylemi gerçekleştirmesi için yüreklendirecektir. Yahut da ‘akıl’, ‘çıkar’ı telkin edecek, fakat ‘vicdan’ (zarar getirme riskine rağmen) ‘iyi’yi tavsiye edecektir! İşte hayvan da olmayıp da insan da olan budur. Bunu en genel manada ‘ahlak’ olarak nitelemek de mümkündür. Hayvanın ‘ahlaklısı’ olmaz, insanın olur. Fakat tabii ki insanın da ‘ahlaksız’ı olur! Hem de, başka hiçbir canlıda görülmedik şekilde! İnsan, ‘eşref-i mahlûkat’ olabileceği gibi, ‘esfel-i safilin’ de olabilir! Bunun nedeni, onun eylemlerini ‘bilinçli’ bir şekilde yapmasıdır.
Hayvan ‘işkence’ yapamaz, çünkü bunu isteyemez. Bu, insana özgü bir zulmetme biçimidir. Ve tabii ki ‘vicdansız’lığın zirve noktalarından biridir. Burada, ‘merhametsizlik’ olduğu gibi, ‘doğru/yanlış’ ölçülerinin büsbütün bozulması durumu da söz konusudur. İşkenceci, bu işi ‘yüce’ bir amaç uğruna da yapabilir. Bu, işkence ederek doğaya sırlarını söyletme gayesine ‘ulvi’ (bilimsel) bir anlam yüklemekle de olabilir, ‘vatan-millet’ uğruna kişiden bir ‘devlet sırrı’nı öğrenmeyi en büyük sevap saymakla da olabilir. Fakat dikkat edilirse, gerçek manada Allah’tan korkanlar, hiçbir canlıya hiçbir surette işkence yapılmasını doğru bulmazlar. Bunun nedeni ne olabilir? Zira onlar da insandır ve onların da iyi/kötü ve doğru/yanlış ölçütleri vardır. Düşmanları onlara kendi ölçütlerine göre her türlü işkenceyi reva görebilirken, onlar niçin misliyle mukabele yapamamaktadırlar? Acaba bu, onların ‘Merhametlilerin En Merhametlisi’ne inanmış olmalarından dolayı mıdır? Oysa bilindiği gibi, adalet misliyle mukabeledir! Fakat din, niçin bunun yerine müminlere ‘ihsan’ı öğütlemektedir? İhsan, malum olduğu üzere, kötülüğe iyilikle yahut iyiliğe daha çok iyilikle mukabele edebilmektir! Mümin bunu niçin yapar? Ya da kendisine başkaları tarafından reva görülmesine rağmen mümin niçin düşmanını ateşte yakarak öldüremez yahut savaşta çocuk ve yaşlılara dokunamaz, doğaya zarar veremez, hayvanları telef edemez, vs. Bunu, ona ‘vicdan’ı mı öğütlemektedir, yoksa onun davranışlarını belirleyen ‘hududullah’ mıdır? Ya da bu ikisi, birbirinin içine geçmiş şeyler midir? Müminde görülen bu vasıf, acaba basit bir ‘yufkayüreklilik’ hali midir, yoksa gerçek ‘yüreklilik’ merhamete muhtaç olana merhametli davranmak mıdır?
Bütün bu sorulara zannımca şöyle cevap verilebilir: İnanmış kişiyi, diğer insan tiplerinden ayıran en önemli özellik, ondaki Allah korkusudur. Allah’ın En Yüce varlık olduğuna inanan kişi ise, doğal olarak en çok O’nu sever ve en çok O’ndan korkar. En çok merhameti doğuran işte bu iki duygudur. Burada ise devreye ‘bilgi’ meselesi girmektedir. Soru şudur: bu kişi Allah’ın varlığına inanmasına rağmen, O’nun isim ve sıfatları konusunda yeterli bilgiye sahip değilse ne olacaktır? Bu durumda da yine O’nu çok sevebilecek ve O’ndan çok korkabilecek midir? Bu sorunun cevabı bellidir: kişi bilgisi ölçüsünde sever veya korkar. Dolayısıyla, ‘takva’nın (yahut ‘ihsan’ın) kaçınılmaz bir biçimde ‘bilgi’ ile bağlantısı vardır. Allah’ın merhametli olduğunu bilen, fakat Muntakîm (‘intikam alıcı’) olduğunu bilmeyen kimsenin de, Allah’ın Muntakîm olduğunu bilip Merhametli olduğunu bilmeyen kimsenin de ‘ihsan’ı eksik olur. Ve tabii ki Allah’ın başka birçok ismi de vardır! Tam takvalı olmak için Allah’ı gereği gibi (yani O’nun bize kendisini bildirdiği şekilde) bilmek gerekir!
İşte ‘vicdan körelmesi’ olgusuna da bu zaviyeden bakılabilir. Elbette ki, bir toplumda vicdan körelmesi varsa, bunun bir nedeni olmalıdır! Burada sorumlu, esasen, toplumdur. Fakat bunun da izahı gerekir. Daha önce ‘vicdanlı’ iken, ne olmuştur da bu toplumun vicdanı körelmiştir? Bu noktada ‘günah’ kavramından yardım alınabilir. Malum olduğu (ve bir hadiste de beyan edildiği) üzere, insan, günah işlediğinde, kalbinde kara noktalar oluşur. Eğer günah işleme hususu ‘süreklilik’ arz ederse, sonunda insanın kalbi kapkara olur ve artık görevini yapamaz hale gelir. Biz buna kalbin ‘katılaşması’ (yahut ‘mühürlenmesi) diyoruz. (Burada rahatlıkla ‘kalp’ kelimesi yerine ‘vicdan’ kelimesi de konulabilir). Kur’an’ın ifadesiyle, bu kişi, “günahın kendisini kuşattığı” biridir ve artık iflahı da mümkün değildir. Çünkü ‘iyi/kötü’ yargılarını, yani sağlıklı değerlendirme yapma imkanını yitirmiştir. Fakat burada belki daha kritik bir soru vardır ki, asıl buna cevap aranması gerekir. Daha önce fazla günah işlemeyen kişi, nasıl olmuştur da daha sonra “günahın kendisini kuşattığı” bir kişiye dönüşebilmiştir? Dışsal faktörler mi ağırlaşmıştır yoksa kişinin kendisinde bir ‘maraz’ mı vardır? Bu soruya şöyle cevap verilebilir: hiçbir dışsal faktör, bir kişiyi “günahı kendisini kuşatmış” birine döndüremez! Sorun içeride olmalıdır. Bozulma, esastan ise, mutlaka, özü itibarıyla ‘içsel’dir. Dolayısıyla da, aslen ‘bilgi’ meselesiyle alakalıdır. Savrulma veya tökezleme, zihni karışıklarda yahut şüphe sahiplerinde görülen bir durumdur.
Zann, ilimden yana çok fazla bir şey ifade etmez. Şeytan’ın birçok kişinin ayağını kaydırmasının bir sebebi de kişiye ‘sahte itminan’ vermesidir. Fakat kalp sahte itminan ile doyurulamaz. Onun, ‘ilim’ ile doyurulması gerekir. Aksi takdirde, bugün değilse yarın, açlığın tezahürleri ile karşılaşmak mukadder olur.
Günümüzde toplumsal vicdanın giderek daha fazla köreldiğine dair yapılan gözlemleri de bu zaviyeden değerlendirmek mümkündür. Doğrudur, toplumun ahlaki standartları giderek düşmektedir. Bu, artık bir ‘vakıa’ haline gelmiştir. Bunun asli sebebi, refahın ya da zulmün vs. artması olamaz. Bu, esasen, ‘ilim’ yahut ‘bilgi’ eksikliğinden kaynaklanmaktadır! Bir toplum, kendini ‘bilgili’ sanabilir; doktoru, avukatı, mühendisi çok olabilir ve bunların sayısı giderek artabilir de. Fakat bu toplum, aynı zamanda ‘cahil’ de olabilir! Bir toplumda okur-yazar oranı yükselmesine rağmen ahlak erozyonu varsa, o toplumun aslında ‘okumuş’ değil ‘cahil’ olduğunu söylemek gerekir. Çünkü o, ‘okuma’nın gayesini anlayamamış bir toplumdur. Bir halk şairinin dediği gibi: “ilim ilim bilmektir; ilim kendin bilmektir; sen kendin bilmezsen, ya nice okumaktır.” Ayette mecazen ifade edildiği üzere de, merkebe ‘kitap’ yüklemek mümkündür, fakat bu, onu ‘alim’ yapmamaktadır! Okumaktan maksat, ‘ahlak’ sahibi olmak; ‘vicdan’ sahibi olmak, ‘ihsan’ sahibi olmaktır. Bunlar olmuyorsa, o okumanın kişiye yararı değil, zararı olur! Ve esasen bu türden ‘okuma’ yapanlar da, ‘cahil’ sayılmalıdırlar! Çünkü asıl bilinmesi gereken şeyi bilmemektedirler.
Bu nedenle, ‘muhafazakarlığın’ popülerleştiği, fakat ‘ahlak’ın giderek bozulduğu dönemlerde yapılması gereken, Allah korkusunu kalplere yerleştirmektir. Bu ise, ‘duygusal’ söylevlerle yahut tasavvufî temrinlerle başarılabilecek bir şey değildir. Bu, ancak gerçek manada ‘ilim’ ile gerçekleştirilebilir. Şartı da, Kur’an’ı gerçek manada ‘okumak’ ve gerçek manada ‘bilmek’tir. Bu toplumun bu noktada eksiği büyüktür ve burada sorumluluğun büyüğü ‘bilgiçlik’ taslayanlardadır. Bir toplumda “Batıl zail olmuyorsa”, (yahut başka bir ifadeyle, ‘vicdan körelmesi’ giderek artıyorsa), o topluma “Hakk’ın geldiği” yönündeki sav geçerli kabul edilemez. Çünkü Hakk gelmiş olsaydı, Batıl’ın zail olması (yani vicdanların körelmemesi) gerekirdi. Buradan da şu neticeye ulaşılır: böyle toplumlarda Hakk’ı temsil etme iddiası olanlara dikkat edilmelidir! Bunlar ya Hakk’ı temsil noktasında zaaflıdırlar ya da Hakkı temsil etmemektedirler. Her iki durumu da ilmin ‘yokluğu’ ile izah etmek mümkündür. Çünkü Hakk ile İlim, paydası ortak olan kelimelerdendir.
Son olarak şunu da ilave edebiliriz:
Bu anlayışın özellikle de genç kesimde yaygınlaşması boşuna değildir. ‘Din adına’ yapılanların kötü örnek oluşturduğu yerlerde, insanlar, Allah inancını korusalar bile, ‘din’den soğuyabilirler. Bu, elbette ki ‘aktüel din’ için geçerli olan bir şeydir. Türkiye toplumunda son yıllarda deizmin görece popülerleşmesi, sahici bir eğilime işaret etmez elbette. Bu, büyük ölçüde bir ‘tepki’nin sonucudur. Fakat aynı zamanda bir gerçeğe, yani bu toplumda ‘din adına’ konuşanların ‘ilim’ bakımından yetersizliğine de işaret eder! Nasıl ki, sivrisinek ilacının sıkıldığı yerde sivrisinek yaşayamazsa, ‘İlm’in olduğu yerde de, ‘batıl’ varlığını sürdüremez. Tersi oluyorsa, biliniz ki, orada ‘ilim’ bakımından bir ‘sıkıntı’ vardır!
İlgili Yazılar
Yardım Faaliyetleri Ve Yoksulluk Kültürü
İnsanlar ekonomik güç olarak birbirinden farklıdır. Her toplumda zenginler de vardır yoksullar da. Kimileri zenginliğiyle kimileri de yoksulluğuyla sınanmaktadır. Herkes helal rızkını elde etmek için çalışmak zorundadır elbet. Allah dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin rızkını da daraltır. Ancak zenginlerle yoksullar arasındaki ekonomik farkın kapanması için zenginlerin yoksullara zekât vermesi farz kılınmış, faiz ya da başka haram …
İktidarın Kötüye Kullanımını Önleyici İlkeler ve Kurumlar
İktidar; toplum bireylerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, davranış ve eğilimlerini belirleyen, sosyal, siyasî, iktisadî ve benzeri birçok alanda toplumsal ilişkileri düzenleyen bağlayıcı kararlar alma, aldığı kararlara uymayanlara yaptırım uygulama dahası fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulundurma, bu doğrultuda devlet kurum ve organlarını yönetme gibi yetkilere sahip siyasî bir kurumdur. Bu geniş yetkilere sahip olan iktidarın nasıl sınırlandırılacağı, ne şekilde dengelenip denetleneceği veya bu yetkileri kötüye kullanmasının nasıl önleneceği konusunda siyasal sistemler çeşitli teoriler geliştirmişlerdir.
Yemekteyiz: Kendi(liği)mizi Yiyoruz
İnsan ne yiyorsa odur. Alman Atasözü Ne yersen osun. Çin Atasözü Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Türk Atasözü Kavramların Kokusu/Tadı Latince “cultura” sözcüğünden gelen kültür, genel olarak işleme veya toprağı işleme anlamındadır. Etimolojik olarak “tarım” anlamını taşıyan kültür, daha sonra Batı dillerinde “culture” olarak kullanılmıştır. Fonetik bir benzerlikle Türkçeye “kültür” alarak yansımıştır. …
Mülkiyet, Özgürlük ve Adalet Bağlamında İktisadi İnsanın İmali
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.
Seküler Bir Ahlâkın İmkânı Nedir?
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?