‘Kelimelerin kalbi neresidir?’ diye soracak olduğumda; soruma karşı bir soruyu duyuveriyorum: ‘Kelimelerin bir kalbi var mıdır?’ Sorular çoğalıyor… ’Peki kalbin bir raf ömrü var mıdır?’ ‘Bedenin ve kalbin ölümü hep eş zamanlı mıdır?’ ‘Hem çürümenin hem de onarımın merkezi orası mı oluyor?’ ‘Ne emek ne ekmek önce kalbimiz bozuluyor, diyen haklı mı?’
***
Muhtemelen birkaç senaristin dışında kimsenin aklına hayaline sığmayan günlerin içindeyiz. Elbette bu konuda çekilen filmler yok değil. Dahası yorgun ve bize göre ihtiyar dünyamız, bu sahnelere yabancı değil. Ancak ömrü, dünyanın ömrü yanında bir atımlık adımdan ibaret olan bizlerin, ne günlere kaldık demesinin tam sırası. Parçalanmış zihinlerimizin tahakkümünden ne kadar sıyrılabilirsek, gördüğümüz resim o kadar büyüyecek. Ama bundan birkaç ay evvel, birisi çıkıp da mabetler, okullar, avm’ler, kafeteryalar hizmetine ara verecek deseydi onu bir komplo teorisyeni olmakla itham edebilirdik. Ancak çok daha fazlası vuku buldu. Şehir meydanlarında banklar söküldü, belli bir yaş grubuna sokağa çıkma yasağı getirildi. Hemen hepimiz büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpemez olduk. Düşünüyorum, şairin çağrısı hiç bu kadar karşılık bulmuş muydu?
‘’Herkesin bahanesi var, senin yok
günahlı bir gölgenin serinliğinde
biraz bekleyebilirsin, daha sonra
burada kalamazsın, başa dönemezsin
ama dön
Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!
Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!
Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!’’
Tabii, bu ‘dönüş’ü fiziki koşullara bağlamak, eksik yahut büsbütün yanlış olacak. Evet zorunlu bir tecritin sonucu olarak, yasal düzenlemelerle eve döndük. Peki şarkımıza ve kalbimize de dönebildik mi? Bir günlüğümüz varsa, nehrin akışını değiştirebilecek satırlar yazabildik mi? Ya da nehrin akışını seyretmeyi denedik mi? Soruları, hepimize emanet ederken, Ömer Faruk Dönmez’in “Bir Yobazın Günlüğü”nde yazdıklarını tekrar hatırlama vakti: “Akşama kadar evden çıkmadım. Okudum. Düşündüm. Kapitalizm benim gibi evde oturan adamı ne yapsın? Hiç hazzetmez. Evde oturan adama bir şey satamaz çünkü. Bu yüzden de, insanın evde sıkılacağına dair yalanlar üretmiştir: mutluluğu, neşeyi, eğlenceyi ‘evin dışında’ konumlamıştır. Zavallı insan kardeşlerim de bu oyuna gelir, evde canının sıkıldığı yalanına inanır, dışarı çıkar ve kaçınılmaz bir şekilde para harcar. Yemeğe çıkmak, sinemaya gitmek, alışveriş yapmak bir mutluluk biçimi olarak sunulur. Evde pineklemek, uyuz uyuz oturmak gibi tabirlerle de evcimen hayat küçümsenir. Oysa kapitalizmin bu tezgâhına karşı, Müslüman, evinde mutlu olan adamdır. Bu sebeple bayım, biz evimizi bilinçle ve inatla sevmeye devam edeceğiz. Gerçi kapitalizm, televizyon ve internet aracılığıyla, evdeki adamın da cebindeki paraya gözünü dikmiş durumda. Evine kapanan adamı bile rahat bırakmıyorlar. Şeytan dünyayı bu yüzyılda süslediği kadar hiç süsleyememişti. Kitaptan uzak duran, dünyanın süslerine aldanacaktır vesselam.”
Evin bir diğer karşılığı olan ‘mesken’ sözcüğü bize çok daha fazlasını vaat ediyor. Bir kere mesken ile sükûnetin birbiriyle akraba kelimeler olduğunu düşünebilmek bile ufkumuzun tıkanmış gözeneklerini açıyor.
Doğru okuyabilir, “bildirim”lerin büyüsünden yakamızı bir nebze kurtarabilirsek; huzuru ve teskin olmayı (sadece) evin dışında aramaya ayarlanmış zihinlerimiz için bu günler fabrika ayarlarına dönmeye vesile olacaktır. Evimize, kalbimize ve şarkımıza da…
Tilkilere kazaklarını, zürafalara ise montlarını giydirecek kadar soğuk bir kış gününde doğduğu rivayet edilir. Yıllar sonra sınıf öğretmeni olması ve her sabaha onlarca çocukla başlaması, bu soğuğu giderme çabası olarak yorumlanabilir.
Hâlen, memleketin en geniş katılımlı okuma hareketlerinden biri olan Endülüs Okuma Hareketi’nin koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çocuk edebiyatı alanında yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır.
Yazı ve çalışmaları; Nida Dergisi, Karatahta, Hece Öykü, Yitiksöz, Hayal Bilgisi, Temmuz, Kuşluk ve Kardelendergilerinde yayımlandı. Hâlen Ankara’da yaşamakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
. Eğitimcinin gittiği yerin öğrencileri, yöneticileri, velileri, toplumu ve bizatihi eğitim sisteminin kendisi ile açmazları olabilecektir. Asıl muhatabı talebeler olan eğitimciler, en çok onlarla beraber mücadele verme, sorunların üstesinden gelme ile karşı karşıyadırlar. Ancak eğitimci için olmazsa olmaz bir şey vardır: Sorunların arızî; çözümün, çare bulmanın, sabrın ise zaruri olduğudur. Asıl odaklanılan şey sabır ise ve sabırlı olan kişi eğitimciyse değişimin/dönüşümün veya yenilenmenin muhakkak gerçekleşeceğine inanmak gerekir.
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014) . Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir.
Türkiye sinemasında dindarlık ve dini temaların olduğu pek çok film vardır. Bu filmler dönemin koşullarına göre değişkenlik gösterir ve Türk modernleşmesi ile doğrudan ilgilidir. Halil Uzdu ilk dönem Türk Sineması’nda, din olgusunun genelde ilerlemeyi engelleyici unsur olarak değerlendirildiğini ve “dışlanmış”, “köktenci batıcı zihniyetinin” sinemada geçerli olduğunu kaydeder.
Yıllar diyorum, geçip gidiyorlar… Biraz tortuları, biraz pişmanlıkları, biraz ümitleri besleyip-silmekle birlikte. Takvimler diyorum, rakamlardan ibaret değil sadece. Neler neler hatırlatıyor o günü işaret eden takvimler. Öyle ya mezar taşlarındaki tarih de rakamdan ibaret değil bildiğin gibi.
Günlerden Bir Gün
‘Kelimelerin kalbi neresidir?’ diye soracak olduğumda; soruma karşı bir soruyu duyuveriyorum: ‘Kelimelerin bir kalbi var mıdır?’ Sorular çoğalıyor… ’Peki kalbin bir raf ömrü var mıdır?’ ‘Bedenin ve kalbin ölümü hep eş zamanlı mıdır?’ ‘Hem çürümenin hem de onarımın merkezi orası mı oluyor?’ ‘Ne emek ne ekmek önce kalbimiz bozuluyor, diyen haklı mı?’
***
Muhtemelen birkaç senaristin dışında kimsenin aklına hayaline sığmayan günlerin içindeyiz. Elbette bu konuda çekilen filmler yok değil. Dahası yorgun ve bize göre ihtiyar dünyamız, bu sahnelere yabancı değil. Ancak ömrü, dünyanın ömrü yanında bir atımlık adımdan ibaret olan bizlerin, ne günlere kaldık demesinin tam sırası. Parçalanmış zihinlerimizin tahakkümünden ne kadar sıyrılabilirsek, gördüğümüz resim o kadar büyüyecek. Ama bundan birkaç ay evvel, birisi çıkıp da mabetler, okullar, avm’ler, kafeteryalar hizmetine ara verecek deseydi onu bir komplo teorisyeni olmakla itham edebilirdik. Ancak çok daha fazlası vuku buldu. Şehir meydanlarında banklar söküldü, belli bir yaş grubuna sokağa çıkma yasağı getirildi. Hemen hepimiz büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpemez olduk. Düşünüyorum, şairin çağrısı hiç bu kadar karşılık bulmuş muydu?
‘’Herkesin bahanesi var, senin yok
günahlı bir gölgenin serinliğinde
biraz bekleyebilirsin, daha sonra
burada kalamazsın, başa dönemezsin
ama dön
Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!
Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!
Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!’’
Tabii, bu ‘dönüş’ü fiziki koşullara bağlamak, eksik yahut büsbütün yanlış olacak. Evet zorunlu bir tecritin sonucu olarak, yasal düzenlemelerle eve döndük. Peki şarkımıza ve kalbimize de dönebildik mi? Bir günlüğümüz varsa, nehrin akışını değiştirebilecek satırlar yazabildik mi? Ya da nehrin akışını seyretmeyi denedik mi? Soruları, hepimize emanet ederken, Ömer Faruk Dönmez’in “Bir Yobazın Günlüğü”nde yazdıklarını tekrar hatırlama vakti: “Akşama kadar evden çıkmadım. Okudum. Düşündüm. Kapitalizm benim gibi evde oturan adamı ne yapsın? Hiç hazzetmez. Evde oturan adama bir şey satamaz çünkü. Bu yüzden de, insanın evde sıkılacağına dair yalanlar üretmiştir: mutluluğu, neşeyi, eğlenceyi ‘evin dışında’ konumlamıştır. Zavallı insan kardeşlerim de bu oyuna gelir, evde canının sıkıldığı yalanına inanır, dışarı çıkar ve kaçınılmaz bir şekilde para harcar. Yemeğe çıkmak, sinemaya gitmek, alışveriş yapmak bir mutluluk biçimi olarak sunulur. Evde pineklemek, uyuz uyuz oturmak gibi tabirlerle de evcimen hayat küçümsenir. Oysa kapitalizmin bu tezgâhına karşı, Müslüman, evinde mutlu olan adamdır. Bu sebeple bayım, biz evimizi bilinçle ve inatla sevmeye devam edeceğiz. Gerçi kapitalizm, televizyon ve internet aracılığıyla, evdeki adamın da cebindeki paraya gözünü dikmiş durumda. Evine kapanan adamı bile rahat bırakmıyorlar. Şeytan dünyayı bu yüzyılda süslediği kadar hiç süsleyememişti. Kitaptan uzak duran, dünyanın süslerine aldanacaktır vesselam.”
Doğru okuyabilir, “bildirim”lerin büyüsünden yakamızı bir nebze kurtarabilirsek; huzuru ve teskin olmayı (sadece) evin dışında aramaya ayarlanmış zihinlerimiz için bu günler fabrika ayarlarına dönmeye vesile olacaktır. Evimize, kalbimize ve şarkımıza da…
Yazar
Tilkilere kazaklarını, zürafalara ise montlarını giydirecek kadar soğuk bir kış gününde doğduğu rivayet edilir. Yıllar sonra sınıf öğretmeni olması ve her sabaha onlarca çocukla başlaması, bu soğuğu giderme çabası olarak yorumlanabilir.
Hâlen, memleketin en geniş katılımlı okuma hareketlerinden biri olan Endülüs Okuma Hareketi’nin koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çocuk edebiyatı alanında yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır.
Yazı ve çalışmaları; Nida Dergisi, Karatahta, Hece Öykü, Yitiksöz, Hayal Bilgisi, Temmuz, Kuşluk ve Kardelendergilerinde yayımlandı. Hâlen Ankara’da yaşamakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
İlgili Yazılar
Ataleti Yenmenin Anahtarı: Kalk ve Diren (1988)
. Eğitimcinin gittiği yerin öğrencileri, yöneticileri, velileri, toplumu ve bizatihi eğitim sisteminin kendisi ile açmazları olabilecektir. Asıl muhatabı talebeler olan eğitimciler, en çok onlarla beraber mücadele verme, sorunların üstesinden gelme ile karşı karşıyadırlar. Ancak eğitimci için olmazsa olmaz bir şey vardır: Sorunların arızî; çözümün, çare bulmanın, sabrın ise zaruri olduğudur. Asıl odaklanılan şey sabır ise ve sabırlı olan kişi eğitimciyse değişimin/dönüşümün veya yenilenmenin muhakkak gerçekleşeceğine inanmak gerekir.
Özgür Ruhların ve Tutsak Bedenlerin Şehri
Jetler, tanklar, silahlar ve kurşunlar
Kuşlardan daha fazla uçuyorlar
Ortadoğuda, bilhassa Gazze’de
Anne sütünden daha fazla, yağmurdan da…
Kısa Filmlerde Eğitimin Katmanlı Boyutlarına Bakmak
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014) . Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir.
Modern Dünyada Takva’yı Anlamak
Türkiye sinemasında dindarlık ve dini temaların olduğu pek çok film vardır. Bu filmler dönemin koşullarına göre değişkenlik gösterir ve Türk modernleşmesi ile doğrudan ilgilidir. Halil Uzdu ilk dönem Türk Sineması’nda, din olgusunun genelde ilerlemeyi engelleyici unsur olarak değerlendirildiğini ve “dışlanmış”, “köktenci batıcı zihniyetinin” sinemada geçerli olduğunu kaydeder.
Mektup XIII
Yıllar diyorum, geçip gidiyorlar… Biraz tortuları, biraz pişmanlıkları, biraz ümitleri besleyip-silmekle birlikte. Takvimler diyorum, rakamlardan ibaret değil sadece. Neler neler hatırlatıyor o günü işaret eden takvimler. Öyle ya mezar taşlarındaki tarih de rakamdan ibaret değil bildiğin gibi.