Doğa, insanın özüne açılan büyük bir kapı gibidir. Her an yeni bir şeyler keşfedecek, her an yeni şeyler öğrenecek büyük bir ansiklopedi misali… Doğa, izlediğin her anında duygu cümbüşü yaşayacağın, hissiyatının neşv-ü nemâ bulacağı büyük bir açık hava sineması gibidir.
Kimi zaman bir kelebeğin kanatlarındaki renklere takılır, kimi zaman akan suyun çağıltısıyla bir uzun yolculuğa çıkarsın… Modern çağın ifadesiyle bir terapi gibi duyguların dehlizinde kör noktalarını ararsın. Hep bir zamana ayarlı saatlerin içinde kendinle yüzleşecek cesareti bulamasan da; çoğu zaman doğa sana kendi kendinle konuşacak, bir iç muhasebe yapacak bolca zamanı cömertçe önüne sunar…
Doğanın cömertliği sadece bununla sınırlı değildir, düşünme becerilerini, yeteneklerini, tefekkür dünyanı da inşa ve ihya edecek muhteşem bir hazineye sahiptir.
Kimi zaman bir fidenin büyümesini izlerken, sabrın ve gayretin ne kadar mühim bir şey olduğunun tekrar altını çizersin. Bir tomurcuğun çiçeğe durması, umudun ne büyük bir güç olduğunu hatırlatır sana. Umut ve sabır olmadan hiçbir yolun yürünmeyeceğini tabiat adeta haykırır. Bir gülün kokusu, bir domatesin renk alışı, börtü böceğin kendi rızkı peşinde koşuşturması… İnsana kendi dışındaki canlılardan öğreneceği daha çok şeyin olduğunu gösterir.
Sanal değil, gerçek bir hayatın parçası olduğunu ve doğadaki hayatın kendi içindeki kolay ve zorluğunu doğada olursan, ona dokunursan ancak anlayabilirsin. Büyük büyük binaların, cam rezidansların içinde, sıkılgan ve bir o kadar kırılgan ruhlarla bunu anlamak pek mümkün değildir. Tıpkı kendi içindeki kolay ve zor taraflarınla tanışman gibi.
“Havaya bakarsam hava alırım/ Toprağa bakarsam dua alırım/ Topraktan ayrılsam nerde kalırım/ Benim sadık yârim kara topraktır” diyen ozanın içtenliğine, doğayla olan iletişimine şahit olursun. Bu iletişimin insana nasıl ayrıcalıklı bir bakış açısı kazandırdığının künhüne varırsın.
Her gün kendini yenileyen doğa, her günü farklı bir şekilde karşılayan, bıkıp usanmadan rengârenk fırçasıyla tabiata dokunan dehşet bir gücün varlığını bize bir uyum içinde senkronize eder.
Doğada olmak, bir hobiden, bir boş zaman doldurmaktan daha öte bir şeydir. Sizin gibi canlı olan varlıkların içinde olup onun bir parçası olduğunuzun bilincinde olmak insanı çok ötelere taşıyan bir duygu durum halidir. Bastığın otun, çimin canlı olması, suyun cana can katması, her gün gözünüzün önünde büyüyen başka canlıların olması; insanın eşya ile olan ilişkisinden bambaşka bir şeydir. Siz hiçbir eşyayla bu ruh halini yakalayamazsınız. Farkındalığınızı hiçbir eşya arttıramaz. Ancak tabiatla iç içe olduğunuzda bu farkındalığınızın ne kadar arttığını fark edeceksiniz.
Doğa, insana kendini, fıtratını gösteren ayetlerden bir ayettir. Başınızı göğe çevirdiğinizde, yağan yağmura, uçan kuşa; kâinatın hangi tarafına bakarsanız bakın, bir ayet karşınızda duruverir. Ziya Paşa’nın dediği gibi;
“Bu kâinat kitabının her bir yaprağında, marifet ilminin sır ve hikmet tecellilerinde binlerce hakikat dersi okunur. Yarabbi! Bu cihan, tefekkür deryasına dalanlar ve ilahi vitrinleri seyrederek ibret alanlar için, ne güzel bir mekteptir.”
Doğadan ayrıldıkça, koptukça insan, kendi hakikatinden, kendi değerlerinden de ayrı düştü. Sanal vitrinleri, mağaza vitrinlerini gezmekten, ilahi vitrinlere ne zaman ne de heyecan kaldı. Sırf hava almak için değil, tabiatın havasını teneffüs edip onunla bütünleşmeyi, onu seyretmeyi ertelediğinden; daha çok beton, daha çok fabrika, daha çok atık üretti insanlık. Oysa doğayla uyumlu bir hayatta ne israf ne dengesizlik söz konusudur. Her şey bir mizan ve ölçüyle yaratıldığı için amacına hizmet eder. Ama bu döngüyü bozanlar, şu anda da doğayla sağlıklı bir iletişim biçimi maalesef insanlığa sunamıyorlar.
Doğada olmanın onlarca, yüzlerce faydasını bilim bugün itiraf ederken, yine de bu doğadan kopuşu engelleyecek ciddi adımlar atma cesaretini gösteremiyor. Ama biz biliyoruz ki eninde sonunda her şey doğasına bir şekilde döner ve dönecektir. Ama gelin görün ki bu geçen zaman zarfında bu kevnî ayetleri hiç okuyamadan, tefekkür edemeden; “Başını çevir bak, gökte bir çatlak görecek misin?” ayetinin farkına varamadan, bu iç dinginliği yakalayamadan; kendisiyle sürekli çatışan, savaşan yürekler veda edip gidecekler. Sorunlarını çözemeden, yaşamı anlamlandıramadan, iç mutmainliği yakalayamadan bu kavgayla öte âleme gitmek kadar acı bir şey olmazsa gerek.
Hâlbuki sorun ve çözümler bu dünya imtihanının bir parçasıdır. Bir yazarın ifadesiyle; “Hayat problem çözmektir” (Karl R. Popper). Onun için de önümüze büyük imkânlar sunulmuş, akıl denilen büyük bir nimet bahşedilmiş. İşte bu aklı doğru kullanmanın bir yolu da doğayla barışık olup ondan kopmamaktır. Onun bize sunduğu nimetleri fark edip şükrünü yerine getirerek, nimeti kendi amacına göre kullanmaktır.
Bir güneşi, bir ağacı, yeri gelir bir rüzgârı yok saymamaktır. Denizin dalgalarında, ormanın sessizliğinde, kendi iç sesinizle sizi yaratan o büyük gücün sesine ses vermenizdir. İşte o zaman doğadan, tabiattan, size bahşedilen hayattan çok şey öğrenir ve her an şükrünüzü arttıracak bir şeyle karşılaşırsınız. Ve şükrünüz arttıkça doğada olmanın her an ‘dua’da olmak olduğunu anlarsınız…
“Yeryüzünü enine boyuna uzatan, onda sabit dağlar ve ırmaklar meydana getiren, orada meyvelerin her birinden çifter çifter yaratan O’dur. Geceyi de gündüzün üzerine o bürüyüp örtüyor. Düşünen insanlar için şüphesiz bütün bunlarda ibretler vardır.” (Ra’d/3)
Kaygı ve telaşın insanlığın simasına alın yazısı gibi yazıldığı bu zamanlarda tabiatın o mucizevi yönünü tekrar keşfe çıkmalıyız. Kendimize dua etmenin, kendimize bir iyilik yapmanın, kendimize değer katmanın en güzel yolu; kendimizi değerli hissettiğimiz yerlerde olmaktır.
Rabbimizin bize lütfettiği bu iki büyük kitabı okumayı başarırsa insanlık, hem kendine hem de doğaya bu kadar haksızlık yapmayacak ve daha anlaşılır ve berrak bir hayatın içinde yaşamını idame edebilecektir. Kaygı ve telaşın altında yitirdiği mütebessim yüzü ortaya çıkacaktır insanlığın.
Öyleyse haydi hep birlikte duaya duralım, doğaya çıkalım, doğada olmak zaten duada olmaktır…
Şüheda, sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Malatya’da dünyaya geldi. İlköğretim dışındaki eğitimlerini uzaktan eğitim yoluyla tamamladı. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ve derneklerin eğitim komisyonlarında görev aldı.
2000 yılından bu yana Nida Dergisi’nde yazılar kaleme alan Şüheda, sosyoloji mezunudur ve aile danışmanlığı yapmaktadır. Aynı zamanda aile ve toplum üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.
Yayımlanmış eserleri arasında; Merhamet Durağı (Nida Dergisi Yayınları, 2017), Yol Arkadaşı Cümleler (Mümbit Yayınları, 2020) ve Ey Yavrucuğum (Mümbit Yayınları, 2020) bulunmaktadır.
Bazı filmler vardır kitap gibi, bazı kitaplar vardır film gibidir. Ne okunması bitsin, ne finali son bulsun dediğiniz sanatsal çalışmalar açıkça gösterir ki, değerli olan buharlaşıp uçmaz. Her gönülde, her sinede kendine bir yer bulur kıymetli işler. Mick Jackson tarafından 1999’da sinemaya uyarlanan film, hayatın anlamını anlamaya, hayatın öğrenmeye ve öğretmeye dayalı olduğuna parmak basan bir yapım. Morrie ile Her Salı adlı film (Tuesdays With Morrie) öğretip öğrendiğimiz, verip aldığımız sürece hayatın güzelliklerle dolu olduğunu zihinlere kazır. Bunun için yapılması gereken aslında çok basit: Etrafa bakmak, gözlemlemek, temaşa etmek.
Hayatta mutluluğunu ya da üzüntüsünü yaşadığımız şeyler kendi ellerimizle ortaya koyduklarımız olmalıdır. Bu sebeple kendi tercihimiz olmayan kavmiyetimizle, cinsiyetimizle ya da elde etmediğimiz değerlerle ayrışmaya çalışmamız farklı olduğumuz insanlara karşı antipati oluşturabilir. Bu sebeple “Ne mutlu Türküm diyene!” ya da “Ne mutlu Kürdüm diyene!” ya da “Ne mutlu İngilizim, ne mutlu Arnavutum ya da başka bir kavimdenim diyene!” demek yerine “Ne mutlu Müslümanım!” diyene dememiz daha sağlıklı durmaktadır.
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
İslam dünyasında bütün insanlığı kuşatacak kurucu fikirler ortaya koymanın aciliyetinin bilincinde, zamanın ruhunu kavramış çok kıymetli alimler düşünürler ve entelektüeller var. Fakat savaşların üzerimize boca ettiği kan ve gözyaşının yarattığı sellerin sesi, bu naif ve derinden gelen seslerin duyulmasını engelliyor. Bir de bir kişiyi ya bütünüyle kabul ya da ret etme zorunluluğu varmış gibi, en küçük bir fikir ayrılığı yaklaşım farklılığı bile düşünce üreten insanların hızla tasfiyesine yol açıyor.
Doğada Olmak Dua da Olmaktır
Bin ders-i maarif okunur her varakında,
Ya Rab ne güzel mektep olur mekteb-i âlem!
Ziya paşa
Doğa, insanın özüne açılan büyük bir kapı gibidir. Her an yeni bir şeyler keşfedecek, her an yeni şeyler öğrenecek büyük bir ansiklopedi misali… Doğa, izlediğin her anında duygu cümbüşü yaşayacağın, hissiyatının neşv-ü nemâ bulacağı büyük bir açık hava sineması gibidir.
Kimi zaman bir kelebeğin kanatlarındaki renklere takılır, kimi zaman akan suyun çağıltısıyla bir uzun yolculuğa çıkarsın… Modern çağın ifadesiyle bir terapi gibi duyguların dehlizinde kör noktalarını ararsın. Hep bir zamana ayarlı saatlerin içinde kendinle yüzleşecek cesareti bulamasan da; çoğu zaman doğa sana kendi kendinle konuşacak, bir iç muhasebe yapacak bolca zamanı cömertçe önüne sunar…
Doğanın cömertliği sadece bununla sınırlı değildir, düşünme becerilerini, yeteneklerini, tefekkür dünyanı da inşa ve ihya edecek muhteşem bir hazineye sahiptir.
Kimi zaman bir fidenin büyümesini izlerken, sabrın ve gayretin ne kadar mühim bir şey olduğunun tekrar altını çizersin. Bir tomurcuğun çiçeğe durması, umudun ne büyük bir güç olduğunu hatırlatır sana. Umut ve sabır olmadan hiçbir yolun yürünmeyeceğini tabiat adeta haykırır. Bir gülün kokusu, bir domatesin renk alışı, börtü böceğin kendi rızkı peşinde koşuşturması… İnsana kendi dışındaki canlılardan öğreneceği daha çok şeyin olduğunu gösterir.
Sanal değil, gerçek bir hayatın parçası olduğunu ve doğadaki hayatın kendi içindeki kolay ve zorluğunu doğada olursan, ona dokunursan ancak anlayabilirsin. Büyük büyük binaların, cam rezidansların içinde, sıkılgan ve bir o kadar kırılgan ruhlarla bunu anlamak pek mümkün değildir. Tıpkı kendi içindeki kolay ve zor taraflarınla tanışman gibi.
“Havaya bakarsam hava alırım/ Toprağa bakarsam dua alırım/ Topraktan ayrılsam nerde kalırım/ Benim sadık yârim kara topraktır” diyen ozanın içtenliğine, doğayla olan iletişimine şahit olursun. Bu iletişimin insana nasıl ayrıcalıklı bir bakış açısı kazandırdığının künhüne varırsın.
Her gün kendini yenileyen doğa, her günü farklı bir şekilde karşılayan, bıkıp usanmadan rengârenk fırçasıyla tabiata dokunan dehşet bir gücün varlığını bize bir uyum içinde senkronize eder.
Doğada olmak, bir hobiden, bir boş zaman doldurmaktan daha öte bir şeydir. Sizin gibi canlı olan varlıkların içinde olup onun bir parçası olduğunuzun bilincinde olmak insanı çok ötelere taşıyan bir duygu durum halidir. Bastığın otun, çimin canlı olması, suyun cana can katması, her gün gözünüzün önünde büyüyen başka canlıların olması; insanın eşya ile olan ilişkisinden bambaşka bir şeydir. Siz hiçbir eşyayla bu ruh halini yakalayamazsınız. Farkındalığınızı hiçbir eşya arttıramaz. Ancak tabiatla iç içe olduğunuzda bu farkındalığınızın ne kadar arttığını fark edeceksiniz.
Doğa, insana kendini, fıtratını gösteren ayetlerden bir ayettir. Başınızı göğe çevirdiğinizde, yağan yağmura, uçan kuşa; kâinatın hangi tarafına bakarsanız bakın, bir ayet karşınızda duruverir. Ziya Paşa’nın dediği gibi;
“Bu kâinat kitabının her bir yaprağında, marifet ilminin sır ve hikmet tecellilerinde binlerce hakikat dersi okunur. Yarabbi! Bu cihan, tefekkür deryasına dalanlar ve ilahi vitrinleri seyrederek ibret alanlar için, ne güzel bir mekteptir.”
Doğadan ayrıldıkça, koptukça insan, kendi hakikatinden, kendi değerlerinden de ayrı düştü. Sanal vitrinleri, mağaza vitrinlerini gezmekten, ilahi vitrinlere ne zaman ne de heyecan kaldı. Sırf hava almak için değil, tabiatın havasını teneffüs edip onunla bütünleşmeyi, onu seyretmeyi ertelediğinden; daha çok beton, daha çok fabrika, daha çok atık üretti insanlık. Oysa doğayla uyumlu bir hayatta ne israf ne dengesizlik söz konusudur. Her şey bir mizan ve ölçüyle yaratıldığı için amacına hizmet eder. Ama bu döngüyü bozanlar, şu anda da doğayla sağlıklı bir iletişim biçimi maalesef insanlığa sunamıyorlar.
Doğada olmanın onlarca, yüzlerce faydasını bilim bugün itiraf ederken, yine de bu doğadan kopuşu engelleyecek ciddi adımlar atma cesaretini gösteremiyor. Ama biz biliyoruz ki eninde sonunda her şey doğasına bir şekilde döner ve dönecektir. Ama gelin görün ki bu geçen zaman zarfında bu kevnî ayetleri hiç okuyamadan, tefekkür edemeden; “Başını çevir bak, gökte bir çatlak görecek misin?” ayetinin farkına varamadan, bu iç dinginliği yakalayamadan; kendisiyle sürekli çatışan, savaşan yürekler veda edip gidecekler. Sorunlarını çözemeden, yaşamı anlamlandıramadan, iç mutmainliği yakalayamadan bu kavgayla öte âleme gitmek kadar acı bir şey olmazsa gerek.
Hâlbuki sorun ve çözümler bu dünya imtihanının bir parçasıdır. Bir yazarın ifadesiyle; “Hayat problem çözmektir” (Karl R. Popper). Onun için de önümüze büyük imkânlar sunulmuş, akıl denilen büyük bir nimet bahşedilmiş. İşte bu aklı doğru kullanmanın bir yolu da doğayla barışık olup ondan kopmamaktır. Onun bize sunduğu nimetleri fark edip şükrünü yerine getirerek, nimeti kendi amacına göre kullanmaktır.
Bir güneşi, bir ağacı, yeri gelir bir rüzgârı yok saymamaktır. Denizin dalgalarında, ormanın sessizliğinde, kendi iç sesinizle sizi yaratan o büyük gücün sesine ses vermenizdir. İşte o zaman doğadan, tabiattan, size bahşedilen hayattan çok şey öğrenir ve her an şükrünüzü arttıracak bir şeyle karşılaşırsınız. Ve şükrünüz arttıkça doğada olmanın her an ‘dua’da olmak olduğunu anlarsınız…
“Yeryüzünü enine boyuna uzatan, onda sabit dağlar ve ırmaklar meydana getiren, orada meyvelerin her birinden çifter çifter yaratan O’dur. Geceyi de gündüzün üzerine o bürüyüp örtüyor. Düşünen insanlar için şüphesiz bütün bunlarda ibretler vardır.” (Ra’d/3)
Kaygı ve telaşın insanlığın simasına alın yazısı gibi yazıldığı bu zamanlarda tabiatın o mucizevi yönünü tekrar keşfe çıkmalıyız. Kendimize dua etmenin, kendimize bir iyilik yapmanın, kendimize değer katmanın en güzel yolu; kendimizi değerli hissettiğimiz yerlerde olmaktır.
Rabbimizin bize lütfettiği bu iki büyük kitabı okumayı başarırsa insanlık, hem kendine hem de doğaya bu kadar haksızlık yapmayacak ve daha anlaşılır ve berrak bir hayatın içinde yaşamını idame edebilecektir. Kaygı ve telaşın altında yitirdiği mütebessim yüzü ortaya çıkacaktır insanlığın.
Öyleyse haydi hep birlikte duaya duralım, doğaya çıkalım, doğada olmak zaten duada olmaktır…
Yazar
Şüheda, sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Malatya’da dünyaya geldi. İlköğretim dışındaki eğitimlerini uzaktan eğitim yoluyla tamamladı. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ve derneklerin eğitim komisyonlarında görev aldı.
2000 yılından bu yana Nida Dergisi’nde yazılar kaleme alan Şüheda, sosyoloji mezunudur ve aile danışmanlığı yapmaktadır. Aynı zamanda aile ve toplum üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.
Yayımlanmış eserleri arasında; Merhamet Durağı (Nida Dergisi Yayınları, 2017), Yol Arkadaşı Cümleler (Mümbit Yayınları, 2020) ve Ey Yavrucuğum (Mümbit Yayınları, 2020) bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Morrie ile Her Salı’dan Hayata ve Eğitime Dair Notlar
Bazı filmler vardır kitap gibi, bazı kitaplar vardır film gibidir. Ne okunması bitsin, ne finali son bulsun dediğiniz sanatsal çalışmalar açıkça gösterir ki, değerli olan buharlaşıp uçmaz. Her gönülde, her sinede kendine bir yer bulur kıymetli işler. Mick Jackson tarafından 1999’da sinemaya uyarlanan film, hayatın anlamını anlamaya, hayatın öğrenmeye ve öğretmeye dayalı olduğuna parmak basan bir yapım. Morrie ile Her Salı adlı film (Tuesdays With Morrie) öğretip öğrendiğimiz, verip aldığımız sürece hayatın güzelliklerle dolu olduğunu zihinlere kazır. Bunun için yapılması gereken aslında çok basit: Etrafa bakmak, gözlemlemek, temaşa etmek.
Mavi Kardelenler Borçlusu
Kırsal hakikatler besliyorum, kentler ki samimiyetten küçüktür,
Köylerdeki inancı kuşanıp da geldim, şehirler ki ağır bir yüktür.
Bildiklerim, çıktığım yolların tarifine yetmiyor,
Bu kara yazı, şu koca ömrün tarihine gitmiyor.
Hayal, zihnin kapısına itinayla vurulmuş alımlı bir rüyadır,
Aşk, uçsuz bucaksız sahradan denizler çıkaran bir deryadır.
Ezgiler mırıldandık, üstelik sevdalar satın aldık,
Gündüzleri güneşe, her gece aya hasret kaldık.
Ne Mutlu Müslümanım Diyene!
Hayatta mutluluğunu ya da üzüntüsünü yaşadığımız şeyler kendi ellerimizle ortaya koyduklarımız olmalıdır. Bu sebeple kendi tercihimiz olmayan kavmiyetimizle, cinsiyetimizle ya da elde etmediğimiz değerlerle ayrışmaya çalışmamız farklı olduğumuz insanlara karşı antipati oluşturabilir. Bu sebeple “Ne mutlu Türküm diyene!” ya da “Ne mutlu Kürdüm diyene!” ya da “Ne mutlu İngilizim, ne mutlu Arnavutum ya da başka bir kavimdenim diyene!” demek yerine “Ne mutlu Müslümanım!” diyene dememiz daha sağlıklı durmaktadır.
Emperyalizm ve Edebiyat
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Septik Bir Müslümanın Yolculuğu
İslam dünyasında bütün insanlığı kuşatacak kurucu fikirler ortaya koymanın aciliyetinin bilincinde, zamanın ruhunu kavramış çok kıymetli alimler düşünürler ve entelektüeller var. Fakat savaşların üzerimize boca ettiği kan ve gözyaşının yarattığı sellerin sesi, bu naif ve derinden gelen seslerin duyulmasını engelliyor. Bir de bir kişiyi ya bütünüyle kabul ya da ret etme zorunluluğu varmış gibi, en küçük bir fikir ayrılığı yaklaşım farklılığı bile düşünce üreten insanların hızla tasfiyesine yol açıyor.