İslam dünyası siyasal sömürgecilikten sonra epistemik sömürgecilik sürecini yaşamaktadır. Kendi dünyasına, tarihine, medeniyetine seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle ve kavramlarla bakanların epistemik sömürgenin ağına düşmeleri kaçınılmazdır. Kimilerinin İslam’ı, Kur’an’ı, hadisleri bile seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle değerlendirmesi, yorumlaması gelinen noktanın ne kadar endişe verici olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Müslüman zihninin, Müslüman’ca yaşanan ortamın yok olduğu epistemolojik kırılma ve ontolojik kopuş giderek dünyevileşen Müslümanların büyük bir kısmının umurunda bile değil.
Epistemik kirlenme… Epistemik bunalım… Yetmez gibi, Müslüman toplumlarda akla, bilgiye, bilgi üreten unsurlara karşı büyük bir kayıtsızlığın oluşu… Nelerle kuşatıldığının farkına varamama…
Epistemolojinin gündemde olması gerekmez mi? Epistemolojik bağımsızlık elde edilmeden Müslümanların içinde bulundukları zor durumdan kurtulmaları mümkün mü?
Hakikate ulaşma isteği ve iddiasının olduğu bir yerde epistemolojinin gündeme gelmemesi düşünülemez. Ortaya konan bilgilerin doğru olup olmadıkları, kaynakları, delilleri hep epistemoloji tarafından test edilir. Bu nedenle epistemolojik bir bakış açısına sahip olmak önemlidir.
Epistemoloji… Bilgi kuramı ya da bilgi felsefesi… Bilginin doğası, kapsamı, kaynağı, kökenleri, değeri ile ilgilenen felsefe dalı…
Epistemoloji bütün disiplinlerin temelinde yer alır, çünkü söz konusu felsefe disiplinlerinin sistematik kavrayışlarıyla dayandıkları ilke ve kabuller ancak epistemolojik olarak oluşturulup temellendirilebilir. Epistemoloji üzerine Platon, Aristoteles, Aquinolu Thomas, İbni Sina, Farabi gibi filozoflar çalışmalar yaptıysalar da epistemoloji özellikle modern çağda ön plana çıkmıştır. Bilginin, zayıf halkları ezmek için güç olarak kullanıldığı modern çağda Rene Descartes, John Locke, Kant, Bertrand Russell ayrıntılı çalışmalar yapmışlardır.
Epistemolojinin, yani bilgi felsefesinin şu sorulara cevap aradığı söylenir: “Bilgi nedir?”, “Bir şeyi biliyorum demek ne demektir?”, “Bilgi nasıl elde edilir?”, “Bilginin unsurları nelerdir?”, “Bilmenin ölçüt ve koşulları nelerdir?”, “Bilginin türleri nelerdir?”, “Bilginin kaynağı nedir?”, “Bilginin değeri nedir?” gibi.
Pozitivizm (olguculuk), yalnızca fiziksel ve maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bilgilerin doğru olduğunu kabul eder. Pozitivizm denince akla Auguste Comte gelir. Pragmatizm (faydacılık) ise insana fayda veren bilgilerin doğru, fayda vermeyenlerin ise yanlış bilgi olduğunu savunur. Pragmatizm denince de akla William James ve John Dewey gelir kuşkusuz.
İlk İslam filozofu Kindi, bilgiyi, “Eşyanın hakikatleriyle kavranması” şeklinde tanımlanmıştır. Farabi’ye göre, bilgi, insanın yapıp etmelerine bağlı olmayan varlıkların mevcudiyetiyle ilgili olarak akılda kesin hükmün oluşmasıdır.
Seyyid Şerif El Cürcani ise, “Bilgi, düşüncenin gerçeğe tam uygun olmasıdır.” der.
Batı bilgisi yalnızca dış dünya ile ilgilenmiştir. Yani, doğanın bilgisine talip olmuştur. Doğanın hakikatine dönük bilgiden kaçmışlardır hep. Onlar için önemli olan doğanın, insanın somut bilgisidir. Bunun sonucu olarak batının bu bilgisi, doğayı ve insanı anlama ve anlamlandırma amacına dönük değil, doğaya ve insana hâkim olma ve onlardan faydalanma amacına yönelik olarak kullanılmıştır. Bu bilgi hep güç eksenlidir ve toplumlar bu güçle terbiye edilmeye çalışılmıştır.
Bilgi güçtür elbette. Önemli olan, bu gücün ne için ve nasıl kullanıldığıdır. Akıl-vahiy bütünlüğü ile elde edilen bilgilerin oluşturduğu güç insanlığa yararlı işler yaptırır. Vahyi devre dışı bırakan bilgilerle elde edilen güç ise insanlığa felaketten başka bir şey getirmemiştir, getirmez de. Çağımızda vahiyden kopuk olan, yalnızca aklın belirlediği bilgilerle elde edilen güç -her ne kadar insan, kadın, çocuk, hayvan, çevre haklarından söz edilse de- aslında şiddeti körükleyici; insanları, toplumları kutuplaştırıcı, zayıf halkları bastırıcı, farklı sesleri susturucu bir rol oynamaktadır.
Mevcut bilim ve felsefe bilginin başka imkân ve yöntemlerine çıkabilecek yolları kapatmıştır. Zihinlere vurulan modern dönemdeki bilimsellik felsefesinin zincirleriyle, insanda, sanki başka bir bilgi edinme yolu ve yöntemi bulunmadığı algısı oluşturularak, bir şekilde, vahiy devre dışı bırakılmıştır. Rasyonalistler doğru bilgiye yalnızca akıl ile ulaşılabileceğini ileri sürerken, empiristler doğru bilginin tek kaynağı ve ölçütünün duyularla ve tecrübe sonucunda elde edilen şeyler olduğunu söyler. Septisizm doğru bilgiye ulaşmanın imkânsız olduğunu, agnostisizm ise insanın hiç bir zaman eşyanın hakikatini idrak edemeyeceğini savunur. Bilginin farklı tanımlarının yapılması, kaynaklarının farklı olması nedeniyledir.
İslam düşüncesi açısından bilginin algılanma biçimleri farklı olsa da kaynağı aynıdır. İslam, insanın bilgi ve algı yollarını üç araca dayandırır: Akıl, duyular, vahiy. Vahiy mutlaktır; duyu ve akıl idrakleri ise onu destekleyen deneysel ve kuramsal bilgilerdir. Akıldan, aklın sınırları dâhilinde, duyulardan kendi işlevleri çerçevesinde yararlanılabilir. Bu nedenle mutlak bilgi vahyî temele dayanmaktadır. Vahyî bilginin aklî tutarlılıkta insanlığa sesleniyor olması gaip âleminde de aynı şekilde devam eder. Son söz her zaman vahyî bildirime aittir.
Vahiy, aklın bilgilerini daha da geliştirir ve aklın ulaşamayacağı bilgileri verir. Bu bilgiler akıl ile çelişik değildir. İslam; vahyin, aklın ve duyu organlarının kaynağı olarak Yaratıcı’yı gördüğü için bu bilgi araçlarının birbiriyle çelişkisi kabul edilemez.
Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ilim kesin bilgi demektir. İlahi mesaj olarak ilim başlı başına bir delil özelliğini taşır. Bu nedenle vahyedilmiş bilgi insanın bilme eylemini gereksiz kılan bir bilgiye değil bu eylemi doğruya, güzele ve daha mükemmele sevk eden ilkesel hükümleri ifade eder. İnsana düşen, Kur’an’da açıkça belirtilen bilgi araçlarını kullanmaktır.
İnsan, çevresinde algıladığı nesneleri tanımlamak için aklından ve duyu organlarından yararlanır. Duyu organları aracılığıyla alınan bilgiler muhakeme edildikten sonra anlam hâlini alır. Akıl etme faaliyeti bu şekilde gerçekleşmiş olur. Akıl, nesneler dünyasından ayrı olarak düşünme faaliyetini belli ilkeler ile işletir. İlkelerle akıl etme faaliyeti sonucunda ortaya mantık ilkeleri çıkar. Vahyî bilgiyi alan akıl, bu bilginin ışığında ve mantığın zemininde nesneleri anlamlandırmaya başlar. İşte, bu nokta insanda var olan zihnin Müslüman zihne dönüştüğü noktadır.
İslam bilgi tasavvurunda bir haberin bilgi kabul edilmesi için üç etken öne çıkar: Birincisi, aklî öncüllerle uyumlu olması; ikincisi, vahyî ilkelerle uyumlu olması; üçüncüsü ise, zannilik oranının seviyesidir. Bu üç koşula uygun olan bir haber “bilgi” değerine ulaşır. Yine, bu üç koşula uygun olan bir şey gerçek anlamda bilinmiş olur. Bir bilginin İslami olup olmadığı da aynı yöntemle saptanır. Ayrıca, bir bilginin “delil” olarak kabul edilmesi de bu üç koşula bağlıdır. Hikmet denilen değerlendirme gücü de aklın önüne gelen verileri bu üç koşula uyup uymadığını araştırmasıyla elde edilebilir ancak.
Farabi’ye göre, seçkinle avamı birbirinden ayıran en önemli nokta kavrama ve bilgi tarzlarındaki farklılıktır. Seçkinler, akılla kavrandığı şekilde kesin delillerle (burhanla) varlıkların bilgisine sahip olan; avam ise denenmemiş, yaygın olmakla birlikte doğru olmayan müşterek görüşlere sahip olan insanları tanımlar. Avam, delilden anlamaz; onlar yalnızca hayal gücü sahibidir. Hakikatleri ancak örneklerle, duyusal benzetmelerle temsil eden dilden ve yöntemlerden anlarlar.
“Postmodern dönemde Müslümanlar hangi bilgilerle kuşatıldığının, hangi bilgilere dayanarak neyi, nasıl savunduklarının farkında mıdırlar acaba?” sorusu ister istemez akla gelmektedir.
Postmodern dönemde neredeyse bütün değer ve kurumlar, felsefe, bilim, din, mitoloji, şiir, edebiyat, mimari vs. yeniden sorgulanmakta, yeniden anlamlandırılmaktadır. Bu durumun beraberinde getirdiği aşırı rölativizmden (görecelik) Müslümanların etkilenmediğini söylemek mümkün değildir. Postmodern dönemde Müslümanlar ontolojik ve epistemolojik bir krizin içindedir ve bu kriz giderek daha da derinleşmektedir. Kendi kökenleriyle, içinde bulundukları seküler yapılarla olan ilişkiler ve bu ilişkilerin nasıl bir siyasal zemine oturması gerektiği hususunda Müslümanların kafası karışıktır. Bu, epistemolojik krizdir. Ontolojik kriz ise kendi varlığına ve varoluş biçimine ait sorulardır. Sürekli şiddet dini olarak anılmaya başlanan İslam anlayışı nedeniyle Müslümanların büyük çoğunluğu, sözde dinin savunuculuğunu yapmaya ve şiddet dini algısından kurtulmaya çalışırken kendi değer ve kavramlarına değil, modern dünyanın değer ve kavramlarına başvurmaktadır. İnsan hakları, yurttaşlık, demokrasi, muhafazakârlık… Çünkü Müslüman halkların yaşadıkları ülkelerdeki bilim, insan ve siyaset ilişkilerinin İslam düşüncesiyle bir ilgisi bulunmamaktadır.
Bir konuda doğru sonuca ulaşabilmek için öncelikle doğru kavram sisteminin olması ve söz konusu kavram sistemi içinde ifade edilmiş olan güvenilir bir bilgi temelinin bulunması gerek. Doğru düşünme kuralları, doğru kavramlarla ifade edilmiş bilgi ve veriler üzerine uygulandığı zaman doğru sonuçlara ulaştırabilir ancak.
İslam düşüncesinde gerçeklik, bilgi, adalet ve dinamik denge kavramları birbirine bağlı kavramlardır. Gerçekliğe değer verilmeyen toplumlarda bilgi barınamaz. Bilgi kazanmanın amacının gerçekliğe ulaşmak olması gerek. Toplumda yer kapmak, insanları tahakküm altına almak gibi amaçlarla kazanılan birçok şeyin adalet ve dinamik denge kavramlarıyla bir ilgisi bulunmamaktadır. Gerçekliğe ulaşmak için edinilmeye çalışılan bilginin farklı amaçlarla elde edilen şeylerle karıştırılması doğru değildir elbette.
Gerçekliğin, dini ve dünyevi gerçeklik olarak bölünmesi kabul edilemez. Bazı ilimlerin dini, bazılarının dünyevi ilim olarak nitelendirilmesi, sonuçta, Müslümanların ilmin önemli bir kısmını ihmal, hatta terk etmelerine yol açmıştır. Bu durum giderek Müslümanların dünyada siyasal iradeden mahrum duruma düşmelerine neden olmuştur. Yine, dini ilim-dünyevi ilim ayırımı Müslümanların zihninde laik düşüncenin ortamını hazırlamıştır. Kimilerinin bir yandan kavramsal planda din-dünya ayrımını benimseyip diğer yandan siyasal planda buna karşı çıkmaları bir çelişkidir doğrusu. Müslümanların toplumsal ve siyasal çelişkilerden kurtulabilmesi için her şeyden önce temeldeki kavramsal bozukluk ve çelişkilerden kurtulmaları gerek. Örneğin, İslam’a mensup olanların kendilerini “muhafazakâr” olarak tanımlaması ciddi bir zihinsel savrulmadır.
Sömürgeci dünya görüşü dünya toplumlarını batılı değerler temelinde örgütlerken, Müslümanlar bu örgütlenme süreçlerini ve bu süreçlerin muhtemel sonuçlarını, dünyaya dar bir çerçeveden baktıkları için, öngörememişlerdir. Hep “ötekiler” olarak tanımlanan Müslümanlar, dünya toplumlarının seküler temelde örgütlenmesine seyirci kalmışlardır.
Araçsal epistemolojinin belirlediği bir dünyada yaşanmaktadır. Öyle ki araçsal epistemoloji yoluyla batılı hemen her tür proje evrenselleştirilebilmiştir. Her toplum bu epistemoloji aracılığıyla kendi anlam-değer dünyasına yabancılaştırılmış, etkisiz hale getirilmiştir.
Müslümanların küresel misyonları sona erince batılı değerler, referanslar temelinde şekillenen seküler dünya görüşü evrensellik tekelini ele geçirmiştir, dense yanlış olmaz. Seküler dünya görüşü evrenselliği sömürgeciliğin bir maskesi olarak kullanmıştır. Evrensellik tekelini ele geçiren seküler dünya görüşü her toplumun, her kültürün insanlığa kazandırabileceği değerlerin olabileceğini hesaba katmayarak batılı paradigmaları bütün dünyaya dayatmıştır. Sevdirerek ya da güç yoluyla… Müslüman halkların bilincinin seküler epistemoloji yoluyla sömürgeleştirilmesinden sonra Müslümanlar İslami bilginin, düşüncenin ve hayat tarzının İslami paradigmalar temelinde nasıl gündeme getirilebileceğini bile konuşurken seküler epistemoloji algısıyla konuşmaktadır. Bu durum İslami bünyenin sömürgeci bilgi tarafından nesneleştirildiğini göstermektedir.
Bir toplumu etkisiz hale getirmenin yollarından birisi, o toplumu zihinsel anlamda vesayet altına almaktır. Vesayet altına alınan zihinlerin kendilerine özgü bir gelecek tasavvur etmeleri kolay değildir. Böyle bir toplum hep sürüklenmeye, savrulmaya mahkûmdur. Müslümanlar, içinde bulundukları süreçlerin önceden tasarlanmış bir proje olduğunu fark edememişlerdir. Dünya Müslümanları büyük bir epistemolojik şiddet altındadır. İslam’ın, tevhidi bütünlük içinde hayata hakim olduğu zamanlarda ortada bir irade vardı. Bu irade Müslüman bilincin sömürgeleştirilmesiyle birlikte sona ermiştir maalesef. Müslüman toplumlarda düşünsel, kültürel, felsefi, edebi, mimari hayat epistemik şiddete maruz kalmıştır; zira bilgi olarak dayatılan şeyler masum ve meşru bilgi değildir.
Epistemik şiddet… Müslümanların zihinleri yıllardır modern paradigma tarafından biçimlendirilmektedir. Modern paradigma bizzat kendisi şiddet üretmekte ve şiddetin dalga dalga yayılmasını körüklemektedir. İnsanların, toplumların önüne konulan birçok metin, sözleşme ya da norm, bünyesinde epistemik şiddeti barındırmaktadır. Epistemik şiddet daha çok dil ve kavramlar aracılığıyla belirleyici olur. Kullanılan dil ve seçilen kavramlar hangi düşünce sisteminin, hangi paradigmanın etkisi altında kalındığını gösterir.
Epistemik şiddet, toplumsal gerçekliklerin anlaşılmasına engel olmakta, alışılmış düşünce kalıpları içinde insanları tutsaklaştırmakta ve farklı yaklaşımları cezalandırmakla tehdit etmektedir.
Müslümanlar ise kendilerine sunulan ontolojik ve epistemolojik düzenin sınırlarının aşılabileceğine ilişkin inancını yitirmiştir. Kendi bilgi sistemini ve dünya görüşünü dünyaya yansıtamayanların başka bilgi sistemlerinden, dünya görüşlerinden sıyrılmaları mümkün değildir. Bir projeye ihtiyaç var, ama Müslümanların ontolojik ve epistemolojik durumla ilgili bir projeleri henüz bulunmamaktadır. İslam’ı, bireysel dindarlık şeklindeki bir maneviyat anlayışına indirgeyen insanların bu tür projeleri hazırlamaları bir yana, düşünmeleri bile zordur. Postmodern epistemolojinin kuşatılmışlığında olup bitenleri doğru düşünebilmek, değerlendirebilmek iyi bir İslami bilgiyi, tam bir istikamet üzere olmayı, çok çaba ve fedakârlık göstermeyi, her şeyden önemlisi samimi davranmayı gerektirir. Yalnızca laf üreterek hiçbir sonuç elde edilemez. İslam’ın yasaklarından kaçınmak ve buyruklarını büyük bir titizlikle yerine getirmek, İslam ahlakıyla donanmak, Rabbimizin bir çıkış yolu göstermesi için daha fazla dua etmek gerek.
Postmodern epistemoloji… Farklı zihinlerin tecrübelerine göre değişebilecek tanımların yapılması… Tek ve kesin bir doğru değil, doğruların varlığı… Mutlaklık değil, olabilirlik… Tek ve kesin bir gerçekliğin çizilemeyeceği… Dinin, dünyayı açıklamaya çalışan bir perspektif olması kabul edilebilir, ama kendini dayatamayacağı…
Her şeye göreceli bakılan bir dönemde Müslümanların hayatın akışına kendilerini bırakmaları üzücüdür doğrusu. Çünkü Müslümanlar ontolojik ve epistemolojik krizi yaşarken postmodern dönemin epistemik cemaati seküler dünya görüşünün ihtiyaç duyduğu bilgileri üretmeye, toplumlara dayatmaya devam etmektedir. Epistemik cemaat, genel bir söyleyişle, bir entelektüeller ekibidir. Antipozitivist entelektüeller… Sözde bilginin efendileri… Bilgiyi inşa eden, işleyen, geliştiren, sonraki kuşaklara aktaranlar topluluğu…
Epistemik cemaatin ürünü olmayan bilgi, bilgi statüsünde yer almaz. Öyle ki bilginin gücü, epistemik cemaatin gücüdür. Bilgi adına öne sürülen her şey epistemik otoritenin, yani epistemik cemaatin onayıyla “bilgi” kabul edilir ancak.
Bilginin efendileri diye anılan entelektüel batılı otorite İslami bilgi, dil, kavram ve tecrübeyi “aykırı” olarak görmüştür. Bu aykırılaştırma ile birlikte Müslümanlar epistemolojik değerlendirmeler, eleştiriler yapamadıkları için paradigmatik bir bağımlılık içine girmiş ve bu bağımlılığı içselleştirmişlerdir. Bilimsel sömürgeciliğin yolu bu şekilde açılmıştır, denilse yanlış olmaz.
Postmodern dönemde ortaya çıkan sorunların üstesinden nasıl gelinecek? Kur’an temelli epistemolojik anlayışın ortaya konulması çok mu zor?
İslam felsefesinde özel bir disiplin olarak bilgi kuramı (epistemoloji) çalışmaları görülmemekle birlikte ilim, hikmet, marifet, akıl, bilinç, tasavvur gibi Kur’ani terimler çerçevesinde bilgi konusu tartışılmış ve önemli filozoflar tarafından bir epistemoloji anlayışı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu kavramların Kur’an ve sünnetin belirleyiciliğinde ele alınıp tartışılması İslami metodoloji açısından önemlidir elbet. Çünkü bu metodoloji insanın bilgi edinme sürecini ihmal etmemiş, aksine tevhid kuralları temelinde yeni bir bilgi anlayışının ortaya konulmasında önemli rol üstlenmiştir.
İslam epistemolojisi, İslam bilgi kuramı ya da İslami bilgi anlayışı anlamlarına gelmektedir, denilebilir. Bu tanımlama bilginin doğası, kaynağı, öznelliği, nesnelliği, sınırlanması, faydalı veya faydasız olması, bilmenin imkânı gibi çalışmaları kapsamaktadır. İslam epistemolojisi kuramsal bir çalışmanın ötesinde insanın düşünce ve davranışıyla toplumsal etkileşimi arasındaki ilişkiyi de kapsayan bir disiplindir. Çünkü epistemoloji toplumsal bir dünya görüşünü yansıtan entelektüel bir üründür. Bu ürün bilginin farklı kollara ayrılmasında ve eğitim kurumalarında bireyin ve toplumun kültürel inşası konusunda anahtar rol üstlenmektedir.
Bilgi konusu İbni Sina, İmam Gazali, Farabi, İbni Haldun, İbni Rüşt gibi İslam âlimleri, düşünürleri tarafından da çokça tartışılmıştır. İslam âlimleri, düşünürleri Platoncu epistemolojinin temel kavramı olan “algılama” ile Aristotelesçi epistemolojinin temel kavramı olan “soyutlama”nın epistemolojik sorunu yalnız başlarına çözebilecek anlayışı ortaya koyamadıkları gerekçesiyle bu iki kavramı uzlaştırarak bir bilgi kuramı ortaya koymaya çalışmıştır, şeklinde düşünenler vardır.
Müslümanların, bilgi felsefelerini Kur’an ve hadislerden esinlenerek oluşturmaları gerekir. Her şeyden önce, epistemik şiddetle paradokslar arasındaki gerilim yeni bir hakikat dilinin geliştirilmesini bekler. Edilgenliğe bir an önce son vermek gerek. Edilgenlik, bir etki üretemez. Çünkü edilgen bünye kendisine dayatılan her etkiye maruz kalmaya mahkûmdur.
Edilgenlikten kurtulmak ve yaşanılan epistemik şiddetin hangi boyutlara ulaştığını görmek gerek. Sömürgecilerin düşünülmesini istemedikleri şeyleri düşünmek… Sömürgeci bilgiyle hesaplaşmak… Meşru bilgiyi ortaya koymak… Epistemik şiddetin medya aracılığıyla pazarlandığı bir dönemde hangi kavramın hangi amaca hizmet ettiğini bilmek… Epistemik şiddete karşı yeni bir hakikat dili geliştirmek…
Bir toplumun, kültürün epistemolojik bakımdan sömürgeleştirilmesi oldukça ciddi idrak ve bilinç parçalanmasına yol açar. Müslüman toplumlara dayatılan epistemolojik sömürgecilik nedeniyle İslami yorum çevreleri seküler meşruiyete dayalı alanlara hapsedilmektedir. Bu sınırların dışına çıkarak konuşmak epistemik hegemonyadan kurtulmakla mümkündür ancak.
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır.
Evvela şunu bilmelidir ki her mümin potansiyel anlamda önündeki, elindeki, zihnindeki, karşılaştığı bütün hususlarda sıradan, alelade bir tepki vererek geçiştirici bir tavır gösterirse bu tutumundan ötürü mesul olacağını bilir, bilmelidir. Müminin cahil sıfatı yoktur. Bu bakımdan o; çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, hak ve hakikat uğruna ısrarlı olmak ve zahmet çekmeyi göze almakla mükelleftir
Tahammülsüzlük ve bıkkınlık çağında ne yapacağını bilemez halde oraya buraya savrulan insan, “kendiliği”ni sağlayan dinamiklerin son bakiyesini tüketmesiyle “sözün gücü”nü de kaybetti. Bizden, pencerede görünen bu yansımanın olağanlığına alışmamız ve gerçeği kabul etmemiz; aslında işi daha fazla zorlaştırmamamız istenmekte. Bu yansımanın bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını, sanal ve gerçek arasında yaşanan tereddütlerle daha iyi müşahede edebilecekken, önümüze her geçen gün serdikleri yeni gündemleri belki de bu kolaylaştırma istemi yüzünden kabulleniyoruz.
Kurumsallaşmış dinlerin kutsal addettikleri yazılı metinleri bulunur. Genellikle sözlü geleneğe yaslanan bu kutsal metinler doğrudan veya dolaylı olarak tanrıyla ilişkilendirilmiştir. İbrahim aleyhisselamın ortak ata kabul edildiği Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’da Zât-ı İlâhî’nin doğrudan ve elçileri vasıtasıyla insanlıkla konuştuğuna inanılmaktadır. Bu dinlerde Tanrı’nın insanlığa seslenişi olarak kabul gören ilâhî kelam/sözler zamanla yazıya geçirilerek kutsal kitap hüviyeti kazanmıştır.
Postmodern Dönemde Epistemik Şiddet
İslam dünyası siyasal sömürgecilikten sonra epistemik sömürgecilik sürecini yaşamaktadır. Kendi dünyasına, tarihine, medeniyetine seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle ve kavramlarla bakanların epistemik sömürgenin ağına düşmeleri kaçınılmazdır. Kimilerinin İslam’ı, Kur’an’ı, hadisleri bile seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle değerlendirmesi, yorumlaması gelinen noktanın ne kadar endişe verici olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Müslüman zihninin, Müslüman’ca yaşanan ortamın yok olduğu epistemolojik kırılma ve ontolojik kopuş giderek dünyevileşen Müslümanların büyük bir kısmının umurunda bile değil.
Epistemik kirlenme… Epistemik bunalım… Yetmez gibi, Müslüman toplumlarda akla, bilgiye, bilgi üreten unsurlara karşı büyük bir kayıtsızlığın oluşu… Nelerle kuşatıldığının farkına varamama…
Epistemolojinin gündemde olması gerekmez mi? Epistemolojik bağımsızlık elde edilmeden Müslümanların içinde bulundukları zor durumdan kurtulmaları mümkün mü?
Hakikate ulaşma isteği ve iddiasının olduğu bir yerde epistemolojinin gündeme gelmemesi düşünülemez. Ortaya konan bilgilerin doğru olup olmadıkları, kaynakları, delilleri hep epistemoloji tarafından test edilir. Bu nedenle epistemolojik bir bakış açısına sahip olmak önemlidir.
Epistemoloji… Bilgi kuramı ya da bilgi felsefesi… Bilginin doğası, kapsamı, kaynağı, kökenleri, değeri ile ilgilenen felsefe dalı…
Epistemoloji bütün disiplinlerin temelinde yer alır, çünkü söz konusu felsefe disiplinlerinin sistematik kavrayışlarıyla dayandıkları ilke ve kabuller ancak epistemolojik olarak oluşturulup temellendirilebilir. Epistemoloji üzerine Platon, Aristoteles, Aquinolu Thomas, İbni Sina, Farabi gibi filozoflar çalışmalar yaptıysalar da epistemoloji özellikle modern çağda ön plana çıkmıştır. Bilginin, zayıf halkları ezmek için güç olarak kullanıldığı modern çağda Rene Descartes, John Locke, Kant, Bertrand Russell ayrıntılı çalışmalar yapmışlardır.
Epistemolojinin, yani bilgi felsefesinin şu sorulara cevap aradığı söylenir: “Bilgi nedir?”, “Bir şeyi biliyorum demek ne demektir?”, “Bilgi nasıl elde edilir?”, “Bilginin unsurları nelerdir?”, “Bilmenin ölçüt ve koşulları nelerdir?”, “Bilginin türleri nelerdir?”, “Bilginin kaynağı nedir?”, “Bilginin değeri nedir?” gibi.
Pozitivizm (olguculuk), yalnızca fiziksel ve maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bilgilerin doğru olduğunu kabul eder. Pozitivizm denince akla Auguste Comte gelir. Pragmatizm (faydacılık) ise insana fayda veren bilgilerin doğru, fayda vermeyenlerin ise yanlış bilgi olduğunu savunur. Pragmatizm denince de akla William James ve John Dewey gelir kuşkusuz.
Seyyid Şerif El Cürcani ise, “Bilgi, düşüncenin gerçeğe tam uygun olmasıdır.” der.
Batı bilgisi yalnızca dış dünya ile ilgilenmiştir. Yani, doğanın bilgisine talip olmuştur. Doğanın hakikatine dönük bilgiden kaçmışlardır hep. Onlar için önemli olan doğanın, insanın somut bilgisidir. Bunun sonucu olarak batının bu bilgisi, doğayı ve insanı anlama ve anlamlandırma amacına dönük değil, doğaya ve insana hâkim olma ve onlardan faydalanma amacına yönelik olarak kullanılmıştır. Bu bilgi hep güç eksenlidir ve toplumlar bu güçle terbiye edilmeye çalışılmıştır.
Bilgi güçtür elbette. Önemli olan, bu gücün ne için ve nasıl kullanıldığıdır. Akıl-vahiy bütünlüğü ile elde edilen bilgilerin oluşturduğu güç insanlığa yararlı işler yaptırır. Vahyi devre dışı bırakan bilgilerle elde edilen güç ise insanlığa felaketten başka bir şey getirmemiştir, getirmez de. Çağımızda vahiyden kopuk olan, yalnızca aklın belirlediği bilgilerle elde edilen güç -her ne kadar insan, kadın, çocuk, hayvan, çevre haklarından söz edilse de- aslında şiddeti körükleyici; insanları, toplumları kutuplaştırıcı, zayıf halkları bastırıcı, farklı sesleri susturucu bir rol oynamaktadır.
Mevcut bilim ve felsefe bilginin başka imkân ve yöntemlerine çıkabilecek yolları kapatmıştır. Zihinlere vurulan modern dönemdeki bilimsellik felsefesinin zincirleriyle, insanda, sanki başka bir bilgi edinme yolu ve yöntemi bulunmadığı algısı oluşturularak, bir şekilde, vahiy devre dışı bırakılmıştır. Rasyonalistler doğru bilgiye yalnızca akıl ile ulaşılabileceğini ileri sürerken, empiristler doğru bilginin tek kaynağı ve ölçütünün duyularla ve tecrübe sonucunda elde edilen şeyler olduğunu söyler. Septisizm doğru bilgiye ulaşmanın imkânsız olduğunu, agnostisizm ise insanın hiç bir zaman eşyanın hakikatini idrak edemeyeceğini savunur. Bilginin farklı tanımlarının yapılması, kaynaklarının farklı olması nedeniyledir.
İslam düşüncesi açısından bilginin algılanma biçimleri farklı olsa da kaynağı aynıdır. İslam, insanın bilgi ve algı yollarını üç araca dayandırır: Akıl, duyular, vahiy. Vahiy mutlaktır; duyu ve akıl idrakleri ise onu destekleyen deneysel ve kuramsal bilgilerdir. Akıldan, aklın sınırları dâhilinde, duyulardan kendi işlevleri çerçevesinde yararlanılabilir. Bu nedenle mutlak bilgi vahyî temele dayanmaktadır. Vahyî bilginin aklî tutarlılıkta insanlığa sesleniyor olması gaip âleminde de aynı şekilde devam eder. Son söz her zaman vahyî bildirime aittir.
Vahiy, aklın bilgilerini daha da geliştirir ve aklın ulaşamayacağı bilgileri verir. Bu bilgiler akıl ile çelişik değildir. İslam; vahyin, aklın ve duyu organlarının kaynağı olarak Yaratıcı’yı gördüğü için bu bilgi araçlarının birbiriyle çelişkisi kabul edilemez.
Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ilim kesin bilgi demektir. İlahi mesaj olarak ilim başlı başına bir delil özelliğini taşır. Bu nedenle vahyedilmiş bilgi insanın bilme eylemini gereksiz kılan bir bilgiye değil bu eylemi doğruya, güzele ve daha mükemmele sevk eden ilkesel hükümleri ifade eder. İnsana düşen, Kur’an’da açıkça belirtilen bilgi araçlarını kullanmaktır.
İnsan, çevresinde algıladığı nesneleri tanımlamak için aklından ve duyu organlarından yararlanır. Duyu organları aracılığıyla alınan bilgiler muhakeme edildikten sonra anlam hâlini alır. Akıl etme faaliyeti bu şekilde gerçekleşmiş olur. Akıl, nesneler dünyasından ayrı olarak düşünme faaliyetini belli ilkeler ile işletir. İlkelerle akıl etme faaliyeti sonucunda ortaya mantık ilkeleri çıkar. Vahyî bilgiyi alan akıl, bu bilginin ışığında ve mantığın zemininde nesneleri anlamlandırmaya başlar. İşte, bu nokta insanda var olan zihnin Müslüman zihne dönüştüğü noktadır.
İslam bilgi tasavvurunda bir haberin bilgi kabul edilmesi için üç etken öne çıkar: Birincisi, aklî öncüllerle uyumlu olması; ikincisi, vahyî ilkelerle uyumlu olması; üçüncüsü ise, zannilik oranının seviyesidir. Bu üç koşula uygun olan bir haber “bilgi” değerine ulaşır. Yine, bu üç koşula uygun olan bir şey gerçek anlamda bilinmiş olur. Bir bilginin İslami olup olmadığı da aynı yöntemle saptanır. Ayrıca, bir bilginin “delil” olarak kabul edilmesi de bu üç koşula bağlıdır. Hikmet denilen değerlendirme gücü de aklın önüne gelen verileri bu üç koşula uyup uymadığını araştırmasıyla elde edilebilir ancak.
Farabi’ye göre, seçkinle avamı birbirinden ayıran en önemli nokta kavrama ve bilgi tarzlarındaki farklılıktır. Seçkinler, akılla kavrandığı şekilde kesin delillerle (burhanla) varlıkların bilgisine sahip olan; avam ise denenmemiş, yaygın olmakla birlikte doğru olmayan müşterek görüşlere sahip olan insanları tanımlar. Avam, delilden anlamaz; onlar yalnızca hayal gücü sahibidir. Hakikatleri ancak örneklerle, duyusal benzetmelerle temsil eden dilden ve yöntemlerden anlarlar.
“Postmodern dönemde Müslümanlar hangi bilgilerle kuşatıldığının, hangi bilgilere dayanarak neyi, nasıl savunduklarının farkında mıdırlar acaba?” sorusu ister istemez akla gelmektedir.
Postmodern dönemde neredeyse bütün değer ve kurumlar, felsefe, bilim, din, mitoloji, şiir, edebiyat, mimari vs. yeniden sorgulanmakta, yeniden anlamlandırılmaktadır. Bu durumun beraberinde getirdiği aşırı rölativizmden (görecelik) Müslümanların etkilenmediğini söylemek mümkün değildir. Postmodern dönemde Müslümanlar ontolojik ve epistemolojik bir krizin içindedir ve bu kriz giderek daha da derinleşmektedir. Kendi kökenleriyle, içinde bulundukları seküler yapılarla olan ilişkiler ve bu ilişkilerin nasıl bir siyasal zemine oturması gerektiği hususunda Müslümanların kafası karışıktır. Bu, epistemolojik krizdir. Ontolojik kriz ise kendi varlığına ve varoluş biçimine ait sorulardır. Sürekli şiddet dini olarak anılmaya başlanan İslam anlayışı nedeniyle Müslümanların büyük çoğunluğu, sözde dinin savunuculuğunu yapmaya ve şiddet dini algısından kurtulmaya çalışırken kendi değer ve kavramlarına değil, modern dünyanın değer ve kavramlarına başvurmaktadır. İnsan hakları, yurttaşlık, demokrasi, muhafazakârlık… Çünkü Müslüman halkların yaşadıkları ülkelerdeki bilim, insan ve siyaset ilişkilerinin İslam düşüncesiyle bir ilgisi bulunmamaktadır.
Bir konuda doğru sonuca ulaşabilmek için öncelikle doğru kavram sisteminin olması ve söz konusu kavram sistemi içinde ifade edilmiş olan güvenilir bir bilgi temelinin bulunması gerek. Doğru düşünme kuralları, doğru kavramlarla ifade edilmiş bilgi ve veriler üzerine uygulandığı zaman doğru sonuçlara ulaştırabilir ancak.
İslam düşüncesinde gerçeklik, bilgi, adalet ve dinamik denge kavramları birbirine bağlı kavramlardır. Gerçekliğe değer verilmeyen toplumlarda bilgi barınamaz. Bilgi kazanmanın amacının gerçekliğe ulaşmak olması gerek. Toplumda yer kapmak, insanları tahakküm altına almak gibi amaçlarla kazanılan birçok şeyin adalet ve dinamik denge kavramlarıyla bir ilgisi bulunmamaktadır. Gerçekliğe ulaşmak için edinilmeye çalışılan bilginin farklı amaçlarla elde edilen şeylerle karıştırılması doğru değildir elbette.
Gerçekliğin, dini ve dünyevi gerçeklik olarak bölünmesi kabul edilemez. Bazı ilimlerin dini, bazılarının dünyevi ilim olarak nitelendirilmesi, sonuçta, Müslümanların ilmin önemli bir kısmını ihmal, hatta terk etmelerine yol açmıştır. Bu durum giderek Müslümanların dünyada siyasal iradeden mahrum duruma düşmelerine neden olmuştur. Yine, dini ilim-dünyevi ilim ayırımı Müslümanların zihninde laik düşüncenin ortamını hazırlamıştır. Kimilerinin bir yandan kavramsal planda din-dünya ayrımını benimseyip diğer yandan siyasal planda buna karşı çıkmaları bir çelişkidir doğrusu. Müslümanların toplumsal ve siyasal çelişkilerden kurtulabilmesi için her şeyden önce temeldeki kavramsal bozukluk ve çelişkilerden kurtulmaları gerek. Örneğin, İslam’a mensup olanların kendilerini “muhafazakâr” olarak tanımlaması ciddi bir zihinsel savrulmadır.
Sömürgeci dünya görüşü dünya toplumlarını batılı değerler temelinde örgütlerken, Müslümanlar bu örgütlenme süreçlerini ve bu süreçlerin muhtemel sonuçlarını, dünyaya dar bir çerçeveden baktıkları için, öngörememişlerdir. Hep “ötekiler” olarak tanımlanan Müslümanlar, dünya toplumlarının seküler temelde örgütlenmesine seyirci kalmışlardır.
Araçsal epistemolojinin belirlediği bir dünyada yaşanmaktadır. Öyle ki araçsal epistemoloji yoluyla batılı hemen her tür proje evrenselleştirilebilmiştir. Her toplum bu epistemoloji aracılığıyla kendi anlam-değer dünyasına yabancılaştırılmış, etkisiz hale getirilmiştir.
Müslümanların küresel misyonları sona erince batılı değerler, referanslar temelinde şekillenen seküler dünya görüşü evrensellik tekelini ele geçirmiştir, dense yanlış olmaz. Seküler dünya görüşü evrenselliği sömürgeciliğin bir maskesi olarak kullanmıştır. Evrensellik tekelini ele geçiren seküler dünya görüşü her toplumun, her kültürün insanlığa kazandırabileceği değerlerin olabileceğini hesaba katmayarak batılı paradigmaları bütün dünyaya dayatmıştır. Sevdirerek ya da güç yoluyla… Müslüman halkların bilincinin seküler epistemoloji yoluyla sömürgeleştirilmesinden sonra Müslümanlar İslami bilginin, düşüncenin ve hayat tarzının İslami paradigmalar temelinde nasıl gündeme getirilebileceğini bile konuşurken seküler epistemoloji algısıyla konuşmaktadır. Bu durum İslami bünyenin sömürgeci bilgi tarafından nesneleştirildiğini göstermektedir.
Bir toplumu etkisiz hale getirmenin yollarından birisi, o toplumu zihinsel anlamda vesayet altına almaktır. Vesayet altına alınan zihinlerin kendilerine özgü bir gelecek tasavvur etmeleri kolay değildir. Böyle bir toplum hep sürüklenmeye, savrulmaya mahkûmdur. Müslümanlar, içinde bulundukları süreçlerin önceden tasarlanmış bir proje olduğunu fark edememişlerdir. Dünya Müslümanları büyük bir epistemolojik şiddet altındadır. İslam’ın, tevhidi bütünlük içinde hayata hakim olduğu zamanlarda ortada bir irade vardı. Bu irade Müslüman bilincin sömürgeleştirilmesiyle birlikte sona ermiştir maalesef. Müslüman toplumlarda düşünsel, kültürel, felsefi, edebi, mimari hayat epistemik şiddete maruz kalmıştır; zira bilgi olarak dayatılan şeyler masum ve meşru bilgi değildir.
Epistemik şiddet… Müslümanların zihinleri yıllardır modern paradigma tarafından biçimlendirilmektedir. Modern paradigma bizzat kendisi şiddet üretmekte ve şiddetin dalga dalga yayılmasını körüklemektedir. İnsanların, toplumların önüne konulan birçok metin, sözleşme ya da norm, bünyesinde epistemik şiddeti barındırmaktadır. Epistemik şiddet daha çok dil ve kavramlar aracılığıyla belirleyici olur. Kullanılan dil ve seçilen kavramlar hangi düşünce sisteminin, hangi paradigmanın etkisi altında kalındığını gösterir.
Müslümanlar ise kendilerine sunulan ontolojik ve epistemolojik düzenin sınırlarının aşılabileceğine ilişkin inancını yitirmiştir. Kendi bilgi sistemini ve dünya görüşünü dünyaya yansıtamayanların başka bilgi sistemlerinden, dünya görüşlerinden sıyrılmaları mümkün değildir. Bir projeye ihtiyaç var, ama Müslümanların ontolojik ve epistemolojik durumla ilgili bir projeleri henüz bulunmamaktadır. İslam’ı, bireysel dindarlık şeklindeki bir maneviyat anlayışına indirgeyen insanların bu tür projeleri hazırlamaları bir yana, düşünmeleri bile zordur. Postmodern epistemolojinin kuşatılmışlığında olup bitenleri doğru düşünebilmek, değerlendirebilmek iyi bir İslami bilgiyi, tam bir istikamet üzere olmayı, çok çaba ve fedakârlık göstermeyi, her şeyden önemlisi samimi davranmayı gerektirir. Yalnızca laf üreterek hiçbir sonuç elde edilemez. İslam’ın yasaklarından kaçınmak ve buyruklarını büyük bir titizlikle yerine getirmek, İslam ahlakıyla donanmak, Rabbimizin bir çıkış yolu göstermesi için daha fazla dua etmek gerek.
Postmodern epistemoloji… Farklı zihinlerin tecrübelerine göre değişebilecek tanımların yapılması… Tek ve kesin bir doğru değil, doğruların varlığı… Mutlaklık değil, olabilirlik… Tek ve kesin bir gerçekliğin çizilemeyeceği… Dinin, dünyayı açıklamaya çalışan bir perspektif olması kabul edilebilir, ama kendini dayatamayacağı…
Her şeye göreceli bakılan bir dönemde Müslümanların hayatın akışına kendilerini bırakmaları üzücüdür doğrusu. Çünkü Müslümanlar ontolojik ve epistemolojik krizi yaşarken postmodern dönemin epistemik cemaati seküler dünya görüşünün ihtiyaç duyduğu bilgileri üretmeye, toplumlara dayatmaya devam etmektedir. Epistemik cemaat, genel bir söyleyişle, bir entelektüeller ekibidir. Antipozitivist entelektüeller… Sözde bilginin efendileri… Bilgiyi inşa eden, işleyen, geliştiren, sonraki kuşaklara aktaranlar topluluğu…
Epistemik cemaatin ürünü olmayan bilgi, bilgi statüsünde yer almaz. Öyle ki bilginin gücü, epistemik cemaatin gücüdür. Bilgi adına öne sürülen her şey epistemik otoritenin, yani epistemik cemaatin onayıyla “bilgi” kabul edilir ancak.
Bilginin efendileri diye anılan entelektüel batılı otorite İslami bilgi, dil, kavram ve tecrübeyi “aykırı” olarak görmüştür. Bu aykırılaştırma ile birlikte Müslümanlar epistemolojik değerlendirmeler, eleştiriler yapamadıkları için paradigmatik bir bağımlılık içine girmiş ve bu bağımlılığı içselleştirmişlerdir. Bilimsel sömürgeciliğin yolu bu şekilde açılmıştır, denilse yanlış olmaz.
Postmodern dönemde ortaya çıkan sorunların üstesinden nasıl gelinecek? Kur’an temelli epistemolojik anlayışın ortaya konulması çok mu zor?
İslam felsefesinde özel bir disiplin olarak bilgi kuramı (epistemoloji) çalışmaları görülmemekle birlikte ilim, hikmet, marifet, akıl, bilinç, tasavvur gibi Kur’ani terimler çerçevesinde bilgi konusu tartışılmış ve önemli filozoflar tarafından bir epistemoloji anlayışı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu kavramların Kur’an ve sünnetin belirleyiciliğinde ele alınıp tartışılması İslami metodoloji açısından önemlidir elbet. Çünkü bu metodoloji insanın bilgi edinme sürecini ihmal etmemiş, aksine tevhid kuralları temelinde yeni bir bilgi anlayışının ortaya konulmasında önemli rol üstlenmiştir.
İslam epistemolojisi, İslam bilgi kuramı ya da İslami bilgi anlayışı anlamlarına gelmektedir, denilebilir. Bu tanımlama bilginin doğası, kaynağı, öznelliği, nesnelliği, sınırlanması, faydalı veya faydasız olması, bilmenin imkânı gibi çalışmaları kapsamaktadır. İslam epistemolojisi kuramsal bir çalışmanın ötesinde insanın düşünce ve davranışıyla toplumsal etkileşimi arasındaki ilişkiyi de kapsayan bir disiplindir. Çünkü epistemoloji toplumsal bir dünya görüşünü yansıtan entelektüel bir üründür. Bu ürün bilginin farklı kollara ayrılmasında ve eğitim kurumalarında bireyin ve toplumun kültürel inşası konusunda anahtar rol üstlenmektedir.
Bilgi konusu İbni Sina, İmam Gazali, Farabi, İbni Haldun, İbni Rüşt gibi İslam âlimleri, düşünürleri tarafından da çokça tartışılmıştır. İslam âlimleri, düşünürleri Platoncu epistemolojinin temel kavramı olan “algılama” ile Aristotelesçi epistemolojinin temel kavramı olan “soyutlama”nın epistemolojik sorunu yalnız başlarına çözebilecek anlayışı ortaya koyamadıkları gerekçesiyle bu iki kavramı uzlaştırarak bir bilgi kuramı ortaya koymaya çalışmıştır, şeklinde düşünenler vardır.
Müslümanların, bilgi felsefelerini Kur’an ve hadislerden esinlenerek oluşturmaları gerekir. Her şeyden önce, epistemik şiddetle paradokslar arasındaki gerilim yeni bir hakikat dilinin geliştirilmesini bekler. Edilgenliğe bir an önce son vermek gerek. Edilgenlik, bir etki üretemez. Çünkü edilgen bünye kendisine dayatılan her etkiye maruz kalmaya mahkûmdur.
Edilgenlikten kurtulmak ve yaşanılan epistemik şiddetin hangi boyutlara ulaştığını görmek gerek. Sömürgecilerin düşünülmesini istemedikleri şeyleri düşünmek… Sömürgeci bilgiyle hesaplaşmak… Meşru bilgiyi ortaya koymak… Epistemik şiddetin medya aracılığıyla pazarlandığı bir dönemde hangi kavramın hangi amaca hizmet ettiğini bilmek… Epistemik şiddete karşı yeni bir hakikat dili geliştirmek…
Bir toplumun, kültürün epistemolojik bakımdan sömürgeleştirilmesi oldukça ciddi idrak ve bilinç parçalanmasına yol açar. Müslüman toplumlara dayatılan epistemolojik sömürgecilik nedeniyle İslami yorum çevreleri seküler meşruiyete dayalı alanlara hapsedilmektedir. Bu sınırların dışına çıkarak konuşmak epistemik hegemonyadan kurtulmakla mümkündür ancak.
İlgili Yazılar
Çağdaş Dünyada Manipülasyonun İnşası
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Ahlakın Eleştirisi ya da Eleştiri Ahlakı
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır.
İçtihad Yanılma Hürriyeti
Evvela şunu bilmelidir ki her mümin potansiyel anlamda önündeki, elindeki, zihnindeki, karşılaştığı bütün hususlarda sıradan, alelade bir tepki vererek geçiştirici bir tavır gösterirse bu tutumundan ötürü mesul olacağını bilir, bilmelidir. Müminin cahil sıfatı yoktur. Bu bakımdan o; çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, hak ve hakikat uğruna ısrarlı olmak ve zahmet çekmeyi göze almakla mükelleftir
Muharriflerin Sanalbazlığı: Göçe Zorlanan Söz
Tahammülsüzlük ve bıkkınlık çağında ne yapacağını bilemez halde oraya buraya savrulan insan, “kendiliği”ni sağlayan dinamiklerin son bakiyesini tüketmesiyle “sözün gücü”nü de kaybetti. Bizden, pencerede görünen bu yansımanın olağanlığına alışmamız ve gerçeği kabul etmemiz; aslında işi daha fazla zorlaştırmamamız istenmekte. Bu yansımanın bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını, sanal ve gerçek arasında yaşanan tereddütlerle daha iyi müşahede edebilecekken, önümüze her geçen gün serdikleri yeni gündemleri belki de bu kolaylaştırma istemi yüzünden kabulleniyoruz.
İsrâiliyat Algımız ve Türkçe Tora Tefsiri Üzerine
Kurumsallaşmış dinlerin kutsal addettikleri yazılı metinleri bulunur. Genellikle sözlü geleneğe yaslanan bu kutsal metinler doğrudan veya dolaylı olarak tanrıyla ilişkilendirilmiştir. İbrahim aleyhisselamın ortak ata kabul edildiği Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’da Zât-ı İlâhî’nin doğrudan ve elçileri vasıtasıyla insanlıkla konuştuğuna inanılmaktadır. Bu dinlerde Tanrı’nın insanlığa seslenişi olarak kabul gören ilâhî kelam/sözler zamanla yazıya geçirilerek kutsal kitap hüviyeti kazanmıştır.