İslam dünyası siyasal sömürgecilikten sonra epistemik sömürgecilik sürecini yaşamaktadır. Kendi dünyasına, tarihine, medeniyetine seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle ve kavramlarla bakanların epistemik sömürgenin ağına düşmeleri kaçınılmazdır. Kimilerinin İslam’ı, Kur’an’ı, hadisleri bile seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle değerlendirmesi, yorumlaması gelinen noktanın ne kadar endişe verici olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Müslüman zihninin, Müslüman’ca yaşanan ortamın yok olduğu epistemolojik kırılma ve ontolojik kopuş giderek dünyevileşen Müslümanların büyük bir kısmının umurunda bile değil.
Epistemik kirlenme… Epistemik bunalım… Yetmez gibi, Müslüman toplumlarda akla, bilgiye, bilgi üreten unsurlara karşı büyük bir kayıtsızlığın oluşu… Nelerle kuşatıldığının farkına varamama…
Epistemolojinin gündemde olması gerekmez mi?
Bu yazının devamı
199. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Büyük insanlık kalabalığının tarih boyunca boy gösterdiği tutuculuğun en çok sanat olayı bahsinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Yobazlar bazen sanatın herhangi bir dalını kullanarak öteki türlerine ve tiplerine muhalefet ederken bazen de doğrudan doğruya herhangi bir sanat dalını yasaklamaya, karalamaya, kötülemeye çalışarak icraatlarını sürdürmüşlerdir. Bu tutumun en vahim yanı kanaatimce din kisvesi altında yapılmış olmasıdır; en tehlikeli hali de budur.
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
Çevirilerin adalet sistemi üzerindeki etkisi bir sonraki yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmeyecekti. Ancak tercümeler, İslam’ın sömürgeci eklemlenmesinde dolaysız bir epistemolojik işlev gördüler; zira Michael Anderson’ın zekice tespit ettiği üzere, tercümeler yalnızca “özcü, statik ve içeriden değişime kapalı bir İslam” fikrini doğurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm klasik Oryantalizmin temel söylemsel pratiğini, yani “klasik hukuk metinleri üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılmadan Hindistan ve Doğu’nun doğru bir şekilde anlaşılamayacağı” fikrini yarattı ve destekledi.
Ebeveynlik, ahlâk mimarisinin en görünmez ama en etkili sanatıdır. Çocuğa bırakılacak en büyük miras, gösterişli eşyalar değil, erdemli melekeler olmalıdır. Çünkü huylar, melekeye dönüştükçe davranış bilinçten bağımsız bir zarafet kazanır. O zarafet, yetişkinlikte bile çocuğun hareketlerinde sürer: konuşurken ses tonunda, susarken duruşunda…
Postmodern Dönemde Epistemik Şiddet
İslam dünyası siyasal sömürgecilikten sonra epistemik sömürgecilik sürecini yaşamaktadır. Kendi dünyasına, tarihine, medeniyetine seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle ve kavramlarla bakanların epistemik sömürgenin ağına düşmeleri kaçınılmazdır. Kimilerinin İslam’ı, Kur’an’ı, hadisleri bile seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle değerlendirmesi, yorumlaması gelinen noktanın ne kadar endişe verici olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Müslüman zihninin, Müslüman’ca yaşanan ortamın yok olduğu epistemolojik kırılma ve ontolojik kopuş giderek dünyevileşen Müslümanların büyük bir kısmının umurunda bile değil.
Epistemik kirlenme… Epistemik bunalım… Yetmez gibi, Müslüman toplumlarda akla, bilgiye, bilgi üreten unsurlara karşı büyük bir kayıtsızlığın oluşu… Nelerle kuşatıldığının farkına varamama…
Epistemolojinin gündemde olması gerekmez mi?
Bu yazının devamı 199. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Kaçıncı Sanattır Müzik
Büyük insanlık kalabalığının tarih boyunca boy gösterdiği tutuculuğun en çok sanat olayı bahsinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Yobazlar bazen sanatın herhangi bir dalını kullanarak öteki türlerine ve tiplerine muhalefet ederken bazen de doğrudan doğruya herhangi bir sanat dalını yasaklamaya, karalamaya, kötülemeye çalışarak icraatlarını sürdürmüşlerdir. Bu tutumun en vahim yanı kanaatimce din kisvesi altında yapılmış olmasıdır; en tehlikeli hali de budur.
Günah ve Tövbe İlişkisine Sınır Kavramı Üzerinden Varoluşsal Bir Bakış
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
Mekanik Panoptikon’dan Sanal Panoptikon’a: Gözetim
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
Sömürgecinin Değişen Yüzü Olarak Hukuk
Çevirilerin adalet sistemi üzerindeki etkisi bir sonraki yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmeyecekti. Ancak tercümeler, İslam’ın sömürgeci eklemlenmesinde dolaysız bir epistemolojik işlev gördüler; zira Michael Anderson’ın zekice tespit ettiği üzere, tercümeler yalnızca “özcü, statik ve içeriden değişime kapalı bir İslam” fikrini doğurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm klasik Oryantalizmin temel söylemsel pratiğini, yani “klasik hukuk metinleri üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılmadan Hindistan ve Doğu’nun doğru bir şekilde anlaşılamayacağı” fikrini yarattı ve destekledi.
Yüzün Işığı, Kökün Karanlığı: Ahlâkın Görünmez Toprağı
Ebeveynlik, ahlâk mimarisinin en görünmez ama en etkili sanatıdır. Çocuğa bırakılacak en büyük miras, gösterişli eşyalar değil, erdemli melekeler olmalıdır. Çünkü huylar, melekeye dönüştükçe davranış bilinçten bağımsız bir zarafet kazanır. O zarafet, yetişkinlikte bile çocuğun hareketlerinde sürer: konuşurken ses tonunda, susarken duruşunda…
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.