Emile Durkheim, eğitimi, “fizik ve sosyal tabiatın insan üzerinden meydana getirdiği etkiler” şeklinde tanımlarken, Ralph W. Tyler, “kişinin davranış örüntülerini değiştirme süreci” olarak tanımlar. John Dewey ise, “Eğitim, yaşantıyı yeniden inşa etme yoluyla yetiştirmektir.” diyor. Hemen her sistemin, her ideolojinin kendine göre bir eğitim tanımı var, denilse yanlış olmaz. Formal veya informal eğitim ayrımı yapmaksızın kimileri eğitimi; “Bireyde kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişim meydana getirme süreci”, kimileri; “Toplum yaşayışında yer edinmek için edinilen bilgi, beceri ve anlayışların kazandırılma süreci”, kimileri de; “İnsanları belli amaçlara göre yetiştirme süreci” olarak tanımlar. “Eğitim, insanın kendisinde var olan potansiyeli açığa çıkarma sürecidir.” diyenler de var.
Olivier Reboul, “Eğitmek, bir modele göre yetişkinler üretmek değil, her insanda “kendi” olmasını engelleyen şeyi açığa çıkarmak ve ona “kendi” tekil dehasına göre var olma imkânı tanımaktır.” diyor. Reboul’un dediği gibi mi oluyor gerçekten? Örneğin, Antonio Gramsci, eğitimin bir yönlendirme olduğunu belirtiyor. Bu yönlendirme manipülasyon durumuna getirildiğinde eğitimde hangi modelle, nasıl bir sonuç elde edilmek istenir?
Modern eğitim anlayışının temelinde büyük ölçüde Antik Yunan ve Roma deneyimi yatmaktadır. Bu deneyim Rönesans ve Reform hareketleriyle yeniden biçimlenmiş, aydınlanma sonrasında ise sistemli görüşler olarak ortaya konmuştur.
Batı toplumlarında eğitim ulus-devletlerin biçimlendirici bir aracıdır aslında. Ayrıca, Batı’nın sanayi devrimi sonrası kurduğu kapitalist düzenin meşruiyetini savunan ve insan ihtiyacını karşılayan genellikle eğitim kurumları olmuştur.
Bu meşruiyet, kullanılan kavramlar yoluyla sağlanmıştır. Özellikle “vatandaş” kavramı kapitalizmin hedefine hizmet edici bir kavram olarak görülmüş ve böylece halkın devlete karşı olan sorumluluklarını vatandaş kimliği ile yerine getirmesi düşünülmüştür. Modern toplumda insan yalnızca vatandaş olarak vardır; onun inançlarının, kabullerinin hiçbir değeri yoktur. O, seküler-pragmatik amaçların kurbanıdır yalnızca. Bu nedenle hedef, ona yalnızca işe yarayabilecek bir yetenek vermektir. Yani, meslek edindirmeye indirgenmiş bir eğitim anlayışı… Paulo Freire, “Eğitim, eğer insanı insanlaştırmıyorsa, demek ki birileri eğitimi, insanları ezmek için manipüle ediyor.” derken bir gerçeği dile getiriyordu.
Batılı seküler eğitim anlayışı insanın kendi kaderini kendisinin çizmesi gerektiğine inanır ve bu nedenle hedefe ulaştırıcı her yolu meşru görür. Bu, sömürgeci anlayışın bir yansımasıdır. Aklı ön plana çıkaran bu anlayış vicdanı devre dışı bırakmaktadır. İnanç, ibadet ve ahlâki değerler insanın ayağına bir bağ, hedefe götüren yoldaki engeller olarak görülür. O nedenle Batı medeniyeti ilahi olan her türlü sesin düşmanıdır. Batı’nın geliştirdiği eğitim sistemleri de hep o anlayışa hizmet etmektedir. Seküler eğitim sistemi insan fıtratında var olan “yaratıcıya inanmak” özelliğini yok ederek yaratıcı yerine doğa yasalarıyla her şeyi açıklamaya çalışır. Bu nedenle, insanın insanlara, sistemlere, ideolojilere adeta kulluk edercesine davranışlarının asıl nedenini Batıcı, seküler eğitim sistemlerinde aramak gerek. İslami her ritüeli “çağdışı” olarak yaftalamaya çalışan, arkasına medya, sinema, radyo, televizyon ve çeşitli dergilerin desteğini alan, insanlarla dinin arasını açmaya çalışan modern, seküler eğitim, toplumları bir köleleştirme ve Batı kalıplarına uyarlama aracı olarak kullanılmıştır.
Batı’da “aydınlanma” diye anılan zihinsel dönüşüm üzerinde gelişen ideoloji ve yaşam biçimi olan modernizmin küresel ölçekte yaygınlaştığı, Müslümanların büyük bir bölümünü etkilediği bir çağda yaşanıldığı inkâr edilemez. Akıl, bilim, demokrasi gibi kavramlar üzerinden kurulan modernizm insanlık için keskin bir kopuşu ifade etmektedir. Müslüman toplumların eğitim anlayışlarında bu keskin kopuş daha da belirgindir. Bizde, özellikle Osmanlı’nın son dönemleri ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında, bazı sözde aydınların Türk eğitim sistemine Batılı anlayışı tamamen yerleştirmek için yoğun çaba gösterdikleri görülmektedir. Köy Enstitüleri’nin kurucusu Hasan Ali Yücel döneminde ise toplumun tüm değer yargılarının ve tarihsel birikimlerinin ayaklar altına alınması hafızalardan silinmemektedir.
“Eğitim olmadan olmaz!” denilir, ama “Ne tür bir eğitim?” veya “Hangi eğitim felsefesiyle?” soruları nedense sorulmaz. Eğitimin içeriği, hangi temellere dayandığı ve felsefesi üzerine bir düşünce üretmeden mevcut eğitim modelinin her şeye çare olacağına inanılır. Eğitim felsefesi başka felsefeleri taklit etmekle oluşturulamaz. Her toplum kendi eğitim felsefesini, kendi imkânları, tarihi ve kültürel birikimleri ile ihtiyaçları doğrultusunda oluşturmak zorundadır. Türk eğitim sisteminin eklektik yapısının siyasal yönelimlere paralel olarak farklı felsefi akımların etkisi ile oluştuğu söylenebilir. İdealizmin, natüralizmin, ilerlemeciliğin, pragmatizmin, materyalizmin, muhafazakârlığın…
Eğitim sisteminde bir değişiklik olmasa da, son yıllarda bu yönde çabaların olabileceğinin işaretlerini görmek mümkündür. Evrim Teorisi’nin derslerden çıkarılması, Kur’an-ı Kerim ve siyer-i nebi gibi derslerin ders programlarında yer alması, İmam Hatip Lisesi mezunlarının üniversiteye girişte normal liselerle eşit haklara sahip olması vb. adımlar gelecek dönemlere etkisi bakımından atılmış önemli adımlardır.
Köy Enstitüleri’nin yıllara yayılan tahribatı görmezden gelinemez. Batılılaşma uğruna sözde aydınlanmış, çağdaş bir toplum inşa etme anlayışı… Eğitim, eğitilenin istendik şekle bükülebileceği bir süreç olarak görülmüştür. Bireyleri istenilen kalıplara sokmak, değerlere ve ölçütlere aykırı müfredatlarla, yöntemlerle şekillendirmek… Böyle anlamışlardır Batı hayranları eğitimi. Toplumun kodlarının aksine, seküler ve pozitivist bir yapı öngörülmüştür. Bu nedenle toplumun değerlerinden, kaynaklarından uzak kalınmıştır. Her şeyden önce, Türkiye’nin eğitim sisteminde alt yapı oluşturulurken İslam düşüncesi önemsenmemiştir. İtaatlaştırılmış bir toplum için… İthal kavramlar ve paradigmalarla eğitim… Başka medeniyetlerin idrak ve varoluş biçimleriyle oyalanmak… Ezberci, buyurgan…
İnsanları kendi gözlerinden değil, başkalarının gözlerinden görmeye zorlamakla mı “muasır medeniyet”e geçilecekti? Öğretilmiş davranış kalıplarıyla, rolleriyle… Öğretilmiş görme biçimiyle…
Oysa farklı görme biçimleri de var, ama yanlış denilenlerin büyük bir kısmının doğru, doğru denilenlerin büyük bir kısmının yanlış olduğunun ortaya çıkmaması için farklı görmeleri engelleyici önlemler alınmıştır. John Berger’in “Görme Biçimleri” adlı eserinde insanların nasıl tek görme biçimine yönlendirildikleri ilginç örneklerle anlatılır. Berger’e göre:
“Görmek konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.”
“Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler.”
“Yalnızca baktığımız şeyleri görürüz. Bakmak bir seçme edimidir.”
“Bir şeyi gördükten hemen sonra, aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de fark ederiz.”
“Her imgede bir görme biçimi vardır. Fotoğraflarda bile. Çünkü fotoğraflar çoğu zaman sanıldığı gibi mekanik kayıtlar değildir. Her bir fotoğrafa baktığımızda ne denli az olursa olsun, fotoğrafçının görünüm imkânları arasından o görünümü seçtiğini fark ederiz. Fotoğrafçının görme biçimi konuyu seçişine yansır. Ressamın görme biçimi, bez ya da kâğıt üstüne yaptığı imgelerle yeniden canlandırılır.”
“Her imgede bir görme biçimi yatsa da bir imgeyi algılayışımız ya da değerlendirişimiz aynı zamanda görme biçimimize de bağlıdır.”
Kim bakıyor? Nereye bakıyor? Nasıl bakıyor? Hangi araçlarla bakıyor? Bakan kim, bakılan kim? Bütün bu sorular aynı zamanda politik sorulardır aslında.
John Berger’e göre, görme; düşünmenin, yorumlamanın, betimlemenin, kısaca bütün kavramsal eylemlerin besleyicisi ve değiştirip dönüştürücüsüdür. Gözlerin neyi gördüğünden çok zihinde oluşan imge önemlidir ona göre.
Evrenin, insanların, hayatın algılanışı görme biçimine göre değişir. Görme biçimini etkileyen çevresel, yazınsal, düşünsel, fiziksel birçok etken vardır. Düşünülen, inanılan şeyler görme biçimini etkiler. Yine, görme biçimlerinde imgelerin veya uyarıcıların sunuluş şeklinin de algıları, düşünceleri etkileyebileceği savunulur.
Batı pozitivizmi anlamayı ve tanımayı görmeye odaklamıştır. Bu mantığın temel sorunsalı görmediğini kabul etmemeye dayanır. Görmenin anlama ile organik bağını kesen bir anlayış… Oysa görme bir bilinmezlik taşır.
Görme ile birlikte algılama, tanıma, anlamlandırma yetileri gelişir. Görülenler anlamlandırılmaya çalışılırken de içinde bulunulan kültürün, eğitimin, hayata bakış açısının etkileriyle bir biçim oluşturulur. Görsel imgeler bu biçimler doğrultusunda ortaya çıkar.
Berger, görmek ve anlamak için gözün yetmeyeceğini, bilginin, ideolojinin ve bakış açısının bakmaya eşlik etmesinin görüneni de değiştireceğini anlatmaya çalışır. İmgelerin özde aynı kaldığını, değişenin ifade ve görme biçimi olduğunu söylüyor, Berger. Her imge, karşısındaki kişinin algıladığı kadardır çünkü.
Berger, Batı resminin görme açısını, merkezi perspektifi eleştiriyor ve başka bir ihtimalin, değişik görme açılarının farkındalığını hissettiriyor. Bilginin bütün yargıları, düşünceleri, açıları değiştirme potansiyeline sahip olduğunu vurguluyor. Bu bakış açısı bilginin, görmenin de önüne geçerek imgeyi farklılaştırdığını, başkalaştırdığını, dönüştürdüğünü gösterir. İmgenin yalnızca görünüşten ibaret olmadığı, tüm görünüşlerin zihinlere bir mesaj taşıdığı ve bu nedenle onları alımlarken ihtiyaç duyulacak kılavuzun “bilgi” olduğu dile getirilir.
Berger, Batı’nın sunduğu görme biçimlerinin bir şartlanma olduğunu vurgulamaktadır. Şartlanmalar ve yönlendirilişler tüm sosyalizasyon içerisinde insanları domine eder ve eylemleri biçimlendirmeye çalışır. Medya ve reklamlar bu şartlandırmaları ve yönlendirilişleri yönetir ve başka seçenek kalmamış gibi insanları istenilen şekle dönüştürmeye çalışırlar. Yeterince sorgulama yapılmadığı hallerde bu simülasyonun farkına varmak mümkün olmadığı için insanlar eklemlendikleri alan içerisinde nasıl aldatıldıklarını göremezler. Eleştirel olmak ve her an eleştirel kalabilmek, tamamıyla sarmalanan sosyal hayatta oldukça önemlidir. Görülenleri sorgulamak, arka planda nelerin olabileceğini düşünmek gerek. Görünmez güç olan sistemlerin, ideolojilerin her şeyi nasıl manipüle ettiğini kestirmek gerek. Modernliğin, yeniliğin ve ilerleme düşüncelerinin merkeze yerleştirilerek temeldeki ideoloji ve görme biçiminin maskelenmeye çalışıldığını bilmek gerek.
Berger her ne kadar görsel sanatlardan, estetikten, tasarımdan, reklamcılıktan söz etse de modernizmin görme biçimine değinirken politikaya da ince bir göndermede bulunmaktadır. Berger’e göre; fotoğrafı, resmi yalnızca güzel sanatlar nesnesi, görüntüleri güzel gösterme marifeti olarak görmek doğru değildir. İmgeler yalnızca yüzey düzenleme sanatı değildir. Görülenlerin arkasında sistemin, ekonomik ve siyasal algıların bakış açısını oluşturan, düşünceleri yönlendiren ciddi etkiler vardır. Dolayısıyla sistemlerin, ideolojilerin görme biçimiyle oluşturdukları tahakkümden hiçbir alan muaf değildir. Eğitim alanı da…
İnsanın değerine ve doğasına ilişkin bir sorgulama yapılması gerek. Eğitimin odağını oluşturan insanın eğitim süreçlerinde nasıl bir görme biçimiyle değerlendirildiği önemlidir elbet. Çünkü gelecek, büyük oranda, görme biçimine göre belirlenmektedir.
Anlamlandırmak, belli bir algılama tarzına işaret eder. Algılamak ise görme biçimine göre değişir. İnsan, nasıl görürse öyle algılar ve öyle anlamlandırır. Her şey görme biçimine bağlıdır. Görme biçimi ise genellikle neyin, nasıl görülmesi isteniyorsa onun öne çıkarılmasıyla oluşmaktadır. Eğiten, eğitilen insana nasıl bakıyor? Eğitim ortamları düzenlenirken hangi özelliklere dikkat edilmektedir? Eğitim, bir sistem olarak toplumsal normallik üzerinden mi kurgulanmakta, yoksa eğitimin ne kadar yarar sağlayacağına mı bakılmaktadır? Normallik nedir? Yararlılığı kim, nasıl belirleyecek? Eğitim alanındaki kavramlar ve onların içerikleri kime göre, ne kadar doğrudur? Öğretilenler gerçekliği ne kadar ifade ediyor? Bütün bu soruların cevapları eğitim sistemlerine ve görme biçimine göre değişecektir kuşkusuz.
Farklı görmeler, farklı yorum ve değerlendirmeleri beraberinde getirir. Düşünceler, duygular, davranışlar, yönelimler, tercihler hep görme biçimine göre şekillenir. Amaçlar, konular, araç-gereçler, uygulanacak yöntem ve teknikler görme biçimine göre belirlenir. Öğrenci veya araştırmacı kendini çepeçevre saran o disiplinin dışına kolay kolay çıkamaz.
Modern-seküler eğitimin insanı standardize eden görme biçiminde İslam’ın yeri yoktur. Seçme, reddetme, benimsememe hakkının kabul edilmediği, inanç ve kimlik değerlerinin yok sayıldığı bir eğitim anlayışının nasıl bir görme biçimine sahip olduğunu söylemeye gerek yok. Müslümanların edilgen davranışların temelinde bu görme biçiminin kuşatılmışlığı yatmaktadır.
Halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde sekülerizmin belirlediği perspektiften bakmaya yönlendirildikleri için Müslümanların büyük bir kısmı farklı görmelerden mahrumdur. Müslümanlar kendi görme biçimlerini yitirdikleri için kendilerini, insanları, evreni kendi perspektifleriyle, değerleriyle, metodolojileriyle değil; seküler perspektiflerle, değerlerle, metodolojilerle görmektedir. Hâkim paradigmanın gizlemeye çalıştıkları bu nedenle görülememektedir.
Herkes dünyaya, hayata, evrene ve insana bir görme biçimi ile bakar. Müslümana düşen, vahyin belirlediği görme biçimiyle bakmaktır. Zira bu görme biçimini Yaratıcı seçmiştir. Vahyin görme biçimi ile bakmak Allah’ın gör dediği noktadan bakmaktır.
Vahiy Müslüman’ın hayatını şekillendiren ve ona kişilik kazandıran tek odak noktasıdır. Kişilik oluşturacak sağlam bir eğitim süreci vahyin belirlediği görme biçimiyle, onun sunduğu tedrisat ve Rasulullah’ın örnekliğiyle mümkündür.
Eğitim sistemini vahyin belirlediği görme biçimine göre oluşturmadıkça modernizm ve onun türevlerinin kuşatılmışlığından kurtulmak mümkün değildir. Bununla birlikte, vahyin görme biçimine göre eğitim sistemini oluşturmak, ona göre değerlendirmelerde bulunmak da sıradan bir iş değildir. İslami eğitim-öğretim alanında çok sayıda diplomalarının bulunduğunu söyleyenlerin birçoğu modernizmin görme biçiminden kurtulamamışlardır. Kendilerini âlim sananların bir kısmının durumu da bundan farklı değildir. Yalnızca bu durum bile, insan yetiştirme sisteminin yanlışlığını ortaya koymaktadır. Medine’de bir üniversite yoktu, ama sahabelerin nasıl yetiştiğine bakıldığında hayretler içinde kalınmaktadır. Çünkü Medine sokağıyla, çarşısıyla ilim-irfan tahsil edilen bir şehre dönüşmüştü. Hz. Ebubekir’in nasıl sıddık, Hz. Ömer’in nasıl faruk, Hz. Osman’ın nasıl iffet timsali ve Hz. Ali’nin nasıl ilmin kapısı olduğunu anlamak için her sokağında, çarşısında ilim-irfan tahsil edilen Medine şehrine bakmak yeterlidir. Sahabelerin tamamı vahyin perspektifinden bakıyor, Rasulullah’ın eğitiminden geçiyordu çünkü.
“İslam’ın kendine özgü bir eğitim sistemi var mıdır?” sorusu akla gelebilir.
Halkı Müslüman olan ülkelerde uygulanan modern eğitim sisteminde İslami eğitim veren okullar, tıpkı diğer okullar gibi, modellerini modern eğitimden almaktadır. İslam medeniyetinin birikim ve dinamiklerinden yola çıkarak yeni bir eğitim modeline geçilmesi gerektiğini ileri sürenler yok değil, ama İslam’ın eğitim modelini üretebilmek için bazı soruların cevaplandırılması gerektiği pek düşünülmez: İslam’da eğitim nedir, nasıl olmalıdır? Bu eğitimin teolojik, felsefi temelleri nelerdir? Bu tür sorulara cevap verilmediği, bu alanda çalışmalar yapılmadığı sürece bu okulların modern eğitim modeline eklemlenmekten kurtulmaları mümkün değildir.
İslam’da eğitimin ne olduğuyla ilgili çalışmalar yapılmış, ama bunların çoğu seküler Batılı eğitime tepki niteliğindedir. “Seküler mantıkla işleyen eğitim sistemlerinde İslami eğitim nasıl olmalıdır?”, “Müslüman’ın eğitim vizyonu nedir?”, “İslam’ın istediği insan/Müslüman modeli nasıldır?” gibi sistematik düşünce gerektiren sorulara doyurucu cevaplar verilemediği görülmektedir.
İslam’ın kendine özgü bir eğitim modeli var elbette, ama bir yöntem sorununun olmadığı da söylenemez. İslam’da eğitim, eğitim tarihi, aile eğitimi, çocuk eğitimi gibi çok sayıda kitap yazılmakla birlikte bunların çoğu yöntemsel olarak ya tarih veya genel İslami çalışmalar mantığıyla yazılan kitaplardır. Eğitimsel ve pedagojik yöntemler kullanarak İslam’ın dinamik eğitim vizyonunu ve değerlerini gösterebilecek çalışmalar yok denecek kadar azdır. Bunlar da, ya etik değerlerin basit bir şekilde verilmesi ya da buyurganlık anlayışının ön plana çıkarılarak aktarılması şeklindedir. Oysa eğitim kavramı ne basit olarak verilen etik değerlerle ne de buyurganlıkla tanımlanabilir. Eğitim, ezberciliğe dayanan bilginin yüklenmesi de değildir.
İslam’ın kendine özgü dinamik bir eğitim felsefesi vardır. Modern düşünce İslam’daki dinamik eğitim anlayışına yabancıdır. Asıl sıkıntı da buradadır. İslam’da eğitim kavramının temelinde “terbiye” vardır. Terbiye kavramı basit etik değerleri aktarma ya da ezberletme ile sınırlandırılmayacak şekilde insanın doğasını bütünsel olarak kucaklayan bir kavramdır. Kur’an, kendine özgü dinamik eğitim modelini terbiye kavramı üzerine bina etmiş ve bununla yeni bir insan ve toplum modeli öngörmüştür. İslam’ın insan projesini yeniden aktive etmek isteyenlerin “terbiye” kavramının sözlük anlamıyla yetinmemeleri gerekir.
Râgıb el-İsfahanî’ye göre, terbiye, insan doğasının, potansiyelinin tümünü belirli aşamalarla hazırlama sürecidir. Râgıb el-İsfahanî, terbiyeyi, İslami ya da İslami olmayan olarak ayırmıyor; onu, Allah’ın insanlara vermiş olduğu bütün gerçek boyutları geliştirme süreci olarak tanımlıyor. Öğrencinin deneyim ve ihtiyacının dinlenmesinden, gelişimine yardımcı olmaktan, onu lider durumuna getirmekten söz ediyor ve Kur’an’daki dinamik eğitim anlayışını özetliyor.
Kur’an, Hz. İbrahim’in ahirette yeniden dirilişi sorgulamasını aktarır. Rabbimiz de bu doğal insani arayışı, bu sorgulama sürecini kabul ediyor ve örnekle cevap veriyor:
“Hani İbrahim: “Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona:) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması için” dedi. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki şüphesiz, Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara, 260)
İslami eğitim, işte bu tefekküre, diyaloga dayalı; öğretmen-öğrenci onurunu koruyan, kişiliği geliştiren, sorgulayan ve özgüven oluşturan “terbiye” koşullarını hazırlamaktadır.
Kur’an, Rasulullah’ın bu dinamik ilahi eğitimi nasıl içselleştirip tüm insanlığa örnek oluşunun pedagojik modelini sunar.
Bireyin ve toplumun inşası ve dönüştürülmesinde eğitimin önemi büyüktür kuşkusuz. Her sistem kendine göre bir insan modeli ortaya çıkarabilmek için eğitime kendi renklerini vermeye çalışır.
Foucalt’a göre, Batı’da eğitim, neoliberal aygıt adına süje yetiştirmektedir. Yine, ona göre, öğrenci de bu sistem içerisinde kendini özgür zanneden bir süje olarak inşa edilerek kapitalist iktidar aygıtının bir sömürü nesnesi konumuna indirgenir. Gerçekten de, özellikle Sigmund Freud’un bilinçaltı çözümlerini yapmasından sonra, insanın neye inandırılmak istenirse ona inandırılacağı düşüncesi Batı’da siyasal ve ekonomik amaçlar için kullanılmaktadır. Kapitalist sistemin mantığı onu gerektiriyor çünkü.
Her ideolojinin, her sistemin kendine özgü bir mantığı vardır. Onların olmazsa olmazıdır bu mantık. Aksi halde varlıklarını sürdüremezler. İdeolojiler, sistemler kendilerine özgü mantığın her alana yayılmasını isterler. Eğitimden ekonomiye, siyasetten kültüre, ahlâktan hukuka kadar tüm alanlarda o mantığın izlerini görmek mümkündür. İdeolojiler, sistemler kendilerini koruma altına almak için mantıklarından ödün vermezler. Bu nedenle kendilerine özgü görme biçimi oluşturarak farklı görmeleri engellemeye çalışırlar. İnsanların büyük çoğunluğu yönlendirildikleri görme biçiminden ayrılamaz; siyaseti, kültürü, ahlâkı, hukuku hatta dini yalnızca yönlendirildikleri görme biçimine göre değerlendirirler. Dolayısıyla her sistem üreteceği insan modeline göre bir görme biçimini benimser ve kendi insanını öyle üretir.
Yaşadıkları dönemde yönlendirildikleri görme biçiminden başka, farklı görme biçimlerinden bakanlar da var. Onlar eleştiren, sorgulayan, zihinsel hicreti gerçekleştirenlerdir. Onlar kendilerine her sunulanı itirazsız kabul eden kuru kalabalıklardan birileri değildir. Rüzgârın tersine doğru gitmek zorunda olduklarını bilenlerdir onlar.
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
Modernizm ve postmodernizm kavramlarına dönük yapılmış tanımlamalar çoğunlukla dönemsel özellik ve pratik yaşam biçimlerinden, ele alınan disiplinin belirlemiş olduğu paradigmadan hareketle ortaya koyulmakta ve bu şekilde ele alınan kavramın tanımlamasına yönelik oldukça farklı ve geniş bir tanımlar yelpazesi ile karşı karşıya kalınmaktadır. Çalışmamızın ilgili olduğu konu, kavramların felsefi boyutuyla ilişkili olduğu için önceliğimiz kavramın ilgili anlam sahasına dönük tanımları ve felsefe sözlüklerinin yer verdiği tanımlamalar olacaktır.
. Filozofik bir soru olan erdem kazanımında doğanın ve alışkanlıkların konumlandırılışı sorunsalı hakkında bir görüş ortaya koymak için konu hakkında düşünmeye teşvik edecek kapsamlı bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Söz konusu akıl yürütme hangi çizgide ele alınabilir?
Çocuk edebiyatı; çocuklara dilin ve çizginin anlatım imkânlarıyla insan doğasını anlatır, sevdirir, hayatı tanımlamalarına ve anlamlandırmalarına yardımcı olur; estetik bir araçtır. Çocuk edebiyatı; efsaneleri, destanları, masalları hayal gücünün yardımıyla uçlara taşıyarak gerçekliğin sınırlarını genişletip düşseli geliştirmeye daha fazla imkân sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşır. Ağaçlar konuşur, hayvanlar konuşur, bulutlar konuşur, ayrımlar silinir…
Hamdi Yazır tefsirini yetmişli yılların başında okumaya başlayınca, tam dokuz ay hiç ara vermeksizin, mektebi filan da unutarak, adeta zorunlu ders gibi aralıksız sürdürmüştüm. Aynı tarihlerde tefsirden birinci elden öğrendiklerimi de arkadaşlarım arasında, değişik vesilelerle buluşmalarımızda aktarmaya başlamıştım. Anlattıklarım mevcut geleneksel din anlayışına büyük ekseriyetle muhalif düşmekteydi. Benim arkam sağlamdı. Söylediklerime karşı duranlara tefsirin adını andığımda şöyle bir duraklıyor, düşünmeye başlıyor, muhtemelen benim anlamadığıma yoruyorlardı. Fakat asla kaynağına bakma ihtiyacı duymuyorlardı. Genetik ezberleri, alışkanlıkları ve korkuları buna mani oluyordu.
Gündelik dil felsefesinin yapıldığı döneme “İkinci Analiz Dönemi” denir. Gündelik dil filozofları biçimsel dilin analizleriyle değil; doğal dillerle ilgilenmiştir. Kuşkusuz gündelik dil filozoflarından bazıları analizlerinde biçimsel dili de kullanmışlardır. Ancak bu analizler çok azdır.
Her Sistem Kendi İnsanını Üretir
Emile Durkheim, eğitimi, “fizik ve sosyal tabiatın insan üzerinden meydana getirdiği etkiler” şeklinde tanımlarken, Ralph W. Tyler, “kişinin davranış örüntülerini değiştirme süreci” olarak tanımlar. John Dewey ise, “Eğitim, yaşantıyı yeniden inşa etme yoluyla yetiştirmektir.” diyor. Hemen her sistemin, her ideolojinin kendine göre bir eğitim tanımı var, denilse yanlış olmaz. Formal veya informal eğitim ayrımı yapmaksızın kimileri eğitimi; “Bireyde kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişim meydana getirme süreci”, kimileri; “Toplum yaşayışında yer edinmek için edinilen bilgi, beceri ve anlayışların kazandırılma süreci”, kimileri de; “İnsanları belli amaçlara göre yetiştirme süreci” olarak tanımlar. “Eğitim, insanın kendisinde var olan potansiyeli açığa çıkarma sürecidir.” diyenler de var.
Öğretilmeye değer olan nedir? Eğitimin amaçları nelerdir? Öğretmekten kastedilen göstermek mi, biçimlendirmek mi, yoksa anlamını, nedenini bildirmek mi? Yine, eğitmekten kastedilen yetiştirmek mi?
Olivier Reboul, “Eğitmek, bir modele göre yetişkinler üretmek değil, her insanda “kendi” olmasını engelleyen şeyi açığa çıkarmak ve ona “kendi” tekil dehasına göre var olma imkânı tanımaktır.” diyor. Reboul’un dediği gibi mi oluyor gerçekten? Örneğin, Antonio Gramsci, eğitimin bir yönlendirme olduğunu belirtiyor. Bu yönlendirme manipülasyon durumuna getirildiğinde eğitimde hangi modelle, nasıl bir sonuç elde edilmek istenir?
Modern eğitim anlayışının temelinde büyük ölçüde Antik Yunan ve Roma deneyimi yatmaktadır. Bu deneyim Rönesans ve Reform hareketleriyle yeniden biçimlenmiş, aydınlanma sonrasında ise sistemli görüşler olarak ortaya konmuştur.
Bu meşruiyet, kullanılan kavramlar yoluyla sağlanmıştır. Özellikle “vatandaş” kavramı kapitalizmin hedefine hizmet edici bir kavram olarak görülmüş ve böylece halkın devlete karşı olan sorumluluklarını vatandaş kimliği ile yerine getirmesi düşünülmüştür. Modern toplumda insan yalnızca vatandaş olarak vardır; onun inançlarının, kabullerinin hiçbir değeri yoktur. O, seküler-pragmatik amaçların kurbanıdır yalnızca. Bu nedenle hedef, ona yalnızca işe yarayabilecek bir yetenek vermektir. Yani, meslek edindirmeye indirgenmiş bir eğitim anlayışı… Paulo Freire, “Eğitim, eğer insanı insanlaştırmıyorsa, demek ki birileri eğitimi, insanları ezmek için manipüle ediyor.” derken bir gerçeği dile getiriyordu.
Batılı seküler eğitim anlayışı insanın kendi kaderini kendisinin çizmesi gerektiğine inanır ve bu nedenle hedefe ulaştırıcı her yolu meşru görür. Bu, sömürgeci anlayışın bir yansımasıdır. Aklı ön plana çıkaran bu anlayış vicdanı devre dışı bırakmaktadır. İnanç, ibadet ve ahlâki değerler insanın ayağına bir bağ, hedefe götüren yoldaki engeller olarak görülür. O nedenle Batı medeniyeti ilahi olan her türlü sesin düşmanıdır. Batı’nın geliştirdiği eğitim sistemleri de hep o anlayışa hizmet etmektedir. Seküler eğitim sistemi insan fıtratında var olan “yaratıcıya inanmak” özelliğini yok ederek yaratıcı yerine doğa yasalarıyla her şeyi açıklamaya çalışır. Bu nedenle, insanın insanlara, sistemlere, ideolojilere adeta kulluk edercesine davranışlarının asıl nedenini Batıcı, seküler eğitim sistemlerinde aramak gerek. İslami her ritüeli “çağdışı” olarak yaftalamaya çalışan, arkasına medya, sinema, radyo, televizyon ve çeşitli dergilerin desteğini alan, insanlarla dinin arasını açmaya çalışan modern, seküler eğitim, toplumları bir köleleştirme ve Batı kalıplarına uyarlama aracı olarak kullanılmıştır.
Batı’da “aydınlanma” diye anılan zihinsel dönüşüm üzerinde gelişen ideoloji ve yaşam biçimi olan modernizmin küresel ölçekte yaygınlaştığı, Müslümanların büyük bir bölümünü etkilediği bir çağda yaşanıldığı inkâr edilemez. Akıl, bilim, demokrasi gibi kavramlar üzerinden kurulan modernizm insanlık için keskin bir kopuşu ifade etmektedir. Müslüman toplumların eğitim anlayışlarında bu keskin kopuş daha da belirgindir. Bizde, özellikle Osmanlı’nın son dönemleri ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında, bazı sözde aydınların Türk eğitim sistemine Batılı anlayışı tamamen yerleştirmek için yoğun çaba gösterdikleri görülmektedir. Köy Enstitüleri’nin kurucusu Hasan Ali Yücel döneminde ise toplumun tüm değer yargılarının ve tarihsel birikimlerinin ayaklar altına alınması hafızalardan silinmemektedir.
“Eğitim olmadan olmaz!” denilir, ama “Ne tür bir eğitim?” veya “Hangi eğitim felsefesiyle?” soruları nedense sorulmaz. Eğitimin içeriği, hangi temellere dayandığı ve felsefesi üzerine bir düşünce üretmeden mevcut eğitim modelinin her şeye çare olacağına inanılır. Eğitim felsefesi başka felsefeleri taklit etmekle oluşturulamaz. Her toplum kendi eğitim felsefesini, kendi imkânları, tarihi ve kültürel birikimleri ile ihtiyaçları doğrultusunda oluşturmak zorundadır. Türk eğitim sisteminin eklektik yapısının siyasal yönelimlere paralel olarak farklı felsefi akımların etkisi ile oluştuğu söylenebilir. İdealizmin, natüralizmin, ilerlemeciliğin, pragmatizmin, materyalizmin, muhafazakârlığın…
Eğitim sisteminde bir değişiklik olmasa da, son yıllarda bu yönde çabaların olabileceğinin işaretlerini görmek mümkündür. Evrim Teorisi’nin derslerden çıkarılması, Kur’an-ı Kerim ve siyer-i nebi gibi derslerin ders programlarında yer alması, İmam Hatip Lisesi mezunlarının üniversiteye girişte normal liselerle eşit haklara sahip olması vb. adımlar gelecek dönemlere etkisi bakımından atılmış önemli adımlardır.
Köy Enstitüleri’nin yıllara yayılan tahribatı görmezden gelinemez. Batılılaşma uğruna sözde aydınlanmış, çağdaş bir toplum inşa etme anlayışı… Eğitim, eğitilenin istendik şekle bükülebileceği bir süreç olarak görülmüştür. Bireyleri istenilen kalıplara sokmak, değerlere ve ölçütlere aykırı müfredatlarla, yöntemlerle şekillendirmek… Böyle anlamışlardır Batı hayranları eğitimi. Toplumun kodlarının aksine, seküler ve pozitivist bir yapı öngörülmüştür. Bu nedenle toplumun değerlerinden, kaynaklarından uzak kalınmıştır. Her şeyden önce, Türkiye’nin eğitim sisteminde alt yapı oluşturulurken İslam düşüncesi önemsenmemiştir. İtaatlaştırılmış bir toplum için… İthal kavramlar ve paradigmalarla eğitim… Başka medeniyetlerin idrak ve varoluş biçimleriyle oyalanmak… Ezberci, buyurgan…
İnsanları kendi gözlerinden değil, başkalarının gözlerinden görmeye zorlamakla mı “muasır medeniyet”e geçilecekti? Öğretilmiş davranış kalıplarıyla, rolleriyle… Öğretilmiş görme biçimiyle…
Oysa farklı görme biçimleri de var, ama yanlış denilenlerin büyük bir kısmının doğru, doğru denilenlerin büyük bir kısmının yanlış olduğunun ortaya çıkmaması için farklı görmeleri engelleyici önlemler alınmıştır. John Berger’in “Görme Biçimleri” adlı eserinde insanların nasıl tek görme biçimine yönlendirildikleri ilginç örneklerle anlatılır. Berger’e göre:
“Görmek konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.”
“Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler.”
“Yalnızca baktığımız şeyleri görürüz. Bakmak bir seçme edimidir.”
“Bir şeyi gördükten hemen sonra, aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de fark ederiz.”
“Her imgede bir görme biçimi vardır. Fotoğraflarda bile. Çünkü fotoğraflar çoğu zaman sanıldığı gibi mekanik kayıtlar değildir. Her bir fotoğrafa baktığımızda ne denli az olursa olsun, fotoğrafçının görünüm imkânları arasından o görünümü seçtiğini fark ederiz. Fotoğrafçının görme biçimi konuyu seçişine yansır. Ressamın görme biçimi, bez ya da kâğıt üstüne yaptığı imgelerle yeniden canlandırılır.”
“Her imgede bir görme biçimi yatsa da bir imgeyi algılayışımız ya da değerlendirişimiz aynı zamanda görme biçimimize de bağlıdır.”
Kim bakıyor? Nereye bakıyor? Nasıl bakıyor? Hangi araçlarla bakıyor? Bakan kim, bakılan kim? Bütün bu sorular aynı zamanda politik sorulardır aslında.
Evrenin, insanların, hayatın algılanışı görme biçimine göre değişir. Görme biçimini etkileyen çevresel, yazınsal, düşünsel, fiziksel birçok etken vardır. Düşünülen, inanılan şeyler görme biçimini etkiler. Yine, görme biçimlerinde imgelerin veya uyarıcıların sunuluş şeklinin de algıları, düşünceleri etkileyebileceği savunulur.
Batı pozitivizmi anlamayı ve tanımayı görmeye odaklamıştır. Bu mantığın temel sorunsalı görmediğini kabul etmemeye dayanır. Görmenin anlama ile organik bağını kesen bir anlayış… Oysa görme bir bilinmezlik taşır.
Görme ile birlikte algılama, tanıma, anlamlandırma yetileri gelişir. Görülenler anlamlandırılmaya çalışılırken de içinde bulunulan kültürün, eğitimin, hayata bakış açısının etkileriyle bir biçim oluşturulur. Görsel imgeler bu biçimler doğrultusunda ortaya çıkar.
Berger, görmek ve anlamak için gözün yetmeyeceğini, bilginin, ideolojinin ve bakış açısının bakmaya eşlik etmesinin görüneni de değiştireceğini anlatmaya çalışır. İmgelerin özde aynı kaldığını, değişenin ifade ve görme biçimi olduğunu söylüyor, Berger. Her imge, karşısındaki kişinin algıladığı kadardır çünkü.
Berger, Batı resminin görme açısını, merkezi perspektifi eleştiriyor ve başka bir ihtimalin, değişik görme açılarının farkındalığını hissettiriyor. Bilginin bütün yargıları, düşünceleri, açıları değiştirme potansiyeline sahip olduğunu vurguluyor. Bu bakış açısı bilginin, görmenin de önüne geçerek imgeyi farklılaştırdığını, başkalaştırdığını, dönüştürdüğünü gösterir. İmgenin yalnızca görünüşten ibaret olmadığı, tüm görünüşlerin zihinlere bir mesaj taşıdığı ve bu nedenle onları alımlarken ihtiyaç duyulacak kılavuzun “bilgi” olduğu dile getirilir.
Berger, Batı’nın sunduğu görme biçimlerinin bir şartlanma olduğunu vurgulamaktadır. Şartlanmalar ve yönlendirilişler tüm sosyalizasyon içerisinde insanları domine eder ve eylemleri biçimlendirmeye çalışır. Medya ve reklamlar bu şartlandırmaları ve yönlendirilişleri yönetir ve başka seçenek kalmamış gibi insanları istenilen şekle dönüştürmeye çalışırlar. Yeterince sorgulama yapılmadığı hallerde bu simülasyonun farkına varmak mümkün olmadığı için insanlar eklemlendikleri alan içerisinde nasıl aldatıldıklarını göremezler. Eleştirel olmak ve her an eleştirel kalabilmek, tamamıyla sarmalanan sosyal hayatta oldukça önemlidir. Görülenleri sorgulamak, arka planda nelerin olabileceğini düşünmek gerek. Görünmez güç olan sistemlerin, ideolojilerin her şeyi nasıl manipüle ettiğini kestirmek gerek. Modernliğin, yeniliğin ve ilerleme düşüncelerinin merkeze yerleştirilerek temeldeki ideoloji ve görme biçiminin maskelenmeye çalışıldığını bilmek gerek.
Berger her ne kadar görsel sanatlardan, estetikten, tasarımdan, reklamcılıktan söz etse de modernizmin görme biçimine değinirken politikaya da ince bir göndermede bulunmaktadır. Berger’e göre; fotoğrafı, resmi yalnızca güzel sanatlar nesnesi, görüntüleri güzel gösterme marifeti olarak görmek doğru değildir. İmgeler yalnızca yüzey düzenleme sanatı değildir. Görülenlerin arkasında sistemin, ekonomik ve siyasal algıların bakış açısını oluşturan, düşünceleri yönlendiren ciddi etkiler vardır. Dolayısıyla sistemlerin, ideolojilerin görme biçimiyle oluşturdukları tahakkümden hiçbir alan muaf değildir. Eğitim alanı da…
İnsanın değerine ve doğasına ilişkin bir sorgulama yapılması gerek. Eğitimin odağını oluşturan insanın eğitim süreçlerinde nasıl bir görme biçimiyle değerlendirildiği önemlidir elbet. Çünkü gelecek, büyük oranda, görme biçimine göre belirlenmektedir.
Anlamlandırmak, belli bir algılama tarzına işaret eder. Algılamak ise görme biçimine göre değişir. İnsan, nasıl görürse öyle algılar ve öyle anlamlandırır. Her şey görme biçimine bağlıdır. Görme biçimi ise genellikle neyin, nasıl görülmesi isteniyorsa onun öne çıkarılmasıyla oluşmaktadır. Eğiten, eğitilen insana nasıl bakıyor? Eğitim ortamları düzenlenirken hangi özelliklere dikkat edilmektedir? Eğitim, bir sistem olarak toplumsal normallik üzerinden mi kurgulanmakta, yoksa eğitimin ne kadar yarar sağlayacağına mı bakılmaktadır? Normallik nedir? Yararlılığı kim, nasıl belirleyecek? Eğitim alanındaki kavramlar ve onların içerikleri kime göre, ne kadar doğrudur? Öğretilenler gerçekliği ne kadar ifade ediyor? Bütün bu soruların cevapları eğitim sistemlerine ve görme biçimine göre değişecektir kuşkusuz.
Farklı görmeler, farklı yorum ve değerlendirmeleri beraberinde getirir. Düşünceler, duygular, davranışlar, yönelimler, tercihler hep görme biçimine göre şekillenir. Amaçlar, konular, araç-gereçler, uygulanacak yöntem ve teknikler görme biçimine göre belirlenir. Öğrenci veya araştırmacı kendini çepeçevre saran o disiplinin dışına kolay kolay çıkamaz.
Modern-seküler eğitimin insanı standardize eden görme biçiminde İslam’ın yeri yoktur. Seçme, reddetme, benimsememe hakkının kabul edilmediği, inanç ve kimlik değerlerinin yok sayıldığı bir eğitim anlayışının nasıl bir görme biçimine sahip olduğunu söylemeye gerek yok. Müslümanların edilgen davranışların temelinde bu görme biçiminin kuşatılmışlığı yatmaktadır.
Halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde sekülerizmin belirlediği perspektiften bakmaya yönlendirildikleri için Müslümanların büyük bir kısmı farklı görmelerden mahrumdur. Müslümanlar kendi görme biçimlerini yitirdikleri için kendilerini, insanları, evreni kendi perspektifleriyle, değerleriyle, metodolojileriyle değil; seküler perspektiflerle, değerlerle, metodolojilerle görmektedir. Hâkim paradigmanın gizlemeye çalıştıkları bu nedenle görülememektedir.
Vahiy Müslüman’ın hayatını şekillendiren ve ona kişilik kazandıran tek odak noktasıdır. Kişilik oluşturacak sağlam bir eğitim süreci vahyin belirlediği görme biçimiyle, onun sunduğu tedrisat ve Rasulullah’ın örnekliğiyle mümkündür.
Eğitim sistemini vahyin belirlediği görme biçimine göre oluşturmadıkça modernizm ve onun türevlerinin kuşatılmışlığından kurtulmak mümkün değildir. Bununla birlikte, vahyin görme biçimine göre eğitim sistemini oluşturmak, ona göre değerlendirmelerde bulunmak da sıradan bir iş değildir. İslami eğitim-öğretim alanında çok sayıda diplomalarının bulunduğunu söyleyenlerin birçoğu modernizmin görme biçiminden kurtulamamışlardır. Kendilerini âlim sananların bir kısmının durumu da bundan farklı değildir. Yalnızca bu durum bile, insan yetiştirme sisteminin yanlışlığını ortaya koymaktadır. Medine’de bir üniversite yoktu, ama sahabelerin nasıl yetiştiğine bakıldığında hayretler içinde kalınmaktadır. Çünkü Medine sokağıyla, çarşısıyla ilim-irfan tahsil edilen bir şehre dönüşmüştü. Hz. Ebubekir’in nasıl sıddık, Hz. Ömer’in nasıl faruk, Hz. Osman’ın nasıl iffet timsali ve Hz. Ali’nin nasıl ilmin kapısı olduğunu anlamak için her sokağında, çarşısında ilim-irfan tahsil edilen Medine şehrine bakmak yeterlidir. Sahabelerin tamamı vahyin perspektifinden bakıyor, Rasulullah’ın eğitiminden geçiyordu çünkü.
“İslam’ın kendine özgü bir eğitim sistemi var mıdır?” sorusu akla gelebilir.
Halkı Müslüman olan ülkelerde uygulanan modern eğitim sisteminde İslami eğitim veren okullar, tıpkı diğer okullar gibi, modellerini modern eğitimden almaktadır. İslam medeniyetinin birikim ve dinamiklerinden yola çıkarak yeni bir eğitim modeline geçilmesi gerektiğini ileri sürenler yok değil, ama İslam’ın eğitim modelini üretebilmek için bazı soruların cevaplandırılması gerektiği pek düşünülmez: İslam’da eğitim nedir, nasıl olmalıdır? Bu eğitimin teolojik, felsefi temelleri nelerdir? Bu tür sorulara cevap verilmediği, bu alanda çalışmalar yapılmadığı sürece bu okulların modern eğitim modeline eklemlenmekten kurtulmaları mümkün değildir.
İslam’da eğitimin ne olduğuyla ilgili çalışmalar yapılmış, ama bunların çoğu seküler Batılı eğitime tepki niteliğindedir. “Seküler mantıkla işleyen eğitim sistemlerinde İslami eğitim nasıl olmalıdır?”, “Müslüman’ın eğitim vizyonu nedir?”, “İslam’ın istediği insan/Müslüman modeli nasıldır?” gibi sistematik düşünce gerektiren sorulara doyurucu cevaplar verilemediği görülmektedir.
İslam’ın kendine özgü bir eğitim modeli var elbette, ama bir yöntem sorununun olmadığı da söylenemez. İslam’da eğitim, eğitim tarihi, aile eğitimi, çocuk eğitimi gibi çok sayıda kitap yazılmakla birlikte bunların çoğu yöntemsel olarak ya tarih veya genel İslami çalışmalar mantığıyla yazılan kitaplardır. Eğitimsel ve pedagojik yöntemler kullanarak İslam’ın dinamik eğitim vizyonunu ve değerlerini gösterebilecek çalışmalar yok denecek kadar azdır. Bunlar da, ya etik değerlerin basit bir şekilde verilmesi ya da buyurganlık anlayışının ön plana çıkarılarak aktarılması şeklindedir. Oysa eğitim kavramı ne basit olarak verilen etik değerlerle ne de buyurganlıkla tanımlanabilir. Eğitim, ezberciliğe dayanan bilginin yüklenmesi de değildir.
İslam’ın kendine özgü dinamik bir eğitim felsefesi vardır. Modern düşünce İslam’daki dinamik eğitim anlayışına yabancıdır. Asıl sıkıntı da buradadır. İslam’da eğitim kavramının temelinde “terbiye” vardır. Terbiye kavramı basit etik değerleri aktarma ya da ezberletme ile sınırlandırılmayacak şekilde insanın doğasını bütünsel olarak kucaklayan bir kavramdır. Kur’an, kendine özgü dinamik eğitim modelini terbiye kavramı üzerine bina etmiş ve bununla yeni bir insan ve toplum modeli öngörmüştür. İslam’ın insan projesini yeniden aktive etmek isteyenlerin “terbiye” kavramının sözlük anlamıyla yetinmemeleri gerekir.
Râgıb el-İsfahanî’ye göre, terbiye, insan doğasının, potansiyelinin tümünü belirli aşamalarla hazırlama sürecidir. Râgıb el-İsfahanî, terbiyeyi, İslami ya da İslami olmayan olarak ayırmıyor; onu, Allah’ın insanlara vermiş olduğu bütün gerçek boyutları geliştirme süreci olarak tanımlıyor. Öğrencinin deneyim ve ihtiyacının dinlenmesinden, gelişimine yardımcı olmaktan, onu lider durumuna getirmekten söz ediyor ve Kur’an’daki dinamik eğitim anlayışını özetliyor.
Kur’an, Hz. İbrahim’in ahirette yeniden dirilişi sorgulamasını aktarır. Rabbimiz de bu doğal insani arayışı, bu sorgulama sürecini kabul ediyor ve örnekle cevap veriyor:
“Hani İbrahim: “Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona:) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması için” dedi. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki şüphesiz, Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara, 260)
Kur’an, Rasulullah’ın bu dinamik ilahi eğitimi nasıl içselleştirip tüm insanlığa örnek oluşunun pedagojik modelini sunar.
Foucalt’a göre, Batı’da eğitim, neoliberal aygıt adına süje yetiştirmektedir. Yine, ona göre, öğrenci de bu sistem içerisinde kendini özgür zanneden bir süje olarak inşa edilerek kapitalist iktidar aygıtının bir sömürü nesnesi konumuna indirgenir. Gerçekten de, özellikle Sigmund Freud’un bilinçaltı çözümlerini yapmasından sonra, insanın neye inandırılmak istenirse ona inandırılacağı düşüncesi Batı’da siyasal ve ekonomik amaçlar için kullanılmaktadır. Kapitalist sistemin mantığı onu gerektiriyor çünkü.
Her ideolojinin, her sistemin kendine özgü bir mantığı vardır. Onların olmazsa olmazıdır bu mantık. Aksi halde varlıklarını sürdüremezler. İdeolojiler, sistemler kendilerine özgü mantığın her alana yayılmasını isterler. Eğitimden ekonomiye, siyasetten kültüre, ahlâktan hukuka kadar tüm alanlarda o mantığın izlerini görmek mümkündür. İdeolojiler, sistemler kendilerini koruma altına almak için mantıklarından ödün vermezler. Bu nedenle kendilerine özgü görme biçimi oluşturarak farklı görmeleri engellemeye çalışırlar. İnsanların büyük çoğunluğu yönlendirildikleri görme biçiminden ayrılamaz; siyaseti, kültürü, ahlâkı, hukuku hatta dini yalnızca yönlendirildikleri görme biçimine göre değerlendirirler. Dolayısıyla her sistem üreteceği insan modeline göre bir görme biçimini benimser ve kendi insanını öyle üretir.
Yaşadıkları dönemde yönlendirildikleri görme biçiminden başka, farklı görme biçimlerinden bakanlar da var. Onlar eleştiren, sorgulayan, zihinsel hicreti gerçekleştirenlerdir. Onlar kendilerine her sunulanı itirazsız kabul eden kuru kalabalıklardan birileri değildir. Rüzgârın tersine doğru gitmek zorunda olduklarını bilenlerdir onlar.
Yazar
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Modernizm ve Postmodernizm – Farklılaşan Şiddet Görünümlerinin Zemini –
Modernizm ve postmodernizm kavramlarına dönük yapılmış tanımlamalar çoğunlukla dönemsel özellik ve pratik yaşam biçimlerinden, ele alınan disiplinin belirlemiş olduğu paradigmadan hareketle ortaya koyulmakta ve bu şekilde ele alınan kavramın tanımlamasına yönelik oldukça farklı ve geniş bir tanımlar yelpazesi ile karşı karşıya kalınmaktadır. Çalışmamızın ilgili olduğu konu, kavramların felsefi boyutuyla ilişkili olduğu için önceliğimiz kavramın ilgili anlam sahasına dönük tanımları ve felsefe sözlüklerinin yer verdiği tanımlamalar olacaktır.
Natüralist Çizgide Erdem Kazanımı: Aristoteles, Nikomakhos’a Etik
. Filozofik bir soru olan erdem kazanımında doğanın ve alışkanlıkların konumlandırılışı sorunsalı hakkında bir görüş ortaya koymak için konu hakkında düşünmeye teşvik edecek kapsamlı bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Söz konusu akıl yürütme hangi çizgide ele alınabilir?
Doğru ve Hedef Odaklı Bir Çocuk Edebiyatı
Çocuk edebiyatı; çocuklara dilin ve çizginin anlatım imkânlarıyla insan doğasını anlatır, sevdirir, hayatı tanımlamalarına ve anlamlandırmalarına yardımcı olur; estetik bir araçtır. Çocuk edebiyatı; efsaneleri, destanları, masalları hayal gücünün yardımıyla uçlara taşıyarak gerçekliğin sınırlarını genişletip düşseli geliştirmeye daha fazla imkân sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşır. Ağaçlar konuşur, hayvanlar konuşur, bulutlar konuşur, ayrımlar silinir…
Hamdi Yazır Tefsirinden Kavramsal İzdüşümler
Hamdi Yazır tefsirini yetmişli yılların başında okumaya başlayınca, tam dokuz ay hiç ara vermeksizin, mektebi filan da unutarak, adeta zorunlu ders gibi aralıksız sürdürmüştüm. Aynı tarihlerde tefsirden birinci elden öğrendiklerimi de arkadaşlarım arasında, değişik vesilelerle buluşmalarımızda aktarmaya başlamıştım. Anlattıklarım mevcut geleneksel din anlayışına büyük ekseriyetle muhalif düşmekteydi. Benim arkam sağlamdı. Söylediklerime karşı duranlara tefsirin adını andığımda şöyle bir duraklıyor, düşünmeye başlıyor, muhtemelen benim anlamadığıma yoruyorlardı. Fakat asla kaynağına bakma ihtiyacı duymuyorlardı. Genetik ezberleri, alışkanlıkları ve korkuları buna mani oluyordu.
Gündelik Dil Felsefesi
Gündelik dil felsefesinin yapıldığı döneme “İkinci Analiz Dönemi” denir. Gündelik dil filozofları biçimsel dilin analizleriyle değil; doğal dillerle ilgilenmiştir. Kuşkusuz gündelik dil filozoflarından bazıları analizlerinde biçimsel dili de kullanmışlardır. Ancak bu analizler çok azdır.