“Kur’ân ayı” Ramazan, Kur’ân’a çağırıyor insanları. Kur’ân da, takvâlı olmaya çağırıyor.
Takvâlı olmak; ancak Kur’ân’a kulak verip buyruklarına uymakla mümkün.
Ramazan, Allah’a itaat edişin, boyun eğişin, kulluğun yıllık sınav zamanıdır. Allah’a teslimiyetin, Kur’ân’ı rehber, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yolunu yol edinişin deneniş vaktidir. Yasakları terk edip helallere yönelmenin sınanış günleridir.
Ne yaptığını bilerek, bilinçli olarak, gerektiği şekilde oruç tutup “Ramazanı ihyâ” edenler; takvâ sorumluluğunu taşıyan insanlardır. Bu nedenle Rabbimiz (c.c.): “Ey iman edenler, oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki takvâlı olursunuz.” buyuruyor. Bu âyetten de anlaşılacağı üzere; oruç, takvânın yoludur.
Ramazan, özelliğini de, güzelliğini de, “on bir ayın sultanı” oluşunu da Kur’ân’dan alıyor: “O Ramazan ayı ki; insanlara yol gösterici, hidâyeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edip açıklayıcı olarak Kur’ân, o ayda indirildi.”
Kadir gecesi de; “bin aydan daha hayırlı” ve “mübarek bir gün” oluşunu yine Kur’ân’ı konuk edişine borçlu: “Biz, O (Kur’ân)’ı mübarek bir günde indirdik.”“Biz, O (Kur’ân)’ı Kadir gecesinde indirdik”buyuruyor Rabbimiz.
Ramazan, Kur’ân’a yönlendiriyor Allah’ın kullarını. Kur’ân da, takvâlı olmaya…
Peygamberimiz (s.a.v.) de: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Hepiniz Âdemdensiniz ve Âdem de topraktandır. Allah’ın yanında en üstün olanınız takvâsı en fazla olanınızdır. Araplarla Arap olmayanların birbirine karşı üstünlüğü ancak takvâ iledir.”
“Arap’ın Arap olmayana hiç bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâ iledir“ buyuruyor.
Türevleriyle birlikte Kur’ân’da 250’den fazla yerde geçen takvâ nedir?
İmanın gereğini yerine getirmektir takvâ. Allah’ın vahiyle bildirdiği hükümlerine (ilkelerine) karşı sorumluluk bilinci içerisinde davranmaktır. Vahiyle ne emredildiyse; emrolunduğu şekilde dosdoğru olmaktır. Allah’ın razı olduğu işlere yönelmektir. O’na asi olmaktan sakınmaktır. Mayınlı bir tarlada yürüyor gibi; Rabbimizin, yasakladıklarına adım atmamaktır. Yusuf Peygamberi örnek alıp gömleğini önden yırttırmamaktır. Şirki, küfrü, ahlâksızlığı, ihaneti, soysuzluğu, her türlü kötülüğü temsil eden Züleyhalara sırtını dönmektir.
Takvâ; salâtı (namazı ve bütün ibadetleri), kurbanı (ve bütün itaatleri, kulluğu), hayatı ve ölümü, ortağı ve benzeri olmayan âlemlerin Rabbi Allah’a adamaktır.
Takvâ; O’nun buyruklarını yerine getirme bilinciyle; O’nun gösterdiği yolda, Resûlünün izinde yürümektir. Şeytanların değil; Allah’ın nimet verdiği nebîlerin, sıddıkların, şehitlerin ve sâlihlerin gittiği yolu yol edinmektir.
Sırât-ı mustaqîm üzere olmaktır.
Bu inançla; günün yirmi dört saatini ve bütün ömrünü ibadetleştirme şuuruyla yaşamaktır takvâ. Aslında insanın yaratılış amacı da budur. Allah (c.c.), bunun için yarattı insanı. Müslüman olup takvâlı davranması için… “Ey iman edenler, Allah’a karşı hakkıyla takvâlı olun ve ancak (Müslümanlar olarak yaşayın ve) Müslümanlar olarak can verin.”
Takvâ; imandır, İslâm’dır, tevhîttir, ihlâstır…
Takvâ; küfrün, şirkin, ahlâksızlığın, kötülüklerin, çirkinliklerin ve haddi aşmışlıkların, fücûrun zıddıdır. “Sonra ona fücûru (sınır tanımaz günah ve kötülük işleme özelliğini) ve takvâyı (günahlardan sakınma yeteneğini) ilhâm edene (and olsun).”
İki yol… Dileyen cennete varan “takvâ” adlı, güvenli, güzel caddede yürür; dileyen de cehenneme varan “fücûr” adlı yolun yolcusu olur.
“Sizin takvânız O’na ulaşır.” İbadetin mayası takvâdır. Takvâyla mayalanan fiiller ancak ibadet unvanı kazanırlar. Takvâya da ancak ibadet ve itaatle ulaşılır: “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki; takvâ sahibi olasınız.”
Takvâ budur işte! İbadet de bu değil mi? Kulluk da bu, sâlih amel de… Kur’ân, buna davet ediyor Allah’ın kullarını.
Bir kimse, Kur’ân’a ne kadar kulak verir, buyruklarına uyarsa; o kadar takvâlı olur. Ramazan, bunu nidâ ediyor işte…
Başıboş değil insan. İnancında, düşüncesinde ve fiillerinde Yaratan’a karşı sorumludur. Bir gün mutlaka sorgulanacağını, yargılanacağını, hesaba çekileceğini bilir. İşte kişinin bu bilinçle ve sorumlulukla hareket etmesidir takvâ.
“Kulak, göz ve gönül bunların hepsi yaptıklarından sorumludur.”
“Siz yaptığınız her şeyden mutlaka sorulacaksınız“ buyruluyor.
Sorumludur insan. Her insan sorumludur.
Sorumluluktan hiç kimse kurtulamayacak. Peygamber çocukları bile… “Ey Peygamberin kızı Fâtıma, ahiret gününün sorumluluğundan seni kurtaracak işler yapmaya bak. Peygamber kızı olmak sana bir şeykazandırmaz. Ben, seni o günün dehşetinden kurtaramam” buyuruyordu Son Nebî. Dünyaya gözlerini kaparken bile ibadetlerini mazeret olarak sunup Allah’ın rahmetinden başka kimseye güvenmemeleri hususunda ümmetine mesaj veriyordu.
Hatta Peygamberlere de sorulacak: “Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara soracağız ve elbette gönderilen elçilere de soracağız” buyuruyor Rabbimiz (c.c.).
İnsan, kime ve neye karşı sorumludur?
Her kul Allah’a karşı sorumlu… O’nun, Kitabında bildirdiği emirlere uymakla yükümlü… Yani O’nun kitabından sorguya çekilecek: “Doğrusu bu Kur’ân, sana ve ümmetine bir öğüttür, ondan sorguya çekileceksiniz ve ondan sorumlu tutulacaksınız.“ İşte bütün mesele…
Kuşkusuz, Yüce Yaratıcımız, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir işten sorumlu tutmuyor. Taşıyamayacağı yükü yüklemiyor.
Ve herkes, kendisine verilen bütün nimetlerden, sahip olduklarından ve gözetimi altında bulunanlardan da sorumludur. Kutlu önderimiz (a.s.): “Hepiniz gözetleyicisiniz ve gözetiminiz altındakilerden sorumlusunuz” buyuruyor.
Ramazan, Kur’ân ve Takvâ… Birbirine bağlı, birbirini tamamlayan, üç önemli kelime… Biri söylenince hemen diğer ikisi geliyor akla. Ramazan, Kur’ân’a davetini yinelemek için kapımızı çalıp bizi selamlıyor her yıl. Kur’ân da takvâlı olmaya davet ediyor Allah’ın kullarını. Ramazan, Kur’ân’a; Kur’ân da takvâya kapı aralıyor.
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
İnsanların adalet arayışları Hz. Âdem’den beri devam etmektedir. Düşünceleri, bakış açıları değişse de insanların temel talepleri genellikle adalet olmuştur. Zorbalığı, zulmü hiçbir toplum hoş karşılamamıştır. Zamana ve coğrafyalara göre farklı anlamlar yüklense de adaletin büyük önem taşıması, hayatın her alanında kendisine yer bulması gerektiği ile ilgilidir.
Tövbe bir özgürlük manifestosudur.
İçsel bir bildiridir. Kişinin kendi iç aleminde kendisine verdiği bir manifestodur. Günah yüklerinden, hataların ağırlığından özgürleşmenin bildirisidir.
Tövbe, bir şeyden geri dönmek, dönüş yapmak, yönelmek demektir. Hatalardan, günahlardan dönerek Allah’a yönelişin eylemsel bir ifadesidir.
Tövbe, kişinin kendisini değerlendirme eylemidir. Tövbe, söylem ve eylemlerin objektif bir şekilde değerlendirilebilmesidir. Öyle ki kişinin kendisiyle karşılaşması ve kendisinin tüm yanlışlarını ortaya koyarak doğruya yönelebilme cesaretidir.
Yaratılmış en değerli varlık olan insan neslinin kader, ecel ve rızık konusunda hem Yüce Allah’ın ve hem de kendisinin hatta diğer varlıklar ile eşyanın gerekli yetenek, kazanım ve koşullarını bilmesi elzem bir husustur. Ancak görüldüğü kadarıyla bazı insanlar nezdinde hem olgusal aşamaları ve hem de sorumluluk ve irade basamaklarını olduğu gibi anlamasının bazı engelleri olduğu muhakkaktır.
Ramazan, Kur’ân Ve Takvâ
“Kur’ân ayı” Ramazan, Kur’ân’a çağırıyor insanları. Kur’ân da, takvâlı olmaya çağırıyor.
Takvâlı olmak; ancak Kur’ân’a kulak verip buyruklarına uymakla mümkün.
Ramazan, Allah’a itaat edişin, boyun eğişin, kulluğun yıllık sınav zamanıdır. Allah’a teslimiyetin, Kur’ân’ı rehber, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yolunu yol edinişin deneniş vaktidir. Yasakları terk edip helallere yönelmenin sınanış günleridir.
Ne yaptığını bilerek, bilinçli olarak, gerektiği şekilde oruç tutup “Ramazanı ihyâ” edenler; takvâ sorumluluğunu taşıyan insanlardır. Bu nedenle Rabbimiz (c.c.): “Ey iman edenler, oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki takvâlı olursunuz.” buyuruyor. Bu âyetten de anlaşılacağı üzere; oruç, takvânın yoludur.
Kur’ân’ı rehber edinerek takvâya yürüyüş, oruçta sembolleşiyor. “Onlara, size verdiğimize (Kitaba) kuvvetle sarılın ve içindekileri benimseyin ki; takvâ sahibi olasınız, dedik.”
Ramazan, özelliğini de, güzelliğini de, “on bir ayın sultanı” oluşunu da Kur’ân’dan alıyor: “O Ramazan ayı ki; insanlara yol gösterici, hidâyeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edip açıklayıcı olarak Kur’ân, o ayda indirildi.”
Kadir gecesi de; “bin aydan daha hayırlı” ve “mübarek bir gün” oluşunu yine Kur’ân’ı konuk edişine borçlu: “Biz, O (Kur’ân)’ı mübarek bir günde indirdik.” “Biz, O (Kur’ân)’ı Kadir gecesinde indirdik” buyuruyor Rabbimiz.
Ramazan, Kur’ân’a yönlendiriyor Allah’ın kullarını. Kur’ân da, takvâlı olmaya…
“Allah’tan gereğince ittikâ edin (takvâlı olun) ki; kurtuluşa eresiniz” buyruluyor.
Peygamberimiz (s.a.v.) de: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Hepiniz Âdemdensiniz ve Âdem de topraktandır. Allah’ın yanında en üstün olanınız takvâsı en fazla olanınızdır. Araplarla Arap olmayanların birbirine karşı üstünlüğü ancak takvâ iledir.”
“Arap’ın Arap olmayana hiç bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâ iledir“ buyuruyor.
Türevleriyle birlikte Kur’ân’da 250’den fazla yerde geçen takvâ nedir?
İmanın gereğini yerine getirmektir takvâ. Allah’ın vahiyle bildirdiği hükümlerine (ilkelerine) karşı sorumluluk bilinci içerisinde davranmaktır. Vahiyle ne emredildiyse; emrolunduğu şekilde dosdoğru olmaktır. Allah’ın razı olduğu işlere yönelmektir. O’na asi olmaktan sakınmaktır. Mayınlı bir tarlada yürüyor gibi; Rabbimizin, yasakladıklarına adım atmamaktır. Yusuf Peygamberi örnek alıp gömleğini önden yırttırmamaktır. Şirki, küfrü, ahlâksızlığı, ihaneti, soysuzluğu, her türlü kötülüğü temsil eden Züleyhalara sırtını dönmektir.
Takvâ; salâtı (namazı ve bütün ibadetleri), kurbanı (ve bütün itaatleri, kulluğu), hayatı ve ölümü, ortağı ve benzeri olmayan âlemlerin Rabbi Allah’a adamaktır.
Sırât-ı mustaqîm üzere olmaktır.
Bu inançla; günün yirmi dört saatini ve bütün ömrünü ibadetleştirme şuuruyla yaşamaktır takvâ. Aslında insanın yaratılış amacı da budur. Allah (c.c.), bunun için yarattı insanı. Müslüman olup takvâlı davranması için… “Ey iman edenler, Allah’a karşı hakkıyla takvâlı olun ve ancak (Müslümanlar olarak yaşayın ve) Müslümanlar olarak can verin.”
Takvâ; imandır, İslâm’dır, tevhîttir, ihlâstır…
İki yol… Dileyen cennete varan “takvâ” adlı, güvenli, güzel caddede yürür; dileyen de cehenneme varan “fücûr” adlı yolun yolcusu olur.
“Sizin takvânız O’na ulaşır.” İbadetin mayası takvâdır. Takvâyla mayalanan fiiller ancak ibadet unvanı kazanırlar. Takvâya da ancak ibadet ve itaatle ulaşılır: “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki; takvâ sahibi olasınız.”
Takvâ budur işte! İbadet de bu değil mi? Kulluk da bu, sâlih amel de… Kur’ân, buna davet ediyor Allah’ın kullarını.
Bir kimse, Kur’ân’a ne kadar kulak verir, buyruklarına uyarsa; o kadar takvâlı olur. Ramazan, bunu nidâ ediyor işte…
Başıboş değil insan. İnancında, düşüncesinde ve fiillerinde Yaratan’a karşı sorumludur. Bir gün mutlaka sorgulanacağını, yargılanacağını, hesaba çekileceğini bilir. İşte kişinin bu bilinçle ve sorumlulukla hareket etmesidir takvâ.
“Kulak, göz ve gönül bunların hepsi yaptıklarından sorumludur.”
“Siz yaptığınız her şeyden mutlaka sorulacaksınız“ buyruluyor.
Sorumludur insan. Her insan sorumludur.
Sorumluluktan hiç kimse kurtulamayacak. Peygamber çocukları bile… “Ey Peygamberin kızı Fâtıma, ahiret gününün sorumluluğundan seni kurtaracak işler yapmaya bak. Peygamber kızı olmak sana bir şey kazandırmaz. Ben, seni o günün dehşetinden kurtaramam” buyuruyordu Son Nebî. Dünyaya gözlerini kaparken bile ibadetlerini mazeret olarak sunup Allah’ın rahmetinden başka kimseye güvenmemeleri hususunda ümmetine mesaj veriyordu.
Hatta Peygamberlere de sorulacak: “Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara soracağız ve elbette gönderilen elçilere de soracağız” buyuruyor Rabbimiz (c.c.).
İnsan, kime ve neye karşı sorumludur?
Her kul Allah’a karşı sorumlu… O’nun, Kitabında bildirdiği emirlere uymakla yükümlü… Yani O’nun kitabından sorguya çekilecek: “Doğrusu bu Kur’ân, sana ve ümmetine bir öğüttür, ondan sorguya çekileceksiniz ve ondan sorumlu tutulacaksınız.“ İşte bütün mesele…
Kuşkusuz, Yüce Yaratıcımız, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir işten sorumlu tutmuyor. Taşıyamayacağı yükü yüklemiyor.
Ve herkes, kendisine verilen bütün nimetlerden, sahip olduklarından ve gözetimi altında bulunanlardan da sorumludur. Kutlu önderimiz (a.s.): “Hepiniz gözetleyicisiniz ve gözetiminiz altındakilerden sorumlusunuz” buyuruyor.
Ramazan, Kur’ân ve Takvâ… Birbirine bağlı, birbirini tamamlayan, üç önemli kelime… Biri söylenince hemen diğer ikisi geliyor akla. Ramazan, Kur’ân’a davetini yinelemek için kapımızı çalıp bizi selamlıyor her yıl. Kur’ân da takvâlı olmaya davet ediyor Allah’ın kullarını. Ramazan, Kur’ân’a; Kur’ân da takvâya kapı aralıyor.
İlgili Yazılar
Günah ve Tövbe İlişkisine Sınır Kavramı Üzerinden Varoluşsal Bir Bakış
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
Devlet Talebinden Vazgeçilebilir mi?
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
Tevhid, Adalet ve Erdem
İnsanların adalet arayışları Hz. Âdem’den beri devam etmektedir. Düşünceleri, bakış açıları değişse de insanların temel talepleri genellikle adalet olmuştur. Zorbalığı, zulmü hiçbir toplum hoş karşılamamıştır. Zamana ve coğrafyalara göre farklı anlamlar yüklense de adaletin büyük önem taşıması, hayatın her alanında kendisine yer bulması gerektiği ile ilgilidir.
Özgürlük Manifestosu
Tövbe bir özgürlük manifestosudur.
İçsel bir bildiridir. Kişinin kendi iç aleminde kendisine verdiği bir manifestodur. Günah yüklerinden, hataların ağırlığından özgürleşmenin bildirisidir.
Tövbe, bir şeyden geri dönmek, dönüş yapmak, yönelmek demektir. Hatalardan, günahlardan dönerek Allah’a yönelişin eylemsel bir ifadesidir.
Tövbe, kişinin kendisini değerlendirme eylemidir. Tövbe, söylem ve eylemlerin objektif bir şekilde değerlendirilebilmesidir. Öyle ki kişinin kendisiyle karşılaşması ve kendisinin tüm yanlışlarını ortaya koyarak doğruya yönelebilme cesaretidir.
İnsanın Varlık Yasasının Sünnetullah Bağlamında Teşekkül Esasları
Yaratılmış en değerli varlık olan insan neslinin kader, ecel ve rızık konusunda hem Yüce Allah’ın ve hem de kendisinin hatta diğer varlıklar ile eşyanın gerekli yetenek, kazanım ve koşullarını bilmesi elzem bir husustur. Ancak görüldüğü kadarıyla bazı insanlar nezdinde hem olgusal aşamaları ve hem de sorumluluk ve irade basamaklarını olduğu gibi anlamasının bazı engelleri olduğu muhakkaktır.