Modern kentin herhangi bir semtinde yürüyün. Bir plazanın giriş katında yoga stüdyosu, karşısında “nefes atölyesi”, köşede bir “şifa merkezi”, telefonunuzda günlük burç bildirimi, sosyal medyada “evrene mesaj bırak” çağrıları… Sekülerleşme tezinin vaat ettiği gibi din hayattan çekilmedi, biçim değiştirdi, parçalandı, paketlendi ve rafa dizildi. Weber’in “dünyanın büyübozumu” dediği süreç, garip bir biçimde yeni bir büyülenmeyle sonuçlandı. Fakat bu kez büyü, kolektif bir kozmostan çok tek kişilik bir iç dünyanın etrafında dönüyor. Tanrı’dan boşalan yeri “enerji”, ibadetin yerini “pratik”, cemaatin yerini “seans”, tövbenin yerini “arınma ritüeli”, kaderin yerini yükselen burç aldı.Bu yazı, söz konusu dönüşümü bir moda ya da masum bir yaşam tarzı tercihi olarak konumlamaktan uzaklaşıp neoliberal düzenin insan tekiyle kurduğu ilişkinin dinî-manevî alandaki izdüşümü olarak okumayı/konumlamayı deniyor. Temel iddiası...
Bu yazının devamı
224. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
Bir vakıa olarak var olmakla birlikte “İslâm Düşüncesi” tabiri modern zamanlara ait bir kullanımdır. İslâm düşüncesi “Müslümanların, özellikle, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnetten hareketle, diğer kadim insanlık kültürlerinden de faydalanarak; bir sistem dâhilinde ve tutarlılığı esas alarak ortaya koydukları, bütün uhrevî, dünyevî yorumlar ve tevillerdir… İslâm düşüncesi; Allah, varlık, bilgi, sanat, estetik, ahlâk, felsefe, değer vb. hakkında Müslümanların tefekkürünü ihtivâ ettiği gibi onların sırât-ı müstakim üzere olmalarını da akılları nispetinde telkin etmektedir.
Öyle bir dönemden geçiliyor ki ahlâki ve vicdani değerler kaybolmakta, düzeysizlik dip yapmakta ve adeta bir değerler savrulması yaşanmaktadır. Olağanüstü değişim, dönüşüm, belirsizlik, altüst oluş zamanlarından geçilmektedir doğrusu.
; “adalete yönelmek”, “toplumsal yaşam” ve “toplumsal düzen” olmak üzere hukukun üç fonksiyonu ön plana alınmıştır. Burayı biraz açacak olursak; hukuk, adalete yönelmek gibi bir temenni ile inşâ edilmeye çalışılmıştır. Dünya ölçeğindeki her devlet hukukunu adalete yönelme temelinde tanımlamaya ve oluşturmaya çalıştığını iddia etmiştir. Stalin’in Rusya’sı da, Hitler’in Almanya’sı da hukuku adalete yönelen bir olgu olarak tanımlamıştır. Sonuç olarak bakıldığında, yapılan eylemler bu söylemin sadece sözde kaldığını göstermektedir.
Her türlü bozukluk ve şirk inançlarına karşın, ne pahasına olursa olsun Kitap Ehli’ni cennete sokmak için türlü teviller yapan veya gözyaşı dökenlerin, Allah’ın “Sizin inandığınız şeylere onlar da inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar…”
Seccadesiz Secde, Cemaatsiz İbadet ya da Piyasa Dindarlığının Yeni Formları
Modern kentin herhangi bir semtinde yürüyün. Bir plazanın giriş katında yoga stüdyosu, karşısında “nefes atölyesi”, köşede bir “şifa merkezi”, telefonunuzda günlük burç bildirimi, sosyal medyada “evrene mesaj bırak” çağrıları… Sekülerleşme tezinin vaat ettiği gibi din hayattan çekilmedi, biçim değiştirdi, parçalandı, paketlendi ve rafa dizildi. Weber’in “dünyanın büyübozumu” dediği süreç, garip bir biçimde yeni bir büyülenmeyle sonuçlandı. Fakat bu kez büyü, kolektif bir kozmostan çok tek kişilik bir iç dünyanın etrafında dönüyor. Tanrı’dan boşalan yeri “enerji”, ibadetin yerini “pratik”, cemaatin yerini “seans”, tövbenin yerini “arınma ritüeli”, kaderin yerini yükselen burç aldı.Bu yazı, söz konusu dönüşümü bir moda ya da masum bir yaşam tarzı tercihi olarak konumlamaktan uzaklaşıp neoliberal düzenin insan tekiyle kurduğu ilişkinin dinî-manevî alandaki izdüşümü olarak okumayı/konumlamayı deniyor. Temel iddiası...
Bu yazının devamı 224. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
İslam’ın Vaadleri İle Müslümanların Hayatı Arasındaki Mesafeye Dair Bir Açıklama Denemesi
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
İslâm Düşünce Geleneği
Bir vakıa olarak var olmakla birlikte “İslâm Düşüncesi” tabiri modern zamanlara ait bir kullanımdır. İslâm düşüncesi “Müslümanların, özellikle, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnetten hareketle, diğer kadim insanlık kültürlerinden de faydalanarak; bir sistem dâhilinde ve tutarlılığı esas alarak ortaya koydukları, bütün uhrevî, dünyevî yorumlar ve tevillerdir… İslâm düşüncesi; Allah, varlık, bilgi, sanat, estetik, ahlâk, felsefe, değer vb. hakkında Müslümanların tefekkürünü ihtivâ ettiği gibi onların sırât-ı müstakim üzere olmalarını da akılları nispetinde telkin etmektedir.
Hiçbir Şey Taşlaşmış Vicdanları Sızlatmaz
Öyle bir dönemden geçiliyor ki ahlâki ve vicdani değerler kaybolmakta, düzeysizlik dip yapmakta ve adeta bir değerler savrulması yaşanmaktadır. Olağanüstü değişim, dönüşüm, belirsizlik, altüst oluş zamanlarından geçilmektedir doğrusu.
Hukukta Eleştirel Düşünmenin Yeri
; “adalete yönelmek”, “toplumsal yaşam” ve “toplumsal düzen” olmak üzere hukukun üç fonksiyonu ön plana alınmıştır. Burayı biraz açacak olursak; hukuk, adalete yönelmek gibi bir temenni ile inşâ edilmeye çalışılmıştır. Dünya ölçeğindeki her devlet hukukunu adalete yönelme temelinde tanımlamaya ve oluşturmaya çalıştığını iddia etmiştir. Stalin’in Rusya’sı da, Hitler’in Almanya’sı da hukuku adalete yönelen bir olgu olarak tanımlamıştır. Sonuç olarak bakıldığında, yapılan eylemler bu söylemin sadece sözde kaldığını göstermektedir.
Kitap Ehli İslâm’ı Kabul Ederse Ne Kaybeder Yahut Ne Kazanır?
Her türlü bozukluk ve şirk inançlarına karşın, ne pahasına olursa olsun Kitap Ehli’ni cennete sokmak için türlü teviller yapan veya gözyaşı dökenlerin, Allah’ın “Sizin inandığınız şeylere onlar da inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar…”