Bir toplumdaki bireylerin tamamından analitik düşünmesi beklenemez. Toplumlar genelde alışkanlıklarına uygun tavır geliştirir, derinlikli düşünmeden belli kalıplara göre karar verirler. Doğal olan da budur zaten. Sağlıksız olan şey ise toplumun hemen hemen her konuda fikir beyan etmek gibi tavır takınması… Hâlbuki her konuda söyleyecek bir şeyi olan insanların aslında hiçbir konudan anlamadığını söyleyebiliriz. Bu insanların bildikleri tek şey sosyal medyada, televizyonda ya da gazetede gördükleri ya da işittikleri spot cümleleri tekrar etmekten ibarettir. Zaten bu tür bir tavrı da “düşünme” olarak nitelemek mümkün değil. Fakat iletişim araçlarının her şeyi ulaşılabilir hale getirmesi -ki bu durumun sayılamayacak kadar faydası olmakla birlikte- bazı mevzuların -tabiri caizse- ayağa düşmesini de beraberinde getirdi. En derin meseleler, fikir beyan edebilmek için ciddi araştırmaya ihtiyaç duyulan mevzular işin hiç de ehli olmayan kişilerin dilinde fütursuzca tartışılır hale geldi.
Günübirlik, üzerinde çok da araştırma yapmaya gerek olmayan mevzuların yanında söz söylemek için bir ömür çaba harcamak zorunda olduğumuz meseleler de var. Hatta bazı meseleleri anlayabilmek için bir ömür harcadığımız halde yine de meseleyle ilgili net bir şey söylemek çoğu zaman mümkün de olmayabilir. Konuyla ilgili araştırmacının söyleyeceği söz, konuyla ilgili sadece bir görüş olarak kalır ve diğer bir araştırmacı farklı bir görüş ortaya koymakla birlikte, daha önceki görüşün de varlığını kabul eder.
İş bu kadar çetrefilli ve karışık olduğu halde konuyla ilgili hiçbir araştırması olmayan insanların mevzuyla ilgili kesin ve bağlayıcı sözler söylemesi ve kendi düşüncesi dışındaki görüşleri de bir çırpıda reddedivermesi hatta bu görüşleri sapkın ve art niyetli olarak nitelemesi kabul edilemez.
Ne yazık ki toplumun ciddi bir kesimi, özellikle de mevzu din olunca böyle bir tavır takınmakta hiçbir sakınca görmüyor. Elinde kesin ve net deliller varmış gibi önüne geleni kendince bir konuma yerleştiriveriyor.
Çünkü kendi tavrını destekleyecek spot cümleleri ya da sloganik ifadeleri, takip edebileceği sosyal medya gruplarında bolca bulabiliyor. Kendince sapkın kabul ettiği bir kişinin birkaç saatlik konuşmasından kestiği birkaç cümlelik ifadeyi alıp o konuşmacıyı olumsuz bir sıfatla niteleyiveriyor. Dolayısıyla konuşmacının mevzuyu uzun bir zaman diliminde anlatmış, konuyla ilgili birçok delil ortaya koymuş olmasının hiç bir önemi kalmıyor.
Konuyu biraz daha somutlaştırmak istersek; yazının başlığından da vurgulamak istediğimiz gibi sünnet konusunda toplumun genel kabulüne uymayan bir cümleniz konuşmanızın bağlamından koparılıp sizin “sünnetsiz/sünnet düşmanı” olarak nitelenmeniz için yeterli oluyor. Hâlbuki sizin konuşmanız, hadis ilmiyle meşgul olmuş birçok âlimin söyledikleriyle aynı şey olabiliyor. Ele aldığınız rivayetin hadis olmadığını gerekçeleriyle birlikte anlattığınız halde sizin sunduğunuz delillerin hiçbir ikna ediciliği olmuyor. Konuyu iyice anlatabilmek için hadis âlimleri tarafından sistemleştirilen, hadis literatüründe kullanılan ve bir rivayetin değerini ortaya koyan “sahih, mevzu, meşhur, ahad” gibi kavramları kullanmanız karşınızdakini ikna etmeye yetmiyor. Ya da Kur’an’ın önemine vurgu yapan ifadeleriniz sizin sünneti inkâr etmenize yorulabiliyor. Çünkü analitik düşünme yetisinden uzak, art niyetli ve önyargılı bir tavır karşısında ortaya konulan delillerin bir önemi olmuyor.
Aynı durum mezhep konusu için de geçerli. Mezheplerin oluşmasında sosyolojik, siyasi, kültürel sebepler; ayetlerin ve rivayetlerin yorumlanmasından kaynaklanan farklılıklar, takip edilen usulden doğan ihtilaflar gibi birçok etkeni saymak mümkün. Ayrıca mezheplerin kendi içlerinde de içtihat farklılıklarının olduğu da bilinen bir gerçek. Ebu Hanife ile öğrencileri İmam Muhammed ve İmam Yusuf’un aynı mevzu ile ilgili farklı içtihatlar ortaya koydukları biliniyor. Hatta aynı âlimin aynı meselede içtihat değiştirdiği de olabiliyor. İmam Şafiî’nin Hicaz bölgesindeki içtihatları ile Mısır’da ortaya koyduğu içtihatlarının da ciddi anlamda farklı olduğunu mezhepler tarihi kitapları anlatıyor. Bu bilgilerden habersiz, bu konularda bir şey söyleyebilmek için bu mevzuları derinlemesine bilmek gerektiğini dahi bilmeyen kişiler, mezheplerle ilgili çok da sıradan bir bilgiyi nakletmenizi sizin mezhepsizliğinize hatta mezhep düşmanı oluşunuza yorabiliyor.
Kur’an’ın altı yüz kadar ayetinin “akletmenin öneminden” bahsettiğini biliyoruz. Zaten dine muhatap olabilmenin ön şartı da akıl sahibi olabilmektir.
Kur’an’a göre akletmek insanı doğru yola ulaştıracak önemli bir tavırken; “Allah akletmeyeni (Aklını kullanmayanı) pislik içinde bırakır” diğer bir meale göre de “pisliği üzerinize boca eder” (10/Yunus: 100), diyor. Müslümanların tarihi de Kur’an’ın akletmek, ilim üretme emrinin gereğini yerine getiren âlimlerle ve onların eserleriyle dolu. Karıştırılan nokta ise Kur’an’ın ve rasyonalizmin akletmeye yüklediği anlamların farklı şeyler olduğu noktasından kaynaklanıyor. Kur’an’a göre akıl, vahiyle birlikte insanı doğru yola çıkaran bir rehber iken; rasyonalist akıl; tanrıyı, dini ve geleneği reddeden, tek başına bütün mevzuları halledebileceğini sanan bir akıldır. Rasyonalist akla göre deneye tâbi tutulamayan hiçbir şeyin varlığı kabul edilemez. Dolayısıyla tanrı, cennet, cehennem, melek gibi kavramlar üzerine rasyonalist aklın söyleyeceği hiçbir şey yok. Bu sebeple Rasyonalizmin akletme kavramına yüklediği anlamı Kur’an’a göre “zan” olarak niteleyebilmek mümkün. Bu mevzu üzerine yaptığınız bu açıklamaya rağmen bugün akletmekten bahsetmek, sizin modernist olduğunuzun bir göstergesi olarak yorumlanabiliyor. İslam’ın akıl dini olmadığı, akılla düşünmenin şeytanın işi olduğu gibi Kur’an’ın ruhuyla bağdaşmayan birçok şey önünüze konabiliyor.
Toplumda eleştirisini yapmaya çalıştığımız bu tavır, doğru bilginin topluma ulaşmasını engelliyor. İyi niyet ve ciddi çabalarla ortaya konan düşünceler rahatlıkla manipüle edilebiliyor. Söz, sahibinin kastetmediği bir şekilde anlaşılıp sözün sahibi, hiç de hak etmediği bir muamele ile karşı karşıya kalabiliyor. Bir de toplumda hâkim olan bu tavırdan beslenen sözde kanaat önderlerinin varlığı, işin içinden çıkılmaz bir hal almasına neden oluyor.
Öyleyse gerçekten samimi isek bir konuda söz söyleyebilmek için:
Konuyla ilgili gerekli araştırmalar yapılmalı. Konunun lehinde ve aleyhindeki görüşler en azından ana hatlarıyla bilinmeli.
Bir konuşma, bir makale ya da kitap hakkında bir şey söyleyecek isek konuşma, başından sonuna kadar dinlenmeli, kitap ya da makale mutlaka okunmalı.
Bir kişiyi tanıyabilmek için o kişi hakkında yazılmış eserlere değil, o kişinin yazdığı eserlere bakılmalı. En azından kişinin belli başlı eserleri mutlaka okunmalı.
Spot cümleler ve sloganlar düşünmenin düşmanlarıdır. Size her şeyi bildiğiniz, her meseleyi hallettiğiniz hissini verir. Bu sebeple ilmî bir şey ortaya koymak isteyenler, sloganlardan ve spot cümlelerden uzak durmalı.
Bazı meselelerin anlaşılmasında bir ömrü feda etmenin bir zorunluluk olduğu bilinmeli.
Özellikle de yaftalayıcı, itham edici, küçük düşürücü bir tavır takınmaktan kaçınılmalı. Bunun yerine delil ve fikir üzerinden bir mücadele yürütülmeli.
Mevzu din olduğunda ise elimizde hiçbir delil olmadan kişileri “sünnetsiz, mezhepsiz, modernist” gibi genelleyici ifadelerle nitelemenin en azından kul hakkı olduğu bilinmeli. Bu ifadeler yerine “sünnet konusunda şöyle düşünüyor, mezhep hakkındaki tavrı bu” gibi ifadelerle daha hakkaniyetli bir tavır takınılmalı.
Bu ilkelere uyulmadığında ise kişileri ve fikirlerini yanlış anlayabileceğimiz ve anlatabileceğimiz unutulmamalı. Hakkında bilgi sahibi olmadığımız birçok meselede susmanın ilmî bir tavır olduğu ise her zaman hatırda tutulmalı.
Bir düşünce ortaya koyan, bir konuda söyleyecek sözü olan bir kişi için en kötü şey anlaşılamamak değil; yanlış anlaşılmak olsa gerek. Bu yanlış anlaşılmaya sebep olacak her türlü eylem, hakikatin ortaya çıkmasına da engel olur ve eylemin sahibini, bu tavrı sebebiyle sorumluluk altında bırakır. Hakikati ortaya çıkarmak gibi bir kaygısı olan insanların ise belli ilkelerin rehberliğinde hareket etmeleri, hakikati perdeleyen her türlü tavırdan da uzak durmaları gerekir. Ayrıca hakikati bulmak gibi bir kaygı taşıyan kişilerin zor ve uzun soluklu bir çabayı en başından göze almak ve bu çabanın yanında hakikate gözünü kapamış bir tavırla da mücadele etmek zorunda olduklarını bilmeleri gerekir.
Eğitimle alâkalı olacak bu kısa yazımda, eğitimin felsefesinden, muhtelif eğitim modellerinden, modern eğitimden, Emerson’un ya da Rousseau’nun tavsiyelerinden, sosyolojik tanımlamalardan, eğitim şûrasının hiçbir müsbet sonuca yönelik olmayan ipe sapa gelmez beylik lâflarından, Talim Terbiye’den, teorik fantezilerden, eğitim sistemimiz aslında şöyle ya da böyle olmalı gibi boş avuntulardan, akademisyenlerimizin şekil bakımından ekranları dolduran ama muhteva bakımından avare kaçan fikir hovardalığı dolu nutuklarından, milli dâvâlara karşı tasasız siyasetçilerin dar ve sahte oyalamalarından bahsederek konuyu dağıtan aşırı yorumlar yapmayacağım.
İslam dünyası siyasal sömürgecilikten sonra epistemik sömürgecilik sürecini yaşamaktadır. Kendi dünyasına, tarihine, medeniyetine seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle ve kavramlarla bakanların epistemik sömürgenin ağına düşmeleri kaçınılmazdır. Kimilerinin İslam’ı, Kur’an’ı, hadisleri bile seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle değerlendirmesi, yorumlaması gelinen noktanın ne kadar endişe verici olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
(1-İnsanın İsim Alma Süreçleri) Yegâne İlah ve Yaratıcı olan Allah tarafından insana önerilen bireysel veya toplumsal sorumlukların, kabul edilebilir geçerli bir mazeret olmaksızın terk edilmesi “Kirlenme”dir. Günümüzde ister kalbî melekeleri açısından isterse akletmemeye bağlı olarak bir şekilde kirlenmiş olan insan isimli varlığın Yaratıcısının buyruklarıyla yaşadığı sorunlar, hayatın her alanında belirgin bir şekilde göze çarpmaktadır. Bu …
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Burada dönemsel etkilerin ya da bazı isimlerin eserlerinin kendi bağlamlarında okunamamasının ve anlaşılamamasının özellikle sorgulanması gerekmektedir. Seyyid Kutub’u, Mevdudi’yi ya da İran Devrimi sonrasında Humeyni’yi ve Ali Şeriati’yi, şimdilerde de Aliya İzzetbegoviç’i ve Taha Abdurrahman’ı kendi bağlamında okumamanın önemli sonuçlarından biri, dönemlere sıkışan söylemlerdir.
Sünnetsiz, Mezhepsiz, Modernist!
Bir toplumdaki bireylerin tamamından analitik düşünmesi beklenemez. Toplumlar genelde alışkanlıklarına uygun tavır geliştirir, derinlikli düşünmeden belli kalıplara göre karar verirler. Doğal olan da budur zaten. Sağlıksız olan şey ise toplumun hemen hemen her konuda fikir beyan etmek gibi tavır takınması… Hâlbuki her konuda söyleyecek bir şeyi olan insanların aslında hiçbir konudan anlamadığını söyleyebiliriz. Bu insanların bildikleri tek şey sosyal medyada, televizyonda ya da gazetede gördükleri ya da işittikleri spot cümleleri tekrar etmekten ibarettir. Zaten bu tür bir tavrı da “düşünme” olarak nitelemek mümkün değil. Fakat iletişim araçlarının her şeyi ulaşılabilir hale getirmesi -ki bu durumun sayılamayacak kadar faydası olmakla birlikte- bazı mevzuların -tabiri caizse- ayağa düşmesini de beraberinde getirdi. En derin meseleler, fikir beyan edebilmek için ciddi araştırmaya ihtiyaç duyulan mevzular işin hiç de ehli olmayan kişilerin dilinde fütursuzca tartışılır hale geldi.
Günübirlik, üzerinde çok da araştırma yapmaya gerek olmayan mevzuların yanında söz söylemek için bir ömür çaba harcamak zorunda olduğumuz meseleler de var. Hatta bazı meseleleri anlayabilmek için bir ömür harcadığımız halde yine de meseleyle ilgili net bir şey söylemek çoğu zaman mümkün de olmayabilir. Konuyla ilgili araştırmacının söyleyeceği söz, konuyla ilgili sadece bir görüş olarak kalır ve diğer bir araştırmacı farklı bir görüş ortaya koymakla birlikte, daha önceki görüşün de varlığını kabul eder.
İş bu kadar çetrefilli ve karışık olduğu halde konuyla ilgili hiçbir araştırması olmayan insanların mevzuyla ilgili kesin ve bağlayıcı sözler söylemesi ve kendi düşüncesi dışındaki görüşleri de bir çırpıda reddedivermesi hatta bu görüşleri sapkın ve art niyetli olarak nitelemesi kabul edilemez.
Çünkü kendi tavrını destekleyecek spot cümleleri ya da sloganik ifadeleri, takip edebileceği sosyal medya gruplarında bolca bulabiliyor. Kendince sapkın kabul ettiği bir kişinin birkaç saatlik konuşmasından kestiği birkaç cümlelik ifadeyi alıp o konuşmacıyı olumsuz bir sıfatla niteleyiveriyor. Dolayısıyla konuşmacının mevzuyu uzun bir zaman diliminde anlatmış, konuyla ilgili birçok delil ortaya koymuş olmasının hiç bir önemi kalmıyor.
Konuyu biraz daha somutlaştırmak istersek; yazının başlığından da vurgulamak istediğimiz gibi sünnet konusunda toplumun genel kabulüne uymayan bir cümleniz konuşmanızın bağlamından koparılıp sizin “sünnetsiz/sünnet düşmanı” olarak nitelenmeniz için yeterli oluyor. Hâlbuki sizin konuşmanız, hadis ilmiyle meşgul olmuş birçok âlimin söyledikleriyle aynı şey olabiliyor. Ele aldığınız rivayetin hadis olmadığını gerekçeleriyle birlikte anlattığınız halde sizin sunduğunuz delillerin hiçbir ikna ediciliği olmuyor. Konuyu iyice anlatabilmek için hadis âlimleri tarafından sistemleştirilen, hadis literatüründe kullanılan ve bir rivayetin değerini ortaya koyan “sahih, mevzu, meşhur, ahad” gibi kavramları kullanmanız karşınızdakini ikna etmeye yetmiyor. Ya da Kur’an’ın önemine vurgu yapan ifadeleriniz sizin sünneti inkâr etmenize yorulabiliyor. Çünkü analitik düşünme yetisinden uzak, art niyetli ve önyargılı bir tavır karşısında ortaya konulan delillerin bir önemi olmuyor.
Aynı durum mezhep konusu için de geçerli. Mezheplerin oluşmasında sosyolojik, siyasi, kültürel sebepler; ayetlerin ve rivayetlerin yorumlanmasından kaynaklanan farklılıklar, takip edilen usulden doğan ihtilaflar gibi birçok etkeni saymak mümkün. Ayrıca mezheplerin kendi içlerinde de içtihat farklılıklarının olduğu da bilinen bir gerçek. Ebu Hanife ile öğrencileri İmam Muhammed ve İmam Yusuf’un aynı mevzu ile ilgili farklı içtihatlar ortaya koydukları biliniyor. Hatta aynı âlimin aynı meselede içtihat değiştirdiği de olabiliyor. İmam Şafiî’nin Hicaz bölgesindeki içtihatları ile Mısır’da ortaya koyduğu içtihatlarının da ciddi anlamda farklı olduğunu mezhepler tarihi kitapları anlatıyor. Bu bilgilerden habersiz, bu konularda bir şey söyleyebilmek için bu mevzuları derinlemesine bilmek gerektiğini dahi bilmeyen kişiler, mezheplerle ilgili çok da sıradan bir bilgiyi nakletmenizi sizin mezhepsizliğinize hatta mezhep düşmanı oluşunuza yorabiliyor.
Kur’an’a göre akletmek insanı doğru yola ulaştıracak önemli bir tavırken; “Allah akletmeyeni (Aklını kullanmayanı) pislik içinde bırakır” diğer bir meale göre de “pisliği üzerinize boca eder” (10/Yunus: 100), diyor. Müslümanların tarihi de Kur’an’ın akletmek, ilim üretme emrinin gereğini yerine getiren âlimlerle ve onların eserleriyle dolu. Karıştırılan nokta ise Kur’an’ın ve rasyonalizmin akletmeye yüklediği anlamların farklı şeyler olduğu noktasından kaynaklanıyor. Kur’an’a göre akıl, vahiyle birlikte insanı doğru yola çıkaran bir rehber iken; rasyonalist akıl; tanrıyı, dini ve geleneği reddeden, tek başına bütün mevzuları halledebileceğini sanan bir akıldır. Rasyonalist akla göre deneye tâbi tutulamayan hiçbir şeyin varlığı kabul edilemez. Dolayısıyla tanrı, cennet, cehennem, melek gibi kavramlar üzerine rasyonalist aklın söyleyeceği hiçbir şey yok. Bu sebeple Rasyonalizmin akletme kavramına yüklediği anlamı Kur’an’a göre “zan” olarak niteleyebilmek mümkün. Bu mevzu üzerine yaptığınız bu açıklamaya rağmen bugün akletmekten bahsetmek, sizin modernist olduğunuzun bir göstergesi olarak yorumlanabiliyor. İslam’ın akıl dini olmadığı, akılla düşünmenin şeytanın işi olduğu gibi Kur’an’ın ruhuyla bağdaşmayan birçok şey önünüze konabiliyor.
Toplumda eleştirisini yapmaya çalıştığımız bu tavır, doğru bilginin topluma ulaşmasını engelliyor. İyi niyet ve ciddi çabalarla ortaya konan düşünceler rahatlıkla manipüle edilebiliyor. Söz, sahibinin kastetmediği bir şekilde anlaşılıp sözün sahibi, hiç de hak etmediği bir muamele ile karşı karşıya kalabiliyor. Bir de toplumda hâkim olan bu tavırdan beslenen sözde kanaat önderlerinin varlığı, işin içinden çıkılmaz bir hal almasına neden oluyor.
Öyleyse gerçekten samimi isek bir konuda söz söyleyebilmek için:
Bir kişiyi tanıyabilmek için o kişi hakkında yazılmış eserlere değil, o kişinin yazdığı eserlere bakılmalı. En azından kişinin belli başlı eserleri mutlaka okunmalı.
Bir düşünce ortaya koyan, bir konuda söyleyecek sözü olan bir kişi için en kötü şey anlaşılamamak değil; yanlış anlaşılmak olsa gerek. Bu yanlış anlaşılmaya sebep olacak her türlü eylem, hakikatin ortaya çıkmasına da engel olur ve eylemin sahibini, bu tavrı sebebiyle sorumluluk altında bırakır. Hakikati ortaya çıkarmak gibi bir kaygısı olan insanların ise belli ilkelerin rehberliğinde hareket etmeleri, hakikati perdeleyen her türlü tavırdan da uzak durmaları gerekir. Ayrıca hakikati bulmak gibi bir kaygı taşıyan kişilerin zor ve uzun soluklu bir çabayı en başından göze almak ve bu çabanın yanında hakikate gözünü kapamış bir tavırla da mücadele etmek zorunda olduklarını bilmeleri gerekir.
Yazar
İlgili Yazılar
Eğitim Maarif veya Bir Gelecek Projesi Hayâli
Eğitimle alâkalı olacak bu kısa yazımda, eğitimin felsefesinden, muhtelif eğitim modellerinden, modern eğitimden, Emerson’un ya da Rousseau’nun tavsiyelerinden, sosyolojik tanımlamalardan, eğitim şûrasının hiçbir müsbet sonuca yönelik olmayan ipe sapa gelmez beylik lâflarından, Talim Terbiye’den, teorik fantezilerden, eğitim sistemimiz aslında şöyle ya da böyle olmalı gibi boş avuntulardan, akademisyenlerimizin şekil bakımından ekranları dolduran ama muhteva bakımından avare kaçan fikir hovardalığı dolu nutuklarından, milli dâvâlara karşı tasasız siyasetçilerin dar ve sahte oyalamalarından bahsederek konuyu dağıtan aşırı yorumlar yapmayacağım.
Postmodern Dönemde Epistemik Şiddet
İslam dünyası siyasal sömürgecilikten sonra epistemik sömürgecilik sürecini yaşamaktadır. Kendi dünyasına, tarihine, medeniyetine seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle ve kavramlarla bakanların epistemik sömürgenin ağına düşmeleri kaçınılmazdır. Kimilerinin İslam’ı, Kur’an’ı, hadisleri bile seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle değerlendirmesi, yorumlaması gelinen noktanın ne kadar endişe verici olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
İnsanın Bireysel ve Toplumsal Kirlenme Sorunu
(1-İnsanın İsim Alma Süreçleri) Yegâne İlah ve Yaratıcı olan Allah tarafından insana önerilen bireysel veya toplumsal sorumlukların, kabul edilebilir geçerli bir mazeret olmaksızın terk edilmesi “Kirlenme”dir. Günümüzde ister kalbî melekeleri açısından isterse akletmemeye bağlı olarak bir şekilde kirlenmiş olan insan isimli varlığın Yaratıcısının buyruklarıyla yaşadığı sorunlar, hayatın her alanında belirgin bir şekilde göze çarpmaktadır. Bu …
Her Paradigmanın Kendine Özgü Bir Dili Vardır
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Gelenekçiliğin Reaksiyon Girdabı ve Eleştirel Düşünce
Burada dönemsel etkilerin ya da bazı isimlerin eserlerinin kendi bağlamlarında okunamamasının ve anlaşılamamasının özellikle sorgulanması gerekmektedir. Seyyid Kutub’u, Mevdudi’yi ya da İran Devrimi sonrasında Humeyni’yi ve Ali Şeriati’yi, şimdilerde de Aliya İzzetbegoviç’i ve Taha Abdurrahman’ı kendi bağlamında okumamanın önemli sonuçlarından biri, dönemlere sıkışan söylemlerdir.