Napoleon Bonaparte’ın küçük soylu olarak tarif edilen bir aileden gelip bir kuvvet komutanı iken Fransa’nın başına geçerek ‘Birinci Konsül’ olması benim için hep neredeyse Fransız Devrimi kadar anlamlı, öncü ve kendinden sonraki olayları açıklayıcı olmuştur. Napoleon’un Fransa’da elde ettiği başarı hiç kuşkusuz burjuvazinin aristokratlara karşı lokomotifi olduğu devriminin en simgesel ve en belirgin tezahürüdür. Napoleon, bugün konuştuğumuz birçok konuda hep ilklerin adamı (tabiî ki burada müspet bir anlamda söylemiyorum) oldu. Oryantalizmi anlamaya çalışırken Napoleon’un Mısır’da yaptıklarını konuştuk, Burjuva devrimini veya askeri darbeleri konuşurken hep ondan örnekler verdik, demokrasiyi konuşken onunla ilintilendirdik mesela. Napoleon’un bu gibi konulardaki önemi tartışılmaz bir simgesel değer olması elbette.
Bugünlerde ise sosyal medya, internet çağı, post-modern demokrasi gibi konuları düşünürken aklıma Napoleon’un yaptığı öncülük geliyor. Yüzlerce yıllık bir teamülü yıkan Napoleon ile sözüm ona ünlülerin (gazeteci, oyuncu, şarkıcı veya sanatçı fark etmez) onlarca yılda elde ettiği maddi gelir, ün, başarı ve itibarı bir kaç ayda veya bir kaç dakikada elde eden youtuber, instagramer vb çocuklar (gerçek anlamıyla çocuk) arasında nasıl bir ilişki var? Medyanın kuklalarının yerine sosyal medyanın kuklalarının güçlenmesi neden Napoleon’u hatırlatsın ki? Çünkü Napoleon’dan beri demokrasinin tahakkümüne dair çoğulculuğun belirleme gücüne dair, -mış gibi yapmanın konforuna dair ve salt hırsın başarısına dair ne varsa beni iki yüz yıl öncesine götürüyor zira o zamandan beri süregelen bir dönüşümün devamı gibi geliyor bütün yaşadıklarımız. (Napoleon’un başarısı değil kastımız.)
Evet, demokrasi dedim çünkü iki yüzyıl önce başlayan süreçle beraber artık Dünya demokrasiye mecbur bir pozisyona geldi hayli zamandır. Burada demokrasinin gerekliliği veya doğruluğu ile alâkalı bir şeyden bahsetmiyorum kesinlikle. Söylemek istediğim şey tam olarak şu; demokrasiye istesek de istemesek de mecburuz. Demokrasi, meşhur dünya düzeni için hem bir gereklilik hem de bir ihtiyaç, dolaysıyla mezkûr müesses nizam var olduğu sürece demokrasiden o kadar kolay kaçamayız. Yani devir demokrasinin devri; tıpkı daha önce feodalitenin veya faşizmin vs olduğu gibi. Bu anlamda mevzuyu bir ‘trend’ meselesi olarak basite indirgemekte bir beis görmüyorum. Peki, demokrasinin sosyal medya ile veya ‘online’ insan dediğimiz internet bağımlısı insan ile ne alakası var?
Öncelikle demokrasi, bazılarının daha eşit olması şartı (aslında buna engel olmak pek ihtimal dahilinde değil) ile olsa da fırsat eşitliğini, toplumsal çoğulculuğu ve azınlıkların (sayısal ve daha çok maddi güç anlamında) da söz sahibi olması gibi koşulları arzular. Demokrasi, insanın hep daha iyisini, ne olursa olsun daha fazlasını isteme arzusunu destekler. Bundan dolayıdır ki insan nefsi ile çok iyi ilişkileri vardır. Köydeki çiftçinin de şehirde asgari ücretle çalışıp kapitalizme dâhil olan işçilere katılmasını ister. Bütün gün evde oturan ninemizin de ergen genç kızlar gibi alışveriş yapmasını hatta internette video ve fotoğraf paylaşıp 24 saat ‘online’ olmasını ister. Demokrasi ve internet birlikteliği herkesi aynı yere toplamak, aynı ortamda eşitlemek ve o ortamı da sayısal çoğunluğa göre intizam etmek ister. Hem sadece ünlü olup veya para kazanmak için değil, herkes gibi özgür bir şekilde ‘online’ olabilmek için bunu yapmamızı ister. Çünkü demokrasi sayısal çoğunluğu sever, akıl baliğ olmayı veya makûl olmayı veya niteliksel çokluğu değil. Evet, sayısal çokluk! İşte bu çok anahtar bir kelime zira sayısal çokluk demek orta-alt ve alt sınıf demek çünkü sayısal çokluk demek ortalama insan tipi demek. Çünkü sayısal çokluk demek en kolay ulaşılabilen topluluk demek çünkü sayısal çokluk demek anti-elitist ve anti-seçkincilik demek. Bunlar çok da kötü şeyler değil veya zaten biz de buna dâhiliz ve doğru olanı bu diyorsanız bir şerh düşmek gerek derim. Çünkü demokrasi, sayısal çokluğu o sayıların çıkarı için desteklese de pratikte sayısal çokluğun ülke yönetimi de dâhil bütün önemli süreçlerde yönlendirilerek işlevselleşmiş bir şekilde kullanılmasını amaçlar. Konuyu çok fazla dağıtmadan şu örnekle açıklamaya çalışalım; çoğunluğun iyiliğini çoğunluğun kendisine sormak ile yeşil alanın imara açılmasını çoğunluğa sormak veya yapılacak köprünün yüksekliğini çoğunluğa sormak veya marjinal faydayı hesaba katmadan çoğunluğun isteğini öncelemek farklı şeylerdir. Ancak daha önce dediğimiz gibi demokrasinin hayata dair her şeyin karar vericisi olmasına yaşadığımız dünyada hâlihazırda başarılı bir alternatif bulunmamaktadır.
Burada asıl konu, demokrasi veya onun diğer küresel etkileri değil; aksine demokrasinin teknoloji ile ortaklığı sonucu oluşturduğu ve desteklediği insanları herkesleştirmek suretiyle hiçleştiren etkisi. Evet, demokrasi herkesi eşitliyor ama bunu her konuda yapıyor. Sözgelimi büyük bir iş adamı ile instagram üzerinden el işi cüzdan satan öğrenciyi veya bir Hollywood starı ile bir youtuberi eşitliyor. Eşitliyor derken aynı çarkta öğütmesinden ve aynı düzlemde birer müşteri kılmasından başka bir şeyi kast etmiyoruz. Burada eşitlemesini eleştirmiyoruz aslında; herkesleştirmek suretiyle hiçleştirmesini eleştiriyoruz. Küresel sisteme entegre etmedeki mükemmel başarısı ile demokrasi; umutsuz yığınlar için umut olurken, bu umut karşılığında yığınları birbirinin aynısı yapan, kolaylıkla speküle edilen müşteriler kılıyor. ‘Online’ olmanız karşılığında dünyaya kolayca açılabilen bir fırsatlar girdabına giriyoruz. Sadece bir youtube kanalı açarak küresel bir müşteri ve bir ‘online’ ortam işçisi olmak çok kolay artık. Gücünü sayıların çokluğundan ve o sayıların daha fazlasını arzulamasından alan bu sistem, kapitalizmin çarkını mükemmel bir biçimde çalıştırıyor. -Mış gibi yapmaktan bahsetmiştik, işte bu davranış biçimi ise ‘online’ ağ aracılığıyla kazandığımız takipçi sayısı mesabesince bizi önemli bir siyasetçi, büyük bir iş adamı veya saygıdeğer bir düşünür veya sanatçı yapıyor. Önemli bir siyasetçi veya saygıdeğer bir düşünür olmadığımızın, sadece ‘online’ olmadığımız anda, sadece kendimizin farkına vardığı bu ortamda artık biz de kendimiz olamayız.
Onlarca film yapmış büyük bir yapımcının, filminin tanıtımı için reklam şirketleri yerine birkaç milyon abonesi olan on sekiz yaşlarındaki bir youtuber ile PR çalışması yapmasının Napoleon ile alakasını biraz daha fazla düşünmeliyiz. İki olay arasındaki etki farkını dikkate almadan, sadece yaşanan dönüşümün devrimsel niteliğine dikkat çekmek istiyorum. Mevzu on sekiz yaşındaki bir youtuberin PR çalışması yapması değil; yapılan işin niteliğinin yozluğu ve sayıların üstünlüğü. Burada tabiî ki PR şirketlerini savunmuyoruz, savunduğumuz şey; niteliğin, yerini niceliğe bırakması. Demokrasi de tam olarak böyle bir şey değil mi? Napoleon’un siyasi ve askeri başarısını göz ardı ederek konuşacak olursak yaptığı devrimsel değişimin sonuçları bugüne kadar gelen bir yenidünya sistemine taalluk etmiyor mu sizce de?
Yaşadığımız çağın bir teşhir çağı olduğunu çok defa okuduk veya duyduk ancak teşhirin boyutu üzerine bir şerh koymamız gerekiyor. Bugün teşhirin en yıkıcı olduğu alan reklam panoları, televizyon dizileri veya reklamları, moda veya sanatsal faaliyetler değil. Sosyal medyanın ürettiği teşhir çok daha ‘viral’, güncel ve küresel. En basit örnek ile instagram vb aplikasyonlar üzerinden yaratılan teşhir kütlesi milyonları görünür ve bilinir kılarken; yarattığı ahlâki deformasyon ise korkunç boyutlara varıyor. İnsanların kendi bedenleri ile çok kolay ve kısa sürede ürettikleri pornografik içerikler teşhirin en korkunç noktalara ulaştığı alan oluyor. Gece uyuduğumuz yatağı, lavabomuzu, sabah yaptığımız kahvaltıyı, sabah uyandığımızdaki mahmurluğumuzu ve daha fazlasını, her şeyi ama her şeyi internet aracılığıyla teşhir etmekte bir beis görmüyoruz artık. Mahrem, kendimize dair hoşlanmadığımız şeylerden ibaret ve geri kalan her şey yani teşhir edilebilir her şey bir an önce sergilenmelidir. Başörtülü annemiz bize ‘pirim’ kazandıracaksa derhal teşhir etmeliyiz ama yok bize ‘online’ ortamda bir getirisi olmayacaksa o zaman annemiz bizim mahremimiz oluyor. İşte ‘online insan’ dediğim tip böyle. İnsanoğlunun her ne pahasına olursa olsun daha fazlasını istemesi kadim bir tercih hatta fıtrî lakin nefsin, arzularına ulaşması tarihin hiçbir döneminde bu kadar kolay ve hızlı olmamıştı.
Yine teşhir ile alâkalı olan pirim yapan dış görünüş algısının değişimine de yeri gelmişken değinmek istiyorum. Önceleri daha popüler olan ve TV’de hâlâ geçerli olan insan tipi, çerçevesi kesin hatlarla çizilmiş bir güzellik ve yakışıklılık biçiminin dışına çıkmayan standart diyebileceğimiz tipler idi. Sözgelimi kaslı, eskiden sakalsız şimdi belirli modeller haricinde hep sakallı, düzgün diksiyonlu, eskiden fakir ama gururlu şimdi ise zengin ve mağrur erkek tipleri TV’nin istediği tarzlardır. Ancak internet ve sosyal medyanın TV’nin yerini almaya başladığı bu ortamda güzel, yakışıklı veya şık olmanıza gerek yok. ‘Çılgın’, ‘Ucube (freak)’, ‘sıradışı’, ‘anormal’ tipler devrimsel bir dönüşüm ile daha popüler, daha başarılı ve daha talep edilen olmaya başladılar. Üstelik ‘freak’ olmak yakışıklı olmaktan daha kolay ve ilgi çekici. Şive ile konuşmak hem komik/espritüel bulunmanıza hem de sıra dışı olmanıza yardımcı olabilir. TV’deki cansız manken suratlı tiplerden çok mu sıkıldınız, o zaman ‘instagram’ ve ’youtube’un çılgın teşhir nesnelerini bir deneyin! Temkinli ve tedbirli olunması gereken sosyal medya artık çok daha akıllı ve örgütlü. Öyle ki Youtube, algoritmalarını yılda üç yüz bin defa değiştirerek sizi video izleme bağımlılığı çukuruna hapsetmekte çok kararlı. Online ortam, arzın talebi belirlediği ve yönlendirdiği teknoloji çağında şüphesiz çok daha manipülasyona açık ve ‘clickbait (tık tuzağı)’ gibi kandırmacalar ile çok daha ‘viral’ bir tehlike.
Medyanın dönüşümü ile yeni bir insan modelinin de ortaya çıkmış olduğu söyledik zira hayatımızı bu denli kuşatan ve etki altına alan bu teknoloji virüsü bizleri maddi ve manevi dönüştürmekte çok mahir.
Önceden eğlenmek, kafa dağıtmak, haberdar olmak, araştırma yapmak veya güzel zaman geçirmek için zaman ayırdığımız mezkûr virüs artık zaman geçirirken eğlenmemize veya araştırma yapmamıza olanak sağlıyor. Yani tersine bir süreç var artık. Söz gelimi ‘çevrimiçi’ olup ‘âlem’e dâhil olmuyoruz, aksine artık ‘alem’in içinde ‘çevrimiçi’liğimizi yönetiyoruz. ‘Online’ olarak hayatta kaldığımız bu ‘viral’ dünyada artık başlayıp biten süreçler yok, sadece çevrimdışı (ölü) veya çevrimiçi (diri) olduğumuz biteviye devam eden bir sürece girdik. İnsanlar sonsuzluk arzusunu internet ortamında artık uzun süre çevrimiçi kalarak değil her an çevrimiçi olabilme imkânının olduğu aktif bir çevrimdışı moduyla tatmin etmektedir. Her an ulaşabilir ve ulaşılabilir olmak, her an çevrimiçi olmaktan daha cezbedicidir. Yeterince kötü olan devamlı ‘çevrimiçi’ olma dönemi, yerini, gerektiğinde ‘çevrimdışı’ görünme dönemine bıraktı.
Artık beğeni, güzellik ve hoşlanma tamamen hazza indirgenip geçicileştirilmiştir ki devamlılık sürdürülebilir kılınsın. Söz gelimi herhangi bir youtuber, bütün videolarında, ‘beğendiyseniz abone olmayı ve ‘like’ atmayı’ unutmayın demek zorundadır zira videoyu izleyen ‘müşteri’ beğendiyse tepki vermesi gerektiğini kolaylıkla unutabilir çünkü alınan geçici haz beğeniyi unutturmak suretiyle kişiyi tepkisizleştirir. Beğenilecek şeylerin çokluğu ve hızlı akışı beğeniyi saf dışı bırakarak sadece yavan bir hazzın devamlılığını sağlar. Evet, devamlılık çok önemli zira iki saatlik güzel bir film, yerini iki dakikalık milyonlarca videoya bıraktı. Zira devamlılık, parçalanmış zamanların (an) birleştirilmesiyle ancak mümkün olabilir.
Bugün yeni nesil olarak beğenilerimizi ifade etme biçimimiz ciddi derecede değişmeye başladı hatta değişti. Söz gelimi bir şeyi beğendiğimizde ‘çok iyi’ veya ‘muazzam’ gibi kelimeleri kullanmak yerine ‘manyak güzel’ veya ‘saçmalık derecesinde iyi’ gibi kelimeleri kullanmayı daha çok tercih ediyoruz. Ve bu daha çok rağbet görüyor. Zaten beğeni algımız da bu paralelde değişti. Belki de burada beğeni kelimesinin değişimini belirleyen şey beğenilerin değişmesidir. Zira artık ‘güzel’ veya ‘çok iyi’ dediğimiz şeylerin karşısında çok güçlü bir biçimde ‘absürd’, ‘ucube (freak)’ ve ‘çılgın’ var. Yaptığınız işin ‘çok iyi’ olması gerekmiyor; ‘absürd düzeyde saçma’ olması yeterli. Bu iş, aşk veya gündelik hayatta çok daha fazla geçerli artık. Aynı şekilde beğenmediğiniz bir şeyi ‘çok kötü’ veya ‘hiç olmamış’ diyerek tarif etmeniz, ‘leş’ gibi demeniz kadar açıklayıcı kabul edilmiyor. Burada aynı zamanda bir kelime/kavram erozyonu ve yitimi de had safhada. Yeni nesil artık kendini böyle ifade ediyor ve hayatlarında arzu ettikleri başarılara da böyle ulaşıyor/ulaşabiliyor. Tüm bunlar aynı zamanda başka ve birçok etkenin sonucu ve cebri ile ortaya çıkıyor aslında.
Yeşilçam filmlerinden de hatırladığımız ‘samimi olmak’, ‘içten olmak’ ve ‘bizden biri olmak’ mottoları günümüzün internet fenomenleri için de en önemli söylem/savunu ihtiyaçlarından.
Kemal Sunal’ın Yüz Numaralı Adam filmini hatırlayalım. Halktan biri olmasının avantajı ile ünlü olan başkarakter Şaban, filmin sonunda şunları söyleyecektir: “Sizin sevginizle bir yere gelmiş bir yurttaşım ben, ne tahsilim ne de özel bir yeteneğim vardı. Bir gün bu eşkıyalar alladılar pulladılar beni, sizin karşınıza çıkardılar.” Peki, bugün üstelik allamaya pullamaya veya televizyonlara reklam vermeye bile gerek kalmadan ünlü olmanın en geçer akçesi ne sizce? Samimiyet, doğallık ve tabiî ki halktan biri olmak yani çoğunluktan biri olmak. Eğer yeni ünlü adayımız bizden biriyse Yüz Numaralı Adam filmindeki gibi ona güvenebilir ve ona destek verebiliriz. Çünkü o nasıl bizden biri ise biz de bir gün onun gibi olabiliriz. İşte burada tekrar demokrasiye dönüp bir atıf yapabiliriz çünkü sayıların gücü dediğimiz şeyi burada bir kez daha müşahede etmiş oluyoruz. Bahsettiğimiz şey aynı zamanda tıpkı Napoleon tarzı bir devrim gibi değil mi? Belki de bizi o desteği vermeye iten asıl şey ‘bizden biri’nin yaşadığı değişimi, bir gün bizim de yaşayabilme ihtimalimizi besleyen umudumuzdur. Belirlenimci, hesaplanabilir, katı ve donanımsal modernitenin[2] bizi sevk ettiği umutsuzluktan, köşeyi dönememekten, ünlü olamamaktan vs bizi belki de sürprizlerle dolu, daha hesaplanamaz, hafif ve donanımcı modernite kurtarır ha, ne dersiniz?
Samimiyet mevzusunu biraz daha açalım çünkü samimiyet bu süreçte en çok deforme edilen ve tüketilen kavramların başında geliyor. Yeni nesil, TV’deki birinin söyleyeceği sözü söylemeden önce onlarca defa düşünüp söylemesini yapmacık ve kurgu olarak görüyor. Haklılık payı var ancak bu kurgu ve kurmaca, ortama alternatif olarak ağzına geleni söylemeyi önermek, sorunu başka yolla ama daha da büyüterek çözmekten başka bir şey değil. Söz gelimi, ‘Ben samimiyim çünkü yaptığım bütün günahları ‘dobra dobra(!)’ milyonların yüzüne söylüyorum.’ diyen kişi günahını gizleyenden çok daha güvenilir kabul ediliyor. Aslında ortada bir patoloji var zira şeffaflık adı altında ‘şüyuu vukuundan beter’ ilkesine tam ters bir şekilde günahlarımızı, mahremlerimizi, şahsi duygularımızı teşhir etmemiz insanlara daha fazla güven verici ve ‘cool’ geliyor. İyi görünen veya bilinen ama gizli gizli günah işleyen sahtekârlardan bıkmış olmak ile açıklanamayacak kadar büyük bir pataloji… Adeta Hıristiyanlıktaki günah çıkarma ritüelini andıran itiraf seansları tarzı medya programları yapılıyor. Üstelik tövbe etme veya düzelme ihtiyacı da hissettirmeyen bir itiraf çılgınlığı… Karşınızdakinin yüzüne hakaretler savurduktan sonra ‘bunları arkandan da söyleyebilirdim’ derseniz tepki görmez, aksine takdir edilirsiniz çünkü bunun terbiyesizlik olması önemli olmaksızın dürüst bir davranıştır bu çılgınlık düzeninde. Bir söyle kurtul veya içini boşalt motivasyonu ile işleyen ilişkilerin muhataplarını bambaşka insanlar yapması çok doğal. Kutsallar dâhil her şeyin espri malzemesi yapıldığı, her şeyle ve herkesle dalga geçilebildiği, aynı zamanda müstehcenlik dâhil her türlü konunun her yerde konuşulabildiği ilişki biçimleri internet ortamında çok daha fazla ‘viral’leşmekte ve normalleşmekte artık. Zaten ahlâk dediğimiz şey hissettiğin gibi yaşamaktan ibaret hale geldiği için çoğunluğun kuralları kişilerin davranışlarını belirlemeye başlıyor. Basit bir çıkarımla; her şeyi hızlıca yayıp çoğaltabilen bir ortam olarak internetin iyi veya güzel şeyleri çoğaltmasını beklemek yanlış olurdu. Yine demokrasi bahsine dönecek olursak çoğunluğun hakikati belirlediği bir düzende iyi ve güzel olanın güçlenmediğini kolaylıkla gözlemleyebiliriz. Ortalama insanların ortalama isteklerine bizi mecbur kılan bu düzende ‘online’ olmak demek sizce de bütün olanlara teşne olmak demek olmuyor mu?
Yazılımcı Modernite’nin bir diğer yüzü ise enformasyon ve haber bombardımanı zira artık bizler yaşadığımız dünyada her şeyden haberdarız, her şeyi biliyoruz. Baudrillard, bilginin arttığını ama hikmetin azaldığını söylerken ne kadar da haklıydı bunu bir kez daha görüyoruz. Bugün, kendimizi tanımızken, eşimiz dostumuz nasıl, çocuğumuzun durumu iyi mi bilmezken; dünyada olan biten, gerekli gereksiz her şeyden haberdarız. Bu durumda sadece gördüklerimizden ve duyduklarımızdan hareketle dünyanın değiştiğini söylememiz eksik bir tespit oluyor. Çünkü asıl sorun dünyadan gelen haberlerin kötüleşmesi değil de devamlı kötü haberlerin ‘viral’leşmesi olabilir. Evet, devamlı cinayet haberi almamamız cinayetlerin bitmesini sağlamaz fakat bundan haberdar olmanın ruh sağlığına verdiği zarardan bizi kurtarabilir. Çocuklar cinayet oyunlarına maruz kalırken, yetişkinler ise cinayet haberleri ile çıldırtılmakta. Zira ben, gördüklerim ve duyduklarımın dehşetengizliğinden değil; bizatihi bunları gördüğüm ve duyduğum için dehşet içerisindeydim. Kendi köpeğine işkence eden bir caninin davranışından daha canice bir şey varsa o da bu haberin veya videonun devamlı ve her yerde gösterilmesi ve paylaşılmasıdır. Böylesi bir olaydan haberdar olmamızın bize herhangi bir şekilde bir bilinç kazanımı sağlamayacağı gibi mevzubahis videonun olası pornografik şiddetine de maruz kalmış oluyoruz. Cinnet getiren baba, intihar eden öğretmen, birini soyan hırsız, kocasını aldatan eş vb her zaman vardı veya olabilirdi ancak bunların tamamından anlık haberdar olabilmek tamamen nevzuhur bir olay. Sanki her şeyden haberdar olmalıymışız ve her şeyden haberdar olabiliriz hatta her şeye tepki gösterebilirmişiz gibi bir algı var. Oysaki her şeyden haberdar olmamız sadece her şeyi aynılaştırmaktan ve her şeye tepkimizi tektipleştirmekten başka bir şey yapmıyor.
Son olarak eklemek gerekir ki ekran önü karakterlerinin üretim sürecindeki ve sonrasındaki profesyonellikten amatörlüğe geçiş, niteliği mutlak anlamda azaltmayacağı gibi ahlâkilikte ise kesin bir artış meyilli bozulma oluşturmayabilir. Zaten bizim bu yazıdaki amacımız ne internet fenomenleri ne medyanın donanımdan yazılım sürecine geçişi ne de derinlemesine bir demokrasi analizidir. Amacım; demokrasi, devrimsel tarihi bir olay olarak Napoleon’un Fransa’nın başına geçişi, sayıların üstünlüğü ve bunun internet süreci bağlamında toplum ile bireydeki bazı etkileri ve ‘online’ insan türü dediğimiz çevrimiçi bağımlısı hayatlar arasında biraz asimetrik biraz marjinal bakışımlı biraz da çapraz bir bağlantı kurmak idi. Fark ettirmeden hayatımıza giren, çok basit ve önemsiz gibi görünen internet ve ‘online’lık, aslında üzerine ciddi şekilde düşünülmesi gereken ve tedbirli olunması gereken bir etkiye sahip. Zira sandığımızdan daha hızlı yayılan ve bağımlılık yaratan bir hastalığa dönüşebilir. Ayrıca yazıda özellikle konuyla alâkalı güncel kelime tercihlerinde bulundum ve bunları tırnak işareti ile belirttim çünkü bunun bizi konunun biraz daha içerisine çekeceğini düşünüyorum.
Dipnotlar:
[1] Zygmunt Bauman’ın, klasik anlamda (ağır, katı) moderniteye donanımcı modernite, (hafif, akışkan veya sıvı) post-moderniteyi ise donanımcı modernite diye tanımlamasından mülhem.
[2] Donanım ya da ağır modernite -ya da büyüklük takıntılı modernite, “büyük iyidir” ya da “ne kadar büyükse o kadar güçlü, ne kadar çoksa o kadar başarılıdır” türü bir modernite çağı da diyebiliriz. Donanım çağı, ağırlığın ve gittikçe hantallaşan makinelerin, her biri bir öncekinden daha büyük fabrika arazilerini ve sayıları günden güne artan fabrika işçilerini çevreleyen uzun fabrika duvarlarının ve masif lokomotiflerle devasa transatlantiklerin çağıydı. Bauman, Zygmunt, Akışkan Modernite, Can Yay. s. 172
(1-İnsanın İsim Alma Süreçleri) Yegâne İlah ve Yaratıcı olan Allah tarafından insana önerilen bireysel veya toplumsal sorumlukların, kabul edilebilir geçerli bir mazeret olmaksızın terk edilmesi “Kirlenme”dir. Günümüzde ister kalbî melekeleri açısından isterse akletmemeye bağlı olarak bir şekilde kirlenmiş olan insan isimli varlığın Yaratıcısının buyruklarıyla yaşadığı sorunlar, hayatın her alanında belirgin bir şekilde göze çarpmaktadır. Bu …
İslam’ı pratiğe aktarmak Müslümanların bir kısmı açısından nedense bir sorun olarak görülmektedir. Konunun sorun haline gelişi genellikle İslam dışı şartların Müslümanları kuşatması nedeniyledir. Yalnızca kişiler değil toplum da İslam dışı şartlarla kuşatılmış durumdadır. Bir zamanlar İslam’ın hâkim değer yargısı olduğu coğrafyalar giderek İslam dışı sistemlerin kontrolüne geçmiştir. Dünyanın kimi bölgelerinde İslami yönetime yönelme talepleri olsa …
Oblomovizm, kronik olarak kayıtsızlık ya da tembelliği ikame eden bir kelime olarak ede biyatın unutulmaz karakteri Oblomov’dan doğmuştur. Oblomov’un yavaşlığı, isteksizliği, üşengeçliği ilk anda hep bir karakter sorunuymuş gibi düşünülmüştür. Fakat biraz üzerinde durulduğunda Oblomov’un içinde bulunduğu durumun, onun yalnızca kişisel özelliklerinden kaynaklanmadığı, meselenin -elbette- bir sosyal, toplumsal yönünün olduğu ortaya çıkmaktadır. Oblomov kararsızlık ve …
İnsan, kulluk yani verili yetenek ve kapasitesi gereği kendisine tahsis edilen görevleri icra etmek için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’, erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…” tespiti, aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir.
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir.
Yazılımcı Modernite’nin Online İnsan Tipi
Yazılımcı[1] Modernite’nin Online İnsan Tipi
“Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak!“
Andy WARHOL
“Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyacak olursan
seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
En’âm, 116
Napoleon Bonaparte’ın küçük soylu olarak tarif edilen bir aileden gelip bir kuvvet komutanı iken Fransa’nın başına geçerek ‘Birinci Konsül’ olması benim için hep neredeyse Fransız Devrimi kadar anlamlı, öncü ve kendinden sonraki olayları açıklayıcı olmuştur. Napoleon’un Fransa’da elde ettiği başarı hiç kuşkusuz burjuvazinin aristokratlara karşı lokomotifi olduğu devriminin en simgesel ve en belirgin tezahürüdür. Napoleon, bugün konuştuğumuz birçok konuda hep ilklerin adamı (tabiî ki burada müspet bir anlamda söylemiyorum) oldu. Oryantalizmi anlamaya çalışırken Napoleon’un Mısır’da yaptıklarını konuştuk, Burjuva devrimini veya askeri darbeleri konuşurken hep ondan örnekler verdik, demokrasiyi konuşken onunla ilintilendirdik mesela. Napoleon’un bu gibi konulardaki önemi tartışılmaz bir simgesel değer olması elbette.
Bugünlerde ise sosyal medya, internet çağı, post-modern demokrasi gibi konuları düşünürken aklıma Napoleon’un yaptığı öncülük geliyor. Yüzlerce yıllık bir teamülü yıkan Napoleon ile sözüm ona ünlülerin (gazeteci, oyuncu, şarkıcı veya sanatçı fark etmez) onlarca yılda elde ettiği maddi gelir, ün, başarı ve itibarı bir kaç ayda veya bir kaç dakikada elde eden youtuber, instagramer vb çocuklar (gerçek anlamıyla çocuk) arasında nasıl bir ilişki var? Medyanın kuklalarının yerine sosyal medyanın kuklalarının güçlenmesi neden Napoleon’u hatırlatsın ki? Çünkü Napoleon’dan beri demokrasinin tahakkümüne dair çoğulculuğun belirleme gücüne dair, -mış gibi yapmanın konforuna dair ve salt hırsın başarısına dair ne varsa beni iki yüz yıl öncesine götürüyor zira o zamandan beri süregelen bir dönüşümün devamı gibi geliyor bütün yaşadıklarımız. (Napoleon’un başarısı değil kastımız.)
Evet, demokrasi dedim çünkü iki yüzyıl önce başlayan süreçle beraber artık Dünya demokrasiye mecbur bir pozisyona geldi hayli zamandır. Burada demokrasinin gerekliliği veya doğruluğu ile alâkalı bir şeyden bahsetmiyorum kesinlikle. Söylemek istediğim şey tam olarak şu; demokrasiye istesek de istemesek de mecburuz. Demokrasi, meşhur dünya düzeni için hem bir gereklilik hem de bir ihtiyaç, dolaysıyla mezkûr müesses nizam var olduğu sürece demokrasiden o kadar kolay kaçamayız. Yani devir demokrasinin devri; tıpkı daha önce feodalitenin veya faşizmin vs olduğu gibi. Bu anlamda mevzuyu bir ‘trend’ meselesi olarak basite indirgemekte bir beis görmüyorum. Peki, demokrasinin sosyal medya ile veya ‘online’ insan dediğimiz internet bağımlısı insan ile ne alakası var?
Öncelikle demokrasi, bazılarının daha eşit olması şartı (aslında buna engel olmak pek ihtimal dahilinde değil) ile olsa da fırsat eşitliğini, toplumsal çoğulculuğu ve azınlıkların (sayısal ve daha çok maddi güç anlamında) da söz sahibi olması gibi koşulları arzular. Demokrasi, insanın hep daha iyisini, ne olursa olsun daha fazlasını isteme arzusunu destekler. Bundan dolayıdır ki insan nefsi ile çok iyi ilişkileri vardır. Köydeki çiftçinin de şehirde asgari ücretle çalışıp kapitalizme dâhil olan işçilere katılmasını ister. Bütün gün evde oturan ninemizin de ergen genç kızlar gibi alışveriş yapmasını hatta internette video ve fotoğraf paylaşıp 24 saat ‘online’ olmasını ister. Demokrasi ve internet birlikteliği herkesi aynı yere toplamak, aynı ortamda eşitlemek ve o ortamı da sayısal çoğunluğa göre intizam etmek ister. Hem sadece ünlü olup veya para kazanmak için değil, herkes gibi özgür bir şekilde ‘online’ olabilmek için bunu yapmamızı ister. Çünkü demokrasi sayısal çoğunluğu sever, akıl baliğ olmayı veya makûl olmayı veya niteliksel çokluğu değil. Evet, sayısal çokluk! İşte bu çok anahtar bir kelime zira sayısal çokluk demek orta-alt ve alt sınıf demek çünkü sayısal çokluk demek ortalama insan tipi demek. Çünkü sayısal çokluk demek en kolay ulaşılabilen topluluk demek çünkü sayısal çokluk demek anti-elitist ve anti-seçkincilik demek. Bunlar çok da kötü şeyler değil veya zaten biz de buna dâhiliz ve doğru olanı bu diyorsanız bir şerh düşmek gerek derim. Çünkü demokrasi, sayısal çokluğu o sayıların çıkarı için desteklese de pratikte sayısal çokluğun ülke yönetimi de dâhil bütün önemli süreçlerde yönlendirilerek işlevselleşmiş bir şekilde kullanılmasını amaçlar. Konuyu çok fazla dağıtmadan şu örnekle açıklamaya çalışalım; çoğunluğun iyiliğini çoğunluğun kendisine sormak ile yeşil alanın imara açılmasını çoğunluğa sormak veya yapılacak köprünün yüksekliğini çoğunluğa sormak veya marjinal faydayı hesaba katmadan çoğunluğun isteğini öncelemek farklı şeylerdir. Ancak daha önce dediğimiz gibi demokrasinin hayata dair her şeyin karar vericisi olmasına yaşadığımız dünyada hâlihazırda başarılı bir alternatif bulunmamaktadır.
Burada asıl konu, demokrasi veya onun diğer küresel etkileri değil; aksine demokrasinin teknoloji ile ortaklığı sonucu oluşturduğu ve desteklediği insanları herkesleştirmek suretiyle hiçleştiren etkisi. Evet, demokrasi herkesi eşitliyor ama bunu her konuda yapıyor. Sözgelimi büyük bir iş adamı ile instagram üzerinden el işi cüzdan satan öğrenciyi veya bir Hollywood starı ile bir youtuberi eşitliyor. Eşitliyor derken aynı çarkta öğütmesinden ve aynı düzlemde birer müşteri kılmasından başka bir şeyi kast etmiyoruz. Burada eşitlemesini eleştirmiyoruz aslında; herkesleştirmek suretiyle hiçleştirmesini eleştiriyoruz. Küresel sisteme entegre etmedeki mükemmel başarısı ile demokrasi; umutsuz yığınlar için umut olurken, bu umut karşılığında yığınları birbirinin aynısı yapan, kolaylıkla speküle edilen müşteriler kılıyor. ‘Online’ olmanız karşılığında dünyaya kolayca açılabilen bir fırsatlar girdabına giriyoruz. Sadece bir youtube kanalı açarak küresel bir müşteri ve bir ‘online’ ortam işçisi olmak çok kolay artık. Gücünü sayıların çokluğundan ve o sayıların daha fazlasını arzulamasından alan bu sistem, kapitalizmin çarkını mükemmel bir biçimde çalıştırıyor. -Mış gibi yapmaktan bahsetmiştik, işte bu davranış biçimi ise ‘online’ ağ aracılığıyla kazandığımız takipçi sayısı mesabesince bizi önemli bir siyasetçi, büyük bir iş adamı veya saygıdeğer bir düşünür veya sanatçı yapıyor. Önemli bir siyasetçi veya saygıdeğer bir düşünür olmadığımızın, sadece ‘online’ olmadığımız anda, sadece kendimizin farkına vardığı bu ortamda artık biz de kendimiz olamayız.
Onlarca film yapmış büyük bir yapımcının, filminin tanıtımı için reklam şirketleri yerine birkaç milyon abonesi olan on sekiz yaşlarındaki bir youtuber ile PR çalışması yapmasının Napoleon ile alakasını biraz daha fazla düşünmeliyiz. İki olay arasındaki etki farkını dikkate almadan, sadece yaşanan dönüşümün devrimsel niteliğine dikkat çekmek istiyorum. Mevzu on sekiz yaşındaki bir youtuberin PR çalışması yapması değil; yapılan işin niteliğinin yozluğu ve sayıların üstünlüğü. Burada tabiî ki PR şirketlerini savunmuyoruz, savunduğumuz şey; niteliğin, yerini niceliğe bırakması. Demokrasi de tam olarak böyle bir şey değil mi? Napoleon’un siyasi ve askeri başarısını göz ardı ederek konuşacak olursak yaptığı devrimsel değişimin sonuçları bugüne kadar gelen bir yenidünya sistemine taalluk etmiyor mu sizce de?
Yaşadığımız çağın bir teşhir çağı olduğunu çok defa okuduk veya duyduk ancak teşhirin boyutu üzerine bir şerh koymamız gerekiyor. Bugün teşhirin en yıkıcı olduğu alan reklam panoları, televizyon dizileri veya reklamları, moda veya sanatsal faaliyetler değil. Sosyal medyanın ürettiği teşhir çok daha ‘viral’, güncel ve küresel. En basit örnek ile instagram vb aplikasyonlar üzerinden yaratılan teşhir kütlesi milyonları görünür ve bilinir kılarken; yarattığı ahlâki deformasyon ise korkunç boyutlara varıyor. İnsanların kendi bedenleri ile çok kolay ve kısa sürede ürettikleri pornografik içerikler teşhirin en korkunç noktalara ulaştığı alan oluyor. Gece uyuduğumuz yatağı, lavabomuzu, sabah yaptığımız kahvaltıyı, sabah uyandığımızdaki mahmurluğumuzu ve daha fazlasını, her şeyi ama her şeyi internet aracılığıyla teşhir etmekte bir beis görmüyoruz artık. Mahrem, kendimize dair hoşlanmadığımız şeylerden ibaret ve geri kalan her şey yani teşhir edilebilir her şey bir an önce sergilenmelidir. Başörtülü annemiz bize ‘pirim’ kazandıracaksa derhal teşhir etmeliyiz ama yok bize ‘online’ ortamda bir getirisi olmayacaksa o zaman annemiz bizim mahremimiz oluyor. İşte ‘online insan’ dediğim tip böyle. İnsanoğlunun her ne pahasına olursa olsun daha fazlasını istemesi kadim bir tercih hatta fıtrî lakin nefsin, arzularına ulaşması tarihin hiçbir döneminde bu kadar kolay ve hızlı olmamıştı.
Yine teşhir ile alâkalı olan pirim yapan dış görünüş algısının değişimine de yeri gelmişken değinmek istiyorum. Önceleri daha popüler olan ve TV’de hâlâ geçerli olan insan tipi, çerçevesi kesin hatlarla çizilmiş bir güzellik ve yakışıklılık biçiminin dışına çıkmayan standart diyebileceğimiz tipler idi. Sözgelimi kaslı, eskiden sakalsız şimdi belirli modeller haricinde hep sakallı, düzgün diksiyonlu, eskiden fakir ama gururlu şimdi ise zengin ve mağrur erkek tipleri TV’nin istediği tarzlardır. Ancak internet ve sosyal medyanın TV’nin yerini almaya başladığı bu ortamda güzel, yakışıklı veya şık olmanıza gerek yok. ‘Çılgın’, ‘Ucube (freak)’, ‘sıradışı’, ‘anormal’ tipler devrimsel bir dönüşüm ile daha popüler, daha başarılı ve daha talep edilen olmaya başladılar. Üstelik ‘freak’ olmak yakışıklı olmaktan daha kolay ve ilgi çekici. Şive ile konuşmak hem komik/espritüel bulunmanıza hem de sıra dışı olmanıza yardımcı olabilir. TV’deki cansız manken suratlı tiplerden çok mu sıkıldınız, o zaman ‘instagram’ ve ’youtube’un çılgın teşhir nesnelerini bir deneyin! Temkinli ve tedbirli olunması gereken sosyal medya artık çok daha akıllı ve örgütlü. Öyle ki Youtube, algoritmalarını yılda üç yüz bin defa değiştirerek sizi video izleme bağımlılığı çukuruna hapsetmekte çok kararlı. Online ortam, arzın talebi belirlediği ve yönlendirdiği teknoloji çağında şüphesiz çok daha manipülasyona açık ve ‘clickbait (tık tuzağı)’ gibi kandırmacalar ile çok daha ‘viral’ bir tehlike.
Önceden eğlenmek, kafa dağıtmak, haberdar olmak, araştırma yapmak veya güzel zaman geçirmek için zaman ayırdığımız mezkûr virüs artık zaman geçirirken eğlenmemize veya araştırma yapmamıza olanak sağlıyor. Yani tersine bir süreç var artık. Söz gelimi ‘çevrimiçi’ olup ‘âlem’e dâhil olmuyoruz, aksine artık ‘alem’in içinde ‘çevrimiçi’liğimizi yönetiyoruz. ‘Online’ olarak hayatta kaldığımız bu ‘viral’ dünyada artık başlayıp biten süreçler yok, sadece çevrimdışı (ölü) veya çevrimiçi (diri) olduğumuz biteviye devam eden bir sürece girdik. İnsanlar sonsuzluk arzusunu internet ortamında artık uzun süre çevrimiçi kalarak değil her an çevrimiçi olabilme imkânının olduğu aktif bir çevrimdışı moduyla tatmin etmektedir. Her an ulaşabilir ve ulaşılabilir olmak, her an çevrimiçi olmaktan daha cezbedicidir. Yeterince kötü olan devamlı ‘çevrimiçi’ olma dönemi, yerini, gerektiğinde ‘çevrimdışı’ görünme dönemine bıraktı.
Artık beğeni, güzellik ve hoşlanma tamamen hazza indirgenip geçicileştirilmiştir ki devamlılık sürdürülebilir kılınsın. Söz gelimi herhangi bir youtuber, bütün videolarında, ‘beğendiyseniz abone olmayı ve ‘like’ atmayı’ unutmayın demek zorundadır zira videoyu izleyen ‘müşteri’ beğendiyse tepki vermesi gerektiğini kolaylıkla unutabilir çünkü alınan geçici haz beğeniyi unutturmak suretiyle kişiyi tepkisizleştirir. Beğenilecek şeylerin çokluğu ve hızlı akışı beğeniyi saf dışı bırakarak sadece yavan bir hazzın devamlılığını sağlar. Evet, devamlılık çok önemli zira iki saatlik güzel bir film, yerini iki dakikalık milyonlarca videoya bıraktı. Zira devamlılık, parçalanmış zamanların (an) birleştirilmesiyle ancak mümkün olabilir.
Bugün yeni nesil olarak beğenilerimizi ifade etme biçimimiz ciddi derecede değişmeye başladı hatta değişti. Söz gelimi bir şeyi beğendiğimizde ‘çok iyi’ veya ‘muazzam’ gibi kelimeleri kullanmak yerine ‘manyak güzel’ veya ‘saçmalık derecesinde iyi’ gibi kelimeleri kullanmayı daha çok tercih ediyoruz. Ve bu daha çok rağbet görüyor. Zaten beğeni algımız da bu paralelde değişti. Belki de burada beğeni kelimesinin değişimini belirleyen şey beğenilerin değişmesidir. Zira artık ‘güzel’ veya ‘çok iyi’ dediğimiz şeylerin karşısında çok güçlü bir biçimde ‘absürd’, ‘ucube (freak)’ ve ‘çılgın’ var. Yaptığınız işin ‘çok iyi’ olması gerekmiyor; ‘absürd düzeyde saçma’ olması yeterli. Bu iş, aşk veya gündelik hayatta çok daha fazla geçerli artık. Aynı şekilde beğenmediğiniz bir şeyi ‘çok kötü’ veya ‘hiç olmamış’ diyerek tarif etmeniz, ‘leş’ gibi demeniz kadar açıklayıcı kabul edilmiyor. Burada aynı zamanda bir kelime/kavram erozyonu ve yitimi de had safhada. Yeni nesil artık kendini böyle ifade ediyor ve hayatlarında arzu ettikleri başarılara da böyle ulaşıyor/ulaşabiliyor. Tüm bunlar aynı zamanda başka ve birçok etkenin sonucu ve cebri ile ortaya çıkıyor aslında.
Kemal Sunal’ın Yüz Numaralı Adam filmini hatırlayalım. Halktan biri olmasının avantajı ile ünlü olan başkarakter Şaban, filmin sonunda şunları söyleyecektir: “Sizin sevginizle bir yere gelmiş bir yurttaşım ben, ne tahsilim ne de özel bir yeteneğim vardı. Bir gün bu eşkıyalar alladılar pulladılar beni, sizin karşınıza çıkardılar.” Peki, bugün üstelik allamaya pullamaya veya televizyonlara reklam vermeye bile gerek kalmadan ünlü olmanın en geçer akçesi ne sizce? Samimiyet, doğallık ve tabiî ki halktan biri olmak yani çoğunluktan biri olmak. Eğer yeni ünlü adayımız bizden biriyse Yüz Numaralı Adam filmindeki gibi ona güvenebilir ve ona destek verebiliriz. Çünkü o nasıl bizden biri ise biz de bir gün onun gibi olabiliriz. İşte burada tekrar demokrasiye dönüp bir atıf yapabiliriz çünkü sayıların gücü dediğimiz şeyi burada bir kez daha müşahede etmiş oluyoruz. Bahsettiğimiz şey aynı zamanda tıpkı Napoleon tarzı bir devrim gibi değil mi? Belki de bizi o desteği vermeye iten asıl şey ‘bizden biri’nin yaşadığı değişimi, bir gün bizim de yaşayabilme ihtimalimizi besleyen umudumuzdur. Belirlenimci, hesaplanabilir, katı ve donanımsal modernitenin[2] bizi sevk ettiği umutsuzluktan, köşeyi dönememekten, ünlü olamamaktan vs bizi belki de sürprizlerle dolu, daha hesaplanamaz, hafif ve donanımcı modernite kurtarır ha, ne dersiniz?
Samimiyet mevzusunu biraz daha açalım çünkü samimiyet bu süreçte en çok deforme edilen ve tüketilen kavramların başında geliyor. Yeni nesil, TV’deki birinin söyleyeceği sözü söylemeden önce onlarca defa düşünüp söylemesini yapmacık ve kurgu olarak görüyor. Haklılık payı var ancak bu kurgu ve kurmaca, ortama alternatif olarak ağzına geleni söylemeyi önermek, sorunu başka yolla ama daha da büyüterek çözmekten başka bir şey değil. Söz gelimi, ‘Ben samimiyim çünkü yaptığım bütün günahları ‘dobra dobra(!)’ milyonların yüzüne söylüyorum.’ diyen kişi günahını gizleyenden çok daha güvenilir kabul ediliyor. Aslında ortada bir patoloji var zira şeffaflık adı altında ‘şüyuu vukuundan beter’ ilkesine tam ters bir şekilde günahlarımızı, mahremlerimizi, şahsi duygularımızı teşhir etmemiz insanlara daha fazla güven verici ve ‘cool’ geliyor. İyi görünen veya bilinen ama gizli gizli günah işleyen sahtekârlardan bıkmış olmak ile açıklanamayacak kadar büyük bir pataloji… Adeta Hıristiyanlıktaki günah çıkarma ritüelini andıran itiraf seansları tarzı medya programları yapılıyor. Üstelik tövbe etme veya düzelme ihtiyacı da hissettirmeyen bir itiraf çılgınlığı… Karşınızdakinin yüzüne hakaretler savurduktan sonra ‘bunları arkandan da söyleyebilirdim’ derseniz tepki görmez, aksine takdir edilirsiniz çünkü bunun terbiyesizlik olması önemli olmaksızın dürüst bir davranıştır bu çılgınlık düzeninde. Bir söyle kurtul veya içini boşalt motivasyonu ile işleyen ilişkilerin muhataplarını bambaşka insanlar yapması çok doğal. Kutsallar dâhil her şeyin espri malzemesi yapıldığı, her şeyle ve herkesle dalga geçilebildiği, aynı zamanda müstehcenlik dâhil her türlü konunun her yerde konuşulabildiği ilişki biçimleri internet ortamında çok daha fazla ‘viral’leşmekte ve normalleşmekte artık. Zaten ahlâk dediğimiz şey hissettiğin gibi yaşamaktan ibaret hale geldiği için çoğunluğun kuralları kişilerin davranışlarını belirlemeye başlıyor. Basit bir çıkarımla; her şeyi hızlıca yayıp çoğaltabilen bir ortam olarak internetin iyi veya güzel şeyleri çoğaltmasını beklemek yanlış olurdu. Yine demokrasi bahsine dönecek olursak çoğunluğun hakikati belirlediği bir düzende iyi ve güzel olanın güçlenmediğini kolaylıkla gözlemleyebiliriz. Ortalama insanların ortalama isteklerine bizi mecbur kılan bu düzende ‘online’ olmak demek sizce de bütün olanlara teşne olmak demek olmuyor mu?
Yazılımcı Modernite’nin bir diğer yüzü ise enformasyon ve haber bombardımanı zira artık bizler yaşadığımız dünyada her şeyden haberdarız, her şeyi biliyoruz. Baudrillard, bilginin arttığını ama hikmetin azaldığını söylerken ne kadar da haklıydı bunu bir kez daha görüyoruz. Bugün, kendimizi tanımızken, eşimiz dostumuz nasıl, çocuğumuzun durumu iyi mi bilmezken; dünyada olan biten, gerekli gereksiz her şeyden haberdarız. Bu durumda sadece gördüklerimizden ve duyduklarımızdan hareketle dünyanın değiştiğini söylememiz eksik bir tespit oluyor. Çünkü asıl sorun dünyadan gelen haberlerin kötüleşmesi değil de devamlı kötü haberlerin ‘viral’leşmesi olabilir. Evet, devamlı cinayet haberi almamamız cinayetlerin bitmesini sağlamaz fakat bundan haberdar olmanın ruh sağlığına verdiği zarardan bizi kurtarabilir. Çocuklar cinayet oyunlarına maruz kalırken, yetişkinler ise cinayet haberleri ile çıldırtılmakta. Zira ben, gördüklerim ve duyduklarımın dehşetengizliğinden değil; bizatihi bunları gördüğüm ve duyduğum için dehşet içerisindeydim. Kendi köpeğine işkence eden bir caninin davranışından daha canice bir şey varsa o da bu haberin veya videonun devamlı ve her yerde gösterilmesi ve paylaşılmasıdır. Böylesi bir olaydan haberdar olmamızın bize herhangi bir şekilde bir bilinç kazanımı sağlamayacağı gibi mevzubahis videonun olası pornografik şiddetine de maruz kalmış oluyoruz. Cinnet getiren baba, intihar eden öğretmen, birini soyan hırsız, kocasını aldatan eş vb her zaman vardı veya olabilirdi ancak bunların tamamından anlık haberdar olabilmek tamamen nevzuhur bir olay. Sanki her şeyden haberdar olmalıymışız ve her şeyden haberdar olabiliriz hatta her şeye tepki gösterebilirmişiz gibi bir algı var. Oysaki her şeyden haberdar olmamız sadece her şeyi aynılaştırmaktan ve her şeye tepkimizi tektipleştirmekten başka bir şey yapmıyor.
Son olarak eklemek gerekir ki ekran önü karakterlerinin üretim sürecindeki ve sonrasındaki profesyonellikten amatörlüğe geçiş, niteliği mutlak anlamda azaltmayacağı gibi ahlâkilikte ise kesin bir artış meyilli bozulma oluşturmayabilir. Zaten bizim bu yazıdaki amacımız ne internet fenomenleri ne medyanın donanımdan yazılım sürecine geçişi ne de derinlemesine bir demokrasi analizidir. Amacım; demokrasi, devrimsel tarihi bir olay olarak Napoleon’un Fransa’nın başına geçişi, sayıların üstünlüğü ve bunun internet süreci bağlamında toplum ile bireydeki bazı etkileri ve ‘online’ insan türü dediğimiz çevrimiçi bağımlısı hayatlar arasında biraz asimetrik biraz marjinal bakışımlı biraz da çapraz bir bağlantı kurmak idi. Fark ettirmeden hayatımıza giren, çok basit ve önemsiz gibi görünen internet ve ‘online’lık, aslında üzerine ciddi şekilde düşünülmesi gereken ve tedbirli olunması gereken bir etkiye sahip. Zira sandığımızdan daha hızlı yayılan ve bağımlılık yaratan bir hastalığa dönüşebilir. Ayrıca yazıda özellikle konuyla alâkalı güncel kelime tercihlerinde bulundum ve bunları tırnak işareti ile belirttim çünkü bunun bizi konunun biraz daha içerisine çekeceğini düşünüyorum.
Dipnotlar:
[1] Zygmunt Bauman’ın, klasik anlamda (ağır, katı) moderniteye donanımcı modernite, (hafif, akışkan veya sıvı) post-moderniteyi ise donanımcı modernite diye tanımlamasından mülhem.
[2] Donanım ya da ağır modernite -ya da büyüklük takıntılı modernite, “büyük iyidir” ya da “ne kadar büyükse o kadar güçlü, ne kadar çoksa o kadar başarılıdır” türü bir modernite çağı da diyebiliriz. Donanım çağı, ağırlığın ve gittikçe hantallaşan makinelerin, her biri bir öncekinden daha büyük fabrika arazilerini ve sayıları günden güne artan fabrika işçilerini çevreleyen uzun fabrika duvarlarının ve masif lokomotiflerle devasa transatlantiklerin çağıydı. Bauman, Zygmunt, Akışkan Modernite, Can Yay. s. 172
Yazar
İlgili Yazılar
İnsanın Bireysel ve Toplumsal Kirlenme Sorunu
(1-İnsanın İsim Alma Süreçleri) Yegâne İlah ve Yaratıcı olan Allah tarafından insana önerilen bireysel veya toplumsal sorumlukların, kabul edilebilir geçerli bir mazeret olmaksızın terk edilmesi “Kirlenme”dir. Günümüzde ister kalbî melekeleri açısından isterse akletmemeye bağlı olarak bir şekilde kirlenmiş olan insan isimli varlığın Yaratıcısının buyruklarıyla yaşadığı sorunlar, hayatın her alanında belirgin bir şekilde göze çarpmaktadır. Bu …
İlkesizlik Çürümeyi Getirir
İslam’ı pratiğe aktarmak Müslümanların bir kısmı açısından nedense bir sorun olarak görülmektedir. Konunun sorun haline gelişi genellikle İslam dışı şartların Müslümanları kuşatması nedeniyledir. Yalnızca kişiler değil toplum da İslam dışı şartlarla kuşatılmış durumdadır. Bir zamanlar İslam’ın hâkim değer yargısı olduğu coğrafyalar giderek İslam dışı sistemlerin kontrolüne geçmiştir. Dünyanın kimi bölgelerinde İslami yönetime yönelme talepleri olsa …
Herkesin Her Şey Olabildiği Çağda Hiçbir Şey Ol(a)mamak / İmkânın Yorgunluğu
Oblomovizm, kronik olarak kayıtsızlık ya da tembelliği ikame eden bir kelime olarak ede biyatın unutulmaz karakteri Oblomov’dan doğmuştur. Oblomov’un yavaşlığı, isteksizliği, üşengeçliği ilk anda hep bir karakter sorunuymuş gibi düşünülmüştür. Fakat biraz üzerinde durulduğunda Oblomov’un içinde bulunduğu durumun, onun yalnızca kişisel özelliklerinden kaynaklanmadığı, meselenin -elbette- bir sosyal, toplumsal yönünün olduğu ortaya çıkmaktadır. Oblomov kararsızlık ve …
Adaletin Teolojisi Üzerine
İnsan, kulluk yani verili yetenek ve kapasitesi gereği kendisine tahsis edilen görevleri icra etmek için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’, erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…” tespiti, aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir.
Yasaların Gözetiminde Hayat
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir.