Samimiyet; kirlenmemiş, temiz, saf, arı – duru, ihlaslı, sadakatli olmak, içten davranmak demektir. Gerçekçi olmaktır. Gerçek demektir. İnanılan gerçeğin, fiillere yansımasıdır. Somutlaşmasıdır. Şekle dönüşmesidir. Fiillerin, inanç ve düşünceye uyum sağlamasıdır. Ruh ile bedenin zıtlaşmaması, ayrı düşmemesi; bir ve beraber olmasıdır. Yekvücut haline gelmesidir.
İnancın, düşüncenin ve davranışların gerçekle, doğrulukla mayalanışı demektir samimiyet.
Samimiyetsizlik; kişinin kendisini inkârdır önce. İnsanın kendisine olan güvenini de, insanların güvenini de ayakaltı etmesidir, yitirmesidir. Bir insandan samimiyeti çeker, alırsanız geriye ne kalır? Gerçek olmayan, kof bir görüntü… Karartı… Geriye yalanın gölgesi kalır. O, insan bile değildir artık. Sanal bir görüntüdür sadece. Yalanın şekle bürünmesidir.
Önce kendisine karşı samimi olmalı insan. Kendisiyle barışık olmalı… Kendine dürüst olmalı. Samimi olmalı inancında. Davranışlarında, inancı okunmalı…
Sonra?.. Sonra Yaratan’ına verdiği sözü tutmalı. Ahdine riayet etmeli. İtaat etmeli O’na. O’nun Elçisine, Kitabına ve kullarına karşı dürüst davranmalı…
Din, budur. Din, samimiyettir. Bu husus, Son Nebi’nin kutlu dilinde ne güzel ifadesini bulmuş:
Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki:
‘Allah için, kitabı için, Resulü için, Müslümanların imamları (liderleri, önderleri, halifesi) ve bütün Müslümanlar için… Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez, ona yalan söylemez, ona zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin aynasıdır. Onda bir rahatsızlık görürse bunu ondan gidersin.’[2]
Günümüzün perişan Müslümanları, Allah’a, O’nun kitabına ve Elçisine karşı ve birbirlerine karşı dürüst davranmayışlarının, samimiyetsizliklerinin cezasını mı çekiyorlar?[4] Onun için mi böyle zelil bir hayat yaşıyorlar? Üzerlerine yağmur gibi bombalar yağıyor. Evleri yıkılıyor, şehirleri harap oluyor. İslam coğrafyası, Müslümanların kanlarıyla sulanıyor. Yurtlarını, yuvalarını, vatanlarını terk ederek kaçanlar yollarda telef oluyor.
Müslüman farklı insandır. Samimiyetiyle de farklı… Sadece inanmakla sorumluluğunun bitmediğini bilir. İnancının fiillerine yansıması gerektiğinin bilincindedir. Allah’tan uzaklaştıran her türlü kötülüğe, yanlışa, yalana, sahtekârlığa, ikiyüzlülüğe, münafıklığa karşı; ihlâsı, yani dürüstlüğü ciddiyeti, samimiyeti kuşanır.
Nedense insanlar hep başkalarının dürüst, samimi, içiyle dışının bir olmasını ister de; kendisinin de öyle olması gerektiğini pek düşünmek istemezler. Zaman zaman siyasilerden ve yöneticilerinden yakınırlar. Eleştirilerinde haklılar da belki. Fakat kendileri sözlerinde ve davranışlarında ne derece dürüst davranıyorlar? Yöneticiler, halkın aynasıdır. İnsanlar nasıl yaşarlarsa, öyle idare olurlar.[5]Hak ile yönetilmeye layık olamayanların, Hak’tan uzak sistem ve idarecilerden şikâyetçi olmaya hakları yoktur. Hz. Muhammed gibi bir lider gelse bile onu hicret etmeye zorlarlar.
Samimi Müslüman, İslâm’ı öğrenip de o bilgisini, mal, makam, şöhret, kavmiyetçilik veya başkalarını memnun etmek için kullanmaz. Geçici dünya menfaati için Allah’ın ayetlerini satmaz. Öğrendikleriyle hem kendisini aklar ve hem de insanları aklamaya gayret eder. O zaman imanının ve öğrendiği bilgilerin hayrını görür.
Önder (a.s.)’ın: “(Değil mal, makam ve karşı cins;) sağ elime güneşi, sol elime de ayı koysanız, bu davadan yine vaz geçmem.” dediğini bilip de; mal, makam ve karşı cins ile sınavında başarısız olup davalarını terk edenlere ne anlatmalı! Dünyayı ve dünya nimetlerini ahiretten daha çok sevmek; kâfirlerin özelliğidir, Müslümanların değil.[6]
Müslümanların, bugünkü sıkıntılarının ve perişan hallerinin sebebi; imanlarının gereğini samimi bir şekilde yerine getirmeyişleri olsa gerek.
Müslüman, şirkten korunmuş, tam bir halis imanla Allah’a teslim olmadıkça; inandığını öğrenip ihlâsla hayatına uygulamadıkça; toplum hayatına uygulanması için de ceht ve gayret göstermedikçe; küfrün karşısında etkileyici değil; etkilenen olmaktan, sömürülmekten, esaretten ve kölelikten kurtulamayacaktır hiçbir zaman.
Kendisini kurtarmayanlar, başkalarını nasıl kurtarabilirler!
“İçimizdeki putları kırmadan, dışarıda ki putlara mahkûm olmaktan kurtulamayız.”[7]
Dirilişe muhtaç olanlar, başkalarını nasıl diriltebilirler?
Çok şey öğrenmekten öte, bildiğini yaşamak önemlidir. Samimiyetin gereği bu. Sahabe bunu yapıyordu. Önderlerine kulak veriyordu onlar: “Kim bildiği şeyle amel ederse, Cenabı Hak, ona bilmediği şeyler hakkında da bilgi ihsan eder.” buyruğunu önemsiyorlardı.[8]
Ne güzel söylüyor Sezai Karakoç: “Erdemlilikte en yüce sen olmalısın ki; peşin hükümle seni aşağı görmeye gelen kendi aşağılığını görsün.
Müslüman, İslam’ı öyle sağ, diri ve canlı yaşa ki; seni öldürmeye gelen sende dirilsin.”[9]
İslam’ı yaşamak; Kur’an’ı yaşamaktır. Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yaşadığı gibi yaşamaya çalışmaktır. Onu örnek almaktır. Kur’an’dan daha güzel mürşit, Hz. Muhammed’den daha güzel örnek, İslam’dan daha güzel ve daha doğru yol var mı?
Dünyada ve ahirette mutlu olmak; Kur’an’a bağlanmaya bağlı. İnsanlar Kur’an’dan uzaklaştıkça; esenlikten de uzaklaşırlar.
Erdemli olmak; samimiyeti kuşanmaktır. Samimiyet sınavında başarılı olmaktır. Fazilet; samimiyettir.
Samimiyet; kişiliktir / şahsiyettir. Onurdur. İnsanlıktır. İnsan olmak; samimi olmak demektir.
“Din; samimiyettir.”
“Allah’a karşı, kitabına karşı, Resulüne karşı, Müslümanların (seçip bağlanacakları) önderlerine ve bütün Müslümanlara karşı” samimiyeti kuşandığımız gün; üzerimizden karabulutlar dağılacak; gün ağaracak, yüzler gülecektir inşallah.
[1]Nasiha: Gönülden, içten, içtenlikle, yürekten, halis, samimi anlamlarına gelir. Bazıları, ayetlerde ve hadislerde geçen “nasiha” kelimesini “nasihat, öğüt, iyilik, hayırhah olmak” olarak tercüme ediyor. Nasihat etmek, öğüt vermek, iyilikte bulunmak da kuşkusuz samimiyetin bir ifadesidir. Fakat bu hadisin devamında; “Kim için?” diye soruluyor. Kutlu Nebimiz (s.a.v.) de: “‘Allah için, kitabı için, Resulü için, Müslümanların imamları ve bütün Müslümanlar için…” buyuruyor. Biz Allah’a, kitabına ve Resulüne öğüt veremeyiz. Burada Allah’a, kitabına, Resulüne, Müslümanların emirine ve bütün Müslümanlara karşı samimi, halis ve dürüst olmamız emrediliyor. Tahrim: 66/8 ayette yine aynı kökten gelen “nasûhâ” kelimesi kullanılıp daha anlaşılır bir şekilde: “Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter.” buyruluyor.
[2] Tirmizi, Birr 17, 18, (1927, 1928, 1930); Müslim, İman 95, (55) (İ. Canan, Hadis Ans. 9/377 (3352)
[3] Bkz. Müslim, İmkân, 95 (M. Nevevi, R. Salihin: 1/207) h. 180
[4] Olmadığı için; “İmamlarına karşı da dürüst değiller…” diyemiyoruz. Dünyadaki bütün Yahudiler Hahambaşına bağlı. Hıristiyanlar Papaya bağlı. Dünya Müslümanlarının var mı bir imamları? Var mı bir önderleri, liderleri? Yok!.. Allah’a, kitabına, Elçisine ve birbirlerine karşı samimi olmayan Müslümanlar, bir liderleri olsaydı; ona karşı ne derece samimi olabileceklerdi?
[5] Hadis için bkz. Celâleddîn es-Suyûtî, Camiu’s Sağir, Harful Kaf
Sokaklarda başıboş dolaşan, caddelerde arabaların arasında bir şeyler satmaya çalışan çocuklar…Belki bir ömür keşfedemeyecekler kendilerini. “İnsan” olduklarının farkına bile varmadan tüketecekler koca bir ömrü. Ne pejmürde kıyafetleridir beni üzen, ne de açlıkları, sersefil hayatları. O, görünen halleridir nihayetinde. Üç-beş kuruşla düzeltilebilecek halleri… Ölünce de geçer veya biter dünyalık sıkıntıları. Her şey bu kadar mı ama? …
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Varlık dünyasının en mükemmeli olarak yaratılan insanın hayatını anlamlı kılan en önemli husus ona bir takım sorumluluklar verilerek ilahi kudret tarafından “mükellef” konumuna yükseltilmesidir. Meleklerin bile gıpta ettikleri bir konumdur bu. İnsanı mükellef kılan Kur’an nihilist yaklaşımı reddederek sorumluluk anlayışıyla gayeliliği ön planda tutmaktadır. Kur’an açısından sorumluluk kavramını, ilahi vahyin prensiplerini, peygamberi seziş ve anlayış …
Geçmişten günümüze kadar gelen tüm pedagogların/eğitimcilerin cevabını aradığı temel sorulardan biri de: “Bilgi, muhataba en iyi şekilde nasıl aktarılabilir?” sorusu olmuştur. Bu soruya cevap sadedinde ortaya koyulmuş birçok çaba disiplin haline getirilerek ‘öğretim yöntem ve teknikleri’ olarak adlandırılan çalışmaların ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir.
“Allah’ın insanları denemek için verdiği maddî ve mânevî sıkıntı, dert, külfet” tanımlaması da halk arasında yer alan (musibetin şer olarak karşımıza çıkması) anlayışın ne kadar yaygın olduğuna işaret etmektedir.
Peki, imtihan yalnızca olumsuz vakıalar üzerinden gerçekleşmiyorsa imtihan nedir? Ve imtihanın olumlu olarak adlandırılabilecek durumları da kapsadığı ne ile delillendirilebilir?
Samimiyet Sınavında Başarımız
Samimiyet; kirlenmemiş, temiz, saf, arı – duru, ihlaslı, sadakatli olmak, içten davranmak demektir. Gerçekçi olmaktır. Gerçek demektir. İnanılan gerçeğin, fiillere yansımasıdır. Somutlaşmasıdır. Şekle dönüşmesidir. Fiillerin, inanç ve düşünceye uyum sağlamasıdır. Ruh ile bedenin zıtlaşmaması, ayrı düşmemesi; bir ve beraber olmasıdır. Yekvücut haline gelmesidir.
İnancın, düşüncenin ve davranışların gerçekle, doğrulukla mayalanışı demektir samimiyet.
Samimiyetsizlik; kişinin kendisini inkârdır önce. İnsanın kendisine olan güvenini de, insanların güvenini de ayakaltı etmesidir, yitirmesidir. Bir insandan samimiyeti çeker, alırsanız geriye ne kalır? Gerçek olmayan, kof bir görüntü… Karartı… Geriye yalanın gölgesi kalır. O, insan bile değildir artık. Sanal bir görüntüdür sadece. Yalanın şekle bürünmesidir.
Önce kendisine karşı samimi olmalı insan. Kendisiyle barışık olmalı… Kendine dürüst olmalı. Samimi olmalı inancında. Davranışlarında, inancı okunmalı…
Sonra?.. Sonra Yaratan’ına verdiği sözü tutmalı. Ahdine riayet etmeli. İtaat etmeli O’na. O’nun Elçisine, Kitabına ve kullarına karşı dürüst davranmalı…
Din, budur. Din, samimiyettir. Bu husus, Son Nebi’nin kutlu dilinde ne güzel ifadesini bulmuş:
Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki:
‘Ed-dînü nasîha (Din: Samimiyettir.)’[1]
Yanındakiler sordular:
‘Kim için ey Allah’ın Resulü?’
‘Allah için, kitabı için, Resulü için, Müslümanların imamları (liderleri, önderleri, halifesi) ve bütün Müslümanlar için… Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez, ona yalan söylemez, ona zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin aynasıdır. Onda bir rahatsızlık görürse bunu ondan gidersin.’[2]
Benzer bir rivayet de Ebu Rukayye’den geliyor.[3]
Günümüzün perişan Müslümanları, Allah’a, O’nun kitabına ve Elçisine karşı ve birbirlerine karşı dürüst davranmayışlarının, samimiyetsizliklerinin cezasını mı çekiyorlar?[4] Onun için mi böyle zelil bir hayat yaşıyorlar? Üzerlerine yağmur gibi bombalar yağıyor. Evleri yıkılıyor, şehirleri harap oluyor. İslam coğrafyası, Müslümanların kanlarıyla sulanıyor. Yurtlarını, yuvalarını, vatanlarını terk ederek kaçanlar yollarda telef oluyor.
Müslüman farklı insandır. Samimiyetiyle de farklı… Sadece inanmakla sorumluluğunun bitmediğini bilir. İnancının fiillerine yansıması gerektiğinin bilincindedir. Allah’tan uzaklaştıran her türlü kötülüğe, yanlışa, yalana, sahtekârlığa, ikiyüzlülüğe, münafıklığa karşı; ihlâsı, yani dürüstlüğü ciddiyeti, samimiyeti kuşanır.
Nedense insanlar hep başkalarının dürüst, samimi, içiyle dışının bir olmasını ister de; kendisinin de öyle olması gerektiğini pek düşünmek istemezler. Zaman zaman siyasilerden ve yöneticilerinden yakınırlar. Eleştirilerinde haklılar da belki. Fakat kendileri sözlerinde ve davranışlarında ne derece dürüst davranıyorlar? Yöneticiler, halkın aynasıdır. İnsanlar nasıl yaşarlarsa, öyle idare olurlar.[5] Hak ile yönetilmeye layık olamayanların, Hak’tan uzak sistem ve idarecilerden şikâyetçi olmaya hakları yoktur. Hz. Muhammed gibi bir lider gelse bile onu hicret etmeye zorlarlar.
Samimi Müslüman, İslâm’ı öğrenip de o bilgisini, mal, makam, şöhret, kavmiyetçilik veya başkalarını memnun etmek için kullanmaz. Geçici dünya menfaati için Allah’ın ayetlerini satmaz. Öğrendikleriyle hem kendisini aklar ve hem de insanları aklamaya gayret eder. O zaman imanının ve öğrendiği bilgilerin hayrını görür.
Önder (a.s.)’ın: “(Değil mal, makam ve karşı cins;) sağ elime güneşi, sol elime de ayı koysanız, bu davadan yine vaz geçmem.” dediğini bilip de; mal, makam ve karşı cins ile sınavında başarısız olup davalarını terk edenlere ne anlatmalı! Dünyayı ve dünya nimetlerini ahiretten daha çok sevmek; kâfirlerin özelliğidir, Müslümanların değil.[6]
Müslümanların, bugünkü sıkıntılarının ve perişan hallerinin sebebi; imanlarının gereğini samimi bir şekilde yerine getirmeyişleri olsa gerek.
Müslüman, şirkten korunmuş, tam bir halis imanla Allah’a teslim olmadıkça; inandığını öğrenip ihlâsla hayatına uygulamadıkça; toplum hayatına uygulanması için de ceht ve gayret göstermedikçe; küfrün karşısında etkileyici değil; etkilenen olmaktan, sömürülmekten, esaretten ve kölelikten kurtulamayacaktır hiçbir zaman.
Kendisini kurtarmayanlar, başkalarını nasıl kurtarabilirler!
“İçimizdeki putları kırmadan, dışarıda ki putlara mahkûm olmaktan kurtulamayız.”[7]
Dirilişe muhtaç olanlar, başkalarını nasıl diriltebilirler?
Ne güzel söylüyor Sezai Karakoç: “Erdemlilikte en yüce sen olmalısın ki; peşin hükümle seni aşağı görmeye gelen kendi aşağılığını görsün.
Müslüman, İslam’ı öyle sağ, diri ve canlı yaşa ki; seni öldürmeye gelen sende dirilsin.”[9]
İslam’ı yaşamak; Kur’an’ı yaşamaktır. Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yaşadığı gibi yaşamaya çalışmaktır. Onu örnek almaktır. Kur’an’dan daha güzel mürşit, Hz. Muhammed’den daha güzel örnek, İslam’dan daha güzel ve daha doğru yol var mı?
Dünyada ve ahirette mutlu olmak; Kur’an’a bağlanmaya bağlı. İnsanlar Kur’an’dan uzaklaştıkça; esenlikten de uzaklaşırlar.
Erdemli olmak; samimiyeti kuşanmaktır. Samimiyet sınavında başarılı olmaktır. Fazilet; samimiyettir.
Samimiyet; kişiliktir / şahsiyettir. Onurdur. İnsanlıktır. İnsan olmak; samimi olmak demektir.
“Din; samimiyettir.”
“Allah’a karşı, kitabına karşı, Resulüne karşı, Müslümanların (seçip bağlanacakları) önderlerine ve bütün Müslümanlara karşı” samimiyeti kuşandığımız gün; üzerimizden karabulutlar dağılacak; gün ağaracak, yüzler gülecektir inşallah.
[1] Nasiha: Gönülden, içten, içtenlikle, yürekten, halis, samimi anlamlarına gelir. Bazıları, ayetlerde ve hadislerde geçen “nasiha” kelimesini “nasihat, öğüt, iyilik, hayırhah olmak” olarak tercüme ediyor. Nasihat etmek, öğüt vermek, iyilikte bulunmak da kuşkusuz samimiyetin bir ifadesidir. Fakat bu hadisin devamında; “Kim için?” diye soruluyor. Kutlu Nebimiz (s.a.v.) de: “‘Allah için, kitabı için, Resulü için, Müslümanların imamları ve bütün Müslümanlar için…” buyuruyor. Biz Allah’a, kitabına ve Resulüne öğüt veremeyiz. Burada Allah’a, kitabına, Resulüne, Müslümanların emirine ve bütün Müslümanlara karşı samimi, halis ve dürüst olmamız emrediliyor. Tahrim: 66/8 ayette yine aynı kökten gelen “nasûhâ” kelimesi kullanılıp daha anlaşılır bir şekilde: “Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter.” buyruluyor.
[2] Tirmizi, Birr 17, 18, (1927, 1928, 1930); Müslim, İman 95, (55) (İ. Canan, Hadis Ans. 9/377 (3352)
[3] Bkz. Müslim, İmkân, 95 (M. Nevevi, R. Salihin: 1/207) h. 180
[4] Olmadığı için; “İmamlarına karşı da dürüst değiller…” diyemiyoruz. Dünyadaki bütün Yahudiler Hahambaşına bağlı. Hıristiyanlar Papaya bağlı. Dünya Müslümanlarının var mı bir imamları? Var mı bir önderleri, liderleri? Yok!.. Allah’a, kitabına, Elçisine ve birbirlerine karşı samimi olmayan Müslümanlar, bir liderleri olsaydı; ona karşı ne derece samimi olabileceklerdi?
[5] Hadis için bkz. Celâleddîn es-Suyûtî, Camiu’s Sağir, Harful Kaf
[6] İbrahim: 14/3; Kıyamet: 75/20, 21; A’la: 87/16; Kehf: 18/32 – 36
[7] Sezai Karakoç, Gündönümü s. 20
[8] İmam Gazali, El Minkuzu Mineddalal (Cağaloğlu yay.): s. 79
[9] Sezai Karakoç, İslam’ın Dirilşi s. 57
İlgili Yazılar
“İnsan” Olmanın Farkına Varmak
Sokaklarda başıboş dolaşan, caddelerde arabaların arasında bir şeyler satmaya çalışan çocuklar…Belki bir ömür keşfedemeyecekler kendilerini. “İnsan” olduklarının farkına bile varmadan tüketecekler koca bir ömrü. Ne pejmürde kıyafetleridir beni üzen, ne de açlıkları, sersefil hayatları. O, görünen halleridir nihayetinde. Üç-beş kuruşla düzeltilebilecek halleri… Ölünce de geçer veya biter dünyalık sıkıntıları. Her şey bu kadar mı ama? …
Sezai Karakoç’un Diriliş Düşüncesi’nde Ölüm Metaforu
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Sorumluluk Bilinci
Varlık dünyasının en mükemmeli olarak yaratılan insanın hayatını anlamlı kılan en önemli husus ona bir takım sorumluluklar verilerek ilahi kudret tarafından “mükellef” konumuna yükseltilmesidir. Meleklerin bile gıpta ettikleri bir konumdur bu. İnsanı mükellef kılan Kur’an nihilist yaklaşımı reddederek sorumluluk anlayışıyla gayeliliği ön planda tutmaktadır. Kur’an açısından sorumluluk kavramını, ilahi vahyin prensiplerini, peygamberi seziş ve anlayış …
Tebliğde Anlatım Yöntemi ve Muhatabı Tanımanın Önemine Dair
Geçmişten günümüze kadar gelen tüm pedagogların/eğitimcilerin cevabını aradığı temel sorulardan biri de: “Bilgi, muhataba en iyi şekilde nasıl aktarılabilir?” sorusu olmuştur. Bu soruya cevap sadedinde ortaya koyulmuş birçok çaba disiplin haline getirilerek ‘öğretim yöntem ve teknikleri’ olarak adlandırılan çalışmaların ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir.
İmtihan’a Dair
“Allah’ın insanları denemek için verdiği maddî ve mânevî sıkıntı, dert, külfet” tanımlaması da halk arasında yer alan (musibetin şer olarak karşımıza çıkması) anlayışın ne kadar yaygın olduğuna işaret etmektedir.
Peki, imtihan yalnızca olumsuz vakıalar üzerinden gerçekleşmiyorsa imtihan nedir? Ve imtihanın olumlu olarak adlandırılabilecek durumları da kapsadığı ne ile delillendirilebilir?