Saatlerce masanın başında durdu, neden sonra sandalyeyi hızlıca çekti ve oturdu. Günlerdir elinden düşürmediği romana baktı. Bir bekleyiş ve umut ediş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi dedi mırıldanarak. Kitabı eline aldı ve bir süre evirip çevirdikten sonra “Ah Drago” dedi. “Ah Drago…” Kitabın adını ve yazarını ancak kendi duyabileceği bir ses tonuyla tekrarladı: “Tatar Çölü/Dino Buzzati…” Yazmaya duyduğu derin iştah kabardı aniden. Masaya oturuşundan belliydi aslında. Bu çölü, teğmeni ve içine düştüğü çaresizliği anlatacaktı. Anlatmalıydı elbette. Bu derin sessizliğe günlerdir aynı soruyu yöneltiyordu. Yazmalıydı ki bir cevap bulabilsin. Neydi o soru… Soru şu: “İnsanın yazgısından kaçması mümkün mü?”
Bir süre sonra ve fakat hızlıca klavye tuşları, odada bir o yana bir bu yana oldukça ritimli bir ahenk tutturarak, yazının o insanı aniden sarıveren büyüsüne kapılmıştı. İlk paragraf bittikten sonra yazdıklarını hızlıca okudu.
“Romanın kahramanı genç teğmen Drago, ülkenin sınırındaki kalelerden birine atanır. Drago kaleyi görür görmez geri dönmeye karar verir. Fakat daha sonra gelişen olaylar, Drago’yu kaleye bağlar. Zamanla kale, Drago’nun kaderi haline gelir.
Bu yazının devamı
197. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu. İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip …
Bir ülke sinemasında eğitim ve eğitimciler konusu araştırıldığında bunun farklı bileşenleri olduğu gözlenebilir. Nitekim sinemamızda 1960-1990 yılları arasında eğitimci/öğretmen mevzusunu ele alan yapımlara bakıldığında askeri vesayet,
Kesin bende bir tuhaflık var, bundan eminim. Bir şeyleri yanlış anlıyor, yapayanlış değerlendiriyor olmalıyım. Yoksa insanlık tarihinin baştan aşağı çarpık bir gelişimini; tüm kurumlarının insanlığa rağmen karakter kazandıklarını kabullenmemiz gerekir ki bu pek mümkün gözükmüyor.
Sessizlik Öyküleri II
Saatlerce masanın başında durdu, neden sonra sandalyeyi hızlıca çekti ve oturdu. Günlerdir elinden düşürmediği romana baktı. Bir bekleyiş ve umut ediş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi dedi mırıldanarak. Kitabı eline aldı ve bir süre evirip çevirdikten sonra “Ah Drago” dedi. “Ah Drago…” Kitabın adını ve yazarını ancak kendi duyabileceği bir ses tonuyla tekrarladı: “Tatar Çölü/Dino Buzzati…” Yazmaya duyduğu derin iştah kabardı aniden. Masaya oturuşundan belliydi aslında. Bu çölü, teğmeni ve içine düştüğü çaresizliği anlatacaktı. Anlatmalıydı elbette. Bu derin sessizliğe günlerdir aynı soruyu yöneltiyordu. Yazmalıydı ki bir cevap bulabilsin. Neydi o soru… Soru şu: “İnsanın yazgısından kaçması mümkün mü?”
Bir süre sonra ve fakat hızlıca klavye tuşları, odada bir o yana bir bu yana oldukça ritimli bir ahenk tutturarak, yazının o insanı aniden sarıveren büyüsüne kapılmıştı. İlk paragraf bittikten sonra yazdıklarını hızlıca okudu.
“Romanın kahramanı genç teğmen Drago, ülkenin sınırındaki kalelerden birine atanır. Drago kaleyi görür görmez geri dönmeye karar verir. Fakat daha sonra gelişen olaylar, Drago’yu kaleye bağlar. Zamanla kale, Drago’nun kaderi haline gelir.
Bu yazının devamı 197. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Bir An Önce
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Aynı Dili Konuşmak
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu. İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip …
Küçürek Öyküler
Tekasür
– Bu kabristan çok büyümüş.
– Say say bitmiyor, sorma…
1980’li Yıllarda Türkiye’de Öğretmen (1988) Olmak
Bir ülke sinemasında eğitim ve eğitimciler konusu araştırıldığında bunun farklı bileşenleri olduğu gözlenebilir. Nitekim sinemamızda 1960-1990 yılları arasında eğitimci/öğretmen mevzusunu ele alan yapımlara bakıldığında askeri vesayet,
Asla Süper Kahraman Olmayan Bir Çocuğun Dünyaya Tutunma Macerası
Kesin bende bir tuhaflık var, bundan eminim. Bir şeyleri yanlış anlıyor, yapayanlış değerlendiriyor olmalıyım. Yoksa insanlık tarihinin baştan aşağı çarpık bir gelişimini; tüm kurumlarının insanlığa rağmen karakter kazandıklarını kabullenmemiz gerekir ki bu pek mümkün gözükmüyor.
Alışverişe devam et