Şeytanın doğru söylediği de olmaz mı bize? Yalansız bir iki yemle avlayıp bizi Sürükler kalleşçe uçurumlara Banquo-Macbeth
Günler, aylar, yıllar geçiyor ve dünyamız kederleriyle yaşlanıyor. Savaşlar, sahte barışlar, yalanlar üzerine kurulmuş aldatıcı anlaşmalar, zulümler, kahırlar, heder edilen canlar ve hayatla sürüp giden ama hiç değişmeyen insanlığın tarihi, belli ki kıyamete kadar böyle sürüp gidecek. Bütün bu akıl almaz karmakarışıklık içinde umuda giden bir yol var mıdır acaba diye düşünüyoruz ister istemez. Dünyaya ve ülkemize baktığımızda; kültürel, siyasî ve ideolojik inşaların bozuk kimlik yapıları etrafında trajik bir şekilde düğümlendiğini görüyoruz. İnsan tabiatının bulunduğu bütün asırlarda bu hâl hep böyle olmuştur ama günümüzde yaşanan bu psikolojik durum, insanlık aleyhine korkular uyandıracak kadar ileri bir noktaya gelmiştir. Bilgi ve hüner sahibi olması beklenen kişilerin de yollarını kaybettiği bir dünyada yaşanılan ve daha da yaşanılması muhtemel şaşkınlıklar, toplumlar için gerçekten de âcil durum mesajları vermektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, bir takım yeteneklerin dışında ahlâkî sorgulamanın da ihmal ediliyor olmasıdır ki bu hayal kırıcı durum, toplumları ama özellikle de İslâm olduğu söylenen toplumları kişilik kaybına uğratan bir geri çekilmenin içine sokmuştur. Bu geri çekilme hadisesi bir tür siyâsi korkaklık olarak görülemez elbette fakat bunun çok daha derinlerinde ve çok daha ilerisinde olan, bir şekilde şahsiyeti belirleyen en temel ahlâkî ögelerin bozulması ve silik hâle gelmesi meselesi vardır. İşte bu durum, beraberinde büyük bir tehlikeyi toplumun ana damarlarına taşımıştır ki bu, hayatı anlayan ve onu yorumlayan zekânın kaybedilmesidir.
Adeta abartılı bir şekilde, özellikle okur-yazar arasında kendisini gösteren bu akl-ı selîm kaybı, toplum bireylerinin kişilikleri, hayatı anlamaları, hayatı ve olayları yorumlama yetenekleri üzerinde eksiltici hasarlar yaratmıştır. Dolayısıyla hayatlarına verdikleri anlamın aldanmaktan ibaret olduğunu da fark edememişlerdir. Orson Welles’in “Körler Ülkesi“nde olduğu gibi beyhude bir hayatı yaşayan kümelerin orijinal doyurucu bir toplum yaratabilmelerini bekleyebilir miyiz? Toplum üyeleri eğer hayatlarını söylentiler, alışkanlıklar ve en basit sözlerdeki ipe sapa gelmez heyecanlarla bıkıp usanmadan sürdürüyorlarsa, bu çılgınca işleyişin varacağı aşırı sonuçlar muhtemelen umut kırıcı olacaktır. Evet, bu manzarayı kendi dünyamıza taşıyarak baktığımızda bütün velvelelerimize, aşırı güven duygularımıza ve her şarta uygun düşecek aşırı yalanlar üretmemize rağmen kendi aslî normlarımıza uzak düştüğümüzü kesinlikle fark edeceğiz. Evet, vahyin bizi şekillendirdiği asırlardan bugünlere geldiğimizde artık bize yeni biçimler veren, yoğuran ve istikamet tayin eden vahyin gücü ne yazık ki yerini sömürge baronlarının iradesine terk etmiş vaziyettedir. Bu vahim manzaraya hangi perspektif noktasından bakarsak bakalım İslâm dünyası’nın (!) hiç kimseye itimad telkin edemeyişindeki en temel sebebin; göklerle olan dinamik bağının koparılmış olmasına rağmen hâlâ bunun ciddiyetle farkına varılamamış olduğunu göreceğiz. Ama en başta, uzakları görme istidadını kaybetmiş fikir plânındaki kariyerli (!) kimseler olmak üzere bu ıstırap veren durumdan mes’ul olanların büyük bir çoğunluğu, duruma göz yummadaki ataletlerini, umursamazlıklarını, âvareliklerini ve sıradanlaştırıcı basitliklerini sürdürmektedirler. Sorunlarımız ne olursa olsun, bunların çözümlenebilirlikleri, evvela bu aşırı kimlik kaybının bir sorun olduğunu kabul etme dürüstlüğüne bağlıdır, ardından da bu soruna gerçek kimlik temelli cevaplar bulmak zorundayız.
Bu hayâtî mesele 1876’dan bu yana hızını kesmeden ve bazen de şiddetli ataklarla sürmektedir. Bu sahne içinde belki de ilk çabamız, gerçeklerden tamamen ayrışmış bir imajlar dünyasında yaşadığımızın farkına varabilmek, yani kendi iman alanımız ve kültürel değerlerimiz içindeki somut konumumuzu belirlemek olmalıdır. Her türlü sahteliğe inanmaya hazır hâle getirilmiş bugünkü bilinç durumumuzla bu pek kolay görülmüyor ama ihtiyatlı analizler yapabilmek için yine de başka bir yol yok gibidir. İslâm dünyasının ve toplumumuzun şu an içinde bulunduğu şartları anlamaya yetecek aklı artık bulmaya mecburuz, ancak bu yolla ve bu yeteneklerle yukarıda bahsettiğim ruhsuz imajlar dünyasından beslenen vehimlerle boğulmak üzere olduğumuzu anlayabileceğiz. Yakup Kadri, İtalya ve Rusya’ya yaptığı seyahatlerden sonra gördüklerinden çok etkilenmiş olarak yurda döner. O sırada Türkiye’de yeni bir nesil yaratılmak istenilmektedir; bize âit olmayan bambaşka mihrapların heyecanlarını, duygularını yaşayan ve atalarının mirasını alelacele reddedecek yeni bir nesil… Yani günümüzün modern Müslümanını hazırlayacak prototip bir kuşak. Bunu Yakup Kadri; “…bundan sonra yeni nesil yetiştirmenin metodu fırka kucağıdır. Bunun da yolu bir çocuk doğar doğmaz onu ana kucağındaki kundaktan alıp fırkanın (CHP) kucağına emanet etmektir.” diyerek yetişecek yeni nesillerin kaderini çizmeye çalışır. Çünkü o zihniyetin tahayyül ettiği büyük fetih böyle tamamlanacaktır. Yakup Kadri’nin bu sözleri aslında sömürge imparatorluklarının kültürel ürünlerinden başka bir şey değildir ve ne yazık ki o günlerden bu günlere bütün kurumlar bu fikirleri zaman zaman tashih etseler de daima bu anlayışın taşıyıcıları olmuşlardır. İşte zaman içinde bütün kılıklara zahmetsizce girecek zayıf Müslüman tipi bu dönemlerde hayat bulmaya başlar. Gazi Paşa’nın Âfet İnan’a hazırlattığı “Medenî Bilgiler” ve bunun devamı olarak Recep Peker’in hazırladığı kitap; ihtiva ettiği Din, Kur’an, Hz. Muhammed, Siyaset, Aile vs gibi konularıyla yepyeni bir toplumun yeni yorumları olarak okullarda okutulmaya başlanır. Zıvanadan çıkmış bu paranoya içinde hayatı yeniden yorumlayış sadece genç nesiller için değildir elbette. Halk Evleri ve Millet Mektepleriyle hayatın bu yeni yorumu sokaktaki insana kadar iner. Daha sonra Köy Enstitüleri, tiyatrolar vs. Bu dönemde yazarlar, ucuna zehir sürülmüş mızraklar gibi kullandılar ellerinde tuttukları kalemlerini. Burada günümüzle ilgili çok önemli husus; tıpkı etnik arındırma yapılıyor gibi toplumun bütün dokusunun CHP’nin otoriter siyasi mekânı içinde, vahiyle beslenen bütün kültürel değerlerden arındırılmış olmasıdır. Neticede Kur’an, yeni nesil toplumun dünyasında unutulmuş, yabancılaşmış, sadece hatıraları kalan yitik bir ezgi hâline getirilmiştir. Bu ağır kültürel cinayetler özgürlük söylemleri altında durup dinlenmeden işlenir. Ne yazık ki bu kültürel ezilme başlatılmadan evvel buna direnç gösterebilecek bütün dinamik unsurlar toz yığını hâline getirilerek yok edilirler. Peki, geride kalanlar? Onlar sadece sustular ya da benzer şarkıları mırıldandılar. Peki, bu ortamda kalem oynatmak kolay mıdır? Bilmiyorum… Ancak bu dönemlerde başlayan şahsiyet kaymalarıyla her alanda hem ünlü zorbalar hem de her kılığa giren düşük tipler türediler. Bu durumu ele alırken bütün bir İslâm coğrafyası (!) olarak değil, sadece Türkiye olarak ele almamın sebebi, aktif olan, nispeten tek canlı kalabilmiş bölgenin Türkiye olmasıdır. Diğer uluslar İslâm oluşlarını tarihi ve kültürel bir değer olarak taşımakta ancak Batı Hristiyanlığı karşısında İslâm’ın yankılanan sesi olarak görülmemektedirler. Bunun aksini söyleyenler çıkacaktır mutlaka ama günümüzde bir realite olarak gördüğümüz manzara ne yazık ki budur. Hayatın ve tarihin gerçeklik alanında hissi değerlendirmelerin hiçbir imtiyazı yoktur. Evet, bu böyledir çünkü bu coğrafyalarda yalnızca cehaletin söz geçirebildiği donuk kafalar mekân tutmuştur. Hele hele I. Dünya Savaşı’ndan sonra Müslümanların çözülmeleri hızla yol alırken, bizim de dâhil olduğumuz bu konvoyda İslâm adına sessizce çarpan yüreklerin sesi kısılmaya başlar. O günlerden bugünlere gelindiğinde işlenen imani, kültürel, siyasi vs yanlışlar, atılan bütün adımları daha da ağırlaştırmıştır. Evet, nice zamandır İslâm dünyası işlediği bütün yanlışları ve günahları kundaklayıp içine gömmeyi kötü bir alışkanlık hâline getirdi. Bugün artık böyle bir tabloyu görüyor ve Rahman’ın kitabı en cılız heyecanı bile uyandıramıyorsa mü’minin kalbinde ve her yeni günde sıradan bir kulluğu ezbere bir vaziyette, anlamsız ilişkiler, zevzeklikler ve çökeltiye dönmüş yığınlar hâlinde yaşıyorsa, her günümüz daha ağır sancılarla doğuyorsa, mü’minin kara sevdalarını bırakın sevdaları bile kalmamışsa, saldırgan, aşağılık bir Yahudi tankının paletleri yoksul düşürülmüş bir Filistinlinin feryatlarını dedelerinin işlediği veballer yüzünden eziyorsa eğer, bunun en ciddi sebebi niteliksiz, vasıfsız, derinliksiz ve hamiyetsiz siyaset adamları ve hastalıklı bedenleri içinde yozlaşmış aydınlar kadrosudur. Ne yazık ki…
Müslümanın göstereceği en ciddi ve en temel çaba, kaybettiği şahsiyetini bulmak olmalıdır. Bu, elbette içi harabeye dönmüş boş bedenler için kolay bir şey değildir ve çok zor mücadele alanıdır ama kendine gelmenin başkaca bir yolu da yoktur. Bir hatırlatma olarak şunu ifade etmeliyim, başlatılacak söz konusu mücadelede küçük hesapların adamı hâline gelmiş Müslüman birey, hiç umulmadık yerlerde yaşadığı yenilgilerin ve hayâl kırıklıklarının muhasebesini yaparken, bunların akla dayanan sebeplerini de bulup çıkaracaktır. Buna mecburdur! Evet, artık cehalete, hazza, kibre ve türlü türlü çalımlara yenik düştüğünden bu yana künyesinin nasıl bozulduğunu, sağlam bir yürek yerine nasıl bir virane taşıdığını, sürekli olarak bir yanından ağır vurgunlar yediğini ve kulluğunun bütün renklerinin bozulduğunu enikonu anlamaya ve kabullenmeye mecburdur. Yâni bugünün Müslümanının durumu öyle bir durumdur ki hayatımızı ve tarihimizi bir ucundan diğer ucuna ve büyük bir tutarlılık içinde, üstelik kendimize karşı hiçbir merhamet hissi beslemeden yanlışlarımızı görmeye ve bunları kabullenmeye hazır olmalıyız. Sonu gelmeyen veballerin silinmesi belki de ancak böyle mümkün olacaktır. İslâm dünyasının bu konudaki eksiklerini, korkaklıklarını, kasıtlarını, yanlışlarını dile getirmeye çalışırken içimde zaman zaman duyduğum hayretleri bastırmada zorlanıyorum. Müslümanların kendi aralarında birlik dinamizmini (!) sağlayan değerlerin neler olduğunu keşfetmeye çalışıyorum, çünkü İslâm dünyasının içinde bulunduğu pejmürde ve perişan dağılmışlığını görünce, bunun Allah Resulü’nün hatırasından ve Kur’an’dan beslenen esaslı bir tevhid inancı olmadığını iyi biliyorum. Arap dünyasının uluslararası arenada şeytani uçurumların kıyılarında hoyratça yol alırken akıl almaz türlü cakalar sattığını ve en büyük Kral Rabbim’in önünde hiç utanç duymadıklarını da biliyorum. Bir zamanlar Fransız bir baba ve Yahudi bir annenin çocuğu olan ve Arap dünyasına “Baas“ fikrini armağan eden Mişel Eflak için Saddam’ın; “Onun bize yaptıklarını nasıl unutabilirim? O bize cennetin bir armağanıydı.” dediğini de biliyorum. Oysa Mişel Eflak, Arap dünyasının gelecekteki kıyamet senaryolarını hazırlıyordu.
Bir insanın kendisi olmadığı halde sahte nostaljiler içinde yaşaması ne kadar acıklıdır? İslâm dünyası, kendisine hayat veren tek sığınağını terk ettikten sonra alçaltılmış küçük düşürücü serüvenleri içinde surları teker teker yıkılır.
Nasıl da birbirimize benziyoruz!? Tarihsel cehaletimiz ve öngörü eksikliklerimiz, hepimizi içine sıkıştığımız büyük bir yalıtılmışlık alanında bunalttı. On yıllarca süren cehaletimiz, birikim yetersizliğimiz ve siyaset adamlarının erdem ve üstünlük zannettikleri köy derebeylikleri, İslâm toplumlarının içinde bulundukları çelişkileri alt edebilme yeteneklerini sürekli olarak köreltti. Yıllar sonra, yitik bir tarihin sayfalarında gizlenmiş Mezopotamya’nın, Hz. İbrahim’in, Süleyman’ın o saadetli beldesinin, Fırat’ın, Dicle’nin bereketli sularını beline at kuyruğu kuzgûnî saçlar gibi dolayan Bağdat adındaki utangaç nazlı bir dilberin mutsuzluk öyküsü de anlatılacak biliyorum. Evet evet, buralarda zulmün hasadı var artık. Sevdalarında Kerem’in Aslı’nın olmadığı topraklar… Mazgallara mahpus olmuş sevinçler…
Otopsi masasında yatan bedenler için ikinci defa doğmak şansı var mıdır acaba? Eskiden esir pazarlarında bedenler satılırdı yalnızca ama şimdi ruhlar ve ülkeler satılıyor çok daha ucuza… İslâm dünyasının Dünya Savaşı sonrası yediği ağır vurgunun izleri tazeliğini inanılmaz bir şekilde koruyor. Hayatı hep kirlenerek yaşamayı daha fazla sürdüremeyiz. St. Just, Ahlâk zorba hükümdardan çok daha güçlüdür, derken sonuna kadar da haklıdır. Muhammedî bir cemre yüreğimize düşmedikçe galiba arlanmayacak bu insanların yüreği. Sadece onların değil, bizim de kaderimizin ayırt edici taraflarını hep başka eller hazırladılar. O yıllar, o öldürücü boyun eğişlerimiz hepimiz için bütün bir ömrümüzü yakacak olan en ağır teslimiyet tecrübeleri olmuştur. Kibre bulanmış cehalet, siyasi hayatımızda çok zaman süreklilik kazanan bir söylem biçimi oldu. Ve ne toplumun bütünlüğünü taşıyabildi ne de gerçekliğini. Mareşal Peten’in gözünde yenilgi; halkın ahlâkî düşüşünün bir cezasıydı: “Zevk ruhu, fedakârlık ruhunun yaptığını yıkmıştır… Acı çektiniz, daha da çekeceksiniz!“ der. Evet, bizim için de bu ahlâkî düzen yeni ideolojisini beraberinde getiriyordu. 1980’li yıllarda Fas’ta düzenlenen “İslâm-İlim ve Kültür” konferansına bizden de bazı bakanlık yetkilileri davetli olarak katılırlar. Oradaki Fas’lı devlet görevlileri ile bizim bakanlık görevlileri arasında geçen konuşmalarda, İslâm’a nasıl baktığımızı, İslâm’ı nasıl anladığımızı ve dış dünyada ülkemizi nasıl temsil ettiğimizi hayretlerle gösteren bir anekdotu ibretlerle kaydetmek isterim. Bu döngü bizde Tanzimat’la başladı ama 1940’lı yıllarda tam rotasını buldu. Bugün toplumsal planda ve dünya konjonktüründe neden bu kadar yoksul, fikirsiz ve itibarsız kaldığımızı belki farklı bir açıdan görmemizi sağlayacaktır. Bizim dışişleri yetkilimiz Faslı devlet adamına sorar; “Efendim, siz Faslılar Sünnî misiniz, Müslüman mısınız?“ Faslı yetkili bu soruyu tam olarak anlamayınca bizim kültür bakanlığı görevlimiz durumu düzeltir; “Efendim, yani Mâlikî olup olmadığınız soruldu” der. Faslı yetkili Mâlikî olduklarını söyleyince bizim dışişleri yetkilimiz şöyle devam eder; “Anladım, anladım yani siz Memlüklerden kalmasınız demek ki!“ der. Sonra bizim dışişleri yetkilisi kültür bakanlığı temsilcimize dönerek; “Zaten bunların kıldığı namaz da bizimkilere benzemiyor. Kimisi ayakta duruyor, kimisi eğiliyor, kimisi alnını yere koyuyor. Halbuki biz namazı hep birlikte ve ayakta kılarız!?” diyor. Yani namazdan haberi olmayan bizim görevli, aslında zaman zaman cami avlusunda gördüğü cenaze namazından bahsetmekte ve namazı öyle kılınıyor zannetmektedir. Daha sonra Fas delegasyonuyla konuşan bizim dışişleri yetkilisi onlara, sabah namazını kaç rekât olarak kıldıklarını sorar. Faslı yetkili hayretle cevap verir; “Efendim, sabah namazı her yerde aynı rekât kılınır. Siz farklı mı kılıyorsunuz?” deyince bizimki kendisinden emin olarak cevap verir; “Bizim ülkemiz lâik bir ülkedir, namazın farzına sınır koymayız. İsteyen istediği kadar kılar. İsterse sizin gibi iki rekât kılar isterse yirmi rekât farz kılar.” diye cevap verir. En üst temsil noktasında içine düşürüldüğümüz bu inanılmaz hâl, güya yüksek hedefler için çıktığımız yolda, tarihin dramına hiç değilse bugün için cevap veremeyeceğimizi bize anlatır. Peki ya gelecek? İşte o, işte o mevcut olma hâli, her türlü sapmalara, kuruntulara ve yavan kaçan her şeye karşı Kur’an’dan beslenen büyük bir birikim külliyatıyla meydan okuyabilme yeteneğimize bağlı olacaktır.
Mü’min birey, daha doğrusu İslâm toplumu, Maxime Rodinson’un şu mütalaasını anlamaya yaklaşırsa, yaklaşabilirse, idrak edebilme kabiliyetini gösterirse, işte o zaman sağlam şahsiyetlerle doğacak yeni bir dünyayı yeniden ümid etmek için sebeplerimiz doğacak demektir.
Hıristiyanlığın kurucusu, peşinden gelenlere; “Sezar’a ait olanları Sezar’a, Tanrıya âit olanları Tanrıya vereceksiniz” demişti. Hıristiyanlık üç yüz yıl boyunca ezilenlerin dini olarak gelişti. Sonunda Sezar’ın kendisi de Hristiyan oldu. Artık kilise devletleşecek, devlet kiliseleşecekti. Oysa İslâmiyet’in kurucusu için kendinden başka Konstantinos yoktu. O yaşadığı sürece Müslümanlar hem siyasi hem de dini bir topluluk oldular. Hükümdarları peygamberdi. Ülkeyi yöneten, adaleti sağlayan. Vergi toplayan, ordulara kumanda eden, diplomasiyi yöneten, savaşı sürdüren hep O’ydu. İlk İslâm nesilleri için zulme direnmek, yabancı ve düşman idaresine karşı kafa tutmaya çalışmak mecburiyeti yoktu artık. Devlet kendi devletleriydi. Ve Allah’ın lütfu onlar için bu dünyada başarı, zafer ve saltanat olarak tecelli ediyordu. Kısaca Hz. Muhammed’le sahabeleri için Tanrı ile Sezar arasında bir seçim yapmak söz konusu değildi. Oysa (Hz. İsa hariç) nice Hristiyanlar böyle bir tuzakla karşılaşmışlardı. İslâmiyet’te Sezar yoktu. Yalnız ALLAH vardı. Resûlü de Hz. Muhammed idi. O’nun adına tebliğde bulunuyor ve yönetiyordu. Kaynak da tekti sulta da tek. Ve Allah, peygamberin her iki görevde de desteği idi. Tebliğlerin muhtevasını da, yönetimin temellerini de tayin eden aynı idi. İşte bugün Müslüman birey, bu çok basit görülen ama meselenin özünü içinde taşıyan tarafını yeterince idrak etmek zorundadır. Başka inançların, başka yorumların, günübirlik heveslerin aldatıcı düzenbazlıklarını hayatımızın öz şemasından uzak tutabilmenin yolu, bizlere diri bir şahsiyet içinde özgürlük kazandıracak olan o ilâhî sesi duymaya çalışmaktır. Bu o kadar da zor değildir, kitabın bize öğrettiği ahlâkî terbiyeyle çatışan her türlü özence hayır diyebilme gücünü bulmaktan ibarettir. İman ettiğimizi söylüyorsak, kendimizi hep böyle bir kategoriye koyuyorsak, işte o zaman bunun sınanması gerekecektir. Bunun için dolambaçlı yollara ihtiyacımız yok. Yani laubali söylemlerden, sözlere sıkıştırılmış Müslümanlıktan, kalıplaşmış kelâmlardan, oyalayıcı ritüellerden çok daha başka bir şeye ihtiyacımız var. Hiç bitmeyecek bir hayatın sevincini gerçekten arzuluyorsak, Rabbimizin bize olan yakınlığının bilincine varmalıyız, çünkü ancak böyle asil bir duygunun arıtmasıyla kendimize gelebilir, her türlü yaltaklanmalardan, kuruntulardan, usanç vermiş bezirgânlıklardan ve boş iştahlardan kurtulabilir, hayatın gerçek anlamına yaklaşabiliriz.
Artık ne diyebilirim, herkesin söyleyecek son bir sözü olmalıdır ancak mü’min, sahip olduğunu iddia ettiği imanının yankısını ortaya koymadıkça, etrafında yığılı sahte dekorları kaldırmadıkça, hoyratlıklarına masumiyetler vermeyi sürdürdükçe, Kur’an’dan beslenmeyen önyargılarını sorgulamadıkça, insan olma hassasiyetinin sağlam kalmış hiçbir tarafını bulamayacaktır. Resulullah’ın hatırasını sürekli hatırlayan ve onun varlığını hemen yanı başında hisseden mü’minin yaşadığı hayat elbette gösterişli bir hayatın tam kendisi olacaktır. Vahyin ışıltısı gözlere sürme diye çekildikten sonradır ki, işte ancak o zaman basit gündelik meselelerin kederlendirdiği asık çehrelerden kurtulacak, modern hayatı yöneten şımarık baronların gözünde basit bir parantez olmaktan hep birlikte kurtulacağız. Nasıl bir ruh hâlidir bu böyle? Pencereme sıvanmış netameli bir gece karanlığı, bir ucunda umutsuzluğum ve kıyamet, öbür ucunda şafakla doğacak umutlarım var. Evet, Allah’ım! Bütün hüznüme rağmen yine de biliyorum, bir gün hüzünlü olan gönlüm senin lütfunla çiçeklenecektir. Biliyorum, yüreklere sürur veren, en zemheri ayazlarda içimi ısıtacak yine senin o kadim kitabın olacak. Biliyorum, gün gelecek, nice mü’mini üzen bu murdar suratları göstermeyecek artık aynalar. Yeri ve göğü zaptettiğini zannetse de mücrimler, Ebabiller hâlâ pusuda bekliyor biliyorum. Evet evet, bir gün, bir seher vakti, küçücük bir şadırvanın nazlı suları içimdeki melâli de alıp götürecek biliyorum. Ve yine biliyorum ki, bütün sahteliklerden sıyrılıp Rabbime kul olmayı öğrendiğimde göğün yıldızları pul pul yoluma dükülecekler. Artık yalnızca anılarda kalsın o kötü eşkâller. Dolunay, bir gün büyük bir yemin gibi âyet âyet mührünü vuracak göklere ve işte o benim son sözüm olacak.
[1] Hiç kimse hamaset nutukları atarak Filistin toprakları satılmadı diye ahkam kesmesin.O toprakların nasıl adi entrikalara Yahudi baronlara satılıp 2. Abdülhamit’in Akka, Bihkebölgesi vs Rejim müdürleri ve Nahiye müdürleri tarafından sırtından nasıl utanmazca vurulduğunun 1890’dan bu yana belgeleri Başbakanlık Osmanlı Arşivindedir. Hayat böyledir, günahı nereden işlerseniz diyetini de oradan ödersiniz. Yahudi Siyonistlere öfke duymak başka birşeydir, yaşanmış vakaları görmemeye çabalamak hem ayıp hemde cehalet işidir.
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Jeremy Bentham’ın ortaya attığı kavram bir hapishane inşası ya da toplum mimarisi iken, Foucault’da bu modern devletin ıslah ediciliğinde belirgin bir unsur olarak karşımıza çıkar. Modern devletleri, hükümran devletlerden ayıran en önemli unsur toplumun ıslah etme biçimleridir.
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
ONUNCU BÖLÜM Dördüncü ayetin tefsiri ve حمالة الحطب ifadesinin, Ebu Leheb’in karısının kıyamet günündeki halini açıklayan bir ifade oluşu hususundaki delillerinin serdedilmesi Bilmelisin ki, Ebu Leheb’in eşinin odun taşıyan cariye suretinde, şiddetle parlayan bir ateşe atılacağını haber veren bu ayetten kasıt; onun dünyadayken odun taşıyor oluşu değildir. Böylesi bir yorum, ayetin içermiş olduğu anlama uzak; …
Söyleyecek Son Bir Sözümüz Olmalı
Şeytanın doğru söylediği de olmaz mı bize?
Yalansız bir iki yemle avlayıp bizi
Sürükler kalleşçe uçurumlara
Banquo-Macbeth
Günler, aylar, yıllar geçiyor ve dünyamız kederleriyle yaşlanıyor. Savaşlar, sahte barışlar, yalanlar üzerine kurulmuş aldatıcı anlaşmalar, zulümler, kahırlar, heder edilen canlar ve hayatla sürüp giden ama hiç değişmeyen insanlığın tarihi, belli ki kıyamete kadar böyle sürüp gidecek. Bütün bu akıl almaz karmakarışıklık içinde umuda giden bir yol var mıdır acaba diye düşünüyoruz ister istemez. Dünyaya ve ülkemize baktığımızda; kültürel, siyasî ve ideolojik inşaların bozuk kimlik yapıları etrafında trajik bir şekilde düğümlendiğini görüyoruz. İnsan tabiatının bulunduğu bütün asırlarda bu hâl hep böyle olmuştur ama günümüzde yaşanan bu psikolojik durum, insanlık aleyhine korkular uyandıracak kadar ileri bir noktaya gelmiştir. Bilgi ve hüner sahibi olması beklenen kişilerin de yollarını kaybettiği bir dünyada yaşanılan ve daha da yaşanılması muhtemel şaşkınlıklar, toplumlar için gerçekten de âcil durum mesajları vermektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, bir takım yeteneklerin dışında ahlâkî sorgulamanın da ihmal ediliyor olmasıdır ki bu hayal kırıcı durum, toplumları ama özellikle de İslâm olduğu söylenen toplumları kişilik kaybına uğratan bir geri çekilmenin içine sokmuştur. Bu geri çekilme hadisesi bir tür siyâsi korkaklık olarak görülemez elbette fakat bunun çok daha derinlerinde ve çok daha ilerisinde olan, bir şekilde şahsiyeti belirleyen en temel ahlâkî ögelerin bozulması ve silik hâle gelmesi meselesi vardır. İşte bu durum, beraberinde büyük bir tehlikeyi toplumun ana damarlarına taşımıştır ki bu, hayatı anlayan ve onu yorumlayan zekânın kaybedilmesidir.
Adeta abartılı bir şekilde, özellikle okur-yazar arasında kendisini gösteren bu akl-ı selîm kaybı, toplum bireylerinin kişilikleri, hayatı anlamaları, hayatı ve olayları yorumlama yetenekleri üzerinde eksiltici hasarlar yaratmıştır. Dolayısıyla hayatlarına verdikleri anlamın aldanmaktan ibaret olduğunu da fark edememişlerdir. Orson Welles’in “Körler Ülkesi“nde olduğu gibi beyhude bir hayatı yaşayan kümelerin orijinal doyurucu bir toplum yaratabilmelerini bekleyebilir miyiz? Toplum üyeleri eğer hayatlarını söylentiler, alışkanlıklar ve en basit sözlerdeki ipe sapa gelmez heyecanlarla bıkıp usanmadan sürdürüyorlarsa, bu çılgınca işleyişin varacağı aşırı sonuçlar muhtemelen umut kırıcı olacaktır. Evet, bu manzarayı kendi dünyamıza taşıyarak baktığımızda bütün velvelelerimize, aşırı güven duygularımıza ve her şarta uygun düşecek aşırı yalanlar üretmemize rağmen kendi aslî normlarımıza uzak düştüğümüzü kesinlikle fark edeceğiz. Evet, vahyin bizi şekillendirdiği asırlardan bugünlere geldiğimizde artık bize yeni biçimler veren, yoğuran ve istikamet tayin eden vahyin gücü ne yazık ki yerini sömürge baronlarının iradesine terk etmiş vaziyettedir. Bu vahim manzaraya hangi perspektif noktasından bakarsak bakalım İslâm dünyası’nın (!) hiç kimseye itimad telkin edemeyişindeki en temel sebebin; göklerle olan dinamik bağının koparılmış olmasına rağmen hâlâ bunun ciddiyetle farkına varılamamış olduğunu göreceğiz. Ama en başta, uzakları görme istidadını kaybetmiş fikir plânındaki kariyerli (!) kimseler olmak üzere bu ıstırap veren durumdan mes’ul olanların büyük bir çoğunluğu, duruma göz yummadaki ataletlerini, umursamazlıklarını, âvareliklerini ve sıradanlaştırıcı basitliklerini sürdürmektedirler. Sorunlarımız ne olursa olsun, bunların çözümlenebilirlikleri, evvela bu aşırı kimlik kaybının bir sorun olduğunu kabul etme dürüstlüğüne bağlıdır, ardından da bu soruna gerçek kimlik temelli cevaplar bulmak zorundayız.
Bu hayâtî mesele 1876’dan bu yana hızını kesmeden ve bazen de şiddetli ataklarla sürmektedir. Bu sahne içinde belki de ilk çabamız, gerçeklerden tamamen ayrışmış bir imajlar dünyasında yaşadığımızın farkına varabilmek, yani kendi iman alanımız ve kültürel değerlerimiz içindeki somut konumumuzu belirlemek olmalıdır. Her türlü sahteliğe inanmaya hazır hâle getirilmiş bugünkü bilinç durumumuzla bu pek kolay görülmüyor ama ihtiyatlı analizler yapabilmek için yine de başka bir yol yok gibidir. İslâm dünyasının ve toplumumuzun şu an içinde bulunduğu şartları anlamaya yetecek aklı artık bulmaya mecburuz, ancak bu yolla ve bu yeteneklerle yukarıda bahsettiğim ruhsuz imajlar dünyasından beslenen vehimlerle boğulmak üzere olduğumuzu anlayabileceğiz. Yakup Kadri, İtalya ve Rusya’ya yaptığı seyahatlerden sonra gördüklerinden çok etkilenmiş olarak yurda döner. O sırada Türkiye’de yeni bir nesil yaratılmak istenilmektedir; bize âit olmayan bambaşka mihrapların heyecanlarını, duygularını yaşayan ve atalarının mirasını alelacele reddedecek yeni bir nesil… Yani günümüzün modern Müslümanını hazırlayacak prototip bir kuşak. Bunu Yakup Kadri; “…bundan sonra yeni nesil yetiştirmenin metodu fırka kucağıdır. Bunun da yolu bir çocuk doğar doğmaz onu ana kucağındaki kundaktan alıp fırkanın (CHP) kucağına emanet etmektir.” diyerek yetişecek yeni nesillerin kaderini çizmeye çalışır. Çünkü o zihniyetin tahayyül ettiği büyük fetih böyle tamamlanacaktır. Yakup Kadri’nin bu sözleri aslında sömürge imparatorluklarının kültürel ürünlerinden başka bir şey değildir ve ne yazık ki o günlerden bu günlere bütün kurumlar bu fikirleri zaman zaman tashih etseler de daima bu anlayışın taşıyıcıları olmuşlardır. İşte zaman içinde bütün kılıklara zahmetsizce girecek zayıf Müslüman tipi bu dönemlerde hayat bulmaya başlar. Gazi Paşa’nın Âfet İnan’a hazırlattığı “Medenî Bilgiler” ve bunun devamı olarak Recep Peker’in hazırladığı kitap; ihtiva ettiği Din, Kur’an, Hz. Muhammed, Siyaset, Aile vs gibi konularıyla yepyeni bir toplumun yeni yorumları olarak okullarda okutulmaya başlanır. Zıvanadan çıkmış bu paranoya içinde hayatı yeniden yorumlayış sadece genç nesiller için değildir elbette. Halk Evleri ve Millet Mektepleriyle hayatın bu yeni yorumu sokaktaki insana kadar iner. Daha sonra Köy Enstitüleri, tiyatrolar vs. Bu dönemde yazarlar, ucuna zehir sürülmüş mızraklar gibi kullandılar ellerinde tuttukları kalemlerini. Burada günümüzle ilgili çok önemli husus; tıpkı etnik arındırma yapılıyor gibi toplumun bütün dokusunun CHP’nin otoriter siyasi mekânı içinde, vahiyle beslenen bütün kültürel değerlerden arındırılmış olmasıdır. Neticede Kur’an, yeni nesil toplumun dünyasında unutulmuş, yabancılaşmış, sadece hatıraları kalan yitik bir ezgi hâline getirilmiştir. Bu ağır kültürel cinayetler özgürlük söylemleri altında durup dinlenmeden işlenir. Ne yazık ki bu kültürel ezilme başlatılmadan evvel buna direnç gösterebilecek bütün dinamik unsurlar toz yığını hâline getirilerek yok edilirler. Peki, geride kalanlar? Onlar sadece sustular ya da benzer şarkıları mırıldandılar. Peki, bu ortamda kalem oynatmak kolay mıdır? Bilmiyorum… Ancak bu dönemlerde başlayan şahsiyet kaymalarıyla her alanda hem ünlü zorbalar hem de her kılığa giren düşük tipler türediler. Bu durumu ele alırken bütün bir İslâm coğrafyası (!) olarak değil, sadece Türkiye olarak ele almamın sebebi, aktif olan, nispeten tek canlı kalabilmiş bölgenin Türkiye olmasıdır. Diğer uluslar İslâm oluşlarını tarihi ve kültürel bir değer olarak taşımakta ancak Batı Hristiyanlığı karşısında İslâm’ın yankılanan sesi olarak görülmemektedirler. Bunun aksini söyleyenler çıkacaktır mutlaka ama günümüzde bir realite olarak gördüğümüz manzara ne yazık ki budur. Hayatın ve tarihin gerçeklik alanında hissi değerlendirmelerin hiçbir imtiyazı yoktur. Evet, bu böyledir çünkü bu coğrafyalarda yalnızca cehaletin söz geçirebildiği donuk kafalar mekân tutmuştur. Hele hele I. Dünya Savaşı’ndan sonra Müslümanların çözülmeleri hızla yol alırken, bizim de dâhil olduğumuz bu konvoyda İslâm adına sessizce çarpan yüreklerin sesi kısılmaya başlar. O günlerden bugünlere gelindiğinde işlenen imani, kültürel, siyasi vs yanlışlar, atılan bütün adımları daha da ağırlaştırmıştır. Evet, nice zamandır İslâm dünyası işlediği bütün yanlışları ve günahları kundaklayıp içine gömmeyi kötü bir alışkanlık hâline getirdi. Bugün artık böyle bir tabloyu görüyor ve Rahman’ın kitabı en cılız heyecanı bile uyandıramıyorsa mü’minin kalbinde ve her yeni günde sıradan bir kulluğu ezbere bir vaziyette, anlamsız ilişkiler, zevzeklikler ve çökeltiye dönmüş yığınlar hâlinde yaşıyorsa, her günümüz daha ağır sancılarla doğuyorsa, mü’minin kara sevdalarını bırakın sevdaları bile kalmamışsa, saldırgan, aşağılık bir Yahudi tankının paletleri yoksul düşürülmüş bir Filistinlinin feryatlarını dedelerinin işlediği veballer yüzünden eziyorsa eğer, bunun en ciddi sebebi niteliksiz, vasıfsız, derinliksiz ve hamiyetsiz siyaset adamları ve hastalıklı bedenleri içinde yozlaşmış aydınlar kadrosudur. Ne yazık ki…
Müslümanın göstereceği en ciddi ve en temel çaba, kaybettiği şahsiyetini bulmak olmalıdır. Bu, elbette içi harabeye dönmüş boş bedenler için kolay bir şey değildir ve çok zor mücadele alanıdır ama kendine gelmenin başkaca bir yolu da yoktur. Bir hatırlatma olarak şunu ifade etmeliyim, başlatılacak söz konusu mücadelede küçük hesapların adamı hâline gelmiş Müslüman birey, hiç umulmadık yerlerde yaşadığı yenilgilerin ve hayâl kırıklıklarının muhasebesini yaparken, bunların akla dayanan sebeplerini de bulup çıkaracaktır. Buna mecburdur! Evet, artık cehalete, hazza, kibre ve türlü türlü çalımlara yenik düştüğünden bu yana künyesinin nasıl bozulduğunu, sağlam bir yürek yerine nasıl bir virane taşıdığını, sürekli olarak bir yanından ağır vurgunlar yediğini ve kulluğunun bütün renklerinin bozulduğunu enikonu anlamaya ve kabullenmeye mecburdur. Yâni bugünün Müslümanının durumu öyle bir durumdur ki hayatımızı ve tarihimizi bir ucundan diğer ucuna ve büyük bir tutarlılık içinde, üstelik kendimize karşı hiçbir merhamet hissi beslemeden yanlışlarımızı görmeye ve bunları kabullenmeye hazır olmalıyız. Sonu gelmeyen veballerin silinmesi belki de ancak böyle mümkün olacaktır. İslâm dünyasının bu konudaki eksiklerini, korkaklıklarını, kasıtlarını, yanlışlarını dile getirmeye çalışırken içimde zaman zaman duyduğum hayretleri bastırmada zorlanıyorum. Müslümanların kendi aralarında birlik dinamizmini (!) sağlayan değerlerin neler olduğunu keşfetmeye çalışıyorum, çünkü İslâm dünyasının içinde bulunduğu pejmürde ve perişan dağılmışlığını görünce, bunun Allah Resulü’nün hatırasından ve Kur’an’dan beslenen esaslı bir tevhid inancı olmadığını iyi biliyorum. Arap dünyasının uluslararası arenada şeytani uçurumların kıyılarında hoyratça yol alırken akıl almaz türlü cakalar sattığını ve en büyük Kral Rabbim’in önünde hiç utanç duymadıklarını da biliyorum. Bir zamanlar Fransız bir baba ve Yahudi bir annenin çocuğu olan ve Arap dünyasına “Baas“ fikrini armağan eden Mişel Eflak için Saddam’ın; “Onun bize yaptıklarını nasıl unutabilirim? O bize cennetin bir armağanıydı.” dediğini de biliyorum. Oysa Mişel Eflak, Arap dünyasının gelecekteki kıyamet senaryolarını hazırlıyordu.
Nasıl da birbirimize benziyoruz!? Tarihsel cehaletimiz ve öngörü eksikliklerimiz, hepimizi içine sıkıştığımız büyük bir yalıtılmışlık alanında bunalttı. On yıllarca süren cehaletimiz, birikim yetersizliğimiz ve siyaset adamlarının erdem ve üstünlük zannettikleri köy derebeylikleri, İslâm toplumlarının içinde bulundukları çelişkileri alt edebilme yeteneklerini sürekli olarak köreltti. Yıllar sonra, yitik bir tarihin sayfalarında gizlenmiş Mezopotamya’nın, Hz. İbrahim’in, Süleyman’ın o saadetli beldesinin, Fırat’ın, Dicle’nin bereketli sularını beline at kuyruğu kuzgûnî saçlar gibi dolayan Bağdat adındaki utangaç nazlı bir dilberin mutsuzluk öyküsü de anlatılacak biliyorum. Evet evet, buralarda zulmün hasadı var artık. Sevdalarında Kerem’in Aslı’nın olmadığı topraklar… Mazgallara mahpus olmuş sevinçler…
Otopsi masasında yatan bedenler için ikinci defa doğmak şansı var mıdır acaba? Eskiden esir pazarlarında bedenler satılırdı yalnızca ama şimdi ruhlar ve ülkeler satılıyor çok daha ucuza… İslâm dünyasının Dünya Savaşı sonrası yediği ağır vurgunun izleri tazeliğini inanılmaz bir şekilde koruyor. Hayatı hep kirlenerek yaşamayı daha fazla sürdüremeyiz. St. Just, Ahlâk zorba hükümdardan çok daha güçlüdür, derken sonuna kadar da haklıdır. Muhammedî bir cemre yüreğimize düşmedikçe galiba arlanmayacak bu insanların yüreği. Sadece onların değil, bizim de kaderimizin ayırt edici taraflarını hep başka eller hazırladılar. O yıllar, o öldürücü boyun eğişlerimiz hepimiz için bütün bir ömrümüzü yakacak olan en ağır teslimiyet tecrübeleri olmuştur. Kibre bulanmış cehalet, siyasi hayatımızda çok zaman süreklilik kazanan bir söylem biçimi oldu. Ve ne toplumun bütünlüğünü taşıyabildi ne de gerçekliğini. Mareşal Peten’in gözünde yenilgi; halkın ahlâkî düşüşünün bir cezasıydı: “Zevk ruhu, fedakârlık ruhunun yaptığını yıkmıştır… Acı çektiniz, daha da çekeceksiniz!“ der. Evet, bizim için de bu ahlâkî düzen yeni ideolojisini beraberinde getiriyordu. 1980’li yıllarda Fas’ta düzenlenen “İslâm-İlim ve Kültür” konferansına bizden de bazı bakanlık yetkilileri davetli olarak katılırlar. Oradaki Fas’lı devlet görevlileri ile bizim bakanlık görevlileri arasında geçen konuşmalarda, İslâm’a nasıl baktığımızı, İslâm’ı nasıl anladığımızı ve dış dünyada ülkemizi nasıl temsil ettiğimizi hayretlerle gösteren bir anekdotu ibretlerle kaydetmek isterim. Bu döngü bizde Tanzimat’la başladı ama 1940’lı yıllarda tam rotasını buldu. Bugün toplumsal planda ve dünya konjonktüründe neden bu kadar yoksul, fikirsiz ve itibarsız kaldığımızı belki farklı bir açıdan görmemizi sağlayacaktır. Bizim dışişleri yetkilimiz Faslı devlet adamına sorar; “Efendim, siz Faslılar Sünnî misiniz, Müslüman mısınız?“ Faslı yetkili bu soruyu tam olarak anlamayınca bizim kültür bakanlığı görevlimiz durumu düzeltir; “Efendim, yani Mâlikî olup olmadığınız soruldu” der. Faslı yetkili Mâlikî olduklarını söyleyince bizim dışişleri yetkilimiz şöyle devam eder; “Anladım, anladım yani siz Memlüklerden kalmasınız demek ki!“ der. Sonra bizim dışişleri yetkilisi kültür bakanlığı temsilcimize dönerek; “Zaten bunların kıldığı namaz da bizimkilere benzemiyor. Kimisi ayakta duruyor, kimisi eğiliyor, kimisi alnını yere koyuyor. Halbuki biz namazı hep birlikte ve ayakta kılarız!?” diyor. Yani namazdan haberi olmayan bizim görevli, aslında zaman zaman cami avlusunda gördüğü cenaze namazından bahsetmekte ve namazı öyle kılınıyor zannetmektedir. Daha sonra Fas delegasyonuyla konuşan bizim dışişleri yetkilisi onlara, sabah namazını kaç rekât olarak kıldıklarını sorar. Faslı yetkili hayretle cevap verir; “Efendim, sabah namazı her yerde aynı rekât kılınır. Siz farklı mı kılıyorsunuz?” deyince bizimki kendisinden emin olarak cevap verir; “Bizim ülkemiz lâik bir ülkedir, namazın farzına sınır koymayız. İsteyen istediği kadar kılar. İsterse sizin gibi iki rekât kılar isterse yirmi rekât farz kılar.” diye cevap verir. En üst temsil noktasında içine düşürüldüğümüz bu inanılmaz hâl, güya yüksek hedefler için çıktığımız yolda, tarihin dramına hiç değilse bugün için cevap veremeyeceğimizi bize anlatır. Peki ya gelecek? İşte o, işte o mevcut olma hâli, her türlü sapmalara, kuruntulara ve yavan kaçan her şeye karşı Kur’an’dan beslenen büyük bir birikim külliyatıyla meydan okuyabilme yeteneğimize bağlı olacaktır.
Hıristiyanlığın kurucusu, peşinden gelenlere; “Sezar’a ait olanları Sezar’a, Tanrıya âit olanları Tanrıya vereceksiniz” demişti. Hıristiyanlık üç yüz yıl boyunca ezilenlerin dini olarak gelişti. Sonunda Sezar’ın kendisi de Hristiyan oldu. Artık kilise devletleşecek, devlet kiliseleşecekti. Oysa İslâmiyet’in kurucusu için kendinden başka Konstantinos yoktu. O yaşadığı sürece Müslümanlar hem siyasi hem de dini bir topluluk oldular. Hükümdarları peygamberdi. Ülkeyi yöneten, adaleti sağlayan. Vergi toplayan, ordulara kumanda eden, diplomasiyi yöneten, savaşı sürdüren hep O’ydu. İlk İslâm nesilleri için zulme direnmek, yabancı ve düşman idaresine karşı kafa tutmaya çalışmak mecburiyeti yoktu artık. Devlet kendi devletleriydi. Ve Allah’ın lütfu onlar için bu dünyada başarı, zafer ve saltanat olarak tecelli ediyordu. Kısaca Hz. Muhammed’le sahabeleri için Tanrı ile Sezar arasında bir seçim yapmak söz konusu değildi. Oysa (Hz. İsa hariç) nice Hristiyanlar böyle bir tuzakla karşılaşmışlardı. İslâmiyet’te Sezar yoktu. Yalnız ALLAH vardı. Resûlü de Hz. Muhammed idi. O’nun adına tebliğde bulunuyor ve yönetiyordu. Kaynak da tekti sulta da tek. Ve Allah, peygamberin her iki görevde de desteği idi. Tebliğlerin muhtevasını da, yönetimin temellerini de tayin eden aynı idi. İşte bugün Müslüman birey, bu çok basit görülen ama meselenin özünü içinde taşıyan tarafını yeterince idrak etmek zorundadır. Başka inançların, başka yorumların, günübirlik heveslerin aldatıcı düzenbazlıklarını hayatımızın öz şemasından uzak tutabilmenin yolu, bizlere diri bir şahsiyet içinde özgürlük kazandıracak olan o ilâhî sesi duymaya çalışmaktır. Bu o kadar da zor değildir, kitabın bize öğrettiği ahlâkî terbiyeyle çatışan her türlü özence hayır diyebilme gücünü bulmaktan ibarettir. İman ettiğimizi söylüyorsak, kendimizi hep böyle bir kategoriye koyuyorsak, işte o zaman bunun sınanması gerekecektir. Bunun için dolambaçlı yollara ihtiyacımız yok. Yani laubali söylemlerden, sözlere sıkıştırılmış Müslümanlıktan, kalıplaşmış kelâmlardan, oyalayıcı ritüellerden çok daha başka bir şeye ihtiyacımız var. Hiç bitmeyecek bir hayatın sevincini gerçekten arzuluyorsak, Rabbimizin bize olan yakınlığının bilincine varmalıyız, çünkü ancak böyle asil bir duygunun arıtmasıyla kendimize gelebilir, her türlü yaltaklanmalardan, kuruntulardan, usanç vermiş bezirgânlıklardan ve boş iştahlardan kurtulabilir, hayatın gerçek anlamına yaklaşabiliriz.
Artık ne diyebilirim, herkesin söyleyecek son bir sözü olmalıdır ancak mü’min, sahip olduğunu iddia ettiği imanının yankısını ortaya koymadıkça, etrafında yığılı sahte dekorları kaldırmadıkça, hoyratlıklarına masumiyetler vermeyi sürdürdükçe, Kur’an’dan beslenmeyen önyargılarını sorgulamadıkça, insan olma hassasiyetinin sağlam kalmış hiçbir tarafını bulamayacaktır. Resulullah’ın hatırasını sürekli hatırlayan ve onun varlığını hemen yanı başında hisseden mü’minin yaşadığı hayat elbette gösterişli bir hayatın tam kendisi olacaktır. Vahyin ışıltısı gözlere sürme diye çekildikten sonradır ki, işte ancak o zaman basit gündelik meselelerin kederlendirdiği asık çehrelerden kurtulacak, modern hayatı yöneten şımarık baronların gözünde basit bir parantez olmaktan hep birlikte kurtulacağız. Nasıl bir ruh hâlidir bu böyle? Pencereme sıvanmış netameli bir gece karanlığı, bir ucunda umutsuzluğum ve kıyamet, öbür ucunda şafakla doğacak umutlarım var. Evet, Allah’ım! Bütün hüznüme rağmen yine de biliyorum, bir gün hüzünlü olan gönlüm senin lütfunla çiçeklenecektir. Biliyorum, yüreklere sürur veren, en zemheri ayazlarda içimi ısıtacak yine senin o kadim kitabın olacak. Biliyorum, gün gelecek, nice mü’mini üzen bu murdar suratları göstermeyecek artık aynalar. Yeri ve göğü zaptettiğini zannetse de mücrimler, Ebabiller hâlâ pusuda bekliyor biliyorum. Evet evet, bir gün, bir seher vakti, küçücük bir şadırvanın nazlı suları içimdeki melâli de alıp götürecek biliyorum. Ve yine biliyorum ki, bütün sahteliklerden sıyrılıp Rabbime kul olmayı öğrendiğimde göğün yıldızları pul pul yoluma dükülecekler. Artık yalnızca anılarda kalsın o kötü eşkâller. Dolunay, bir gün büyük bir yemin gibi âyet âyet mührünü vuracak göklere ve işte o benim son sözüm olacak.
[1] Hiç kimse hamaset nutukları atarak Filistin toprakları satılmadı diye ahkam kesmesin.O toprakların nasıl adi entrikalara Yahudi baronlara satılıp 2. Abdülhamit’in Akka, Bihkebölgesi vs Rejim müdürleri ve Nahiye müdürleri tarafından sırtından nasıl utanmazca vurulduğunun 1890’dan bu yana belgeleri Başbakanlık Osmanlı Arşivindedir. Hayat böyledir, günahı nereden işlerseniz diyetini de oradan ödersiniz. Yahudi Siyonistlere öfke duymak başka birşeydir, yaşanmış vakaları görmemeye çabalamak hem ayıp hemde cehalet işidir.
İlgili Yazılar
İbn Haldun’un Düşüncesinde Asabiyet
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Yüzün Işığı, Kökün Karanlığı:Ahlâkın Görünmez Toprağı
Cihad -önce içteki dağınıklığa, tembelliğe, bencilliğe karşı
verilen mücadele- tefekkürün eyleme dönüşmüş hâlidir.
Sömürgecilik, Apartheid, Panoptikon, İktidar ve Barbarları Beklerken
Jeremy Bentham’ın ortaya attığı kavram bir hapishane inşası ya da toplum mimarisi iken, Foucault’da bu modern devletin ıslah ediciliğinde belirgin bir unsur olarak karşımıza çıkar. Modern devletleri, hükümran devletlerden ayıran en önemli unsur toplumun ıslah etme biçimleridir.
Mekanik Panoptikon’dan Sanal Panoptikon’a: Gözetim
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
Leheb Suresi Tefsiri – 2
ONUNCU BÖLÜM Dördüncü ayetin tefsiri ve حمالة الحطب ifadesinin, Ebu Leheb’in karısının kıyamet günündeki halini açıklayan bir ifade oluşu hususundaki delillerinin serdedilmesi Bilmelisin ki, Ebu Leheb’in eşinin odun taşıyan cariye suretinde, şiddetle parlayan bir ateşe atılacağını haber veren bu ayetten kasıt; onun dünyadayken odun taşıyor oluşu değildir. Böylesi bir yorum, ayetin içermiş olduğu anlama uzak; …