İnsanlar ekonomik güç olarak birbirinden farklıdır. Her toplumda zenginler de vardır yoksullar da. Kimileri zenginliğiyle kimileri de yoksulluğuyla sınanmaktadır. Herkes helal rızkını elde etmek için çalışmak zorundadır elbet. Allah dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin rızkını da daraltır. Ancak zenginlerle yoksullar arasındaki ekonomik farkın kapanması için zenginlerin yoksullara zekât vermesi farz kılınmış, faiz ya da başka haram yollarla elde edilen gelirlerle sömürü yasaklanmıştır. Ancak o zaman hem yoksulların onurlu bir hayat düzeyine ulaşması sağlanır hem de iki kesim arasındaki çatışma potansiyeli sevgiye, saygıya ve kardeşliğe dönüşür. Kur’an’ın bu çözümü dünyadaki yoksulluğu tamamen ortadan kaldırmaya yönelik çözümdür.
Zekâtla temizlenmeyen mallar, gelirler nedeniyle kavgaların, ekonomik ve sosyal krizlerin, huzursuzlukların had safhaya ulaştığı, zekât verilmediği zaman zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun giderek büyüdüğü bir gerçektir. Aslında ekonomik ve sosyal krizlerin, savaşların ve fesadın nedenleri çoğu zaman iki temel anlayıştan kaynaklanıyor denebilir: Bunlardan birincisi, “Ben yaşayayım da, varsın başkaları açlıktan ölsün!” ikincisi ise “Benim rahatım için başkaları çalışsın, ben yiyeyim!” anlayışıdır. Birinci anlayış benmerkezciliği, ikinci anlayış ise çıkarcılığı sembolize eden düşünce kalıplarıdır. Dünyada açlıktan ölenlerin sayısına bakıldığında bu iki anlayışın ne kadar etkili olduğu daha iyi görülür. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” (Buhari) hadisindeki uyarı dikkate alınmış olsa zekâtla mallar temizlenecek, sosyal krizler ve açlık olmayacaktı.
Birleşmiş Milletler araştırma raporlarına göre, dünya nüfusunun %1’i tüm varlıkların yarısına sahip iken; %99’u da geriye kalan yarısına sahiptir. Nüfusun %10’u toplam varlıkların %85’ini elinde tutarken; %90’ı geriye kalan %15’lik varlığı yönetmektedir. Bu durum zihinlerin hızla kirlenmekte, insanlığın zayıflamakta olduğunu göstermez mi? Adaletin, merhametin, insafın yerini bireysellik, açgözlülük, bencillik, insafsızlık, zulüm ve sömürü almıştır. Yeni dünya düzeni denilen şey bu olsa gerek. Yeni dünya düzeninde zayıfın, güçsüzün, yoksulun yeri yoktur; onlar hep sömürülmeye, ezilmeye mahkûmdur.
Sermaye, iş gücü ve teknolojinin güçsüzü ezmesi ve sömürmesi şeklinde kabaca tanımlanabilecek küreselleşmenin kapıları sonuna kadar açılmış, normal koşullarda herkese yeterli olan dünya nimet ve imkânları büyük oranda gücü elinde bulunduranlara geçmiştir. Öyle ki bunlar her türlü yöntemi kullanarak insanları yoksul bırakmakta ve sömürmektedir. Dünyadaki en zengin 225 kişinin serveti 2,5 milyar yoksulun geçimine yetecek miktardadır. Zengin ülkelerdeki tüketim her geçen gün artarken, yoksul ülkelerdeki insanlar sefaletle kıvranmaktadır.
Dünyadaki kaynaklar her bakımdan yeterli olduğu halde, dünyaya hâkim olan güçler, yoksulluğu azaltmak şöyle dursun, artmasına destek vererek hem güçlerini koruma hem de servetlerini çoğaltma peşindedirler. Onların zulümde yardımlaştıkları, sömürü için dayanışma içinde oldukları gözden kaçmıyor.
Allah, insanları farklı imkânlara sahip olarak yaratmıştır. Ancak bu farklılık birbirlerini ezmeleri ve servetlerini diğer insanlara karşı bir silah olarak kullanmaları için değil; bir sorumluluk duygusuyla başkalarına yardım etmeleri, merhamet göstermeleri, iyilik yarışında bulunmaları içindir. Hayatın tamamı bir sınavdır çünkü. Müslümanların, bir yandan helal yolla kazanmaya çalışırken, diğer yandan da israfa düşmeden yaşaması, imkânları doğrultusunda zekât, sadaka ve benzeri yardımlarla başkalarına destek olması gerek.
Başkalarına merhamet etmek önemlidir elbet. Merhamet, mahrumiyetleri telafi amacıyla elde olanı başkalarıyla paylaşmaktır. İmanın lezzeti de merhametle hissedilir ancak. Muhtaca, borçluya, yolda kalmışa yardımda bulunmak…
“Veren el, alan elden hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tok gözlü olursa Allah onu zengin eder.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)
Bu hadis birçok konuya ışık tutması bakımından önemlidir. Çalışan, kazanan ve infak edenler çalışmayıp dilenenlerden üstündür. Çalışıp infak edenler en üst derecede kabul edilirse dilenmeyen iffetli kimseler onlardan hemen sonra gelir. En aşağıda ise dilenmekten çekinmeyenler ve zengin oldukları halde infakta bulunmayanlar gelir.
İnsanlardan bir şey istemeyip yalnızca Allah’tan yardım bekleyenler hiç kimseye muhtaç olmaz. Allah onlara iffet ve kanaat duygusu verir. Onlara elindekileriyle yetinme ve toplumda kendilerini küçültücü davranışlardan uzak tutma gücü verir. Sadi Şirazi, Gülistan’da, “Aslan, mağarasında açlıktan ölür ama köpeğin artığına tenezzül etmez. Açlığa ve yoksulluğa razı olun, alçağa avuç açmayın. Bir parça ekmek için onurunuzu satmayın.” diyor.
Her ne kadar “yardım” kavramı kullanılıyorsa da asıl olan yardımlaşmadan ziyade paylaşmaktır. Nitekim, “Akrabaya, yoksullara ve yolda kalmışlara hakkını ver. Malını israf ederek saçıp savurma.” (İsra, 26) ayetindeki “hakkını ver” buyruğu “paylaşma” anlamına daha yakındır. Çünkü ayette yardımdan değil, başkasına ait bir haktan bahsediliyor. Hayırseverlikle/yardımla paylaşma arasındaki çizgiler zaman zaman ince gibi dursa da özünde son derece kalın ve ayrılabilirdir. İmkânlar paylaşıldığı zaman ancak düşene el uzatmanın vicdani rahatlığı yaşanabilir, mağdur bilinenler en doğru şekilde donanabilir, yardımlara muhtaç olmamak için yapılması gerekenler anlatılabilir onlara.
Yardımsever bir dünyada yaşamak güzeldir elbet. Ancak daha önemlisi, kimsenin kimseye muhtaç olmadan insanca yaşayabileceği bir dünyada yaşamaktır. Herkesin yoksulluğu ve sosyal çürümeyi ciddiyetle ele alıp bir çözüm bulmak için mücadele etmesi gerek.
Hatta Müslümanların, kendi içinde yoksullukla mücadele ederken global yoksulluğa da çözüm aramaları gerek. Çünkü hep yoksullara yardımdan söz edilir ama yoksulluğun nedenleri ve ortadan nasıl kaldırılabileceği çok da akıllara gelmiyor nedense.
Yaşadığımız çağda yoksulluğun rengi ve şekli değişmiş, yoksulluk küresel düzenin ayrılmaz parçası haline gelmiştir çünkü. Uluslararası mücadele ekonomi alanına kaymış, savaşların şekli değişmiştir artık. Birçok ülke ekonomik savaşlarla tek kurşun atılmadan darmadağın edilmekte, bu ülkelerin maddi varlıkları bir gecede batırılabilmektedir. Sermayeyi elinde tutan güçler “tek dünya devleti” hedefine ulaşmak için güçsüz ülkelerin ekonomilerini birer birer çökertmektedir.
Peki, sermaye sahiplerinin yoksulluğu bitirmek veya asgariye indirmek adına yaptıkları çalışmalara ne demeli?
Sermayenin kendi ürettiği yoksulluğa çözüm arama iddiası bir ironi olmanın ötesinde tam bir trajikomiktir. İnsanları önce muhtaç hale getirip sonra kurtarıcı maskesi takarak servetlerinin bir kısmından yoksullar için vazgeçtiklerini açıklamaları, şatafat içerisinde geçirdikleri hayatlarında “Ne olacak bu yoksulların hali?” diye timsah gözyaşları dökmeleri ne kadar inandırıcı olabilir ki? Hayırsever etkinliklerine katılarak servetlerinin bir kısmını bağışlayanların toplam servetlerinin her yıl katlanarak artması, “hayır” adı altında yapılan birçok işin en kârlı sektörlerden biri haline gelmesi üzüntü vericidir doğrusu. Sömürgeleştirilen topraklara uzanan sözde yardım eli… Yalanın, talanın, çıkarcılığın gölgesinde aç ve mazlum insanları sahte kurtarma çabaları…
Modern dünyada paraya hükmedenler toplumları diledikleri şekilde yönetme ve yönlendirme gücüne sahip oldukları için sürekli krizler çıkarmaktadırlar. Bu krizler insanlar ve toplumlar arasındaki ekonomik dengesizlikleri daha da artırmaktadır. Dünyada yoksulluğun, sefaletin hat safhaya ulaşmasında bu krizlerin, dengesizliklerin etkisi büyüktür kuşkusuz. Sefalet küreselleştikçe ucuz emeğe dayalı ihracat ekonomisi gelişmektedir. Çünkü yoksulluk düşük üretim maliyetleri anlamına gelmekte ve ucuz emek ekonomisinin bir girdisi kabul edilmektedir. Böylece küreselleşme sürecinin oluşturduğu zenginlik az sayıdaki varlıklı kesimlerde yoğunlaşmakta, geri kalanlar tüm kaynaklardan dışlanmaktadır. Bunun için de en çok başvurulan yol faiz ekonomisidir. Batı’daki büyük bankalar çoğu zaman birlikte hareket ederek dünyada krizler üretmektedir.
Müslümanlar bu küresel soyguna “dur” demek zorundadır. Potansiyel olarak bu sömürü düzenine karşı mücadele edebilecek tek sistem İslam’dır. Ancak bu, gayret ve fedakârlığı gerektirir. Ortada iç açıcı bir tablo yoktur çünkü. Kalkınma kuramları çerçevesinde izlenen ekonomi politikaları sonucunda dünya nüfusunun yaklaşık %20’si günlük 1 doların, %50’si ise 2 doların altında bir gelirle yaşamak zorunda bırakılmış, yoksulluk gibi temel bir sorun çok da önemsenmemiştir. Az gelişmiş yoksul ülkeler, giderek artan ekonomik bağımlılıkları nedeniyle gelişmiş ülkelerin uydusu haline dönüştürülmüşlerdir birer birer. Bu bağımlılık olgusuna bir tepki olarak bağımlılık kuramı ortaya sürülmüştür. Bu yaklaşım uluslararası iş bölümünde karşılıklı çıkar ilişkisine dayanan klasik yaklaşımları kabul etmemiş ancak Marksist söylemden yola çıkan bu kuramcılar, az gelişmişliğin, yoksulluğun suçunu yalnızca dış dinamiklerle açıklamaya çalışmışlardır. Hirschman ise yoksul ülkelerin karşı karşıya bulundukları kalkışa geçme sorununun, ekonomide belirli sektörler lehine oluşacak dengesizliklerin niteleyeceği dinamik bir süreçle aşılacağını ileri sürmektedir.
Yoksulluk, ekonomik sonuçların ötesinde sosyal ve siyasal sonuçları da olan bir olgudur aslında. Gelecekte dünya gündeminde çok daha önemli bir yer tutması beklenen konuların başında gelmektedir yoksulluk. Ancak bugüne kadar yoksulluğun iktisadi düşünceler tarihinde yeterince incelendiği söylenemez. Yoksullukla mücadele konusunda halen uygulanmakta olan göstermelik ve etkisiz önlemler devam ettiği sürece, dünyanın birçok yerinde kaynakların bölüşümü konusunda krizlerin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.
Yoksulluğu iki şekilde açıklar bazıları: Bunların birincisi, yoksul ülkeleri kendi yoksulları için sorumlu tutan genel kuramlar; ikincisi ise, yoksulluğun toplumdaki yapısal güçler tarafından üretildiğini düşünen kuramlarıdır. Birinci şekilde düşünenlere göre yoksulluk bireylerin yetersizliğinden veya patolojilerinden kaynaklanmaktadır. Bunlara göre yoksullar toplum içinde ahlâki veya fiziksel zayıflık, yeteneksizlik nedeniyle başarıya ulaşamayan insanlardır. İnsanın kendi üşengeçliğinden, bir şeylerle yüzleşme korkusundan dolayı üretememesi ve kendini çukura atmasıdır. İkinci şekilde düşünenlere göre yoksulluk, toplumdaki yapısal güçlerin izledikleri yöntemler sonucunda oluşmaktadır. Ekonomik bakımdan yükselme gayretinde olanlar, kendi çıkarları için büyük kitleleri açlığa ve sefalete sürüklemektedir bunlara göre.
Murray, “İnsanlar işgücü piyasasına girmek yerine bazı sosyal güvenlik yardımlarını tercih etmektedirler. Refah bağımlıları geleceğe yönelmek ve daha iyi imkânlara kavuşmak için çabalamak yerine sadakaları kabul etmekle yetindiler. Devletin veya özel yardım kuruluşlarının sağladığı gelirle belli bir düzene sahip olduklarından dolayı daha fazlasını elde etme gibi gayeleri yoktur onların. Devletten veya özel yardım kuruluşlarından alınan küçük bir miktar bile onlara yetiyor, onlar ek bir iş yapmaya ihtiyaç durmuyor.” diyor.
Murray, refah yardımlarının insanların çalışma azmini kırdığını ancak; dul, yetim ve engelli insanların bunun dışında tutulması gerektiğini ileri sürmektedir. Murray, bu üç kesimin dışında kalan insanların bedava yaşamak istediklerini, iş sahibi olmak gibi bir çabalarının bulunmadığını ileri sürmektedir.
Marks’tan önceki sosyalistler, yoksulluğu ahlâki bir sorun olarak ele almışlar ancak Marks ahlâka değil bilime dayanılması gerektiğini söylemiştir. Marks’ın sorunu yoksulluk değil, proletaryanın devrim yapmasıydı. Bu nedenle yoksullar için bir sosyal yardım geleneğine yer vermiyordu. 1891–1892 yıllarında kıtlık yüzünden Rusya’da insanlar açlıktan ölürken, çeşitli grupların insani yardım faaliyetlerine Lenin şiddetle karşı çıkmış: “İnsani yardımlarla kıtlığın acılarını azaltmak kapitalizme hizmet etmek demektir.” demiştir.
Lewis, yoksulluk kültürüne neden olan koşulları; ücretli işçilik, para ekonomisi, kâr amacıyla üretim, sürekli işsizlik, düşük ücretler, örgütlenmeden yoksunluk, servet biriktirenlerin çok becerikli, diğerlerinin ise beceriksiz olduğu algısının yerleşmesi şeklinde belirtmektedir. Lewis’e göre yoksulluk kültürünün bazı temel özellikleri vardır: Bu kültür içinde yaşayanların toplumsal kurumlarla ilişkilerinin sağlıklı olmadığı… Sendikalara, siyasal partilere üyeliklerinin bulunmadığı… İşbirliğinin ve örgütlenmenin zayıf olduğu… Okuma ve yazma oranının azlığı, eğitim seviyesinin düşüklüğü… Sağlıksız konutlarda yaşama… Kalabalık aile… Boşanmaların çokluğu… Toplumdan dışlanma duygusu… Çaresizlik… Aşağılık duygusu… Zayıf benlik yapısı… Bugün yaşayıp yarını düşünmeme…
Yoksullukla mücadelede tek taraflı çabalar yeterli midir? Yoksulluk kültürünün, gönüllü yoksulluğun mücadeleyi zorlaştıran yanları yok mudur?
Yoksulluğa, bunca gelişmişliğe rağmen, kalıcı bir çözüm getirilmesi için yeterli çaba gösterilmemektedir. Sömürgecilik, savaşlar, doğal afetler gibi temel etkenlerin yanında sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve psikolojik etkenlerin de etkisi ile yoksulluk modern dünyada giderek derinleşmektedir. Küresel stratejilerle yoksullaştırılan ülkeler ve halklar sömürgeye elverişli hale getirilmekte, yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından zengin olmalarına rağmen yoksulluk ve sefalet içerisinde bir hayat sürmeye mahkûm edilmektedir.
Yoksullukla mücadele etmek kolay değildir ama yoksullukla mücadeleden daha zor olanı yoksulluk kültürü ile mücadeledir. İnsanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamama durumu olan yoksulluk sorunu atılacak bazı adımlarla çözülebilir ancak, eğer yoksulluk hayat tarzı haline gelmişse, içselleştirilmişse; yani yoksulluk kültürü yerleşmişse bununla mücadele edebilmek için çok güçlü zihniyet değişimine, kapsamlı programlara ihtiyaç vardır.
Yoksulluğa bir ömür rıza gösteren kitlelerin bu durumu zamanla içselleştirmesi ve kanıksamasıyla oluşmaktadır yoksulluk kültürü. Bu kültür öylesine yerleşmektedir ki bu kültürle elde edilen hayat tarzı kültürel miras olarak sonraki kuşaklara devredilmektedir maalesef. Nöbetleşe yoksulluk… Bir yazgı olarak kabul edilen bu yoksulluk durumunu değiştirmeye yönelik çabalara zihinsel bir ortam oluşturulamamaktadır.
Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından 2010 yılında yayımlanan “Sosyal Yardım Algısı ve Yoksulluk Kültürü Araştırması” sonuçlarına göre sosyal yardımlardan yararlanıp da bir işte çalışmayanlara bir iş arayıp aramadıkları sorulduğunda, bu kişilerin dörtte üçünün iş aramadığı gözlemlenmiştir. Bu sonuç yoksulluk kültürünün ne kadar etkili olduğunu belirtmesi bakımından önemlidir. Çünkü sosyal yardım alanların dörtte biri ancak bir iş bulduklarında sosyal yardım almayacaklarını ifade etmişlerdir. Sosyal yardım alanların %29,6’sının “hiçbir zaman” iş aramayacakları cevabını vermiş olmaları, bu kesimin yardım almadan hayatını sürdüremeyeceğini göstermektedir. Bunlar “sosyal yardım bağımlısı” kimselerdir.
Yapılan araştırmalar, yoksulluk kültürünün köklü bir şekilde yerleştiğini, bu kültürden vazgeçilmesinin kolay olmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü sürekli sosyal yardım alan insanlar yoksulluğu yazgı olarak görmekte ve yetersiz de olsa hazırcılığa alışmaktadır. Bu durum ise belli bir kesimin yoksulluktan kurtulma çabası içinde olmadığını göstermektedir.
Kimileri ihtiyaçlarını karşılamak için kaynakları akıllıca kullandıklarına inandıkları zenginlere muhtaç olduklarını söylerler. Oysa sorumluluk sahibi olanlara yakışan davranış gönüllü yoksul olmak değil; yoksulluktan kurutulabilmek için çareler aramaktır. Yoksullar zincirine eklenmek sefaletin büyümesinden başka bir şey değildir.
Gönüllü yoksulluk, az da olsa, gönüllü köleliğe benzemiyor değil. Bir kap yemek, bir kuru döşek için istekleri dışında köle yapılanlar zamanla gönüllü köleliği kabullenmişlerdir. Üstelik bunun bir lütuf olduğunu düşünerek… Gönüllü yoksullar da kendilerine verilen küçücük yardımlar karşısında adil paylaşım, insanca yaşama hakkı gibi en doğal insani değerlerden bile ödün verir hale gelmişlerdir. Çünkü yaşadıkları ortam “Sen yoksulsun, yoksul kal!” telkiniyle onları gönüllü yoksulluğa itmektedir. Onlar da yoksulluklarıyla övünmeyi bir maharet olarak görmüşlerdir.
Yoksullukla övünme anlayışı Müslüman toplumlara Hint ve Grek toplumları başta olmak üzere başka toplumlardan geçmiştir. “Azıcık aşım, ağrısız başım”, “Bir lokma, bir hırka”, “Hacının metreyle, teraziyle uğraşması doğru değil” gibi sözlerin kökleri dışarıya uzanmaktadır. “Sadaka kültürü” sözleriyle çarpıtılan infak emri herkesin nimetleri paylaşmasını, her Müslümanın zekât verecek kadar mali güce erişmesi için çaba harcamasını hedefler. Hz. Ömer ve Ömer bin Abdülaziz dönemlerinde zekât verilecek kimse kalmadığından, zekâtların hazineye verildiği söylenmektedir.
Yoksulluk övünülecek bir durum değildir. Ancak hiçbir yoksul da tüm çabalarına rağmen yoksulluktan kurtulamamışsa onların da kınanması doğru değildir. Sosyal politikaların yoksulluk kültürünü derinleştiren, süreğenleştiren, özendiren bir yapıdan kurtarılması, yoksulluğun bir yazgı olmadığının, tembelliğin ise tevekkül ile bir ilgisinin bulunmadığının sistemli bir şekilde işlenmesi gerek. “Sadaka ekonomisi” algısına yol açacak tüm faaliyetlerin gözden geçirilmesi gerek.
Yardımlar kronikleştikçe sosyal kölelik derinleşmektedir. Çünkü yardım edenler efendiliklerinden, yoksullar ise bağımlılıktan kolay kolay kurtulamazlar. Bir tür efendi-köle ilişkisi yaşanmaktadır aslında.
Zenginler hep zengin, yoksullar hep yoksul… Varlık sahipleri siyasetten ekonomiye, kültürden spora kadar ne varsa rol belirleyicisi olacak, hemen her şeyi dilediği şekilde yapacak… Yoksullara düşen ise hep itaatkâr olmak, “alan el” özelliğini yitirmemek, kendilerinden ne isteniyorsa onu yerine getirmek… Ortada bir nevi köleliğin yaşandığı bir gerçek iken efendilerin Müslüman ya da gayrimüslim olması neyi değiştirir ki? Gelir adaletsizliğinin had safhaya ulaştığı bir yerde kardeşlikten, dostluktan söz etmek ne kadar inandırıcı olabilir ki? Bunların omuz omuza vererek cihad etmeleri mümkün müdür?
Zenginliğin adaletsiz paylaşımına seyirci kalmamak… Yoksulluğun derinleştiği, tabanının genişlediği dönemlerde yoksul kesimlere el uzatmak… Hayırseverlik, sosyal devlet… Tüm bunlar doğrudur ama yeterli oldukları söylenebilir mi?
Hayırseverlik ve sosyal devlet yaklaşımları yoksulluğa neden olan sosyal ve ekonomik koşullardan ziyade yoksulluğun sonuçlarıyla ve yoksulların durumlarının iyileştirilmesiyle ilgili iken; İslami yaklaşım, yoksulluğun çözümünü, yoksulluk üreten sosyo-ekonomik koşulların ortadan kaldırılmasında, bu koşulların ortadan kaldırılmasına kadar devletin hayırseverlere destek olmasında aramaktadır.
Tarih boyunca yoksullara yardım eli uzatanlar olmuştur muhakkak. Ancak yoksulluğun artmasıyla birlikte ülkeler “sosyal devlet” rolünü de üstlenmeye başlamıştır. Bu, farklı amaçları da beraberinde getirmiştir. Yapılan yardımların amacı tartışılmaktadır çoğu zaman. Aynı durum hayırsever olarak ortaya çıkanlarda da söz konusudur. Yirminci yüzyılın başlarında ABD’de kendilerini insanlığa adadıkları iddiasıyla ortaya çıkan Rockefeller, Vanderbilt, Carnegie gibi dolar milyarderleri, kendilerini dünya yoksullarının hamisi ilan etmişlerdir. Sağlık ve eğitim alanındaki gönüllü çalışmalarıyla dikkat çeken Amerikalı zenginler, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da destekledikleri misyoner etkinliklerle de sözde hayırseverlik yapmışlardır. Bu çabalarının ardında başka motivasyonların yattığı, Müslüman halklar üstünde misyonerlik faaliyetlerinde bulundukları, yoksul ülkelerin sömürülmesinin üzerini örttükleri ve özellikle tıp eğitimi üzerine yapmış oldukları çalışmalarla tıbbi sermayeyi kendi hizmetlerine sokmak amacında oldukları ortaya çıkmıştır.
Benzer bir hayırseverlik anlayışını FETÖ’nün “hizmet” adı altında yapmış olduğu yardımlarda da görmek mümkündür. Onlar da kendilerini birer eğitim gönüllüsü olarak tanıtıp dünyanın dört bir yanında okullarıyla, dersaneleriyle ve sair çalışmalarıyla bir nevi misyonerlik çalışmasında bulunmuşlardır. Allah rızası adı altında toplanan yardımların başka amaçlar doğrultusunda kullanıldığını görmek için FETÖ’nün “yardım” adı altındaki faaliyetlerine bakmak yeterli olacaktır. Öyle ki bu tür organizasyonlar yüzünden acilen ihtiyaç duyulan yerlere dahi insanlar yardım yapmaktan imtina eder hale gelmiştir. Sadakadan, infaktan, vakfetmekten korkan bir ümmet haline gelmek… Aldatılmaktan, zan altında kalmaktan…
Kötü örneklere bakarak infak etmekten vazgeçilemez elbet.
“Onların mallarında ihtiyaç sahipleri ve yoksul olan için de bir hak vardır.” (Zariyat, 19)
Zor durumda olan bir insana karşı diğer insanların umursamaz tavır takınmaları kabul edilemez. Yardımlaşma, dayanışma ile doğrudan ya da dolaylı bir şekilde zor durumda olan insanlara destek verilmesi gerek.
Bu bazen çeşitli kurumlar, kuruluşlar aracılığıyla da yapılmaktadır. Vakıflar, dernekler, camiler, okullar ve sair oluşumlar… Bu oluşumlar muhtaç haldeki insanların ihtiyaçlarına göre çoğu zaman yardım yapmaktadır.
Yapılan yardımlar muhtaçlara bir şekilde ulaştığı için bunda bir sorun yoktur ancak yardımda bulunan kişiler muhtaç insanlarla birebir görüşmedikleri için kime yardım ettiklerini, yardım edilen insanların muhtaç durumda olup olmadıklarını bilememektedir. Oysa asıl olan muhtaç insanlarla uzaktan ilgilenmek değil, uzaklarda yaşayanlar hariç, onlarla bir mânâ alışverişi içerisinde bulunmaktır. Hâl böyle olunca, “Yardım kuruluşları, zengin ile yoksulu buluşturan, ihtiyaç fazlalarını paylaştıran değil; zengin ile yoksulun arasını açan, paylaştırmaktan ziyade rencide eden kuruluşlar mıdır?” sorusunu akla getirmiyor değil.
Varlıklı olanlar yoksulların durumunu görüp onlarla ilgilendikleri takdirde kalpleri daha fazla yumuşayacak ve onların yoksulluktan kurtulmaları için daha fazla gayret göstereceklerdir belki de. Kurumsallaşma ile birlikte ne yoksullar zenginleri görmekte ne de zenginler yoksulları. Araya yardım kuruluşları girdiği için çok insani bir ilişki sıradan bir para ya da eşya teslimine dönüşmektedir.
Yardım toplayan kurumların, kuruluşların ne kadar şeffaf çalıştıkları da tartışılabilir. Bu kurum ve kuruluşlar insanlara hesap vermek zorunda olmadıkları sanısıyla hareket etmektedirler. Bunlara göre tutulması gereken resmi defter ve kayıtlar sağlam bir şekilde tutulup olası denetimlerde herhangi bir sorun yaşanmadığı takdirde bundan iyisi olmaz. Böyle bir anlayışın ciddi sorun teşkil edeceğini belirtmeye gerek var mıdır?
Muhtaç olanlar için gönderilen her şey onlar açısından önemlidir elbet ama yapılan işin usulünün ne kadar doğru olduğu tartışılmak zorundadır. Toplumun sorunları kurumlar, kuruluşlar aracılığıyla ele alındığı takdirde Batı’daki gibi bir toplum ortaya çıkar. O zaman da insanların söz hakları biter ve söz hakkı kurumlara, kuruluşlara geçer. Duygusuzluğun hâkim olduğu… İnsanlara sürü muamelesinin yapıldığı… Toplumların güdülmeye layık görüldüğü… Dolayısıyla insanlar arasındaki iletişim sağlanırken arada bulunan kurumlar, kuruluşlar ne kadar azaltılırsa dostluk ve insani ilişkiler o kadar güçlü olur. Sivillik de budur zaten.
Yardım derneklerinden bazıları sürekli büyümekte, daha geniş kesimlere uzanmakta ve bir baskı grubu olma yolunda hızla ilerlemektedir. Bu durum ise insanların ya sürekli yardım alan ya da yardım eden olarak devamının sağlanarak ekonomik yöndeki eşitsizliklerin normalleşmesine yaramaktadır. Nedense yıllardan beri yardım alanların durumları bir türlü düzelmemekte ve bunlar yardım edecek konuma gelememektedir. Oysa muhtaç kimselerin de bir zaman sonra “veren el” konumuna gelmeleri beklenir. “Alan el” olma sürecinin uzun zamanlara yayılması nedeniyle muhtaç olanlarda bir eziklik durumunun yaşandığı, zenginlerde ise “veren el” olma durumunun giderek büyüyen bir kibre dönüşmesine neden olduğu görülmektedir.
Yardım kuruluşları ihtiyaç sahiplerine yardımları bir şekilde ulaştırsa da bu durumda olan kişilerin yardıma muhtaç olmayacakları bir mali seviyeye gelmeleri için hiçbir çaba göstermemektedir. Oysa ihtiyaç sahiplerinin bu durumdan kurtulabilmeleri için özel ya da kamu, çeşitli yerlerle görüşerek onlara geçimlerini sağlayacak bir gelire kavuşturacak iş imkânı için çaba gösterebilirler. Yine çalıştıkları halde gelirlerinin düşük olması nedeniyle geçimini sağlayamayanlarla ilgili olarak ücretlerde bir iyileştirme yapılması, gelir getirici ek bir iş bulunması için de çaba gösterilebilir. Emekliler, dul ve yetimler, engelliler, iş bulamayanlar… Hep veren elden alan ele yardımları ulaştırıp başka bir çaba içine girilmemesi sonucunda sorumlu olup da sorumluluklarının gereğini yerine getirmeyenlerin eksikleri, hataları perdelenmiş olmaktadır. Yardımların yerine ulaştırılması doğru bir çalışmadır. Buna bir diyecek yoktur. Ama yardıma muhtaç insanlar adına bir hak arama mücadelesine girmek de büyük bir yardımdır ve yardım kuruluşlarının bu görevi de üstlenmesi gerekir.
Yardım kuruluşları, birkaç paket yiyecek, üç beş kuruş para vermekle çok büyük iş yaptıklarını sanmaktadırlar. Oysa mali yardımların ulaştırılmasıyla birlikte insanların kötülüklerden uzaklaşmaları, iyiliğe yönelmeleri için de bir çaba sarf edilmesi gerek. Yalnızca bazı pasif çabalarla yetinip cihadı ve tebliği bir yana bırakmaları, yapılan yardım işinin hangi amaçlarla yapıldığı konusunda birçok kuşkuyu da beraberinde getirmektedir. Beklentiler nelerdir? Yardım faaliyetinde bulunanların yapılan işten dolayı kazançları nedir? Bu kuruluşlar başka statülere geçiş için bir basamak olarak mı kullanılmaktadır? İhtiyaç sahiplerinin sayısının artması veya azalması yardım kuruluşlarında çalışanları nasıl etkilemektedir? Bunlar yoksulluğun bitmesini samimi olarak istiyorlar mı? Yardımlar dağıtılırken neden boy boy resimler çekilir ve medyaya servis edilir? Yapılan yardımlar koca koca afişlerle, videolarla neden reklam edilir? Yoksulların sesinin kesilmesi, hiçbir kurumun, kuruluşun yoksullar tarafından zor duruma düşürülmemesi için bir rol mü üstlenilmiştir? Yardımlar bir sömürü amacıyla mı yapılmaktadır? Bütün bu soruların ayrı ayrı ve detaylıca tartışılması, araştırılması gerek. Özellikle verenlerin yüzlerindeki kibrin, alanların mahcup davranışlarının… Kameralar önünde sırıtarak “sadaka pozu” vermelerin…
Yoksullara yardım dernekleri… Bunlar yetmezmiş gibi camilerin, muhtarlıkların yardım faaliyetleri… Hemen her kurumun, kuruluşun ikinci işidir neredeyse yardım faaliyeti. Büyük çoğunluğu profesyonelce… Yardım işleri profesyonelleştikçe yoksulluğu ortadan kaldıracak çözüm arayışları da rafa kalkmaktadır; bu da işin başka bir yönü. Ama nedense yoksullar bir dernek, vakıf ve benzeri bir organizasyon içerisinde yer alarak yoksulluktan kurtulmak, hak talebinde bulunmak amacıyla bizzat kendilerinin çaba göstereceği bir oluşumda yer almıyorlar.
Müslümanların son iki yüzyıldır siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, fikri ve düşünce alanlarında bir çöküş yaşadığı konusunda Müslim- gayri Müslim herkes ittifak etmiş durumda. Bu önerme zorunlu olarak iki yüzyıl öncesinde Müslümanların bu alanlarda güçlü ve yetkin olduğu konusunda da bir ittifakın varlığına da işaret eder.
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
Gazze’de yaşananlar, halihazırda Batı hegemonyasının (veya ABD’nin) belirleyici olduğu bir küresel düzende yaşadığımızı bize bir kez daha hatırlatmıştır. Malum olduğu üzere, bir küresel düzen varsa, burada “güçler dengesi” süpergücün (veya güçlerin) belirlediği sınırlar çerçevesinde kurulur. Lokal iktidarlar, ancak bu denge sistemi içerisinde kendilerine yer bulabilirler. Sisteme itiraz ettiklerinde ise te’dip edilirler. Süpergücün konumu değişmediği sürece de bu düzen varlığını bu şekilde sürdürür.
WordPress adlı Batılı bir araştırma şirketinin WEN Themes Eğitim Merkezi tarafından gerçekleştirilen 2019 yılına ait “İslamilik Endeksleri” başlıklı istatistik çalışması dikkat çekici tespitlerle kamuoyuna sunulmuştur. İşbu tespitler üzerinden ana başlığı “İslam İnsanlığa Ne Vadediyor” olan değerlendirme dosyasına bir yazıyla katkıda bulunmayı düşünürken ister istemez söz konusu istatistiğin üst ve alt sıralarına bakarak bir mukayese yapma ihtiyacı doğdu. Öteden beri, benzer istatistikler karşısında mesafeli bir duruşum vardı; mevcut endeks aramızdaki makası biraz daha açtı, öncelikle okuyucularıma bu kanaatimi iletmek istiyorum.
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
Yardım Faaliyetleri Ve Yoksulluk Kültürü
İnsanlar ekonomik güç olarak birbirinden farklıdır. Her toplumda zenginler de vardır yoksullar da. Kimileri zenginliğiyle kimileri de yoksulluğuyla sınanmaktadır. Herkes helal rızkını elde etmek için çalışmak zorundadır elbet. Allah dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin rızkını da daraltır. Ancak zenginlerle yoksullar arasındaki ekonomik farkın kapanması için zenginlerin yoksullara zekât vermesi farz kılınmış, faiz ya da başka haram yollarla elde edilen gelirlerle sömürü yasaklanmıştır. Ancak o zaman hem yoksulların onurlu bir hayat düzeyine ulaşması sağlanır hem de iki kesim arasındaki çatışma potansiyeli sevgiye, saygıya ve kardeşliğe dönüşür. Kur’an’ın bu çözümü dünyadaki yoksulluğu tamamen ortadan kaldırmaya yönelik çözümdür.
Zekâtla temizlenmeyen mallar, gelirler nedeniyle kavgaların, ekonomik ve sosyal krizlerin, huzursuzlukların had safhaya ulaştığı, zekât verilmediği zaman zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun giderek büyüdüğü bir gerçektir. Aslında ekonomik ve sosyal krizlerin, savaşların ve fesadın nedenleri çoğu zaman iki temel anlayıştan kaynaklanıyor denebilir: Bunlardan birincisi, “Ben yaşayayım da, varsın başkaları açlıktan ölsün!” ikincisi ise “Benim rahatım için başkaları çalışsın, ben yiyeyim!” anlayışıdır. Birinci anlayış benmerkezciliği, ikinci anlayış ise çıkarcılığı sembolize eden düşünce kalıplarıdır. Dünyada açlıktan ölenlerin sayısına bakıldığında bu iki anlayışın ne kadar etkili olduğu daha iyi görülür. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” (Buhari) hadisindeki uyarı dikkate alınmış olsa zekâtla mallar temizlenecek, sosyal krizler ve açlık olmayacaktı.
Birleşmiş Milletler araştırma raporlarına göre, dünya nüfusunun %1’i tüm varlıkların yarısına sahip iken; %99’u da geriye kalan yarısına sahiptir. Nüfusun %10’u toplam varlıkların %85’ini elinde tutarken; %90’ı geriye kalan %15’lik varlığı yönetmektedir. Bu durum zihinlerin hızla kirlenmekte, insanlığın zayıflamakta olduğunu göstermez mi? Adaletin, merhametin, insafın yerini bireysellik, açgözlülük, bencillik, insafsızlık, zulüm ve sömürü almıştır. Yeni dünya düzeni denilen şey bu olsa gerek. Yeni dünya düzeninde zayıfın, güçsüzün, yoksulun yeri yoktur; onlar hep sömürülmeye, ezilmeye mahkûmdur.
Sermaye, iş gücü ve teknolojinin güçsüzü ezmesi ve sömürmesi şeklinde kabaca tanımlanabilecek küreselleşmenin kapıları sonuna kadar açılmış, normal koşullarda herkese yeterli olan dünya nimet ve imkânları büyük oranda gücü elinde bulunduranlara geçmiştir. Öyle ki bunlar her türlü yöntemi kullanarak insanları yoksul bırakmakta ve sömürmektedir. Dünyadaki en zengin 225 kişinin serveti 2,5 milyar yoksulun geçimine yetecek miktardadır. Zengin ülkelerdeki tüketim her geçen gün artarken, yoksul ülkelerdeki insanlar sefaletle kıvranmaktadır.
Dünyadaki kaynaklar her bakımdan yeterli olduğu halde, dünyaya hâkim olan güçler, yoksulluğu azaltmak şöyle dursun, artmasına destek vererek hem güçlerini koruma hem de servetlerini çoğaltma peşindedirler. Onların zulümde yardımlaştıkları, sömürü için dayanışma içinde oldukları gözden kaçmıyor.
Allah, insanları farklı imkânlara sahip olarak yaratmıştır. Ancak bu farklılık birbirlerini ezmeleri ve servetlerini diğer insanlara karşı bir silah olarak kullanmaları için değil; bir sorumluluk duygusuyla başkalarına yardım etmeleri, merhamet göstermeleri, iyilik yarışında bulunmaları içindir. Hayatın tamamı bir sınavdır çünkü. Müslümanların, bir yandan helal yolla kazanmaya çalışırken, diğer yandan da israfa düşmeden yaşaması, imkânları doğrultusunda zekât, sadaka ve benzeri yardımlarla başkalarına destek olması gerek.
“Veren el, alan elden hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tok gözlü olursa Allah onu zengin eder.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)
Bu hadis birçok konuya ışık tutması bakımından önemlidir. Çalışan, kazanan ve infak edenler çalışmayıp dilenenlerden üstündür. Çalışıp infak edenler en üst derecede kabul edilirse dilenmeyen iffetli kimseler onlardan hemen sonra gelir. En aşağıda ise dilenmekten çekinmeyenler ve zengin oldukları halde infakta bulunmayanlar gelir.
İnsanlardan bir şey istemeyip yalnızca Allah’tan yardım bekleyenler hiç kimseye muhtaç olmaz. Allah onlara iffet ve kanaat duygusu verir. Onlara elindekileriyle yetinme ve toplumda kendilerini küçültücü davranışlardan uzak tutma gücü verir. Sadi Şirazi, Gülistan’da, “Aslan, mağarasında açlıktan ölür ama köpeğin artığına tenezzül etmez. Açlığa ve yoksulluğa razı olun, alçağa avuç açmayın. Bir parça ekmek için onurunuzu satmayın.” diyor.
Her ne kadar “yardım” kavramı kullanılıyorsa da asıl olan yardımlaşmadan ziyade paylaşmaktır. Nitekim, “Akrabaya, yoksullara ve yolda kalmışlara hakkını ver. Malını israf ederek saçıp savurma.” (İsra, 26) ayetindeki “hakkını ver” buyruğu “paylaşma” anlamına daha yakındır. Çünkü ayette yardımdan değil, başkasına ait bir haktan bahsediliyor. Hayırseverlikle/yardımla paylaşma arasındaki çizgiler zaman zaman ince gibi dursa da özünde son derece kalın ve ayrılabilirdir. İmkânlar paylaşıldığı zaman ancak düşene el uzatmanın vicdani rahatlığı yaşanabilir, mağdur bilinenler en doğru şekilde donanabilir, yardımlara muhtaç olmamak için yapılması gerekenler anlatılabilir onlara.
Hatta Müslümanların, kendi içinde yoksullukla mücadele ederken global yoksulluğa da çözüm aramaları gerek. Çünkü hep yoksullara yardımdan söz edilir ama yoksulluğun nedenleri ve ortadan nasıl kaldırılabileceği çok da akıllara gelmiyor nedense.
Yaşadığımız çağda yoksulluğun rengi ve şekli değişmiş, yoksulluk küresel düzenin ayrılmaz parçası haline gelmiştir çünkü. Uluslararası mücadele ekonomi alanına kaymış, savaşların şekli değişmiştir artık. Birçok ülke ekonomik savaşlarla tek kurşun atılmadan darmadağın edilmekte, bu ülkelerin maddi varlıkları bir gecede batırılabilmektedir. Sermayeyi elinde tutan güçler “tek dünya devleti” hedefine ulaşmak için güçsüz ülkelerin ekonomilerini birer birer çökertmektedir.
Peki, sermaye sahiplerinin yoksulluğu bitirmek veya asgariye indirmek adına yaptıkları çalışmalara ne demeli?
Sermayenin kendi ürettiği yoksulluğa çözüm arama iddiası bir ironi olmanın ötesinde tam bir trajikomiktir. İnsanları önce muhtaç hale getirip sonra kurtarıcı maskesi takarak servetlerinin bir kısmından yoksullar için vazgeçtiklerini açıklamaları, şatafat içerisinde geçirdikleri hayatlarında “Ne olacak bu yoksulların hali?” diye timsah gözyaşları dökmeleri ne kadar inandırıcı olabilir ki? Hayırsever etkinliklerine katılarak servetlerinin bir kısmını bağışlayanların toplam servetlerinin her yıl katlanarak artması, “hayır” adı altında yapılan birçok işin en kârlı sektörlerden biri haline gelmesi üzüntü vericidir doğrusu. Sömürgeleştirilen topraklara uzanan sözde yardım eli… Yalanın, talanın, çıkarcılığın gölgesinde aç ve mazlum insanları sahte kurtarma çabaları…
Modern dünyada paraya hükmedenler toplumları diledikleri şekilde yönetme ve yönlendirme gücüne sahip oldukları için sürekli krizler çıkarmaktadırlar. Bu krizler insanlar ve toplumlar arasındaki ekonomik dengesizlikleri daha da artırmaktadır. Dünyada yoksulluğun, sefaletin hat safhaya ulaşmasında bu krizlerin, dengesizliklerin etkisi büyüktür kuşkusuz. Sefalet küreselleştikçe ucuz emeğe dayalı ihracat ekonomisi gelişmektedir. Çünkü yoksulluk düşük üretim maliyetleri anlamına gelmekte ve ucuz emek ekonomisinin bir girdisi kabul edilmektedir. Böylece küreselleşme sürecinin oluşturduğu zenginlik az sayıdaki varlıklı kesimlerde yoğunlaşmakta, geri kalanlar tüm kaynaklardan dışlanmaktadır. Bunun için de en çok başvurulan yol faiz ekonomisidir. Batı’daki büyük bankalar çoğu zaman birlikte hareket ederek dünyada krizler üretmektedir.
Müslümanlar bu küresel soyguna “dur” demek zorundadır. Potansiyel olarak bu sömürü düzenine karşı mücadele edebilecek tek sistem İslam’dır. Ancak bu, gayret ve fedakârlığı gerektirir. Ortada iç açıcı bir tablo yoktur çünkü. Kalkınma kuramları çerçevesinde izlenen ekonomi politikaları sonucunda dünya nüfusunun yaklaşık %20’si günlük 1 doların, %50’si ise 2 doların altında bir gelirle yaşamak zorunda bırakılmış, yoksulluk gibi temel bir sorun çok da önemsenmemiştir. Az gelişmiş yoksul ülkeler, giderek artan ekonomik bağımlılıkları nedeniyle gelişmiş ülkelerin uydusu haline dönüştürülmüşlerdir birer birer. Bu bağımlılık olgusuna bir tepki olarak bağımlılık kuramı ortaya sürülmüştür. Bu yaklaşım uluslararası iş bölümünde karşılıklı çıkar ilişkisine dayanan klasik yaklaşımları kabul etmemiş ancak Marksist söylemden yola çıkan bu kuramcılar, az gelişmişliğin, yoksulluğun suçunu yalnızca dış dinamiklerle açıklamaya çalışmışlardır. Hirschman ise yoksul ülkelerin karşı karşıya bulundukları kalkışa geçme sorununun, ekonomide belirli sektörler lehine oluşacak dengesizliklerin niteleyeceği dinamik bir süreçle aşılacağını ileri sürmektedir.
Yoksulluk, ekonomik sonuçların ötesinde sosyal ve siyasal sonuçları da olan bir olgudur aslında. Gelecekte dünya gündeminde çok daha önemli bir yer tutması beklenen konuların başında gelmektedir yoksulluk. Ancak bugüne kadar yoksulluğun iktisadi düşünceler tarihinde yeterince incelendiği söylenemez. Yoksullukla mücadele konusunda halen uygulanmakta olan göstermelik ve etkisiz önlemler devam ettiği sürece, dünyanın birçok yerinde kaynakların bölüşümü konusunda krizlerin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.
Yoksulluğu iki şekilde açıklar bazıları: Bunların birincisi, yoksul ülkeleri kendi yoksulları için sorumlu tutan genel kuramlar; ikincisi ise, yoksulluğun toplumdaki yapısal güçler tarafından üretildiğini düşünen kuramlarıdır. Birinci şekilde düşünenlere göre yoksulluk bireylerin yetersizliğinden veya patolojilerinden kaynaklanmaktadır. Bunlara göre yoksullar toplum içinde ahlâki veya fiziksel zayıflık, yeteneksizlik nedeniyle başarıya ulaşamayan insanlardır. İnsanın kendi üşengeçliğinden, bir şeylerle yüzleşme korkusundan dolayı üretememesi ve kendini çukura atmasıdır. İkinci şekilde düşünenlere göre yoksulluk, toplumdaki yapısal güçlerin izledikleri yöntemler sonucunda oluşmaktadır. Ekonomik bakımdan yükselme gayretinde olanlar, kendi çıkarları için büyük kitleleri açlığa ve sefalete sürüklemektedir bunlara göre.
Murray, “İnsanlar işgücü piyasasına girmek yerine bazı sosyal güvenlik yardımlarını tercih etmektedirler. Refah bağımlıları geleceğe yönelmek ve daha iyi imkânlara kavuşmak için çabalamak yerine sadakaları kabul etmekle yetindiler. Devletin veya özel yardım kuruluşlarının sağladığı gelirle belli bir düzene sahip olduklarından dolayı daha fazlasını elde etme gibi gayeleri yoktur onların. Devletten veya özel yardım kuruluşlarından alınan küçük bir miktar bile onlara yetiyor, onlar ek bir iş yapmaya ihtiyaç durmuyor.” diyor.
Murray, refah yardımlarının insanların çalışma azmini kırdığını ancak; dul, yetim ve engelli insanların bunun dışında tutulması gerektiğini ileri sürmektedir. Murray, bu üç kesimin dışında kalan insanların bedava yaşamak istediklerini, iş sahibi olmak gibi bir çabalarının bulunmadığını ileri sürmektedir.
Marks’tan önceki sosyalistler, yoksulluğu ahlâki bir sorun olarak ele almışlar ancak Marks ahlâka değil bilime dayanılması gerektiğini söylemiştir. Marks’ın sorunu yoksulluk değil, proletaryanın devrim yapmasıydı. Bu nedenle yoksullar için bir sosyal yardım geleneğine yer vermiyordu. 1891–1892 yıllarında kıtlık yüzünden Rusya’da insanlar açlıktan ölürken, çeşitli grupların insani yardım faaliyetlerine Lenin şiddetle karşı çıkmış: “İnsani yardımlarla kıtlığın acılarını azaltmak kapitalizme hizmet etmek demektir.” demiştir.
Lewis, yoksulluk kültürüne neden olan koşulları; ücretli işçilik, para ekonomisi, kâr amacıyla üretim, sürekli işsizlik, düşük ücretler, örgütlenmeden yoksunluk, servet biriktirenlerin çok becerikli, diğerlerinin ise beceriksiz olduğu algısının yerleşmesi şeklinde belirtmektedir. Lewis’e göre yoksulluk kültürünün bazı temel özellikleri vardır: Bu kültür içinde yaşayanların toplumsal kurumlarla ilişkilerinin sağlıklı olmadığı… Sendikalara, siyasal partilere üyeliklerinin bulunmadığı… İşbirliğinin ve örgütlenmenin zayıf olduğu… Okuma ve yazma oranının azlığı, eğitim seviyesinin düşüklüğü… Sağlıksız konutlarda yaşama… Kalabalık aile… Boşanmaların çokluğu… Toplumdan dışlanma duygusu… Çaresizlik… Aşağılık duygusu… Zayıf benlik yapısı… Bugün yaşayıp yarını düşünmeme…
Yoksullukla mücadelede tek taraflı çabalar yeterli midir? Yoksulluk kültürünün, gönüllü yoksulluğun mücadeleyi zorlaştıran yanları yok mudur?
Yoksulluğa, bunca gelişmişliğe rağmen, kalıcı bir çözüm getirilmesi için yeterli çaba gösterilmemektedir. Sömürgecilik, savaşlar, doğal afetler gibi temel etkenlerin yanında sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve psikolojik etkenlerin de etkisi ile yoksulluk modern dünyada giderek derinleşmektedir. Küresel stratejilerle yoksullaştırılan ülkeler ve halklar sömürgeye elverişli hale getirilmekte, yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından zengin olmalarına rağmen yoksulluk ve sefalet içerisinde bir hayat sürmeye mahkûm edilmektedir.
Yoksullukla mücadele etmek kolay değildir ama yoksullukla mücadeleden daha zor olanı yoksulluk kültürü ile mücadeledir. İnsanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamama durumu olan yoksulluk sorunu atılacak bazı adımlarla çözülebilir ancak, eğer yoksulluk hayat tarzı haline gelmişse, içselleştirilmişse; yani yoksulluk kültürü yerleşmişse bununla mücadele edebilmek için çok güçlü zihniyet değişimine, kapsamlı programlara ihtiyaç vardır.
Yoksulluğa bir ömür rıza gösteren kitlelerin bu durumu zamanla içselleştirmesi ve kanıksamasıyla oluşmaktadır yoksulluk kültürü. Bu kültür öylesine yerleşmektedir ki bu kültürle elde edilen hayat tarzı kültürel miras olarak sonraki kuşaklara devredilmektedir maalesef. Nöbetleşe yoksulluk… Bir yazgı olarak kabul edilen bu yoksulluk durumunu değiştirmeye yönelik çabalara zihinsel bir ortam oluşturulamamaktadır.
Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından 2010 yılında yayımlanan “Sosyal Yardım Algısı ve Yoksulluk Kültürü Araştırması” sonuçlarına göre sosyal yardımlardan yararlanıp da bir işte çalışmayanlara bir iş arayıp aramadıkları sorulduğunda, bu kişilerin dörtte üçünün iş aramadığı gözlemlenmiştir. Bu sonuç yoksulluk kültürünün ne kadar etkili olduğunu belirtmesi bakımından önemlidir. Çünkü sosyal yardım alanların dörtte biri ancak bir iş bulduklarında sosyal yardım almayacaklarını ifade etmişlerdir. Sosyal yardım alanların %29,6’sının “hiçbir zaman” iş aramayacakları cevabını vermiş olmaları, bu kesimin yardım almadan hayatını sürdüremeyeceğini göstermektedir. Bunlar “sosyal yardım bağımlısı” kimselerdir.
Yapılan araştırmalar, yoksulluk kültürünün köklü bir şekilde yerleştiğini, bu kültürden vazgeçilmesinin kolay olmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü sürekli sosyal yardım alan insanlar yoksulluğu yazgı olarak görmekte ve yetersiz de olsa hazırcılığa alışmaktadır. Bu durum ise belli bir kesimin yoksulluktan kurtulma çabası içinde olmadığını göstermektedir.
Kimileri ihtiyaçlarını karşılamak için kaynakları akıllıca kullandıklarına inandıkları zenginlere muhtaç olduklarını söylerler. Oysa sorumluluk sahibi olanlara yakışan davranış gönüllü yoksul olmak değil; yoksulluktan kurutulabilmek için çareler aramaktır. Yoksullar zincirine eklenmek sefaletin büyümesinden başka bir şey değildir.
Gönüllü yoksulluk, az da olsa, gönüllü köleliğe benzemiyor değil. Bir kap yemek, bir kuru döşek için istekleri dışında köle yapılanlar zamanla gönüllü köleliği kabullenmişlerdir. Üstelik bunun bir lütuf olduğunu düşünerek… Gönüllü yoksullar da kendilerine verilen küçücük yardımlar karşısında adil paylaşım, insanca yaşama hakkı gibi en doğal insani değerlerden bile ödün verir hale gelmişlerdir. Çünkü yaşadıkları ortam “Sen yoksulsun, yoksul kal!” telkiniyle onları gönüllü yoksulluğa itmektedir. Onlar da yoksulluklarıyla övünmeyi bir maharet olarak görmüşlerdir.
Yoksullukla övünme anlayışı Müslüman toplumlara Hint ve Grek toplumları başta olmak üzere başka toplumlardan geçmiştir. “Azıcık aşım, ağrısız başım”, “Bir lokma, bir hırka”, “Hacının metreyle, teraziyle uğraşması doğru değil” gibi sözlerin kökleri dışarıya uzanmaktadır. “Sadaka kültürü” sözleriyle çarpıtılan infak emri herkesin nimetleri paylaşmasını, her Müslümanın zekât verecek kadar mali güce erişmesi için çaba harcamasını hedefler. Hz. Ömer ve Ömer bin Abdülaziz dönemlerinde zekât verilecek kimse kalmadığından, zekâtların hazineye verildiği söylenmektedir.
Yoksulluk övünülecek bir durum değildir. Ancak hiçbir yoksul da tüm çabalarına rağmen yoksulluktan kurtulamamışsa onların da kınanması doğru değildir. Sosyal politikaların yoksulluk kültürünü derinleştiren, süreğenleştiren, özendiren bir yapıdan kurtarılması, yoksulluğun bir yazgı olmadığının, tembelliğin ise tevekkül ile bir ilgisinin bulunmadığının sistemli bir şekilde işlenmesi gerek. “Sadaka ekonomisi” algısına yol açacak tüm faaliyetlerin gözden geçirilmesi gerek.
Zenginler hep zengin, yoksullar hep yoksul… Varlık sahipleri siyasetten ekonomiye, kültürden spora kadar ne varsa rol belirleyicisi olacak, hemen her şeyi dilediği şekilde yapacak… Yoksullara düşen ise hep itaatkâr olmak, “alan el” özelliğini yitirmemek, kendilerinden ne isteniyorsa onu yerine getirmek… Ortada bir nevi köleliğin yaşandığı bir gerçek iken efendilerin Müslüman ya da gayrimüslim olması neyi değiştirir ki? Gelir adaletsizliğinin had safhaya ulaştığı bir yerde kardeşlikten, dostluktan söz etmek ne kadar inandırıcı olabilir ki? Bunların omuz omuza vererek cihad etmeleri mümkün müdür?
Zenginliğin adaletsiz paylaşımına seyirci kalmamak… Yoksulluğun derinleştiği, tabanının genişlediği dönemlerde yoksul kesimlere el uzatmak… Hayırseverlik, sosyal devlet… Tüm bunlar doğrudur ama yeterli oldukları söylenebilir mi?
Hayırseverlik ve sosyal devlet yaklaşımları yoksulluğa neden olan sosyal ve ekonomik koşullardan ziyade yoksulluğun sonuçlarıyla ve yoksulların durumlarının iyileştirilmesiyle ilgili iken; İslami yaklaşım, yoksulluğun çözümünü, yoksulluk üreten sosyo-ekonomik koşulların ortadan kaldırılmasında, bu koşulların ortadan kaldırılmasına kadar devletin hayırseverlere destek olmasında aramaktadır.
Tarih boyunca yoksullara yardım eli uzatanlar olmuştur muhakkak. Ancak yoksulluğun artmasıyla birlikte ülkeler “sosyal devlet” rolünü de üstlenmeye başlamıştır. Bu, farklı amaçları da beraberinde getirmiştir. Yapılan yardımların amacı tartışılmaktadır çoğu zaman. Aynı durum hayırsever olarak ortaya çıkanlarda da söz konusudur. Yirminci yüzyılın başlarında ABD’de kendilerini insanlığa adadıkları iddiasıyla ortaya çıkan Rockefeller, Vanderbilt, Carnegie gibi dolar milyarderleri, kendilerini dünya yoksullarının hamisi ilan etmişlerdir. Sağlık ve eğitim alanındaki gönüllü çalışmalarıyla dikkat çeken Amerikalı zenginler, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da destekledikleri misyoner etkinliklerle de sözde hayırseverlik yapmışlardır. Bu çabalarının ardında başka motivasyonların yattığı, Müslüman halklar üstünde misyonerlik faaliyetlerinde bulundukları, yoksul ülkelerin sömürülmesinin üzerini örttükleri ve özellikle tıp eğitimi üzerine yapmış oldukları çalışmalarla tıbbi sermayeyi kendi hizmetlerine sokmak amacında oldukları ortaya çıkmıştır.
Benzer bir hayırseverlik anlayışını FETÖ’nün “hizmet” adı altında yapmış olduğu yardımlarda da görmek mümkündür. Onlar da kendilerini birer eğitim gönüllüsü olarak tanıtıp dünyanın dört bir yanında okullarıyla, dersaneleriyle ve sair çalışmalarıyla bir nevi misyonerlik çalışmasında bulunmuşlardır. Allah rızası adı altında toplanan yardımların başka amaçlar doğrultusunda kullanıldığını görmek için FETÖ’nün “yardım” adı altındaki faaliyetlerine bakmak yeterli olacaktır. Öyle ki bu tür organizasyonlar yüzünden acilen ihtiyaç duyulan yerlere dahi insanlar yardım yapmaktan imtina eder hale gelmiştir. Sadakadan, infaktan, vakfetmekten korkan bir ümmet haline gelmek… Aldatılmaktan, zan altında kalmaktan…
Kötü örneklere bakarak infak etmekten vazgeçilemez elbet.
“Onların mallarında ihtiyaç sahipleri ve yoksul olan için de bir hak vardır.” (Zariyat, 19)
Bu bazen çeşitli kurumlar, kuruluşlar aracılığıyla da yapılmaktadır. Vakıflar, dernekler, camiler, okullar ve sair oluşumlar… Bu oluşumlar muhtaç haldeki insanların ihtiyaçlarına göre çoğu zaman yardım yapmaktadır.
Yapılan yardımlar muhtaçlara bir şekilde ulaştığı için bunda bir sorun yoktur ancak yardımda bulunan kişiler muhtaç insanlarla birebir görüşmedikleri için kime yardım ettiklerini, yardım edilen insanların muhtaç durumda olup olmadıklarını bilememektedir. Oysa asıl olan muhtaç insanlarla uzaktan ilgilenmek değil, uzaklarda yaşayanlar hariç, onlarla bir mânâ alışverişi içerisinde bulunmaktır. Hâl böyle olunca, “Yardım kuruluşları, zengin ile yoksulu buluşturan, ihtiyaç fazlalarını paylaştıran değil; zengin ile yoksulun arasını açan, paylaştırmaktan ziyade rencide eden kuruluşlar mıdır?” sorusunu akla getirmiyor değil.
Varlıklı olanlar yoksulların durumunu görüp onlarla ilgilendikleri takdirde kalpleri daha fazla yumuşayacak ve onların yoksulluktan kurtulmaları için daha fazla gayret göstereceklerdir belki de. Kurumsallaşma ile birlikte ne yoksullar zenginleri görmekte ne de zenginler yoksulları. Araya yardım kuruluşları girdiği için çok insani bir ilişki sıradan bir para ya da eşya teslimine dönüşmektedir.
Yardım toplayan kurumların, kuruluşların ne kadar şeffaf çalıştıkları da tartışılabilir. Bu kurum ve kuruluşlar insanlara hesap vermek zorunda olmadıkları sanısıyla hareket etmektedirler. Bunlara göre tutulması gereken resmi defter ve kayıtlar sağlam bir şekilde tutulup olası denetimlerde herhangi bir sorun yaşanmadığı takdirde bundan iyisi olmaz. Böyle bir anlayışın ciddi sorun teşkil edeceğini belirtmeye gerek var mıdır?
Muhtaç olanlar için gönderilen her şey onlar açısından önemlidir elbet ama yapılan işin usulünün ne kadar doğru olduğu tartışılmak zorundadır. Toplumun sorunları kurumlar, kuruluşlar aracılığıyla ele alındığı takdirde Batı’daki gibi bir toplum ortaya çıkar. O zaman da insanların söz hakları biter ve söz hakkı kurumlara, kuruluşlara geçer. Duygusuzluğun hâkim olduğu… İnsanlara sürü muamelesinin yapıldığı… Toplumların güdülmeye layık görüldüğü… Dolayısıyla insanlar arasındaki iletişim sağlanırken arada bulunan kurumlar, kuruluşlar ne kadar azaltılırsa dostluk ve insani ilişkiler o kadar güçlü olur. Sivillik de budur zaten.
Yardım derneklerinden bazıları sürekli büyümekte, daha geniş kesimlere uzanmakta ve bir baskı grubu olma yolunda hızla ilerlemektedir. Bu durum ise insanların ya sürekli yardım alan ya da yardım eden olarak devamının sağlanarak ekonomik yöndeki eşitsizliklerin normalleşmesine yaramaktadır. Nedense yıllardan beri yardım alanların durumları bir türlü düzelmemekte ve bunlar yardım edecek konuma gelememektedir. Oysa muhtaç kimselerin de bir zaman sonra “veren el” konumuna gelmeleri beklenir. “Alan el” olma sürecinin uzun zamanlara yayılması nedeniyle muhtaç olanlarda bir eziklik durumunun yaşandığı, zenginlerde ise “veren el” olma durumunun giderek büyüyen bir kibre dönüşmesine neden olduğu görülmektedir.
Yardım kuruluşları ihtiyaç sahiplerine yardımları bir şekilde ulaştırsa da bu durumda olan kişilerin yardıma muhtaç olmayacakları bir mali seviyeye gelmeleri için hiçbir çaba göstermemektedir. Oysa ihtiyaç sahiplerinin bu durumdan kurtulabilmeleri için özel ya da kamu, çeşitli yerlerle görüşerek onlara geçimlerini sağlayacak bir gelire kavuşturacak iş imkânı için çaba gösterebilirler. Yine çalıştıkları halde gelirlerinin düşük olması nedeniyle geçimini sağlayamayanlarla ilgili olarak ücretlerde bir iyileştirme yapılması, gelir getirici ek bir iş bulunması için de çaba gösterilebilir. Emekliler, dul ve yetimler, engelliler, iş bulamayanlar… Hep veren elden alan ele yardımları ulaştırıp başka bir çaba içine girilmemesi sonucunda sorumlu olup da sorumluluklarının gereğini yerine getirmeyenlerin eksikleri, hataları perdelenmiş olmaktadır. Yardımların yerine ulaştırılması doğru bir çalışmadır. Buna bir diyecek yoktur. Ama yardıma muhtaç insanlar adına bir hak arama mücadelesine girmek de büyük bir yardımdır ve yardım kuruluşlarının bu görevi de üstlenmesi gerekir.
Yardım kuruluşları, birkaç paket yiyecek, üç beş kuruş para vermekle çok büyük iş yaptıklarını sanmaktadırlar. Oysa mali yardımların ulaştırılmasıyla birlikte insanların kötülüklerden uzaklaşmaları, iyiliğe yönelmeleri için de bir çaba sarf edilmesi gerek. Yalnızca bazı pasif çabalarla yetinip cihadı ve tebliği bir yana bırakmaları, yapılan yardım işinin hangi amaçlarla yapıldığı konusunda birçok kuşkuyu da beraberinde getirmektedir. Beklentiler nelerdir? Yardım faaliyetinde bulunanların yapılan işten dolayı kazançları nedir? Bu kuruluşlar başka statülere geçiş için bir basamak olarak mı kullanılmaktadır? İhtiyaç sahiplerinin sayısının artması veya azalması yardım kuruluşlarında çalışanları nasıl etkilemektedir? Bunlar yoksulluğun bitmesini samimi olarak istiyorlar mı? Yardımlar dağıtılırken neden boy boy resimler çekilir ve medyaya servis edilir? Yapılan yardımlar koca koca afişlerle, videolarla neden reklam edilir? Yoksulların sesinin kesilmesi, hiçbir kurumun, kuruluşun yoksullar tarafından zor duruma düşürülmemesi için bir rol mü üstlenilmiştir? Yardımlar bir sömürü amacıyla mı yapılmaktadır? Bütün bu soruların ayrı ayrı ve detaylıca tartışılması, araştırılması gerek. Özellikle verenlerin yüzlerindeki kibrin, alanların mahcup davranışlarının… Kameralar önünde sırıtarak “sadaka pozu” vermelerin…
Yoksullara yardım dernekleri… Bunlar yetmezmiş gibi camilerin, muhtarlıkların yardım faaliyetleri… Hemen her kurumun, kuruluşun ikinci işidir neredeyse yardım faaliyeti. Büyük çoğunluğu profesyonelce… Yardım işleri profesyonelleştikçe yoksulluğu ortadan kaldıracak çözüm arayışları da rafa kalkmaktadır; bu da işin başka bir yönü. Ama nedense yoksullar bir dernek, vakıf ve benzeri bir organizasyon içerisinde yer alarak yoksulluktan kurtulmak, hak talebinde bulunmak amacıyla bizzat kendilerinin çaba göstereceği bir oluşumda yer almıyorlar.
İlgili Yazılar
Müslümanların Düşünce Ve Fikir Üretmedeki Kısırlığının Nedenleri Ve Yeni Bir Müslüman Fikriyatın İmkânı Meselesi
Müslümanların son iki yüzyıldır siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, fikri ve düşünce alanlarında bir çöküş yaşadığı konusunda Müslim- gayri Müslim herkes ittifak etmiş durumda. Bu önerme zorunlu olarak iki yüzyıl öncesinde Müslümanların bu alanlarda güçlü ve yetkin olduğu konusunda da bir ittifakın varlığına da işaret eder.
Tevrat’tan Siyonizm’e: Seçilmiş Katiller
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
Gazze’nin Hatırlattıkları ve Gösterdikleri
Gazze’de yaşananlar, halihazırda Batı hegemonyasının (veya ABD’nin) belirleyici olduğu bir küresel düzende yaşadığımızı bize bir kez daha hatırlatmıştır. Malum olduğu üzere, bir küresel düzen varsa, burada “güçler dengesi” süpergücün (veya güçlerin) belirlediği sınırlar çerçevesinde kurulur. Lokal iktidarlar, ancak bu denge sistemi içerisinde kendilerine yer bulabilirler. Sisteme itiraz ettiklerinde ise te’dip edilirler. Süpergücün konumu değişmediği sürece de bu düzen varlığını bu şekilde sürdürür.
İslamilik Endeksi Ne Kadar İnsanidir
WordPress adlı Batılı bir araştırma şirketinin WEN Themes Eğitim Merkezi tarafından gerçekleştirilen 2019 yılına ait “İslamilik Endeksleri” başlıklı istatistik çalışması dikkat çekici tespitlerle kamuoyuna sunulmuştur. İşbu tespitler üzerinden ana başlığı “İslam İnsanlığa Ne Vadediyor” olan değerlendirme dosyasına bir yazıyla katkıda bulunmayı düşünürken ister istemez söz konusu istatistiğin üst ve alt sıralarına bakarak bir mukayese yapma ihtiyacı doğdu. Öteden beri, benzer istatistikler karşısında mesafeli bir duruşum vardı; mevcut endeks aramızdaki makası biraz daha açtı, öncelikle okuyucularıma bu kanaatimi iletmek istiyorum.
İslam Felsefesi Tarihinin Bir Düşüncesizlik Çalışması Olarak Oryantalist Yazımı
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.