İnsan, diğer varlıklar birçok ikrama sahip olarak yaratılmıştır. Kendine özgü akıl, irade ve daha birçok potansiyele sahiptir. Tüm bayağılaşmalara karşı yeryüzünü tüm mahlûkatın yaşayışına elverişli hâle getirmeye çalışan tek varlık da insandır! Bu yapısını geliştirip, vazife ve sorumluluklarını yerine getirdikçe yeryüzü daha yaşanılır olur. Biz buna aklın cihâdı diyoruz. Yani iyiyi kötüyü, zararlıyı yararlıyı vahyi fıkhederek; ilmî haysiyetle istikamet üzere yola revan olmaya çalışmaktır. Bu anlam çabası cihaddır ve bu cihad, ferdi, aileyi ve toplumu inşa eder. Bu şuurla yapılan amel ve ibadetler insanı ıslah edip, kerim ahlâka erdirir. Dinini fıkhetmeden/ anlamadan yola çıkanlar sağa sola savrulmakla kalmadıkları gibi bir de zillete düçâr olurlar. Bu anlamda dini fıkhetmek için yapılan cihâd, cihadın zirvesidir. Mü’min bu gayretle asrın idrâkine İslâm’ı sunarak insanlığa selâmet yolunu göstermiş olur. Dolayısıyla mü’minler cihâd ederek, hakkın, adaletin yerine getirilmesi için dünyayı bir ibadet mahalli bilirler. Bugüne kadar dinimizi fıkhedip, değerlerimizi bilip, sorumluluklarımızı yerine getirseydik maddî manevî perişan hâle düşmezdik. Öylesine seküler ve mistik hâle gelindi ki din ve ahlâk pâyimâl oldu. Kaç hâne, kaç Müslüman cihâd ruhuyla, sahip olduklarını değerleri uğrunda kullanıp da gereken bedeli ödüyor!?
Hakikatin peşinde olmak, hakkı söylemek Allah’a verdiğimiz sözdür. Hak, hakikat sahibinindir. O’nun sözü fıkhedilmemişse, soru ve sorunlara kendi çağının çözümünü üretmek için âlimler bir araya gelip çözüm üretmemişse, Kur’ân fıkhedilip asrın idrâkine sunulmamışsa nasıl doğru bir hayat yaşanabilir?
Âyetler yer, durum ve şartlara göre fıkhedilerek anlaşılır, tatbik edilir.
Her yol Allah’a çıkar felsefesi ile herkes bildiği gibi yaşasın denilebilir mi? Yalan yanlış tasavvurlarla din yaşanır mı? Yaşayan, yaşadığını sanıp avunup dururken; birçokları araştırıp doğruya erme gayreti göstermeden rasyonalist akılla giderek dinden uzaklaşmakta, yozlaştıranlar ve zorlaştıranlar yüzünden gençler giderek hevâileşmektedir. İman, akıl ve fıtrat uyum içinde buluştuğu hâlde insanlığın (ve özelde Müslümanların) giderek İslâm’dan uzaklaşmalarının sebebi vahyi şartları dikkate almamasının bir sonucu olarak fıkhetmemeleri; kavramlara yanlış anlamlar yüklemekten veya cihâd ahlâkından uzak davranışlar sergilemelerinden kaynaklanmaktadır.
“Öyle ise kâfirlere itaat (boyun eğme) etme, onlara karşı (bu Kur’ân ile) büyük bir cihat et!”[1] Bu âyetten anlıyoruz ki en büyük cihâd hakikatin anlaşılması, neşri, cehâlet karanlığının defidir. Kur’ân öyle bir tesire sahiptir ki, hakkın yayılmasını düşünenler ve anlama gayreti içinde olanlar üzerinde devrimler yaratıp onların dimağlarını aydınlatmaktadır. Fakat taassup sahipleri ve inatçı mütekebbirlerin arzu ve emellerinin önünde engeller teşkil ettikleri için ondan yüz çevirmekle kalmayıp, duyulup da insanlar uyanmasın diye ellerinden gelen tüm oyunları sergilemektedir.
Nitekim Hz. Muhammed’in İslâm mesajı o günün mütekebbir münkirlerinin engellemelerine rağmen yayılmış, nice nurdan habersizlerin gönüllerini aydınlatarak kısa dönemde uluslararası din hâlini almıştı. Günümüz teknolojisi ile iletişime geçen insanlar Kur’ân’ın bizzat kendisiyle karşılaşsa ve onu yaşamak için anlama çabası içerisinde okusalar yeniden büyük bir hızla cihâna yayılır ve onu iktidar yapacak lideri ve gücü oluştururlar. Yeter ki bu din dâvâ edilsin, yeter ki bu din uğruna gereken bedel ödensin, yeter ki Allah’ın kelimesi üstün olsun diye tüm imkân ve kaynaklar bu uğurda sorumluluk bilinciyle kullanılsın.
Sömürgeci, yeryüzünü ifsad eden güçler, ellerinde bulundurdukları imkân ve silahlarla halkında Müslüman olan ülkeleri tehdit ediyorlar. İnsanlar ezilmekte, herkes farklı bir sıkıntı ve eza içerisinde yaşamaktadır. Bu hâlden kurtulmanın yolu; (defâatle söylense de) Müslümanların bütün gayret ve imkânlarını zulmün, cehaletin kalkması için seferber etmelerinden geçmektedir. Kâfirlere boyun eğmekten ve zulümden ancak bu şekilde kurtulabilirler. Rabbimizin de buyurduğu gibi her gürültüyü aleyhlerine sanan, gücünü silahtan ve kaba güçten alan korkaklara karşı uyanıp kıyama kalkılmalıdır![2]
Rahmet eseri Kur’ân-ı Kerîm’de zaruretler zorlamadığı müddetçe savaşılmayacağı[3]; tevhitle bağlantısı bozuk insanlara hizmetin öne sürülmesi[4]; cahillere, kâfirlere karşı tedbirde ilmî delillerle mücadele etmesi[5]; cihâdı terk edenlerin fâsıklardan ve zalimlerden olarak ikaz edilmesi[6]… “Cihâdın efdali zalim sultan katında hakkı söylemekse”; “Bir kimsede çirkin bir iş görürsen onu elinle düzeltip dilinle ıslah etmekse” nasıl olur da cihâd gibi çok şümûllü bir ibadeti zaruretler hâlinde gerçekleşen savaşla karıştırılarak alanı daraltılır. O hâlde ‘fıkh’ın esası, bir meseleyi iyice anlamak, doğru çözüm bulmak için akıl, irade ve derin bir tefekkürle kaynaklara müracaat ederek çözmeye çalışmaktır. Yani konuyu hakkıyla idrak etmek, doğru bilgiye, anlayışa nail olmak için kendini bilgi edimine adamaktır. Istılâhı anlamda ise fıkıh; din hususunda beşeri görüş ve felsefelerle, ilahi vahyin sınırlarını, hudutlarını anlayıp ayırabilen beyinlerin izzet getiren çalışmalarıdır. Bu manada fıkıh usûlü, meselenin ‘öz’üne tekabül eden şeylerdir. Yani dinde hüküm çıkarmanın özü, ‘edille-i erbaa’ olarak da bilinen Kur’ân, sünnet, kıyas ve icma’dır. İnanç ilkelerinin belirlendiği ilim de, fıkıh ilkelerinin belirlendiği ilimden önce gelir. Çünkü iman amelden önce gelir! Bu mânâlardan da açıkça anlaşılacağı gibi, ‘usûl’ meselenin özüne taalluk eden, yani tâli olmayan şeydir.
Bilinmelidir ki ‘ilim’ asıldır, özdür, köktür. İlim haktır, doğrudur, erdemdir. Bu nedenle ancak ilim sahibi olmakla fıkhetme de yol alınır.
Dini fıkhetmek metnin muhkem ve müteşâbihini dikkate alarak soru ve sorunları çözmek suretiyle çağlara hitap etmesi hususunda gereken fedakârlığın yapılması, harpte şehit olmaktan daha değerlidir.
Bu hayatın sonsuzluğa götüren bir yolculuk olduğunu anlamak ilmin, sanatın ve dinin gerçeğini idrake yol alışıdır. İşte bu mücâhidler/mücâhideler değerlerinin yaşanması için gereken fedakârlığı en güzel üslupla usûlüne uygun ne gerekiyorsa yaparlar.[7]
Buhârî’de, Resûlullah(a.s.)’tan gelen bir habere göre: Yaratıcının hayırlı gördüğü kimseler; gittiği yolu, o yolda kendine has yürüyüş tarzını, dinini anlayan, yani dinde fakih olanlardır.
Bu çalışma yapılırken yanılabilir miyiz? Gayet tabi yanılabiliriz. Yüzde yüz isabet Allah’ın düzeltmesi ile Resûle aittir. Bizler yanılmayı göze almadan yorum üretemeyiz ve görüşümüzü mutlaklaştırmadan, ilmî haysiyet ve zikir uyanıklığı içerisinde hareket etmeliyiz. Bu gayretle yaptığımız çalışmada “İsabet edilirse iki, yanılırsa bir sevap kazanılır.” Yeter ki, Rabbinin rızasını hayatın merkezine alıp acele etmeden, samimiyetle doğruyu araştırarak hareket etmeye gayret edilsin. Çünkü bu kimseler ilmin bahşettiği değerin farkında olarak Rabbini, dinini ve sorumluluklarını önemsediği için müjdeyi hak etmişlerdir.[9]
Her Müslüman itikat, ibadet ve muamelata dair dinini kaynağından öğrenip veya ilmine güvendiği bilenlere sorarak yaşamakla mükelleftir.[10] Ferdî güçsüzlüğün dışında kimse bu ibadeti yerine getirme hususunda mazeret beyan edemez, etse de geçerli olmaz. “Öyle ise, Allah’ın saadete götüren yolunu bilmek isteyenler, bilhassa ilmî usûlde gayret sarf eden mücâhidlerden olmaya bakmalıdır ve gücü varken kendi mes’elesini bir başka mü’mine terk ederek araştırmayı bırakmamalıdır. İmâm-ı Rabbânî der ki: “Amelleri sahih bir şekilde yerine getirmek ise ancak, amelleri ve onların nasıl yapılacağını ihmalsiz olarak bilmekle mümkündür…”
Mükellefiyete ehliyeti varken, kendi güçlerinin tümünü kullanmadan, bu işlerle uğraşmayanlar var: “Biz kimiz ki onlar gibi olalım” diyerek kendini küçük görme hastalığına yakalanarak sahip oldukları değerleri kullanmaya teşebbüs etmeyenlerin hesapları ağır olur. Bu hesabın kolaylaşması, vahyin idrâki iki cümle GAYRET, CEHD arasındadır. Birincisi daha önce öğrenmek için, ikincisi öğrendikten sonra kullanmak ve faydalanmak için gösterilecek çaba iledir. Yani doğru karara varmak; memnun olmadığı bir mevzuya karşı çıkmak için sebat ederek elinden gelenin en iyisini yapmak için tüm gücünü kullanmaktır. Çünkü insan, her bir soru ve sorunu çözmek için akl-ı selîmle kaynağa müracaat ederek derinlemesine araştırması gerekir. Aksi hâlde iyi niyet, kusurundan doğan mesuliyeti ortadan kaldırmaz. İçinden çıkamadığı hususlarda ise istişare ederek, bilenlerden ve işin ehline sorarak doğru cevaplamak uğruna elinden gelen tüm imkânları kullananlar için: “Bizim uğrumuzda cihâd edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza ileteceğiz…”[11], “İyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verileceği ve seyyiatlarının örtülüp bağışlanacağı müjdelenir.”[12]
İşte fıkıh gibi şerefli bir ilme de bu insanlar sahip olurlar. Yalın bir ifade ile: Fıkıh, kişinin rüşte ermesi yani yararına ve zararına olan şeyleri bilmesidir. (Fakihlere göre ilimlerin en şereflisidir. Kısacası Usûl-i Fıkıh şûrâya, icmâya dayalı içtihat ilmi demektir. Yani fıkıh, işlevini ve hayatiyetini içtihatla korur, geliştirir ve sürdürür. İslâm hukukunun aslî kaynaklarına müracaat ederek bütün zamanlar ve durumlar için pratik hükümler çıkarma eylemidir fıkıh ve içtihad. Her mükellef ibadet ve muamelat konularının sınır ve çerçevesini belirlemek için fıkha müracaat etmek zorundadır.
“Peygamberimizin; İslâm’ın anlaşılması ve pratik hayata tatbikinin sağlanması için, ilim edinmenin kadın erkek herkese farz olduğu, erkeği de kadını da içtihada ve buna ehil olmaya çalışmalarını teşvik ettiği fıkıh kitaplarında yer almaktadır. “Allah’ın kitabında ve Resulullah’ın sünnetinde bulamazsam, kendi reyimle içtihad ederim” diyenin sırtını sıvazlayıp memnuniyetini izhar için Allah’a hamd ve senada bulunduğunu ve nihayet vahyin gelmediği veya geciktiği yerlerde arkadaşlarının görüşünü alarak bizzat (kendilerinin de) içtihad da bulunduğu bilenen gerçeklerdir.[13] Bu açıdan bakılınca, fetva ile içtihad arasında bir fark yoktur: Her fetva bir içtihad ve her içtihad bir fetvadır.”[14] Bunun gayesi: Şer’î hükümlerin teşrî hikmetini gösterir ve bunların anlaşılmasına yardım eder. Bu sayede insanların dünya ve ahiret saadetine vesile olur. Fıkhın dayanağı Allah’ın kitabı ve Resûlullah’ın sünnetidir. İcma ve kıyas da bu iki esasın izahı ve genişletilmesidir. İş bu aklın cihadı olan fikrî cehd “Müslümanlığını âtıl hâlde terk etmemiş bir insanın önüne çıkan meselelerini, soru ve sorunlarını ilmî haysiyetle çözmek için olanca gayreti seferber edip çare araması kendisine vecibedir. Atasoy Müftüoğlu da: “Fıkıh her dönemde naslardan çıkarak, nasların temel özelliklerini koruyarak gerektiğinde yeni hükümler çıkarmak, gerektiğinde yeni karşılaşılmamış durumlar için yeni çözümler getirmek için başvurulacak bir yöntem biçimidir” demektedir. İmam Gazali’nin tespitiyle de: “Her insan bir başkasının görüşüne göre değil bizzat galip zannına uymakla memurdur.” Bu sünneti ihmal ederek araştırmayı terk etmek öldürücü bir bid’attir. Ve bu ibadetin terki veya ihmali gerileme ve çöküşün sebebi olduğundan mevcut bütün gücüyle doğruyu aramayı ihmal edenler ziyandadır.[15] Daha birçok âyet bu anlamda: İslâm’ın ilme, düşünce arayıcılığına verdiği ehemmiyet o kadar yüksek bir mertebedir ki, baba ve ataları taklide dayanan iman dahi makbuliyet arzetmemiştir.[16] Bu anlamda Kur’ân-ı Kerîm, fıkhedenleri iman sahibi; inkârcıları ise fıkıhsızlar olarak tanımlamaktadır. Öyle anlıyoruz ki fıkıh, iman etmeden önce bir düşüncedir. Fıkıh tahkîkî, tecdîdî, yakîn imana götürür. Yani akılını vahiyle kontrol altına alıp tefekkür edenlere deliller ve olaylar açık alâmetlerdir. Fakat sahip oldukları hazine olan Kur’ân’ı anlamaya, dinlemeye idrâk etmek için düşünmeye yanaşmayan fehimsizler gerçeği anlayamazlar. Çünkü cehalet, hevâ ve haset onların anlayışlarının üstünü örtmüştür.[17]
Resûller, Allah’tan aldığı vazife icabı tebliğ buyurmuş oldukları vahiyler Sünnet-i Seniyye’lerden geçerek bizleri yücelten fıkhımızın tek ve ana kaynağı olmuştur. Onun dışındaki galip zanlar (ictihad) kollektif itikatlar (icma) bu temel kaynağa giden yoldaki zaruri ve gerekli uğraklardır; dinin farzlarını ve kesin haramlarını ebediyen koyamazlar. İbadet ve itikatta içtihat olmaz, içtihat hukukta ve muamelatta yapılır.
Kitap ve sünette bulunmayan konular etrafında, kitap ve sünnet’in ruhuyla bütünleşebilecek yorumlar geliştirmek, tahkiki İslâm bilgisinin bir gereğidir. Fıkhî birikimimiz yalnızca geçmişin mirasından ibaret telakki olunamaz.
Dünkü fıkıh mirasının bugünün sorunlarına tümüyle cevap vermemesi kadar doğal bir durum olamaz. Dünün müçtehitleri kendi dönemlerinin sorunlarına cevap aradılar, günümüzün sorunlarına değil. Bu nedenle anlayışlı (fakih) Müslümanlar, geçmişte ve hâlihazırda hiçbir zaman kendi sözlerinin din olduğunu, kayıtsız şartsız bunlara uyulması gerektiğini söylememişlerdir. “Müçtehitlerin ortak görüşlerindeki beyânatları: “Bizim bu ilmimiz, gücümüzün yettiği en iyi bir re’ydir (görüştür); birisi bundan daha iyisini ortaya koyarsa onu kabul ederiz” şeklindedir. Mesela Ebû Hanife (r.a.): “Bu bizim ulaştığımız en iyi neticedir. Kim bundan hayırlısını bulursa ona uysun.” demiştir. “…Ahmed b. Hanbel’e göre: İlim adamlarının sözleri zamanlarına ait olup çağlarına mahsus olan müşkillerin hâllinden ibarettir.” Mesela fıkıh kitabı mültekâ da: “Kâfirlerin memleketinde Müslüman ile Kâfiler arasında riba faiz yoktur”[18] şeklinde geçiyorsa da akıllı bir mü’min faize girmeden de zarar etmeden de alışveriş etmenin çaresini arar bulur. Bu hususa Müslümanların azami derecede dikkat etmesi gerekir. Çünkü faiz Mü’minlere yakışmayan çirkin bir iştir.
Bu anlamda Müslümanların herhangi bir mezhebe bağlanmaları yolunda ne naklî ve ne de aklî bir delil yoktur. Mezhep din değil; istikamet üzere yolda yürüyüş tarzı ve metot mânâlarına gelir. Mezhepler farklı müçtehitlerin farklı içtihadlarından doğmuş, sistematik içtihadlara dayalı okullardır.
Herhangi bir mezhebe bağlanmak ne farzdır, ne vacip ne de sünnet; şerâiti belirleyen hususlardır da diyebiliriz. Dolayısıyla her Müslüman; ilmî liyakat ve dirâyeti bulunmadığı takdirde herhangi bir mezhebin yorumuna, müşâvirliğine ihtiyaç duyabilir. Keyfî hareket etmemek, herhangi bir mezhebi hafife almamak, küçümsememek koşuluyla, ciddiyet ve dürüstlükle amel etmek ve öğrenmek kastıyla bir kişinin başka bir mezhebe uyması ya da tercih etmesi mümkündür.”[19]
Millet başkanının içtihadî görüşler arasından seçip tasdik ederek kanunlaştırdığı reylerin dışında kalan hiçbir görüşün toplum için geçerli olmayacağı bir husustur. Dolayısıyla ilmî haysiyet ve haşyetle, şartlara ve zaruretlere binaen mezheplerdeki uygulamalara göre hareket edilir. Mesela bir durumda çıkan kanla abdestinin bozulduğuna dair sorulan soruya karşı hayır denebilecekken bir başkasına bozulmadığının söylenebileceği gibi. Şimdi şâfîyim, hanefîyim diye mi yoksa duruma göre mi olmalıdır? Demek isteriz ki, sağa sola sapmadan, dosdoğru gidişatlarla beliren, mü’minlerin yol alış edalarının adına, ehl-i sünnet mezhebi denmiştir. İlmî yoldan şaşmamayı ön gören iş bu tek mezhepte, yol alış metotlarını sünnet-i seniye’ye tanzim eden Müslümanların takip ettikleri tek iz tevhîddir. Mezhep imamları Resûlullah’ın tevatüre dayanan, yine sünnetlerini esas alan cümle salih seleflerin okulları, esasta hep bu tek ve yegâne doğru doktrine (mezhebe) bağlıdır.
İÇTİHAD NEDİR?
İçtihad, cihâd kelimesinden türemiş hukuki bir kavramdır. Her dönemde dinamizmin, hayatiyetin ve aktivizmin kaynağı olmuştur. İçtihad “fakihin” şer’î, amelî bir meselenin hükmünü, ilgili delillerden çıkarabilmek için olanca gayreti sarf etmesi anlamına gelir. Özellikle de hukuk bilgisine hâiz kimse. Yaratıcının hayırlı gördüğü kimseler gittiği yolu, o yolda kendine has yürüyüş tarzını; dinini anlayanlardır. Konuşanın, sözünden muradını anlamaktan ibarettir. “Hüküm taalluk eden gizli mânâya isabet ve vukuf” olduğu; bu rey ve içtihatla çıkarılmış görüş derin tefekküre muhtaç bir ilim olduğu da söylenmiştir. Rey ve içtihad, aslî iki delil olan Kur’ân ve sünneti, sayılan metotları ve benzerlerini kullanarak anlama ve yorumlama, metinle akıl ve toplumun arasını bulma faaliyetidir.
“Fazlurrahman’a göre, ilk dönem Müslümanlarının ortaya koydukları sünnetin gerçek muhtevasının, büyük ölçüde içtihatların zamanla icmâ hâlinde kabulüne dönüştüğü ve bir anlamda içtihadın bir ürünü olduğu artık açıkça kabul edilmelidir. Sünnet malzemesini meydana getiren, sınırları ve ne olduğu tam da belirlenmemiş olan nebevî sünnetin genel yönlendirmesi ışığında ortaya çıkan kişisel içtihatlardır. Bu içtihatların icmâ hâlindeki tezahürü de sünnet malzemesini oluşturur. Yani sünnetin muhtevası ile icmânın muhtevası aynı şeydir. İcmâ ise ortaya konulan bu içeriğin doğruluğunun tespit ve temininde bir garanti unsurudur. Yine Fazlurrahman’ın yaklaşımına göre sünnet, içtihat ve icmâ sayesinde varlığını sürdürmek ve hiçbir zaman durağanlıkla sonuçlanacak bir dönüşüm içerisine girmemek zorunda idi.”[20]
Yaşayan sünnet ile Hz. Peygamber’in tarihi olan sünnetinden ayrı olmadığının son derece açık olduğunu; yaşayan sünnet ile Hz. Peygamber’in sünneti arasında gerçekten de sıkı bir bağ vardır. İlk dönem kadı, fakih, mütefekkir ve idareciler, nebevî sünneti Müslümanların ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak yorumlamışlardır. Her nesilde ortaya çıkan malzeme şayan sünneti oluşturmuştur.[21]
İcmâ, istişare ile İslamî otoriteye bağlı müessesenin olduğu yerde verilen karar ve hükümler karşısında bir Müslüman’ın şuur altında soru işareti olsa da fitneye sebep olmaması için verilen içtihada uymaları gereken bir vecibedir.[22] “Bazı müfessirler “ulu’l-emr’den maksat siyasi otoritedir” demişlerdir. Bununla beraber siyasi otoritenin hükmü ve kararları ulemanın hüküm ve fetvalarına uymadıkça itaat vacip olmaz. O hâlde ulema siyasi otoritenin amiridir.”[23]
İslâm’ı yaşarken belli bir fıkıh mezhebine bağlı kalınmaz. Fıkhın ortaya koyduğu hükümlerin değişkenliği zaman, durum ve şartlara göredir. İnsanlar teferruatlarla uğraşıp Resûle atıfla uğraşmadan içtihad ve icmâya müracaat etselerdi hadis uydurmaya teşebbüs etmezlerdi.
İçtihad kapısının kapalı tutulduğu bir ortamda hiçbir hukuk sistemi gelişme kaydedemez. Herhangi bir dönemde içtihad faaliyetinin ve müçtehidlerin bulunmaması o dönemde her tür din ilgisinin ve gayretinin ortadan kalkmış olması demektir.
REY VE KIYAS
Bir şey veya bir konuda başka bir şeye bakarak hüküm verme; iki şey arasındaki benzerlikleri tespit etme, hakkında nass (ayet ve hadis) bulunan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illetten dolayı, hakkında nass bulunmayan meselenin hükmüne bağlamak anlamında bir fıkıh usûlü… Müçtehid tarafından içtihad yapılarak çıkarılan hükümler, kıyas yoluyla kitap ve sünnet’e dayandırılır. Çünkü şer’î hükümler ya doğrudan doğruya âyet ve sünnetlere ya da kıyas yoluyla naslara dayanır (sigara ve trafik yasakları gibi).
“İslâm hukukunda kıyas; rey ve ictihadın gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Ferdi akıl yürütme mahsulü olan ictihad olarak “rey” adını almaktaydı, bu zamanla gelişerek ve sistematik bir şekil alarak “kıyas” adını almıştır.
Demek oluyor ki kıyasın temelini rey ile ictihad teşkil etmektedir.” Rey, görüş, düşünce, fikir anlamına gelen bir fıkıh terimi olarak müçtehitlerin, Kur’ân ve sünnette açıkça bildirilmeyen bir mesele hakkında dinî delillerden çıkarmış oldukları hükümleri ifade eder. Sahabe ve tâbiûn, kıyas ve rey dâhil içtihadın hemen hemen her türünü tarif edip ismini vermeden uygulamış ve reyi, “kitap ve sünnetin açıkça temas etmediği meselelerde nasların ışığı altında yani umumi prensiplerden ve dinin ruhundan hareket ederek varılan hüküm” mânâsında tatbik etmişlerdir. “İçtihadu’r-Rey” adıyla anılan bu uygulama, sahabi Mu’az b. Cebel’den itibaren kullanılıyor ve bu tâbir; kıyas, örf ve âdet, maslahata riayet, istidlal (bir konuda kanıtlara dayanarak sonuç çıkarma) zaruret ve benzeri hüküm elde etme metot ve yollarını kapsamı içine alıyordu.
Onun sünnet-i seniyesini en iyi kavrayan ashaptan Hz. Ömer, Hz. Peygamberin öğrettiklerine sadık kalmak için sünnetini harfiyen tatbik etmez fakat ruhunu uygulamaya koymaktadır. Mesela Hz. Peygamber Hayberin fethinden sonra, ganimet dağıtmıştı. Hz. Ömer zengin Suriye topraklarını fethettiğinde, savaş arkadaşları, Hz. Peygamberin Hayber konusundaki tutumunu hatırlatarak, arazinin cihâd edenler arasında paylaştırılmasını istediler. Hz. Ömer bu isteği uygun görmedi. Çünkü ortadaki tarihi durum eskisinden tamamen farklıydı. Zira zengin Suriye topraklarından askerlerine tamamıyla mülkleri olacak paylar vermek bir asker toprak aristokrasisi, bir çeşit derebeylik meydana getirmek olacaktı. Bu ise Kur’ân’ın mesajına ters düşerdi.
Bir başka örnek; Hz. Peygamber, İslâm’ın güçlükle yayıldığı bir dönemde ümmetin servetinin bir kısmının (devlet hazinesinden bir payını), maddi sorunlarından dolayı İslâm’a geçmekte tereddüt eden kimselere (kalpleri İslâm’a ısındırılacak kişilere) yardım olarak ayrılmasını kararlaştırmıştı. İslam toplumu güçlü ve zengin hâle gelince Hz. Ömer bu uygulamaya göre değil içtihatla Kur’ân’ın ruhuna riayet etmişti. İslâm’da aslolan hak ve adaletin korunmasıdır. Mesela “açlık yüzünden hırsızlık yapmak zorunda kalmış zavallıyı değil de, onu aç bırakmış efendiyi cezalandırması” içtihadından da anlaşılıyor ki, meselenin illeti dikkate alınarak hareket edilmesidir.
Muhammed Esed’in bu hususa dair bir açıklamasında: “Bedir’de Müslümanlar tarafından ele geçirilen esirler ve onlara ne yapılacağı hakkında Hz. Peygamber, ashabı ile istişarede bulunmuştur. Hz. Ömer, geçmişteki kötü davranışlarından dolayı onların öldürülmeleri gerektiğini öne sürerken, Hz. Ebû Bekir ise bunların affedilip fidye karşılığı bırakılmasını, böyle bir hareketin onlardan bazılarının da belki İslam’ın gerçekliğini, üstünlüğünü anlamalarına vesile olabileceğini zikreder. Hz. Peygamber, Ebû Bekir’in savunduğu hareket tarzını benimsedi ve esirleri serbest bıraktı. Âyette: “Allah tarafından önceden irade edilmiş (böyle) bir ilke (kitap olmasaydı, Müslümanların başına geleceği bildirilen “büyük azap” da açıkça göstermektedir ki esirlerin öldürülmeleri gerçekten büyük ürkütücü bir günah olacaktı.[24]
İslâm’da aslolan adalet ve hakların korunmasıdır. Mesela miras taksimi adalet ve hakkaniyete dayalı bir fıkhı gerektiriyor. Fazlurrahman bu gibi konulara dair Kur’ân’da ve hadislerde yer alan hükümlerin hukuki hüküm ifade ettiğini, bunların sonraki dönemde yeniden değerlendirilmesinin zorunlu olduğunu ifade etmiştir.[25] Yine bankalar ile iştigal, kredi vs ekonomik konular yeniden fıkhedilmelidir.[26]
Her dönemin âlimleri tarafından ortaya konulan ilke ve kanun maddeleri, esasta Kur’ân ve sünnete dayanmakla birlikte, her çağ ve zamana göre fıkha açıktır. Bu hususa dikkat edilmediği içindir ki, Reşit Rıza kendi döneminde pek çok İslâm devletinin hukuk kitaplarının zamanın ihtiyaçlarına cevap vermediğinden yakınmıştır. Fazlurrahman’a göre ise, İslâm’ın ilk günlerine dönmek zahir anlamıyla anlaşılırsa bu çok dar ve durağan bir anlayış olur. Kur’ân ve sünnetin asr-ı saadetteki uygulamasına dönme düşüncesine benzer fikirlerin tam olarak 7. yüzyıldaki atalarının yaptıklarını yapmayı istemek olduğunu, oysa tarihin bir parçasının bir başka çağda aynen tekrarlanmasının mümkün olmayacağını söyleyerek imkânsız görmüştür.[27]
Burada şunu ifade etmek gerekir ki her sistem, problemlerini kendi sistemi içinde çözmeyi amaç edinir ve doğru olanı da budur. Bu itibarla İslâmî bir meselenin çözümünü, İslâmî sistem ve nizam içinde aramalıdır.
Böyle bir otoritenin olmadığı yerlerde Müslümanlar ilmî haysiyetle kaynaklara müracaat ederek samimiyetle acele etmeden sorunu ve soruları hakkında içtihat edebilir. Bu içtihat kendini bağlar ise de hiçbir delile başvurmaksızın tenkiti muteber olmaz veya bir fikrin reddi söz konusu olamaz.
Görecelik hastalığı fikirleri eleştirecek delilleri toplamadan bu da senin fikrin diyerek fikirleri itibarsızlaştırma hastalığıdır ve itibarsızların işidir. Bu delilden Mesela Tıp Fakültesi’nde okuyup da o dalın bir bölümünde ihtisas görmesi yani bir şeyin her şeyini her şeyin bir şeyini iyi idrak etmek gibi.
“İslâm şeriatı hemen her vesileyle taklidi kınayarak, bağlılarını düşünmeye araştırmaya, soruşturmaya, görüş alış verişi yapmaya, her konuda dayanışmaya memur etmektedir.
Taklit herhangi bir hüccet ve delil aramaksızın başkasının görüşünü kabul etmektir. Taklit, delilini nereden aldığını, nereye dayandığını bilmeden, Peygamber dışında bir kimsenin sözünü kabul etmek ve onunla amel eylemekse, elbette “…delilini sormadan, sözü hüccet olmayan bir kimsenin içtihadına uymak” olur ki, bu arayıcı olarak yaratılan insan fıtratına uymaz. Çünkü kendisine verilen akıl, irade ve tefekkür cevherini yerinde kullanmamıştır. Taklide razı olmak: “Biz bilmeyiz, ancak büyükler bilir!” gibi sloganlar, Cenâb-ı Hakk’ın her insana bahşettiği saadete eriştirecek bilgiye olan istidadı köreltmektir. “Şahsiyet, insanın kime ve neye olursa olsun, körü körüne itaatı reddettiği ve insanın, ruhun üstün değerini kabul ettiği yerde başlar.”[28]
Ahmed İbn-i Hanbel: “Sakın hiçbir kimseyi taklit etmeyin. Taklidicilik, gözlü adamları gözsüz eden esaret altında yaşatır, demiştir.” “İmam Gazali’nin tespitiyle de her insan bir başkasının görüşüne göre değil bizzat kendi araştırmasıyla meydana gelen galip zannına uymakla memurdur.” demektedir.
Reşid Rıza da donukluk ve taklidin her zaman kötü ve yanlış olduğunu, değişen şartlara göre ortaya çıkan ihtiyaçlara cevap vermek için hukuk alanındaki değişikliklere her zamankinden daha fazla ihtiyacın varlığını ileri sürmüştür.[29]
Rabbimizin rızasına ermek için Kitabımızı fıkhederek okuyup emrolunduğumuz gibi dosdoğru yaşayan bahtiyarlardan olmamız duasıyla.
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
Düşmanlara ahbâbını zemm oldu zerafet
Dildardan ağyâra şikâyet yeni çıktı
Sâdıkları tahkîr ile red kaide oldu
Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı
Hak söyleyen evvel dahi menfûr idi gerçi
Hainlere amma ki riayet yeni çıktı
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
Türkçeye çoğunlukla ‘faydacılık’ olarak tercüme edilen pragmatizm, esasında, doğrudan ‘fayda’ kelimesinin çağrıştırdığı anlam dünyasına değil, ‘pragma’ya yani ‘pratik’e dönük, uygulamayı merkeze koyan bir düşünme biçimine karşılık gelir. Çoğunlukla fırsatçılık (oportünizm) veya yararcılık (utilitaryanizm) ile karıştırılır. Charles S. Peirce ve daha çok da William James tarafından kurulduğu kabul edilen bu yaklaşım, Batı düşüncesinin gelişim evrelerinin belirli …
Fıkhı Fıkhedelim!
İnsan, diğer varlıklar birçok ikrama sahip olarak yaratılmıştır. Kendine özgü akıl, irade ve daha birçok potansiyele sahiptir. Tüm bayağılaşmalara karşı yeryüzünü tüm mahlûkatın yaşayışına elverişli hâle getirmeye çalışan tek varlık da insandır! Bu yapısını geliştirip, vazife ve sorumluluklarını yerine getirdikçe yeryüzü daha yaşanılır olur. Biz buna aklın cihâdı diyoruz. Yani iyiyi kötüyü, zararlıyı yararlıyı vahyi fıkhederek; ilmî haysiyetle istikamet üzere yola revan olmaya çalışmaktır. Bu anlam çabası cihaddır ve bu cihad, ferdi, aileyi ve toplumu inşa eder. Bu şuurla yapılan amel ve ibadetler insanı ıslah edip, kerim ahlâka erdirir. Dinini fıkhetmeden/ anlamadan yola çıkanlar sağa sola savrulmakla kalmadıkları gibi bir de zillete düçâr olurlar. Bu anlamda dini fıkhetmek için yapılan cihâd, cihadın zirvesidir. Mü’min bu gayretle asrın idrâkine İslâm’ı sunarak insanlığa selâmet yolunu göstermiş olur. Dolayısıyla mü’minler cihâd ederek, hakkın, adaletin yerine getirilmesi için dünyayı bir ibadet mahalli bilirler. Bugüne kadar dinimizi fıkhedip, değerlerimizi bilip, sorumluluklarımızı yerine getirseydik maddî manevî perişan hâle düşmezdik. Öylesine seküler ve mistik hâle gelindi ki din ve ahlâk pâyimâl oldu. Kaç hâne, kaç Müslüman cihâd ruhuyla, sahip olduklarını değerleri uğrunda kullanıp da gereken bedeli ödüyor!?
Hakikatin peşinde olmak, hakkı söylemek Allah’a verdiğimiz sözdür. Hak, hakikat sahibinindir. O’nun sözü fıkhedilmemişse, soru ve sorunlara kendi çağının çözümünü üretmek için âlimler bir araya gelip çözüm üretmemişse, Kur’ân fıkhedilip asrın idrâkine sunulmamışsa nasıl doğru bir hayat yaşanabilir?
Âyetler yer, durum ve şartlara göre fıkhedilerek anlaşılır, tatbik edilir.
Her yol Allah’a çıkar felsefesi ile herkes bildiği gibi yaşasın denilebilir mi? Yalan yanlış tasavvurlarla din yaşanır mı? Yaşayan, yaşadığını sanıp avunup dururken; birçokları araştırıp doğruya erme gayreti göstermeden rasyonalist akılla giderek dinden uzaklaşmakta, yozlaştıranlar ve zorlaştıranlar yüzünden gençler giderek hevâileşmektedir. İman, akıl ve fıtrat uyum içinde buluştuğu hâlde insanlığın (ve özelde Müslümanların) giderek İslâm’dan uzaklaşmalarının sebebi vahyi şartları dikkate almamasının bir sonucu olarak fıkhetmemeleri; kavramlara yanlış anlamlar yüklemekten veya cihâd ahlâkından uzak davranışlar sergilemelerinden kaynaklanmaktadır.
“Öyle ise kâfirlere itaat (boyun eğme) etme, onlara karşı (bu Kur’ân ile) büyük bir cihat et!”[1] Bu âyetten anlıyoruz ki en büyük cihâd hakikatin anlaşılması, neşri, cehâlet karanlığının defidir. Kur’ân öyle bir tesire sahiptir ki, hakkın yayılmasını düşünenler ve anlama gayreti içinde olanlar üzerinde devrimler yaratıp onların dimağlarını aydınlatmaktadır. Fakat taassup sahipleri ve inatçı mütekebbirlerin arzu ve emellerinin önünde engeller teşkil ettikleri için ondan yüz çevirmekle kalmayıp, duyulup da insanlar uyanmasın diye ellerinden gelen tüm oyunları sergilemektedir.
Nitekim Hz. Muhammed’in İslâm mesajı o günün mütekebbir münkirlerinin engellemelerine rağmen yayılmış, nice nurdan habersizlerin gönüllerini aydınlatarak kısa dönemde uluslararası din hâlini almıştı. Günümüz teknolojisi ile iletişime geçen insanlar Kur’ân’ın bizzat kendisiyle karşılaşsa ve onu yaşamak için anlama çabası içerisinde okusalar yeniden büyük bir hızla cihâna yayılır ve onu iktidar yapacak lideri ve gücü oluştururlar. Yeter ki bu din dâvâ edilsin, yeter ki bu din uğruna gereken bedel ödensin, yeter ki Allah’ın kelimesi üstün olsun diye tüm imkân ve kaynaklar bu uğurda sorumluluk bilinciyle kullanılsın.
Sömürgeci, yeryüzünü ifsad eden güçler, ellerinde bulundurdukları imkân ve silahlarla halkında Müslüman olan ülkeleri tehdit ediyorlar. İnsanlar ezilmekte, herkes farklı bir sıkıntı ve eza içerisinde yaşamaktadır. Bu hâlden kurtulmanın yolu; (defâatle söylense de) Müslümanların bütün gayret ve imkânlarını zulmün, cehaletin kalkması için seferber etmelerinden geçmektedir. Kâfirlere boyun eğmekten ve zulümden ancak bu şekilde kurtulabilirler. Rabbimizin de buyurduğu gibi her gürültüyü aleyhlerine sanan, gücünü silahtan ve kaba güçten alan korkaklara karşı uyanıp kıyama kalkılmalıdır![2]
Rahmet eseri Kur’ân-ı Kerîm’de zaruretler zorlamadığı müddetçe savaşılmayacağı[3]; tevhitle bağlantısı bozuk insanlara hizmetin öne sürülmesi[4]; cahillere, kâfirlere karşı tedbirde ilmî delillerle mücadele etmesi[5]; cihâdı terk edenlerin fâsıklardan ve zalimlerden olarak ikaz edilmesi[6]… “Cihâdın efdali zalim sultan katında hakkı söylemekse”; “Bir kimsede çirkin bir iş görürsen onu elinle düzeltip dilinle ıslah etmekse” nasıl olur da cihâd gibi çok şümûllü bir ibadeti zaruretler hâlinde gerçekleşen savaşla karıştırılarak alanı daraltılır. O hâlde ‘fıkh’ın esası, bir meseleyi iyice anlamak, doğru çözüm bulmak için akıl, irade ve derin bir tefekkürle kaynaklara müracaat ederek çözmeye çalışmaktır. Yani konuyu hakkıyla idrak etmek, doğru bilgiye, anlayışa nail olmak için kendini bilgi edimine adamaktır. Istılâhı anlamda ise fıkıh; din hususunda beşeri görüş ve felsefelerle, ilahi vahyin sınırlarını, hudutlarını anlayıp ayırabilen beyinlerin izzet getiren çalışmalarıdır. Bu manada fıkıh usûlü, meselenin ‘öz’üne tekabül eden şeylerdir. Yani dinde hüküm çıkarmanın özü, ‘edille-i erbaa’ olarak da bilinen Kur’ân, sünnet, kıyas ve icma’dır. İnanç ilkelerinin belirlendiği ilim de, fıkıh ilkelerinin belirlendiği ilimden önce gelir. Çünkü iman amelden önce gelir! Bu mânâlardan da açıkça anlaşılacağı gibi, ‘usûl’ meselenin özüne taalluk eden, yani tâli olmayan şeydir.
Bilinmelidir ki ‘ilim’ asıldır, özdür, köktür. İlim haktır, doğrudur, erdemdir. Bu nedenle ancak ilim sahibi olmakla fıkhetme de yol alınır.
Bu hayatın sonsuzluğa götüren bir yolculuk olduğunu anlamak ilmin, sanatın ve dinin gerçeğini idrake yol alışıdır. İşte bu mücâhidler/mücâhideler değerlerinin yaşanması için gereken fedakârlığı en güzel üslupla usûlüne uygun ne gerekiyorsa yaparlar.[7]
Buhârî’de, Resûlullah(a.s.)’tan gelen bir habere göre: Yaratıcının hayırlı gördüğü kimseler; gittiği yolu, o yolda kendine has yürüyüş tarzını, dinini anlayan, yani dinde fakih olanlardır.
Fıkhın esası: İdrâken gaflete, zihnin tembellik marazına düşmemesi, kişinin Müslümanlığını durdurmasıdır.[8]
Bu çalışma yapılırken yanılabilir miyiz? Gayet tabi yanılabiliriz. Yüzde yüz isabet Allah’ın düzeltmesi ile Resûle aittir. Bizler yanılmayı göze almadan yorum üretemeyiz ve görüşümüzü mutlaklaştırmadan, ilmî haysiyet ve zikir uyanıklığı içerisinde hareket etmeliyiz. Bu gayretle yaptığımız çalışmada “İsabet edilirse iki, yanılırsa bir sevap kazanılır.” Yeter ki, Rabbinin rızasını hayatın merkezine alıp acele etmeden, samimiyetle doğruyu araştırarak hareket etmeye gayret edilsin. Çünkü bu kimseler ilmin bahşettiği değerin farkında olarak Rabbini, dinini ve sorumluluklarını önemsediği için müjdeyi hak etmişlerdir.[9]
Her Müslüman itikat, ibadet ve muamelata dair dinini kaynağından öğrenip veya ilmine güvendiği bilenlere sorarak yaşamakla mükelleftir.[10] Ferdî güçsüzlüğün dışında kimse bu ibadeti yerine getirme hususunda mazeret beyan edemez, etse de geçerli olmaz. “Öyle ise, Allah’ın saadete götüren yolunu bilmek isteyenler, bilhassa ilmî usûlde gayret sarf eden mücâhidlerden olmaya bakmalıdır ve gücü varken kendi mes’elesini bir başka mü’mine terk ederek araştırmayı bırakmamalıdır. İmâm-ı Rabbânî der ki: “Amelleri sahih bir şekilde yerine getirmek ise ancak, amelleri ve onların nasıl yapılacağını ihmalsiz olarak bilmekle mümkündür…”
Mükellefiyete ehliyeti varken, kendi güçlerinin tümünü kullanmadan, bu işlerle uğraşmayanlar var: “Biz kimiz ki onlar gibi olalım” diyerek kendini küçük görme hastalığına yakalanarak sahip oldukları değerleri kullanmaya teşebbüs etmeyenlerin hesapları ağır olur. Bu hesabın kolaylaşması, vahyin idrâki iki cümle GAYRET, CEHD arasındadır. Birincisi daha önce öğrenmek için, ikincisi öğrendikten sonra kullanmak ve faydalanmak için gösterilecek çaba iledir. Yani doğru karara varmak; memnun olmadığı bir mevzuya karşı çıkmak için sebat ederek elinden gelenin en iyisini yapmak için tüm gücünü kullanmaktır. Çünkü insan, her bir soru ve sorunu çözmek için akl-ı selîmle kaynağa müracaat ederek derinlemesine araştırması gerekir. Aksi hâlde iyi niyet, kusurundan doğan mesuliyeti ortadan kaldırmaz. İçinden çıkamadığı hususlarda ise istişare ederek, bilenlerden ve işin ehline sorarak doğru cevaplamak uğruna elinden gelen tüm imkânları kullananlar için: “Bizim uğrumuzda cihâd edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza ileteceğiz…”[11], “İyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verileceği ve seyyiatlarının örtülüp bağışlanacağı müjdelenir.”[12]
İşte fıkıh gibi şerefli bir ilme de bu insanlar sahip olurlar. Yalın bir ifade ile: Fıkıh, kişinin rüşte ermesi yani yararına ve zararına olan şeyleri bilmesidir. (Fakihlere göre ilimlerin en şereflisidir. Kısacası Usûl-i Fıkıh şûrâya, icmâya dayalı içtihat ilmi demektir. Yani fıkıh, işlevini ve hayatiyetini içtihatla korur, geliştirir ve sürdürür. İslâm hukukunun aslî kaynaklarına müracaat ederek bütün zamanlar ve durumlar için pratik hükümler çıkarma eylemidir fıkıh ve içtihad. Her mükellef ibadet ve muamelat konularının sınır ve çerçevesini belirlemek için fıkha müracaat etmek zorundadır.
“Peygamberimizin; İslâm’ın anlaşılması ve pratik hayata tatbikinin sağlanması için, ilim edinmenin kadın erkek herkese farz olduğu, erkeği de kadını da içtihada ve buna ehil olmaya çalışmalarını teşvik ettiği fıkıh kitaplarında yer almaktadır. “Allah’ın kitabında ve Resulullah’ın sünnetinde bulamazsam, kendi reyimle içtihad ederim” diyenin sırtını sıvazlayıp memnuniyetini izhar için Allah’a hamd ve senada bulunduğunu ve nihayet vahyin gelmediği veya geciktiği yerlerde arkadaşlarının görüşünü alarak bizzat (kendilerinin de) içtihad da bulunduğu bilenen gerçeklerdir.[13] Bu açıdan bakılınca, fetva ile içtihad arasında bir fark yoktur: Her fetva bir içtihad ve her içtihad bir fetvadır.”[14] Bunun gayesi: Şer’î hükümlerin teşrî hikmetini gösterir ve bunların anlaşılmasına yardım eder. Bu sayede insanların dünya ve ahiret saadetine vesile olur. Fıkhın dayanağı Allah’ın kitabı ve Resûlullah’ın sünnetidir. İcma ve kıyas da bu iki esasın izahı ve genişletilmesidir. İş bu aklın cihadı olan fikrî cehd “Müslümanlığını âtıl hâlde terk etmemiş bir insanın önüne çıkan meselelerini, soru ve sorunlarını ilmî haysiyetle çözmek için olanca gayreti seferber edip çare araması kendisine vecibedir. Atasoy Müftüoğlu da: “Fıkıh her dönemde naslardan çıkarak, nasların temel özelliklerini koruyarak gerektiğinde yeni hükümler çıkarmak, gerektiğinde yeni karşılaşılmamış durumlar için yeni çözümler getirmek için başvurulacak bir yöntem biçimidir” demektedir. İmam Gazali’nin tespitiyle de: “Her insan bir başkasının görüşüne göre değil bizzat galip zannına uymakla memurdur.” Bu sünneti ihmal ederek araştırmayı terk etmek öldürücü bir bid’attir. Ve bu ibadetin terki veya ihmali gerileme ve çöküşün sebebi olduğundan mevcut bütün gücüyle doğruyu aramayı ihmal edenler ziyandadır.[15] Daha birçok âyet bu anlamda: İslâm’ın ilme, düşünce arayıcılığına verdiği ehemmiyet o kadar yüksek bir mertebedir ki, baba ve ataları taklide dayanan iman dahi makbuliyet arzetmemiştir.[16] Bu anlamda Kur’ân-ı Kerîm, fıkhedenleri iman sahibi; inkârcıları ise fıkıhsızlar olarak tanımlamaktadır. Öyle anlıyoruz ki fıkıh, iman etmeden önce bir düşüncedir. Fıkıh tahkîkî, tecdîdî, yakîn imana götürür. Yani akılını vahiyle kontrol altına alıp tefekkür edenlere deliller ve olaylar açık alâmetlerdir. Fakat sahip oldukları hazine olan Kur’ân’ı anlamaya, dinlemeye idrâk etmek için düşünmeye yanaşmayan fehimsizler gerçeği anlayamazlar. Çünkü cehalet, hevâ ve haset onların anlayışlarının üstünü örtmüştür.[17]
Resûller, Allah’tan aldığı vazife icabı tebliğ buyurmuş oldukları vahiyler Sünnet-i Seniyye’lerden geçerek bizleri yücelten fıkhımızın tek ve ana kaynağı olmuştur. Onun dışındaki galip zanlar (ictihad) kollektif itikatlar (icma) bu temel kaynağa giden yoldaki zaruri ve gerekli uğraklardır; dinin farzlarını ve kesin haramlarını ebediyen koyamazlar. İbadet ve itikatta içtihat olmaz, içtihat hukukta ve muamelatta yapılır.
Dünkü fıkıh mirasının bugünün sorunlarına tümüyle cevap vermemesi kadar doğal bir durum olamaz. Dünün müçtehitleri kendi dönemlerinin sorunlarına cevap aradılar, günümüzün sorunlarına değil. Bu nedenle anlayışlı (fakih) Müslümanlar, geçmişte ve hâlihazırda hiçbir zaman kendi sözlerinin din olduğunu, kayıtsız şartsız bunlara uyulması gerektiğini söylememişlerdir. “Müçtehitlerin ortak görüşlerindeki beyânatları: “Bizim bu ilmimiz, gücümüzün yettiği en iyi bir re’ydir (görüştür); birisi bundan daha iyisini ortaya koyarsa onu kabul ederiz” şeklindedir. Mesela Ebû Hanife (r.a.): “Bu bizim ulaştığımız en iyi neticedir. Kim bundan hayırlısını bulursa ona uysun.” demiştir. “…Ahmed b. Hanbel’e göre: İlim adamlarının sözleri zamanlarına ait olup çağlarına mahsus olan müşkillerin hâllinden ibarettir.” Mesela fıkıh kitabı mültekâ da: “Kâfirlerin memleketinde Müslüman ile Kâfiler arasında riba faiz yoktur”[18] şeklinde geçiyorsa da akıllı bir mü’min faize girmeden de zarar etmeden de alışveriş etmenin çaresini arar bulur. Bu hususa Müslümanların azami derecede dikkat etmesi gerekir. Çünkü faiz Mü’minlere yakışmayan çirkin bir iştir.
Bu anlamda Müslümanların herhangi bir mezhebe bağlanmaları yolunda ne naklî ve ne de aklî bir delil yoktur. Mezhep din değil; istikamet üzere yolda yürüyüş tarzı ve metot mânâlarına gelir. Mezhepler farklı müçtehitlerin farklı içtihadlarından doğmuş, sistematik içtihadlara dayalı okullardır.
Herhangi bir mezhebe bağlanmak ne farzdır, ne vacip ne de sünnet; şerâiti belirleyen hususlardır da diyebiliriz. Dolayısıyla her Müslüman; ilmî liyakat ve dirâyeti bulunmadığı takdirde herhangi bir mezhebin yorumuna, müşâvirliğine ihtiyaç duyabilir. Keyfî hareket etmemek, herhangi bir mezhebi hafife almamak, küçümsememek koşuluyla, ciddiyet ve dürüstlükle amel etmek ve öğrenmek kastıyla bir kişinin başka bir mezhebe uyması ya da tercih etmesi mümkündür.”[19]
Millet başkanının içtihadî görüşler arasından seçip tasdik ederek kanunlaştırdığı reylerin dışında kalan hiçbir görüşün toplum için geçerli olmayacağı bir husustur. Dolayısıyla ilmî haysiyet ve haşyetle, şartlara ve zaruretlere binaen mezheplerdeki uygulamalara göre hareket edilir. Mesela bir durumda çıkan kanla abdestinin bozulduğuna dair sorulan soruya karşı hayır denebilecekken bir başkasına bozulmadığının söylenebileceği gibi. Şimdi şâfîyim, hanefîyim diye mi yoksa duruma göre mi olmalıdır? Demek isteriz ki, sağa sola sapmadan, dosdoğru gidişatlarla beliren, mü’minlerin yol alış edalarının adına, ehl-i sünnet mezhebi denmiştir. İlmî yoldan şaşmamayı ön gören iş bu tek mezhepte, yol alış metotlarını sünnet-i seniye’ye tanzim eden Müslümanların takip ettikleri tek iz tevhîddir. Mezhep imamları Resûlullah’ın tevatüre dayanan, yine sünnetlerini esas alan cümle salih seleflerin okulları, esasta hep bu tek ve yegâne doğru doktrine (mezhebe) bağlıdır.
İÇTİHAD NEDİR?
İçtihad, cihâd kelimesinden türemiş hukuki bir kavramdır. Her dönemde dinamizmin, hayatiyetin ve aktivizmin kaynağı olmuştur. İçtihad “fakihin” şer’î, amelî bir meselenin hükmünü, ilgili delillerden çıkarabilmek için olanca gayreti sarf etmesi anlamına gelir. Özellikle de hukuk bilgisine hâiz kimse. Yaratıcının hayırlı gördüğü kimseler gittiği yolu, o yolda kendine has yürüyüş tarzını; dinini anlayanlardır. Konuşanın, sözünden muradını anlamaktan ibarettir. “Hüküm taalluk eden gizli mânâya isabet ve vukuf” olduğu; bu rey ve içtihatla çıkarılmış görüş derin tefekküre muhtaç bir ilim olduğu da söylenmiştir. Rey ve içtihad, aslî iki delil olan Kur’ân ve sünneti, sayılan metotları ve benzerlerini kullanarak anlama ve yorumlama, metinle akıl ve toplumun arasını bulma faaliyetidir.
“Fazlurrahman’a göre, ilk dönem Müslümanlarının ortaya koydukları sünnetin gerçek muhtevasının, büyük ölçüde içtihatların zamanla icmâ hâlinde kabulüne dönüştüğü ve bir anlamda içtihadın bir ürünü olduğu artık açıkça kabul edilmelidir. Sünnet malzemesini meydana getiren, sınırları ve ne olduğu tam da belirlenmemiş olan nebevî sünnetin genel yönlendirmesi ışığında ortaya çıkan kişisel içtihatlardır. Bu içtihatların icmâ hâlindeki tezahürü de sünnet malzemesini oluşturur. Yani sünnetin muhtevası ile icmânın muhtevası aynı şeydir. İcmâ ise ortaya konulan bu içeriğin doğruluğunun tespit ve temininde bir garanti unsurudur. Yine Fazlurrahman’ın yaklaşımına göre sünnet, içtihat ve icmâ sayesinde varlığını sürdürmek ve hiçbir zaman durağanlıkla sonuçlanacak bir dönüşüm içerisine girmemek zorunda idi.”[20]
Yaşayan sünnet ile Hz. Peygamber’in tarihi olan sünnetinden ayrı olmadığının son derece açık olduğunu; yaşayan sünnet ile Hz. Peygamber’in sünneti arasında gerçekten de sıkı bir bağ vardır. İlk dönem kadı, fakih, mütefekkir ve idareciler, nebevî sünneti Müslümanların ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak yorumlamışlardır. Her nesilde ortaya çıkan malzeme şayan sünneti oluşturmuştur.[21]
İcmâ, istişare ile İslamî otoriteye bağlı müessesenin olduğu yerde verilen karar ve hükümler karşısında bir Müslüman’ın şuur altında soru işareti olsa da fitneye sebep olmaması için verilen içtihada uymaları gereken bir vecibedir.[22] “Bazı müfessirler “ulu’l-emr’den maksat siyasi otoritedir” demişlerdir. Bununla beraber siyasi otoritenin hükmü ve kararları ulemanın hüküm ve fetvalarına uymadıkça itaat vacip olmaz. O hâlde ulema siyasi otoritenin amiridir.”[23]
İslâm’ı yaşarken belli bir fıkıh mezhebine bağlı kalınmaz. Fıkhın ortaya koyduğu hükümlerin değişkenliği zaman, durum ve şartlara göredir. İnsanlar teferruatlarla uğraşıp Resûle atıfla uğraşmadan içtihad ve icmâya müracaat etselerdi hadis uydurmaya teşebbüs etmezlerdi.
İçtihad kapısının kapalı tutulduğu bir ortamda hiçbir hukuk sistemi gelişme kaydedemez. Herhangi bir dönemde içtihad faaliyetinin ve müçtehidlerin bulunmaması o dönemde her tür din ilgisinin ve gayretinin ortadan kalkmış olması demektir.
REY VE KIYAS
Bir şey veya bir konuda başka bir şeye bakarak hüküm verme; iki şey arasındaki benzerlikleri tespit etme, hakkında nass (ayet ve hadis) bulunan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illetten dolayı, hakkında nass bulunmayan meselenin hükmüne bağlamak anlamında bir fıkıh usûlü… Müçtehid tarafından içtihad yapılarak çıkarılan hükümler, kıyas yoluyla kitap ve sünnet’e dayandırılır. Çünkü şer’î hükümler ya doğrudan doğruya âyet ve sünnetlere ya da kıyas yoluyla naslara dayanır (sigara ve trafik yasakları gibi).
Demek oluyor ki kıyasın temelini rey ile ictihad teşkil etmektedir.” Rey, görüş, düşünce, fikir anlamına gelen bir fıkıh terimi olarak müçtehitlerin, Kur’ân ve sünnette açıkça bildirilmeyen bir mesele hakkında dinî delillerden çıkarmış oldukları hükümleri ifade eder. Sahabe ve tâbiûn, kıyas ve rey dâhil içtihadın hemen hemen her türünü tarif edip ismini vermeden uygulamış ve reyi, “kitap ve sünnetin açıkça temas etmediği meselelerde nasların ışığı altında yani umumi prensiplerden ve dinin ruhundan hareket ederek varılan hüküm” mânâsında tatbik etmişlerdir. “İçtihadu’r-Rey” adıyla anılan bu uygulama, sahabi Mu’az b. Cebel’den itibaren kullanılıyor ve bu tâbir; kıyas, örf ve âdet, maslahata riayet, istidlal (bir konuda kanıtlara dayanarak sonuç çıkarma) zaruret ve benzeri hüküm elde etme metot ve yollarını kapsamı içine alıyordu.
Onun sünnet-i seniyesini en iyi kavrayan ashaptan Hz. Ömer, Hz. Peygamberin öğrettiklerine sadık kalmak için sünnetini harfiyen tatbik etmez fakat ruhunu uygulamaya koymaktadır. Mesela Hz. Peygamber Hayberin fethinden sonra, ganimet dağıtmıştı. Hz. Ömer zengin Suriye topraklarını fethettiğinde, savaş arkadaşları, Hz. Peygamberin Hayber konusundaki tutumunu hatırlatarak, arazinin cihâd edenler arasında paylaştırılmasını istediler. Hz. Ömer bu isteği uygun görmedi. Çünkü ortadaki tarihi durum eskisinden tamamen farklıydı. Zira zengin Suriye topraklarından askerlerine tamamıyla mülkleri olacak paylar vermek bir asker toprak aristokrasisi, bir çeşit derebeylik meydana getirmek olacaktı. Bu ise Kur’ân’ın mesajına ters düşerdi.
Bir başka örnek; Hz. Peygamber, İslâm’ın güçlükle yayıldığı bir dönemde ümmetin servetinin bir kısmının (devlet hazinesinden bir payını), maddi sorunlarından dolayı İslâm’a geçmekte tereddüt eden kimselere (kalpleri İslâm’a ısındırılacak kişilere) yardım olarak ayrılmasını kararlaştırmıştı. İslam toplumu güçlü ve zengin hâle gelince Hz. Ömer bu uygulamaya göre değil içtihatla Kur’ân’ın ruhuna riayet etmişti. İslâm’da aslolan hak ve adaletin korunmasıdır. Mesela “açlık yüzünden hırsızlık yapmak zorunda kalmış zavallıyı değil de, onu aç bırakmış efendiyi cezalandırması” içtihadından da anlaşılıyor ki, meselenin illeti dikkate alınarak hareket edilmesidir.
Muhammed Esed’in bu hususa dair bir açıklamasında: “Bedir’de Müslümanlar tarafından ele geçirilen esirler ve onlara ne yapılacağı hakkında Hz. Peygamber, ashabı ile istişarede bulunmuştur. Hz. Ömer, geçmişteki kötü davranışlarından dolayı onların öldürülmeleri gerektiğini öne sürerken, Hz. Ebû Bekir ise bunların affedilip fidye karşılığı bırakılmasını, böyle bir hareketin onlardan bazılarının da belki İslam’ın gerçekliğini, üstünlüğünü anlamalarına vesile olabileceğini zikreder. Hz. Peygamber, Ebû Bekir’in savunduğu hareket tarzını benimsedi ve esirleri serbest bıraktı. Âyette: “Allah tarafından önceden irade edilmiş (böyle) bir ilke (kitap olmasaydı, Müslümanların başına geleceği bildirilen “büyük azap” da açıkça göstermektedir ki esirlerin öldürülmeleri gerçekten büyük ürkütücü bir günah olacaktı.[24]
İslâm’da aslolan adalet ve hakların korunmasıdır. Mesela miras taksimi adalet ve hakkaniyete dayalı bir fıkhı gerektiriyor. Fazlurrahman bu gibi konulara dair Kur’ân’da ve hadislerde yer alan hükümlerin hukuki hüküm ifade ettiğini, bunların sonraki dönemde yeniden değerlendirilmesinin zorunlu olduğunu ifade etmiştir.[25] Yine bankalar ile iştigal, kredi vs ekonomik konular yeniden fıkhedilmelidir.[26]
Her dönemin âlimleri tarafından ortaya konulan ilke ve kanun maddeleri, esasta Kur’ân ve sünnete dayanmakla birlikte, her çağ ve zamana göre fıkha açıktır. Bu hususa dikkat edilmediği içindir ki, Reşit Rıza kendi döneminde pek çok İslâm devletinin hukuk kitaplarının zamanın ihtiyaçlarına cevap vermediğinden yakınmıştır. Fazlurrahman’a göre ise, İslâm’ın ilk günlerine dönmek zahir anlamıyla anlaşılırsa bu çok dar ve durağan bir anlayış olur. Kur’ân ve sünnetin asr-ı saadetteki uygulamasına dönme düşüncesine benzer fikirlerin tam olarak 7. yüzyıldaki atalarının yaptıklarını yapmayı istemek olduğunu, oysa tarihin bir parçasının bir başka çağda aynen tekrarlanmasının mümkün olmayacağını söyleyerek imkânsız görmüştür.[27]
Burada şunu ifade etmek gerekir ki her sistem, problemlerini kendi sistemi içinde çözmeyi amaç edinir ve doğru olanı da budur. Bu itibarla İslâmî bir meselenin çözümünü, İslâmî sistem ve nizam içinde aramalıdır.
Böyle bir otoritenin olmadığı yerlerde Müslümanlar ilmî haysiyetle kaynaklara müracaat ederek samimiyetle acele etmeden sorunu ve soruları hakkında içtihat edebilir. Bu içtihat kendini bağlar ise de hiçbir delile başvurmaksızın tenkiti muteber olmaz veya bir fikrin reddi söz konusu olamaz.
Görecelik hastalığı fikirleri eleştirecek delilleri toplamadan bu da senin fikrin diyerek fikirleri itibarsızlaştırma hastalığıdır ve itibarsızların işidir. Bu delilden Mesela Tıp Fakültesi’nde okuyup da o dalın bir bölümünde ihtisas görmesi yani bir şeyin her şeyini her şeyin bir şeyini iyi idrak etmek gibi.
Taklit herhangi bir hüccet ve delil aramaksızın başkasının görüşünü kabul etmektir. Taklit, delilini nereden aldığını, nereye dayandığını bilmeden, Peygamber dışında bir kimsenin sözünü kabul etmek ve onunla amel eylemekse, elbette “…delilini sormadan, sözü hüccet olmayan bir kimsenin içtihadına uymak” olur ki, bu arayıcı olarak yaratılan insan fıtratına uymaz. Çünkü kendisine verilen akıl, irade ve tefekkür cevherini yerinde kullanmamıştır. Taklide razı olmak: “Biz bilmeyiz, ancak büyükler bilir!” gibi sloganlar, Cenâb-ı Hakk’ın her insana bahşettiği saadete eriştirecek bilgiye olan istidadı köreltmektir. “Şahsiyet, insanın kime ve neye olursa olsun, körü körüne itaatı reddettiği ve insanın, ruhun üstün değerini kabul ettiği yerde başlar.”[28]
Ahmed İbn-i Hanbel: “Sakın hiçbir kimseyi taklit etmeyin. Taklidicilik, gözlü adamları gözsüz eden esaret altında yaşatır, demiştir.” “İmam Gazali’nin tespitiyle de her insan bir başkasının görüşüne göre değil bizzat kendi araştırmasıyla meydana gelen galip zannına uymakla memurdur.” demektedir.
Reşid Rıza da donukluk ve taklidin her zaman kötü ve yanlış olduğunu, değişen şartlara göre ortaya çıkan ihtiyaçlara cevap vermek için hukuk alanındaki değişikliklere her zamankinden daha fazla ihtiyacın varlığını ileri sürmüştür.[29]
Rabbimizin rızasına ermek için Kitabımızı fıkhederek okuyup emrolunduğumuz gibi dosdoğru yaşayan bahtiyarlardan olmamız duasıyla.
Dipnotlar:
[1] Furkân Sûresi, 25: 52.
[2] Münâfikûn Sûresi, 63: 4.
[3] Mümtehine Sûresi, 60: 8.
[4] Tevbe Sûresi, 9: 19.
[5] Hac Sûresi, 22: 78; Muhammed Sûresi, 47: 7.
[6] Tevbe Sûresi, 9: 24-25.
[7] Bkz. Âl-i İmrân Sûresi, 3:159; Enfâl Sûresi, 8:39; Nahl Sûresi, 16:125.
[8] Bkz. Yûnus Sûresi, 10:100; Kriter Dergisi, c. 4, sayı: 41, s. 12.
[9] Bkz. İlmihal, Ömer Nasuhi Bilmen, s. 148.
[10] Bkz. Nahl Sûresi, 16:43.
[11] Ankebût Sûresi, 29: 69.
[12] Enfâl Sûresi, 8: 29.
[13] Bkz. Enfâl Sûresi, 8: 67-68; Tevbe Sûresi, 9: 84.
[14] Soruşturma, Sor Yayınları, s. 194-198.
[15] Fâtır Sûresi, 35: 28; Mücâdele Sûresi, 58: 11; Cin Sûresi, 72 :14.
[16] Bkz. Yûnus Sûresi, 10: 100; Yûsuf Sûresi, 12: 108; Bakara Sûresi, 2: 170.
[17] Bkz. A’râf Sûresi, 7: 179; Fetih Sûresi, 48: 15.
[18] Mültekâ, c. 2, s. 133.
[19] Bkz. Soruşturma, Sor Yayınları, s. 2-36.
[20] İbrahim Hatiboğlu, Çağdaşlaşma ve Hadis Tartışmaları, s. 272.
[21] Hatiboğlu. a.g.e., s. 298.
[22] Nisâ Sûresi, 4: 59.
[23] Bkz. Soruşturma, Sor Yayınları, s. 165.
[24] Bkz. Kur’ân Mesajı, Enfâl Sûresi, 8: 67-68.
[25] Hatiboğlu, a.g.e., s. 315.
[26] Bkz. Okuyucu Tefsiri, Bakara Sûresi, 2:275-276; Âl-i İmrân Sûresi, 3:130.
[27] Hatiboğlu, a.g.e., s. 246.
[28] Mehmed Said Çekmegil, İnsanın Yolu İslâm, s. 152-154.
[29] Hatiboğlu, a.g.e., s. 244.
Yazar
İlgili Yazılar
Devlet Talebinden Vazgeçilebilir mi?
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
Çocukluğun Görsel Devinimi: Teyakkûz Hâlleri
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
Vakit Muhasebe Vaktidir
Düşmanlara ahbâbını zemm oldu zerafet
Dildardan ağyâra şikâyet yeni çıktı
Sâdıkları tahkîr ile red kaide oldu
Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı
Hak söyleyen evvel dahi menfûr idi gerçi
Hainlere amma ki riayet yeni çıktı
Günah ve Tövbe İlişkisine Sınır Kavramı Üzerinden Varoluşsal Bir Bakış
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
Pragmatizm Müslümana Uyar Mı
Türkçeye çoğunlukla ‘faydacılık’ olarak tercüme edilen pragmatizm, esasında, doğrudan ‘fayda’ kelimesinin çağrıştırdığı anlam dünyasına değil, ‘pragma’ya yani ‘pratik’e dönük, uygulamayı merkeze koyan bir düşünme biçimine karşılık gelir. Çoğunlukla fırsatçılık (oportünizm) veya yararcılık (utilitaryanizm) ile karıştırılır. Charles S. Peirce ve daha çok da William James tarafından kurulduğu kabul edilen bu yaklaşım, Batı düşüncesinin gelişim evrelerinin belirli …