“Düşman yoktu, dostlar çoktu, biri çıktı, kara haber verdi bizi kendine düşman etti.”
X Efendi
Kehanet nedir, gerçekten nerede ayrılır, bugünle gelecek arasındaki muhayyel gerilim nasıl dindirilir? Bilimkurgucular kadrosuz bilim insanları mıdır? Fantastik edebiyat menkıbeler mi anlatır? Bilim, sözünü nasıl dinletir? Olmayan şey ciddiye alınır mı? İnsan, içinde olduğu atmosferin ne kadar farkındadır? Bizi birleştiren bayraklar, törenler mi yoksa birlikte yapıp anlattığımız öyküler midir?
Küçük bir kasabanın kocaman öyküsü dile gelip hepimizi içine alırcasına şakıyor da şakıyor. İnsanın değişken doğasının bin bir tonu göze kimi hoş kimi nahoş geliyor. Aynı yüz, yüz aynadan neden bunca farklı yansıyor? İyi insan kötülük yapma fırsatı bulamamış şanslı kişi mi yoksa iyi ya da kötü, üzerinde uzlaşıp oyalandığımız vehimlerimiz mi?
Daha önce yazdığı kitaplarla matematik ve coğrafyayı kurgu içine yedirip öcü gibi görünmekten azad eden Vladimir Tumanov, sosyal psikolojiyi mükemmele yakın yansıttığı zaman sıçramalı romanında efsunlu çağı günümüze uyarlamaya çalışıyor. Hediye mi yoksa lanet mi olduğu kırk akıllının kırk yıl düşünse içinden çıkamayacağı kehanet olgusuna odaklanıyor. Birbirine rakip gözüken gür sesli sezgisel haber verme ile ölçüp biçerek uyaran yanılma payı yüreğinde fısıldayan bilimsel hipotezlerin topluma toslayınca yaptığı etkiyi soruşturuyor. Dilin ve söylemin doğası çocuklar için yazılmış bir kitapta nasıl tartışılacaksa öyle tartışıyor. Sen söylemene bak, nasılsa pek az kişi kulak kesilecek, çoğu kulak nice söze daima sağır diyor adeta.
Uzun saçlı günlerim geliyor aklıma. Selam verirdim alınmazdı. Kimisi doğrudan sataşır, kimisi huzur kaçırırcasına ima ile rahatsızlık verirdi. Saçlarım uzun olmasa iyi “uşah” olduğumu duyar duyar sevinirdim babamın arkadaşlarından. Bu mahrumiyet döneminde her şeye rağmen bir selamımı bin tebessümle alıp başı üstüne koyan amcalar, teyzeler; bana sataşanlarla kavga etme pahasına yanımda duran dostlar, ahbaplar da eksik olmadı çok şükür. Kassandra değildim oysa kehanette bulunmamış, konforlarını bozmamıştım. Kendim olarak kendi yurdumda var olmaya devam etmiştim. Mevzuat buna uygun, toplum hazır değildi anlaşılan.
Kanada’nın Alberta eyaleti Calgary şehri yakınlarındaki Tory kasabasında, Kanada’nın, Britanya’nın dominyonu olarak kabul edilmesinin yüzüncü yıldönümü töreninde, 1 Temmuz 1967’de, insanlar milli duygularını kabartmayı ve bir yere aidiyetlerini muhkemleştirmeyi düşünürken, dünyanın en muhkem varlıklarından dağın, büyük bir parçasının koparak her yeri ve her şeyi yok etme planından habersizlerdi. Asılı Dağ ismini verdikleri dağın, turizmin para basan nesnesi olmaya da, yetmiş beş derecelik açıyla uzandığı parçasıyla yakıp yıkmaya da niyeti yoktu oysa. Yüce dağın orasında burasında delikler açılmış, turizm ve turistler için evcilleştirilmişken mevzuat ve toplum onaylamıştı.
Bayraklı kadın ile açılıyor kitap. Bir iki cümle okurken hemen tanışlık kuruyorum onunla. Aynalı, hırkalı, asalı, defterli, dilinde yakası açılmadık sözcükleriyle velilikle iç içe güzelim deliler.
Kendisine yapılanları bahane edip zalimleşenlere pek ses çıkmıyor, bütün gürültü kıyamet, yükleri incelik ve zarafetlerini sarsıp çökerten güzel insanlar için. Bayrağını evde unuttuğu için telaşla eve koştururken, çöküyor dağ cümle âlemin başına.
Sandie, (Kassandra) on iki yaşında ancak bu kadar taşıyabiliyor yükü. Yıllar sonra maziyle kurduğu tek bağ olan bayrak elinde, felaketi hatırlatan müze evlerini her gün ziyaret etmekle tüketiyor ömrünü. Travmanın hayatla eşitlenmesi, aklımızın almayacağı büyüklükte bir dert.
Yazar Tumanov ne enkaz haline gelmiş bayraklı kadını anlatıyor uzun uzun ne de basit bir geriye dönüş numarası çekiyor. Zaman-mekân sürekliliğini bozup, bayraklı kadından on iki yaşındaki Sandie’ye solucan deliğini açıyor ve kabaca yüzyıldır tartışılan geçmiş-bugün-gelecek kurgusunu yadsıyan yarı efsunlu bir döngüsel zamanda karar kılıyor. Görmüş geçirmiş olan, görmemiş geçirmemiş olana kara kutuyu uzatıyor adeta.
Zamanla oymamak zor zanaattır. Yıllar önce Madeleine L’engle’nin, yetkin bir örnek olarak hâlâ hepimizi heyecanlandıran “Zamanda Kıvrılma” Dörtlemesi ve Rebecca Stead’in, ustaya hürmetle kotardığı “Beni Bulduğun Zaman” kitaplarını hatırlıyorum hemen. Onlar zamanı temel sorun olarak ele almaktan çekinmezken Tumanov, bir kereliğine bozuyor zaman-mekân sürekliliğini. Alternatif bir anlatıyı örgütlemek için ekonomik bir hamle. Kehanet de tam burada giriyor devreye.
Kehaneti üreten biziz aslında, onu şaşkınlığımız ve aptallığımızla sulayıp büyüten ya da akla yaklaştırıp rasyonel öngörülere indirgeyen hep biziz.
“Dünya yok olup gidecek” yerine göre kutsal bir bilgi, kehanet, bilimsel tespit olabiliyor. Farklı araçlarla dile getirilen hakikatin farklı ifadeleri. Söylemin kendisi kadar neye sebep olduğu da önemli burada. Kutsal bilgi bir kulaktan girip diğerinden çıkabiliyor. Öte yandan şu kadar ekonomik kaybımız olacak uyarısı hemen herkesi telaşa sürükleyip önlem almalarıyla sonuçlanabiliyor. Kulaklarımız kaba, eğitimsiz hatta sağır hakikate.
Sandie, önce uyarı afişleriyle, sonra şans kurabiyelerine iliştirdiği muğlak fal cümleleriyle uyandırmaya çalışıyor ahaliyi. Karşısında ilk bakışta makul görünen kendi ekonomik refahının kölesi kasabalılar var. Bilim de fayda etmiyor anında kâra dönüşmediği sürece. “Madeni kapatalım, çökecek ve insanlar altında kalacak” uyarısının karşısında yılda on milyon ton kömür daha güçlü bir tez, “reaktör eskidi birkaç yıl kapatılıp bakımının yapılması gerekir” sağduyusu “her yıl için zararımız bilmem şu kadar milyar lira-dolar-avro-dinar” zikriyle aşık atamıyor. Jessica McMadden adlı turizm müdürü, mali getirisi açısından fetişleştirip kızından bile daha fazla ilgilendiği Asılı Dağ için kılını kıpırdatmıyor aslında. Çevreden gelecek turistler için orasını burası delip çelik halatlarla bağladığı verimli bir tesis orası. Dağ inlese de, ağlasa da, jeologlar uyarsa da değişen bir şey olmuyor. Hem değil mi ki bu tip raporlar, yanlışlanabilir bilimin, tartışılabilir verileri; durmak yok, kazanmaya devam!
Kitabın kurgusunda hayranlık uyandıran ince işçilikler, aklı öpülesi ustalıklar var. Binbir Gece Masallarında mükemmel örneklerine rastladığımız çerçeve öyküleri yansıtır şekilde, diyaloğun doğal akışı içinde eskiye, daha eskiye ve en eskiye dönüp hepsini abartılı hamlelere başvurmaksızın romanın atardamarlarına dönüştürüyor. Kızı Sandie’nin can sıkıntısını Hamelin’e yaptıkları geziye bağlayan babanın düşüncesi hemen Hamelin gezisini canlandırıyor. Yüzyıllar önce kurulmuş, fareli köy masalına da ev sahipliği yapmış Hamelin, Almanya’dan uçup Kanada’ya konan göçmenlerin Kanada’da kurdukları Hamelin ile paslaşıp kolektif belleğin güçlenmesini sağlıyor. ABD, Kanada, Güney Amerika ve Afrika’da kurulan nice şehrin adını Avrupa’daki ihtiyar türdeşlerinden alması hatırlandığında, sömürgeci romantik gurbetçilerin bir isimle çok dalavere çevirmelerine şeytan bile parmak ısırıyor belki de.
Okuduğum her kitapta, izlediğim her filmde ırkçılık, sömürü ve linç kültürü özellikle dikkatimi çeker. Bu kitapta yumuşak ve her an sertleşebilecek lincin etkili örnekleri yer alıyor. Dağ yıkılacak ve altında kalacaksınız diyen Sandie’ye, “ekmeğimizle oynuyor” karşılığı veriliyor. Sandie hayatı savundukça, yok edici muamelesi görüyor. Jeoloji, rapor deyince zihinler azıcık ekşise de, anın kârı muhayyel zararın önüne geçiyor, hatta tur bindiriyor. Para baroniçesi Jessica bir hışımla sıklaştırıyor menfaat saflarını: On iki yaşındaki kızı hapse göndermek, ailesini, katrana tüye bulamaktan tutun da, camı çerçeveyi indirip kendilerinden yemek yememe, kendilerine yaşam hakkı tanımamayı da içeren linç gayretlerine girişiliyor. En yakın dostu Tiffany’nin bu koroya kapılması, okuru üzüyor. Çocuklar bildiğini okusa keşke diyorsunuz ki keşkeniz, dağdan hayırlı bir aksisedayla belediye başkanının melamimeşrep oğlu Jay’i yaren kılıyor Sandie’ye. Hem de ne yaren!
Sosyo psikolojik artçıları çok iyi hissettiriyor Tumanov. Sandie anbean suçluluk duygusuyla yüzleşmek zorunda bırakılıyor. Toplum diyet isteme işini hemen her zaman abartıyor. Allah’ın istemediği kefaret ve beklemediği nedameti toplum istemekten usanmıyor, hiç de arlanmıyor!
Bodrum ve yeraltı birçok distopik kitapta, direnişin merkezi olarak sunulur. Burada da ürkütücü sanılan yeraltı ve ürkütücü karakter yüzü lekeli yüce gönüllü hademe Gunter Knabe, Sandie ve muhiplerine can suyu verip ferahlatıyor. Gelecekten gelen kupür gâh kaybolup gâh bulunuyor ve baht dönüşü işlevi görüyor. Tiffany hatasından dönüyor Joy ve Sandie ile yetişkin tekerlerine çomak sokuyor.
Küçücük kasabada bile iyi hazırlanmış müzelerin geçmişle, coşku ve trajediyle kurulan bağların merkezinde durduğunu biraz da hayıflanarak görüyoruz. Britanya’nın hemen her yerde, tüm sömürgelerinde başardığını, tarihi hamasetten öteye götüremeyen, hele canlı belleğin payandası kılamayan toplumumuzun ne zaman başaracağını merak edip ümidinizi biraz daha harlamaya çabalıyorsunuz.
Yükseliş ve düşüşler var kitapta. Güçlerin asimetrik mücadelesi. Geçmiş, gelecek, aklıselim ve biraz da efsun var. Dağı, mitolojiyi, Britanya sömürge imparatorluğunu bir kenara bıraktığımızda, bildiğinden emin olup o yolda kararlılıkla yürüme var. Taşra kurnazlıkları ve turizm fetişizminin çok ötesinde küçük gövdeler ve koca yüreklerle yürütülen dayanışma var. Dünyanın dört bir yanından kalkıp gelenlerin yüce duygusunu bir şekilde kurumsallaştırma gayreti var. Koca dağ, çocuklar, insani müşterekler yetmezken, uyduruk tarihlere sığınma var. Ana akım medya çuvallarken, alternatif medyanın örgütlenmesi var. İyi insanların kötülüğe kolayca alet olması da var maalesef. Neyse ki umut da var her zaman, hele de çocukların umudu.
Şimdi karşında uykusuzluk abidesi Ren geyiğine binmiş Umut arayışında. Sızlanan dizelerde büklüm büklüm bitmemiş bir romanın kahramanı gibi sağa sola yalpalanmakta Doğru ya. Bir mektubunda demiştin Mafima; Hani hastalıkta sağlıktaydı dileğimiz diye. Yanan bir odun sobasında kayboldu hayaller şimdi. Bu yazının devamı 180. sayıda. Devamını okumak için satın alın Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar …
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?
Sözümü Özümü Tartın Öyle Yargılayın Beni
“Düşman yoktu, dostlar çoktu, biri çıktı, kara haber verdi bizi kendine düşman etti.”
X Efendi
Kehanet nedir, gerçekten nerede ayrılır, bugünle gelecek arasındaki muhayyel gerilim nasıl dindirilir? Bilimkurgucular kadrosuz bilim insanları mıdır? Fantastik edebiyat menkıbeler mi anlatır? Bilim, sözünü nasıl dinletir? Olmayan şey ciddiye alınır mı? İnsan, içinde olduğu atmosferin ne kadar farkındadır? Bizi birleştiren bayraklar, törenler mi yoksa birlikte yapıp anlattığımız öyküler midir?
Küçük bir kasabanın kocaman öyküsü dile gelip hepimizi içine alırcasına şakıyor da şakıyor. İnsanın değişken doğasının bin bir tonu göze kimi hoş kimi nahoş geliyor. Aynı yüz, yüz aynadan neden bunca farklı yansıyor? İyi insan kötülük yapma fırsatı bulamamış şanslı kişi mi yoksa iyi ya da kötü, üzerinde uzlaşıp oyalandığımız vehimlerimiz mi?
Daha önce yazdığı kitaplarla matematik ve coğrafyayı kurgu içine yedirip öcü gibi görünmekten azad eden Vladimir Tumanov, sosyal psikolojiyi mükemmele yakın yansıttığı zaman sıçramalı romanında efsunlu çağı günümüze uyarlamaya çalışıyor. Hediye mi yoksa lanet mi olduğu kırk akıllının kırk yıl düşünse içinden çıkamayacağı kehanet olgusuna odaklanıyor. Birbirine rakip gözüken gür sesli sezgisel haber verme ile ölçüp biçerek uyaran yanılma payı yüreğinde fısıldayan bilimsel hipotezlerin topluma toslayınca yaptığı etkiyi soruşturuyor. Dilin ve söylemin doğası çocuklar için yazılmış bir kitapta nasıl tartışılacaksa öyle tartışıyor. Sen söylemene bak, nasılsa pek az kişi kulak kesilecek, çoğu kulak nice söze daima sağır diyor adeta.
Uzun saçlı günlerim geliyor aklıma. Selam verirdim alınmazdı. Kimisi doğrudan sataşır, kimisi huzur kaçırırcasına ima ile rahatsızlık verirdi. Saçlarım uzun olmasa iyi “uşah” olduğumu duyar duyar sevinirdim babamın arkadaşlarından. Bu mahrumiyet döneminde her şeye rağmen bir selamımı bin tebessümle alıp başı üstüne koyan amcalar, teyzeler; bana sataşanlarla kavga etme pahasına yanımda duran dostlar, ahbaplar da eksik olmadı çok şükür. Kassandra değildim oysa kehanette bulunmamış, konforlarını bozmamıştım. Kendim olarak kendi yurdumda var olmaya devam etmiştim. Mevzuat buna uygun, toplum hazır değildi anlaşılan.
Kanada’nın Alberta eyaleti Calgary şehri yakınlarındaki Tory kasabasında, Kanada’nın, Britanya’nın dominyonu olarak kabul edilmesinin yüzüncü yıldönümü töreninde, 1 Temmuz 1967’de, insanlar milli duygularını kabartmayı ve bir yere aidiyetlerini muhkemleştirmeyi düşünürken, dünyanın en muhkem varlıklarından dağın, büyük bir parçasının koparak her yeri ve her şeyi yok etme planından habersizlerdi. Asılı Dağ ismini verdikleri dağın, turizmin para basan nesnesi olmaya da, yetmiş beş derecelik açıyla uzandığı parçasıyla yakıp yıkmaya da niyeti yoktu oysa. Yüce dağın orasında burasında delikler açılmış, turizm ve turistler için evcilleştirilmişken mevzuat ve toplum onaylamıştı.
Bayraklı kadın ile açılıyor kitap. Bir iki cümle okurken hemen tanışlık kuruyorum onunla. Aynalı, hırkalı, asalı, defterli, dilinde yakası açılmadık sözcükleriyle velilikle iç içe güzelim deliler.
Sandie, (Kassandra) on iki yaşında ancak bu kadar taşıyabiliyor yükü. Yıllar sonra maziyle kurduğu tek bağ olan bayrak elinde, felaketi hatırlatan müze evlerini her gün ziyaret etmekle tüketiyor ömrünü. Travmanın hayatla eşitlenmesi, aklımızın almayacağı büyüklükte bir dert.
Yazar Tumanov ne enkaz haline gelmiş bayraklı kadını anlatıyor uzun uzun ne de basit bir geriye dönüş numarası çekiyor. Zaman-mekân sürekliliğini bozup, bayraklı kadından on iki yaşındaki Sandie’ye solucan deliğini açıyor ve kabaca yüzyıldır tartışılan geçmiş-bugün-gelecek kurgusunu yadsıyan yarı efsunlu bir döngüsel zamanda karar kılıyor. Görmüş geçirmiş olan, görmemiş geçirmemiş olana kara kutuyu uzatıyor adeta.
Zamanla oymamak zor zanaattır. Yıllar önce Madeleine L’engle’nin, yetkin bir örnek olarak hâlâ hepimizi heyecanlandıran “Zamanda Kıvrılma” Dörtlemesi ve Rebecca Stead’in, ustaya hürmetle kotardığı “Beni Bulduğun Zaman” kitaplarını hatırlıyorum hemen. Onlar zamanı temel sorun olarak ele almaktan çekinmezken Tumanov, bir kereliğine bozuyor zaman-mekân sürekliliğini. Alternatif bir anlatıyı örgütlemek için ekonomik bir hamle. Kehanet de tam burada giriyor devreye.
“Dünya yok olup gidecek” yerine göre kutsal bir bilgi, kehanet, bilimsel tespit olabiliyor. Farklı araçlarla dile getirilen hakikatin farklı ifadeleri. Söylemin kendisi kadar neye sebep olduğu da önemli burada. Kutsal bilgi bir kulaktan girip diğerinden çıkabiliyor. Öte yandan şu kadar ekonomik kaybımız olacak uyarısı hemen herkesi telaşa sürükleyip önlem almalarıyla sonuçlanabiliyor. Kulaklarımız kaba, eğitimsiz hatta sağır hakikate.
Sandie, önce uyarı afişleriyle, sonra şans kurabiyelerine iliştirdiği muğlak fal cümleleriyle uyandırmaya çalışıyor ahaliyi. Karşısında ilk bakışta makul görünen kendi ekonomik refahının kölesi kasabalılar var. Bilim de fayda etmiyor anında kâra dönüşmediği sürece. “Madeni kapatalım, çökecek ve insanlar altında kalacak” uyarısının karşısında yılda on milyon ton kömür daha güçlü bir tez, “reaktör eskidi birkaç yıl kapatılıp bakımının yapılması gerekir” sağduyusu “her yıl için zararımız bilmem şu kadar milyar lira-dolar-avro-dinar” zikriyle aşık atamıyor. Jessica McMadden adlı turizm müdürü, mali getirisi açısından fetişleştirip kızından bile daha fazla ilgilendiği Asılı Dağ için kılını kıpırdatmıyor aslında. Çevreden gelecek turistler için orasını burası delip çelik halatlarla bağladığı verimli bir tesis orası. Dağ inlese de, ağlasa da, jeologlar uyarsa da değişen bir şey olmuyor. Hem değil mi ki bu tip raporlar, yanlışlanabilir bilimin, tartışılabilir verileri; durmak yok, kazanmaya devam!
Kitabın kurgusunda hayranlık uyandıran ince işçilikler, aklı öpülesi ustalıklar var. Binbir Gece Masallarında mükemmel örneklerine rastladığımız çerçeve öyküleri yansıtır şekilde, diyaloğun doğal akışı içinde eskiye, daha eskiye ve en eskiye dönüp hepsini abartılı hamlelere başvurmaksızın romanın atardamarlarına dönüştürüyor. Kızı Sandie’nin can sıkıntısını Hamelin’e yaptıkları geziye bağlayan babanın düşüncesi hemen Hamelin gezisini canlandırıyor. Yüzyıllar önce kurulmuş, fareli köy masalına da ev sahipliği yapmış Hamelin, Almanya’dan uçup Kanada’ya konan göçmenlerin Kanada’da kurdukları Hamelin ile paslaşıp kolektif belleğin güçlenmesini sağlıyor. ABD, Kanada, Güney Amerika ve Afrika’da kurulan nice şehrin adını Avrupa’daki ihtiyar türdeşlerinden alması hatırlandığında, sömürgeci romantik gurbetçilerin bir isimle çok dalavere çevirmelerine şeytan bile parmak ısırıyor belki de.
Okuduğum her kitapta, izlediğim her filmde ırkçılık, sömürü ve linç kültürü özellikle dikkatimi çeker. Bu kitapta yumuşak ve her an sertleşebilecek lincin etkili örnekleri yer alıyor. Dağ yıkılacak ve altında kalacaksınız diyen Sandie’ye, “ekmeğimizle oynuyor” karşılığı veriliyor. Sandie hayatı savundukça, yok edici muamelesi görüyor. Jeoloji, rapor deyince zihinler azıcık ekşise de, anın kârı muhayyel zararın önüne geçiyor, hatta tur bindiriyor. Para baroniçesi Jessica bir hışımla sıklaştırıyor menfaat saflarını: On iki yaşındaki kızı hapse göndermek, ailesini, katrana tüye bulamaktan tutun da, camı çerçeveyi indirip kendilerinden yemek yememe, kendilerine yaşam hakkı tanımamayı da içeren linç gayretlerine girişiliyor. En yakın dostu Tiffany’nin bu koroya kapılması, okuru üzüyor. Çocuklar bildiğini okusa keşke diyorsunuz ki keşkeniz, dağdan hayırlı bir aksisedayla belediye başkanının melamimeşrep oğlu Jay’i yaren kılıyor Sandie’ye. Hem de ne yaren!
Bodrum ve yeraltı birçok distopik kitapta, direnişin merkezi olarak sunulur. Burada da ürkütücü sanılan yeraltı ve ürkütücü karakter yüzü lekeli yüce gönüllü hademe Gunter Knabe, Sandie ve muhiplerine can suyu verip ferahlatıyor. Gelecekten gelen kupür gâh kaybolup gâh bulunuyor ve baht dönüşü işlevi görüyor. Tiffany hatasından dönüyor Joy ve Sandie ile yetişkin tekerlerine çomak sokuyor.
Küçücük kasabada bile iyi hazırlanmış müzelerin geçmişle, coşku ve trajediyle kurulan bağların merkezinde durduğunu biraz da hayıflanarak görüyoruz. Britanya’nın hemen her yerde, tüm sömürgelerinde başardığını, tarihi hamasetten öteye götüremeyen, hele canlı belleğin payandası kılamayan toplumumuzun ne zaman başaracağını merak edip ümidinizi biraz daha harlamaya çabalıyorsunuz.
Yükseliş ve düşüşler var kitapta. Güçlerin asimetrik mücadelesi. Geçmiş, gelecek, aklıselim ve biraz da efsun var. Dağı, mitolojiyi, Britanya sömürge imparatorluğunu bir kenara bıraktığımızda, bildiğinden emin olup o yolda kararlılıkla yürüme var. Taşra kurnazlıkları ve turizm fetişizminin çok ötesinde küçük gövdeler ve koca yüreklerle yürütülen dayanışma var. Dünyanın dört bir yanından kalkıp gelenlerin yüce duygusunu bir şekilde kurumsallaştırma gayreti var. Koca dağ, çocuklar, insani müşterekler yetmezken, uyduruk tarihlere sığınma var. Ana akım medya çuvallarken, alternatif medyanın örgütlenmesi var. İyi insanların kötülüğe kolayca alet olması da var maalesef. Neyse ki umut da var her zaman, hele de çocukların umudu.
İlgili Yazılar
Mafima’ya Mektuplar
Şimdi karşında uykusuzluk abidesi Ren geyiğine binmiş Umut arayışında. Sızlanan dizelerde büklüm büklüm bitmemiş bir romanın kahramanı gibi sağa sola yalpalanmakta Doğru ya. Bir mektubunda demiştin Mafima; Hani hastalıkta sağlıktaydı dileğimiz diye. Yanan bir odun sobasında kayboldu hayaller şimdi. Bu yazının devamı 180. sayıda. Devamını okumak için satın alın Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar …
Mustafa Ökkeş Evren’den Hız Çağına “Sus İşareti”
“Az söz er öğüdüdür
Çok söz hayvan yüküdür
Bilire bir söz yeter
Sende gevher var ise”
Tuz Basılan
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
Değişmek mi Zor Değiştirmek mi? İmparatorlar Kulübü’nde Karakterli Olmayı Aramak
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?
Görmek mi Görebilmek mi?
“Allah’ım,
Yol boyunca
Bırakma elimi,
Düşerim sonra.”
Evet, Allah elimizi bırakırsa düşerdik biz. Düşmek kötüydü; yaralanırdık, canımız acırdı, tekrar kalkmakta zorlanırdık.