Yetiştirme, eriştirme, bildirme, ulaştırma, gönderme, açıklama, bir amaca ulaşmak için bir şeyi bazı ilkelere ve düzene göre söyleme veya uygulama anlamına geldiği gibi daha ziyade İslam’ın açık ve anlaşılır bir şekilde muhataba iletilmesi anlaşılmaktadır. Yani İslam’ın açıklanması, tebliğ edilmesidir. İslam’ın tebliğ edilebilmesi için mutlaka İslam’ın bilinmesi gerekmektedir. Zira bilinmeyen şey açıklanamaz. İnsan hiç değilse bildiği kadarını açıklamaya çalışmalıdır. Bilmediğini bilmenin de bir ilim olduğunu bilmelidir. Bunun bilinmesi, bilinmeyenlerinde bilinmesine yardımcı olur.
İslam’ın iyi bilinmesi, Kur’ân’ı ve sünneti yani vahyî verileri akl-ı selîmle idrak etmekle mümkündür.
Rabbimiz katından bildirilen gerçekleri duyurmak Peygamberî bir görev olmakla beraber onun ümmetine de yüce değerler bahşeden bir görevdir: “Ey Resul!.. Rabbinden sana indirileni duyur (açıkla); eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun.”[1] Gerçek odur ki herhangi bir şeyden sorumluluk, o şeyden haberdar edilmekle başlar. Bu sebepledir ki haberciler gönderilmeli, müjdelenmeli ve korkutulmalıdır.
O hâlde Rabb katından getirilen gerçekler bilinmelidir ki açıklanabilsin. Bunu Peygamberlere Allah bildirmekte, Peygamberler de insanlara açıklamaktadır. Biz Müslümanız diyenler de Rabbimiz katından gönderilenleri gerçeğine uygun olarak bilmeli (öğrenmeli) ve ancak bilmemizi takiben onları insanlara açıklamalıyız. Bu demektir ki bilmek, açıklamaktan önce gelir. Bu itibarla Rabbimiz katından gelenleri öğrenmeden açıklamamız mümkün olmayacaktır. O hâlde her birimiz Kur’ân okulunda iyi bir öğrenci ve iyi bir kul olabilme gayretinde olmalıyız. Eğitimimiz; öncelikle kendimizi ıslah etmek, sonra da arzu edilen en küçük bilgiyi bile Allah yolunda kullanmaktır. “Bu Kur’ân insanlara bir tebliğdir. (İnsanlar) bununla uyarılsınlar. Onun tek Allah olduğunu bilsinler ve sağduyu sahipleri öğüt alsınlar diye gönderilmiştir.”[2] Duyanlar, kabul edenler itaatle yükümlü iken, kabul etmeyenlerin hesabını görücü Allah’tır.
Evet, İslâm’ı tebliğ her Müslümanın yükümlü olduğu, gücü nispetinde yerine getirmeye çalıştığı ve hiçbir ırk, renk, kavim cinsiyet ayrımı yapmadan bütün insanlığa ulaştırmasını gerektiren çok kârlı bir iştir.
Bu çağrıda bütün insanları mutluluk ve saadete kavuşturması hedeflenen ve belli prensipleri olan kutsal bir görevdir. Tebliğ görevini yüklenen herkes, insanları hikmetli sözler ve güzel öğütlerle Allah’ın yoluna davet etmelidir.[3]
Hikmet ve güzel öğüt tebliğ ile ilgilenen insanlar için çok önemlidir. Hikmet, kişinin tebliğ sırasında dikkatli ve basiretli olması, bunu körü körüne yapmamasıdır. Hitap edilen kişinin, zihin, yetenek ve şartlarını da göz önünde bulundurularak anlayacağı dilden yapılmalıdır. ‘Onlarla en güzel şekilde mücadele et!’ emri de, tebliğ vazifesini ciddi bir şekilde yerine getirmeyi, tebliğ karşısında her hangi bir beşeri görüşle yer değiştirmeyip tebliğin yayılması için bir uzlaşma ve taviz göstermeyip bu dini “Emrolunduğu gibi dosdoğru olarak bir basiret üzere” muhatabını en güzel şekilde ikna etmeye çalışmasıdır. İrade güçlülüğü, Allah yoluna ve onun azim, sebat, kararlılık ve yumuşak huylulukla davetin selameti için çok fayda vardır. Bu yumuşaklık, miskinlik, ‘aman kırmayayım’ diye susmak değil bilakis muhatabına göre bazen teşvik bazen tehdit bazen de azar ile yerine getirip her halükârda karşıdakinin ıslahına çalışılmaktır. Çünkü Yüce Allah Kur’ân’da, Allah’ın en büyük düşmanlarına bile tebliğin götürülmesini emreder.[4] Âyetin izahından anladığımız odur ki: Emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ‘ani’l–münker Müslüman’ın hayatında çok önemli bir yeri teşkil ederken bazı durumlarda farz-ı kifâye olarak da değerlendirilir. Hatta gücü imkânı varken ve hatta bu ibadeti yapmak için kendini hazırlaması, bu uğurda bütün gayretiyle kendini yetiştirmesi gerekirken bundan kaçanın hâlini küfre müsavi kabul edilerek ikazı gerekli kılmıştır. “İsrail oğullarından olup da küfredenler Davud’un da, Meryem oğlu İsa’nın da diliyle lanetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır. Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Hakikatte yapmakta oldukları şey ne kötü idi.”[5]
Bir kelamı kibarda: “Bir toplumda zulüm yaygınlaştığı zaman onlardan biri diğerini günah irtikâp ederken görür önce nehiyde bulunurdu. Fakat ertesi günü o adamla oturup yer içer eğlenirdi. Bu halleri onların kalplerinin birbirine benzemesine sebep oldu” devamla “ya zalime engel olursunuz ve onu hakka çekersiniz ya da bu durum sizin başınıza da gelir.” Bir başka kelamı kibarda: “İslâm’ın bir rüknü olarak: El, dil ve kalp ile mücadele etmeyenin imanının en zayıf derecede olacağını söylemiş.” Sosyal hayatta kötülüklere engel olamayabiliriz, Rabbimiz: “Ey iman edenler! Siz nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Kendiniz doğru yolda olunca sapanlar size zarar veremez…”[6] buyurmuştur. Âyet-i kerîmeden anladığımız: “Siz doğru yolu bulunca” yani kötülüğe mani olundukça onun içine düşmekten sakınılacağına işaret etmektedir. Âyet ve hadisler gereğince bu ibadetin yapılması Rabbin huzurunda özür beyan edilebilmesine ve ebediyette mahcup olunmamasına; hesap gününde fâsıkların bundan haberim yoktur demesine bir mazereti olmamasına ve olur ki bu vesileyle kendilerine gelirlerde korunurlar umuduyla.[7]
Tebliğ ibadetini yerine getirmek herkese son nefesine kadar yüce bir görevdir. Buna ehliyetim yok diyene ehliyetli olmaları için çalışmaları hatırlatılmalıdır.
Gerçekten her günahkâr çevresi tarafından uyarılıp, kınanıp ayıplansaydı hiç olmazsa günahı açıktan işlemeye cesaret edemezdi, dün namahreme gözünü göstermeye sakındığı ninelerin torunları bugün ne durumdalar. Bu durumdan şikâyetçi Müslümanlar; içinde bulundukları bozulmuş ahlak ve dini değerlerin çiğnendiği vahim durumdan kurtulmak istiyorlarsa bir an evvel tebliğ ibadetini gönülleri etkileyecek tarzda yapmanın gayretini çeksinler. Zira bünyesinde zerre kadar iman nüvesi taşıyan insanlar ittiba etmek üzere örnek bir yaşayış ve ahlâk ararlar. “Şimdi sen öğüt ver, şayet fayda verirse saygı duyan kimse öğütten yararlanacak. Bedbaht kimse öğütten kaçacak.”[8] “Öğüt ver, çünkü sen öğüt vericisin .”[9]
Uzun yıllardır Müslümanlar döndürülen bozuk çarkların dişlileri arasında Kur’ânî davetten mahrum kaldıkları için İslâm’ın hakikatlerinden uzak bir atmosferde büyüdüler. Bu durumu 01.07.1993 tarihinde TRT 1 kanalında Diyanet İşleri Başkanı’nın “İnanç Dünyası” programında Yaşar Nuri Öztürk, Asaf Demirbaş’ı içtenlikle kutlarken şu temennimizi ilgilileri ve halkımıza iletmek istiyoruz ve dinleyenlerime pasajlar vererek düşünmeye davet ediyorum. Düşünelim de tebliğ ibadetinin üzerimizdeki ferdî farziyetinin önemini idrak edelim.
Başkanın parmak bastığı hayati noktalardan bazıları: “Her şeyden önce bugünkü İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri’nin düşürüldükleri bilimsel yetersizliğe, yozlaşmaya dikkati çekmiştir. Sayın başkan, muazzez İslâm dininin hurafeye yenik düşürülmesinde vaizlerin tahribinin büyük olduğunu, kıssacılığın yaygınlaştırıldığı hatta bazı eserlerinde isimlerini vererek on iki bin hadis uydurduklarını sayfa numarası vererek kaydetmesi, daha acısı: Bizler din adamları olarak halka dinin gerçeğini anlatmaktan korkuyoruz. Her hizip kendi kafasındakini din sanıyor. Biz bu insanlara gerçek dini anlatmak yerine, onların hayallerindeki dini alkışlayıp onlara hoş görülme yolunu seçtik. Halkı aldattık. Sonuçta herkes kendi kliğinin anlayışını İslam zanneder oldu. Kur’an ve sünneti anlatmak yerine hurafe kusanlar var. Kur’ân baştan sona ilim, irfan ve düşünceye çağıran âyetlerle doludur. Biz bunlardan ürküp kaçıyoruz. İslâmiyet, bilimsel değerler üretmek üzere didinen bir bilim oluşturabilmektir. Ancak bu özelliklerle kuşanmış sosyal bir oluşum bu cehalet ve hurafe yığınlarını temizleyebilir.
Unutmayalım ki insanlar, tabiatları icabı her zaman irşada, öğüt ve nasihate muhtaçtırlar. Zira fert, kitlelerin ve cemiyetin tesirindedir. Hele de Müslümanların içinde yaşadığı cemiyet İslâm cemiyeti değilse Müslümanların birbirini uyarması daha mühimleşir.”
“İnsanları Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır”[10] âyetinde belirtildiği gibi Allah’a davet, amellerin en güzeli ve sahihi ve yine “Siz öyle bir ümmetsiniz ki hayra davet eder, maruf (iyiliği) ile emir ve münkerden vaz geçirmeye çalışırsınız. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”[11]
Tebliğ, Müslüman’ın hayatında o kadar önemli yer alıyor ki, adeta bir toplumun çöküşü ve yükselişi bu sorumluluğun icrasına bağlıdır desek yeri var. Bu sorumluluk hakikaten idrak edildiğinde engeller çok olsa da vazifenin önemi ve ödülü büyük olduğundan engelleri aşmamın yolu aranır.
Resûl-i Ekrem (a.s.): “Senin nasihatinle bir kişiyi hak yola getirmen dünyadaki bütün güzel nimetleri kazanmandan daha hayırlıdır”[12] buyurmuştur.
Davetin yapılmasındaki ehemmiyet ne kadar önemli ise terki de o ölçüde büyük kınama ve cezayı gerekli kılar Allah muhafaza. Hatta duaların kabul olmamasına engel teşkil edeceğini “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız veya Allah’ın tarafı ilahisinden size ceza göndermesi pek yakındır. Ona dua edersiniz de kabul etmez.”[13]
Dünyanın hali ortada Müslümanlar ezilmekte, zulme maruz kalmakta, duayı mı unuttuk yoksa dualarımız mı kabul olmuyor. İnsanlık her geçen gün Allah’tan uzaklaşıyor, hâyâ, edep, günah, sevap birbirine karışmış, kardeşi kardeşe vurduruyorlar ya öleceksin ya öldüreceksin. İran-Irak, Sırbistan-Bosna Hersek, Mısır, Afganistan, Suriye vs. öyle veya böyle şerefli bir ölümle Müslümanlar olarak gözlerimizi kapatmak istiyorsak, insanların uyanmasına, dualarımızın kabulünü sağlayacak tebliğ ibadetini yapamaya ve Rabbimizin rahmetiyle kurtuluşa ermeye ihtiyacımız var. “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının O’na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda cihat edin ki kurtuluşa eresiniz.”[14] Elbette fenalıkların yaygınlaştığı, haramların işlenip emirlerinin çiğnendiği, bozguncuların, hurafecilerin kol gezdiği, bütün bunlara karşıda fertlerin ses çıkarmadığı cemiyetlerde umûmî felakete davetiye çıkarılıyor demektir.[15] Sosyal yozlaşmanın üzerinde ciddi anlamda düşünürsek yayılan fitnede, işlenen cinayette namazsızın, zekâtsızın, cihatsızın payı vardır.
Cahili toplumdan İslami bir toplum inşa etmenin tek yolu apaçık tebliğdir. Bu vazifenin ihmali durumunda karşılaşılacak tehditleri şu ayetler açıklamaktadır:
“Ve kötülük yönündeki öyle bir ayartıya karşı uyanık ve duyarlı olun ki o, ötekileri dışta tutarak yalnızca hakkı inkara kalkışanlara musallat olmaz; ve bilin ki Allah azapta çok çetindir.”[16]
“Fakat, ne yazık ki, [yok ettiğimiz] sizden önceki kuşaklar arasından, yeryüzünde yozlaşmaya karşı çıkan -[doğru yolu izledikleri için] kendilerini kurtardığımız küçük toplulukların dışında- akıl/iz‘ân ve erdem sahibi kimseler çıkmadı. Ve zulme eğilim gösteren çoğunluk yalnızca kendilerini yozlaştıran hazların peşine düşüp günaha gömülüp gittiler. Yoksa, senin Rabbin, halkı [birbirlerine karşı] dürüst davrandıkları sürece, bir toplumu [sırf] [çarpık inançları] yüzünden asla helak etmez.”[17]
İslam daveti, ameli bir ibadettir. Toplumlar kaşla göz arasında değişmez. Yetişene kadar sabretmek gerekir.[18] Bu davet aşamalıdır. Herhangi bir devlete karşı on kişi ile mücadele etmenize imkân yoktur. Sabırlı bir şekilde eğitimle herkes gücünce bu ibadeti sürdürmesi gerekir.
Tebliğ öyle bir eylemdir ki Müslüman’ın bu uğurda karşılaşacağı her şeye hazır olması ve uğrunda iki âlemde alacağı ecirle yola çıkması gerekir.
İslâmî hareket ağacını kurutmanın en kestirme yolu davet farizasının terki olmuştur. İşin acı tarafı şu ki, İslâmî hareket ağacını susuz bırakanlar bizzat Müslümanlardır. Çünkü insanları İslâm’a davet etmek; kâfirlerin işi değildir.[19]
Müslümanlarla Müslüman olmayanların arasında nasıl bir üslup gözetilmelidir? Müslüman olmayan fakat İslâm’a da düşman olmayıp davet almamış kimseler vardır. Onları güzel sözlerle İslâm’a çağırmakla mükelleftir Müslümanlar. Ancak Müslüman ise bir kimse onu da merhamet ve güzel öğütle uyarmalı fakat olmadı gerekirse kulağı çekilmelidir. Mesela çürümüş bir dişten muzdarip olanın dişini çekmek mi yoksa yanağını okşamak mı gerekir. Hangisi merhamettir? Tabii dişini çekmek merhamettir. Merhameti tanımak gerekir. Müslümanlar kendi aralarında merhamet ederken cennetin yollarını tıkayan sebepleri bertaraf etmek için ne gerekiyorsa yapmalıdır. Yoksa illa da yumuşak davranmak gerekiyor demek merhamet değildir. Merhamet kişileri kötü halden korumaktır. Ziya Paşa’nın dediği gibi: “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir. Tekdir ile uslanmayanın hali kötektir.”
Ayrıca cihattan, tebliğden kaçanlara Hz. Yunus’un kıssası ibret vericidir. Hz. Yunus kavminin inkârcı tutumuna karşı çok üzülür ve çaresizliliğin verdiği sıkıntıya sabredemeyip oralardan uzaklaşır fakat bu ciddi sorumluluğu bırakıp gitmesi neticesinde farklı bir sıkıntıya maruz kalınca bunun kendi davranışı sebebiyle olduğunu anlayıp ve Allah’a kulluğunun bir ifadesi olan tövbe kapısına başvurur ve umudunu besleyerek kavmine döner.[20]
Bu olayda gösteriyor ki, insanlar hidayeti talep ettiklerinde nasip olur. Ancak Müslümanlar verimli topraklara tohum atmanın yollarını arar fakat bulunduğu her toplumda merhametle uyarı ve öğütlerini sürdürür. Ayrıca bu kıssadan anlıyoruz ki, tebliğciler karşılarındaki inkârcılara karşı büyük bir sabır ve umutla hidayete ermeleri için mücadele ve duayı elden bırakmamalıdırlar.[21] Âyette belirtildiği gibi onlar hidayete ermese de davet sorumluluğunu yerine getirdiklerinden dolayı ecirlenecekleri gibi nice İslâm düşmanlarının hidayete erip daha sonra İslâm’ın savunucusu (Hz. Ömer, Hâlid b. Velid ve Ebû Sufyan vs.) olmuşlardır.
Hayatımızda bu kadar önemli olan tebliği her halükârda metotlu, ilme (vahye) uygun bir biçimde icra etmek için okuyalım, düşünelim, kültürümüzü geliştirecek her türlü bilgi ve malzemeyi elde etmeye çalışalım.
Muhatabın durumuna, zamana ve zemine göre, İslâm’ın müsamaha ölçüleri içerisinde ve onların da bize ve ailemize zararı dokunmayacak şekilde itham etmeden, küçümsemeden, merhametle yürütelim.[22] Birilerini illa hidayete erdireceğim diyerek öncelikli sorumlu olduğumuz aile efradımızı ihmal etmemeliyiz. Ne yaparsak yapalım Allah rızası ve öncelikli olanı yapalım.
Tebliğ Yaparken Etkili Olmak İçin Gözetmemiz Gereken Hususlar:
Eğer bir insanı kendi yanımıza çekmek istiyorsak, önce içten bir dost olduğumuza inandırmalıyız.
Konuya karşımızdaki insanın yararını gözeterek yaklaşmalıyız.
Karşımızdaki insanı eleştirmeden önce kendi yanlışlarımızdan söz etmeliyiz.
Söylediğimiz sözden fazla sözün söyleyiş şekline dikkat etmeliyiz.
Kime söylüyor, nasıl söylüyor ve ne söylüyor olduğumuzu bilmek.
Hep yüksek perdeden konuştuğumuzu fark ettiğimizde bir an durarak kendimize: “Ne diye bu kadar celallenerek konuşuyorum karşımdaki insanlara, daha hilmle ve nezaketli konuşmam gerek” demeliyiz.
Karşımızdakini yüreklendirmeliyiz, yapılan yanlışın kolay düzeltilir olduğunu, yapılmasını istediğimiz işin çok kolay olduğunu karşımızdakine inandırmalıyız.
Emir buyurmak yerine “Böyle yaparsak nasıl olur?”, “Şöyle yapsak daha iyi olmaz mı?” diyerek insanları kızdırmadan gücendirmeden değiştirmeye çalışmalıyız.
Konulara tartışarak başlamayalım, bilakis anlaştığımız noktaları vurgulayarak başlayalım, aslında bekli de aynı amaç için çaba harcadığımızı, ancak yöntemimizin farklı olduğunu vurgulayalım.
Duygularınızdan, davranışlarınızdan dolayı sizi kesinlikle suçlamıyorum. Yerinizde olsam bende sizin gibi davranırdım. Ama istiyorum ki bulunduğumuz duruma göre yaşamayalım. Birbirimizi ıslah edelim.
İnsanın ilerlemesi için en önemli yardımcı yılmayan azim, sağlam inanç, şevkli çalışma, düzenli ve prensipli olmaktır.
İstikbalde istediğimiz başarıya ulaşmak için binlerce engelle çarpışmaya hazır olmalı, yenilmeye rağmen kazanmayı düşünmeliyiz.
Konuşurken yerine göre sesimizin tonunu bazen yükseltmek, yavaşlatmak, sertleştirmek, üzüntü ve neşeli tonlar vererek konuşmalıyız.
Davet edeceğimiz şeyi iyi bilip hazırlanmalı ve davet ettiğimiz şeyi en iyi şekilde uygulamaya çalışmalıyız. İlmî hazırlığa çok önem vermeli, söylediğimiz sözün doğru olduğuna iyice kanaat etmeli, gereksiz tartışmalardan kaçınmalıyız.
Mütevazı, açık sözlü, şefkatli, ayıpları örten, cömert, yardım sever, hak-hukuk gözeten, anlayışlı, istikrarlı, içten gelen samimiyetle kardeşlik şuuru içerisinde yaklaşmalıyız.
Sorulan sorulara getirilen itirazlara büyük bir sabır ve anlayışla yaklaşmaya çalışılmalıyız.
Hata, kusur ve kırgınlıklarımız olsa bile ilişkilerimizi mü’min kardeşliği içerisinde selametle sürdürmeli ve gelecek zararlar söz konusu ise araya mesafe koymalıyız. Her hâlükarda Allah’a ve Kitabına davet etmek her mü’minin kutsî emaneti olarak yerine getirilmelidir.
Allah’ım! Gönlümüze ve gönüllere sevgi ve merhamet tohumları atıp vahiy ırmağı ile sulayıp büyütüp güçlendirmek için bizlere şefaat et. Allah’ım jestlerimize, mimiklerimize, sözlerimize kavl-i leyyîn, hilm, teenni, teslimiyet, tevekkül ve sabırla gönüllerde ve gönlümüzde taht kurmanın duyarlılığına, şuur, şevk ve iştiyakıyla sana gelinceye kadar amellerin en ulvîsine erdir bizleri.
Her ne kadar klasik ahlâk, iyi, güzel ve doğru arasında bir bağlantı görmekteyse de, derinlemesine bir bakış bu kavramların (hasletlerin) kimi zaman örtüşseler de, kimileyin de çatıştıklarını ortaya koyabilecektir. Belli ki güzel estetikle ilgilidir, doğru hakikatle, iyi ise fayda ile. Bunlar ise her zaman ortak bir davranış, olgu veya olayda bir araya gelemezler.
İnsanların adalet arayışları Hz. Âdem’den beri devam etmektedir. Düşünceleri, bakış açıları değişse de insanların temel talepleri genellikle adalet olmuştur. Zorbalığı, zulmü hiçbir toplum hoş karşılamamıştır. Zamana ve coğrafyalara göre farklı anlamlar yüklense de adaletin büyük önem taşıması, hayatın her alanında kendisine yer bulması gerektiği ile ilgilidir.
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi.
“Kur’ân ayı” Ramazan, Kur’ân’a çağırıyor insanları. Kur’ân da, takvâlı olmaya çağırıyor. Takvâlı olmak; ancak Kur’ân’a kulak verip buyruklarına uymakla mümkün. Ramazan, Allah’a itaat edişin, boyun eğişin, kulluğun yıllık sınav zamanıdır. Allah’a teslimiyetin, Kur’ân’ı rehber, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yolunu yol edinişin deneniş vaktidir. Yasakları terk edip helallere yönelmenin sınanış günleridir. Ne yaptığını bilerek, bilinçli olarak, gerektiği …
Bilinmelidir ki dünyanın en harika eğitim kurumu mutlu ve huzurlu bir aile; en harika eğitimcileri ise örnek anne ve babalardır. Aile içi iletişimi düzene sokmadan, aile bireyleri arasında güveni oluşturmadan, sevgiyi ve saygıyı bina etmeden söylenecek her söz havada kalacaktır
Tebliğ
Yetiştirme, eriştirme, bildirme, ulaştırma, gönderme, açıklama, bir amaca ulaşmak için bir şeyi bazı ilkelere ve düzene göre söyleme veya uygulama anlamına geldiği gibi daha ziyade İslam’ın açık ve anlaşılır bir şekilde muhataba iletilmesi anlaşılmaktadır. Yani İslam’ın açıklanması, tebliğ edilmesidir. İslam’ın tebliğ edilebilmesi için mutlaka İslam’ın bilinmesi gerekmektedir. Zira bilinmeyen şey açıklanamaz. İnsan hiç değilse bildiği kadarını açıklamaya çalışmalıdır. Bilmediğini bilmenin de bir ilim olduğunu bilmelidir. Bunun bilinmesi, bilinmeyenlerinde bilinmesine yardımcı olur.
İslam’ın iyi bilinmesi, Kur’ân’ı ve sünneti yani vahyî verileri akl-ı selîmle idrak etmekle mümkündür.
Rabbimiz katından bildirilen gerçekleri duyurmak Peygamberî bir görev olmakla beraber onun ümmetine de yüce değerler bahşeden bir görevdir: “Ey Resul!.. Rabbinden sana indirileni duyur (açıkla); eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun.”[1] Gerçek odur ki herhangi bir şeyden sorumluluk, o şeyden haberdar edilmekle başlar. Bu sebepledir ki haberciler gönderilmeli, müjdelenmeli ve korkutulmalıdır.
O hâlde Rabb katından getirilen gerçekler bilinmelidir ki açıklanabilsin. Bunu Peygamberlere Allah bildirmekte, Peygamberler de insanlara açıklamaktadır. Biz Müslümanız diyenler de Rabbimiz katından gönderilenleri gerçeğine uygun olarak bilmeli (öğrenmeli) ve ancak bilmemizi takiben onları insanlara açıklamalıyız. Bu demektir ki bilmek, açıklamaktan önce gelir. Bu itibarla Rabbimiz katından gelenleri öğrenmeden açıklamamız mümkün olmayacaktır. O hâlde her birimiz Kur’ân okulunda iyi bir öğrenci ve iyi bir kul olabilme gayretinde olmalıyız. Eğitimimiz; öncelikle kendimizi ıslah etmek, sonra da arzu edilen en küçük bilgiyi bile Allah yolunda kullanmaktır. “Bu Kur’ân insanlara bir tebliğdir. (İnsanlar) bununla uyarılsınlar. Onun tek Allah olduğunu bilsinler ve sağduyu sahipleri öğüt alsınlar diye gönderilmiştir.”[2] Duyanlar, kabul edenler itaatle yükümlü iken, kabul etmeyenlerin hesabını görücü Allah’tır.
Bu çağrıda bütün insanları mutluluk ve saadete kavuşturması hedeflenen ve belli prensipleri olan kutsal bir görevdir. Tebliğ görevini yüklenen herkes, insanları hikmetli sözler ve güzel öğütlerle Allah’ın yoluna davet etmelidir.[3]
Hikmet ve güzel öğüt tebliğ ile ilgilenen insanlar için çok önemlidir. Hikmet, kişinin tebliğ sırasında dikkatli ve basiretli olması, bunu körü körüne yapmamasıdır. Hitap edilen kişinin, zihin, yetenek ve şartlarını da göz önünde bulundurularak anlayacağı dilden yapılmalıdır. ‘Onlarla en güzel şekilde mücadele et!’ emri de, tebliğ vazifesini ciddi bir şekilde yerine getirmeyi, tebliğ karşısında her hangi bir beşeri görüşle yer değiştirmeyip tebliğin yayılması için bir uzlaşma ve taviz göstermeyip bu dini “Emrolunduğu gibi dosdoğru olarak bir basiret üzere” muhatabını en güzel şekilde ikna etmeye çalışmasıdır. İrade güçlülüğü, Allah yoluna ve onun azim, sebat, kararlılık ve yumuşak huylulukla davetin selameti için çok fayda vardır. Bu yumuşaklık, miskinlik, ‘aman kırmayayım’ diye susmak değil bilakis muhatabına göre bazen teşvik bazen tehdit bazen de azar ile yerine getirip her halükârda karşıdakinin ıslahına çalışılmaktır. Çünkü Yüce Allah Kur’ân’da, Allah’ın en büyük düşmanlarına bile tebliğin götürülmesini emreder.[4] Âyetin izahından anladığımız odur ki: Emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ‘ani’l–münker Müslüman’ın hayatında çok önemli bir yeri teşkil ederken bazı durumlarda farz-ı kifâye olarak da değerlendirilir. Hatta gücü imkânı varken ve hatta bu ibadeti yapmak için kendini hazırlaması, bu uğurda bütün gayretiyle kendini yetiştirmesi gerekirken bundan kaçanın hâlini küfre müsavi kabul edilerek ikazı gerekli kılmıştır. “İsrail oğullarından olup da küfredenler Davud’un da, Meryem oğlu İsa’nın da diliyle lanetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır. Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Hakikatte yapmakta oldukları şey ne kötü idi.”[5]
Bir kelamı kibarda: “Bir toplumda zulüm yaygınlaştığı zaman onlardan biri diğerini günah irtikâp ederken görür önce nehiyde bulunurdu. Fakat ertesi günü o adamla oturup yer içer eğlenirdi. Bu halleri onların kalplerinin birbirine benzemesine sebep oldu” devamla “ya zalime engel olursunuz ve onu hakka çekersiniz ya da bu durum sizin başınıza da gelir.” Bir başka kelamı kibarda: “İslâm’ın bir rüknü olarak: El, dil ve kalp ile mücadele etmeyenin imanının en zayıf derecede olacağını söylemiş.” Sosyal hayatta kötülüklere engel olamayabiliriz, Rabbimiz: “Ey iman edenler! Siz nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Kendiniz doğru yolda olunca sapanlar size zarar veremez…”[6] buyurmuştur. Âyet-i kerîmeden anladığımız: “Siz doğru yolu bulunca” yani kötülüğe mani olundukça onun içine düşmekten sakınılacağına işaret etmektedir. Âyet ve hadisler gereğince bu ibadetin yapılması Rabbin huzurunda özür beyan edilebilmesine ve ebediyette mahcup olunmamasına; hesap gününde fâsıkların bundan haberim yoktur demesine bir mazereti olmamasına ve olur ki bu vesileyle kendilerine gelirlerde korunurlar umuduyla.[7]
Gerçekten her günahkâr çevresi tarafından uyarılıp, kınanıp ayıplansaydı hiç olmazsa günahı açıktan işlemeye cesaret edemezdi, dün namahreme gözünü göstermeye sakındığı ninelerin torunları bugün ne durumdalar. Bu durumdan şikâyetçi Müslümanlar; içinde bulundukları bozulmuş ahlak ve dini değerlerin çiğnendiği vahim durumdan kurtulmak istiyorlarsa bir an evvel tebliğ ibadetini gönülleri etkileyecek tarzda yapmanın gayretini çeksinler. Zira bünyesinde zerre kadar iman nüvesi taşıyan insanlar ittiba etmek üzere örnek bir yaşayış ve ahlâk ararlar. “Şimdi sen öğüt ver, şayet fayda verirse saygı duyan kimse öğütten yararlanacak. Bedbaht kimse öğütten kaçacak.”[8] “Öğüt ver, çünkü sen öğüt vericisin .”[9]
Uzun yıllardır Müslümanlar döndürülen bozuk çarkların dişlileri arasında Kur’ânî davetten mahrum kaldıkları için İslâm’ın hakikatlerinden uzak bir atmosferde büyüdüler. Bu durumu 01.07.1993 tarihinde TRT 1 kanalında Diyanet İşleri Başkanı’nın “İnanç Dünyası” programında Yaşar Nuri Öztürk, Asaf Demirbaş’ı içtenlikle kutlarken şu temennimizi ilgilileri ve halkımıza iletmek istiyoruz ve dinleyenlerime pasajlar vererek düşünmeye davet ediyorum. Düşünelim de tebliğ ibadetinin üzerimizdeki ferdî farziyetinin önemini idrak edelim.
Başkanın parmak bastığı hayati noktalardan bazıları: “Her şeyden önce bugünkü İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri’nin düşürüldükleri bilimsel yetersizliğe, yozlaşmaya dikkati çekmiştir. Sayın başkan, muazzez İslâm dininin hurafeye yenik düşürülmesinde vaizlerin tahribinin büyük olduğunu, kıssacılığın yaygınlaştırıldığı hatta bazı eserlerinde isimlerini vererek on iki bin hadis uydurduklarını sayfa numarası vererek kaydetmesi, daha acısı: Bizler din adamları olarak halka dinin gerçeğini anlatmaktan korkuyoruz. Her hizip kendi kafasındakini din sanıyor. Biz bu insanlara gerçek dini anlatmak yerine, onların hayallerindeki dini alkışlayıp onlara hoş görülme yolunu seçtik. Halkı aldattık. Sonuçta herkes kendi kliğinin anlayışını İslam zanneder oldu. Kur’an ve sünneti anlatmak yerine hurafe kusanlar var. Kur’ân baştan sona ilim, irfan ve düşünceye çağıran âyetlerle doludur. Biz bunlardan ürküp kaçıyoruz. İslâmiyet, bilimsel değerler üretmek üzere didinen bir bilim oluşturabilmektir. Ancak bu özelliklerle kuşanmış sosyal bir oluşum bu cehalet ve hurafe yığınlarını temizleyebilir.
Unutmayalım ki insanlar, tabiatları icabı her zaman irşada, öğüt ve nasihate muhtaçtırlar. Zira fert, kitlelerin ve cemiyetin tesirindedir. Hele de Müslümanların içinde yaşadığı cemiyet İslâm cemiyeti değilse Müslümanların birbirini uyarması daha mühimleşir.”
“İnsanları Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır”[10] âyetinde belirtildiği gibi Allah’a davet, amellerin en güzeli ve sahihi ve yine “Siz öyle bir ümmetsiniz ki hayra davet eder, maruf (iyiliği) ile emir ve münkerden vaz geçirmeye çalışırsınız. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”[11]
Tebliğ, Müslüman’ın hayatında o kadar önemli yer alıyor ki, adeta bir toplumun çöküşü ve yükselişi bu sorumluluğun icrasına bağlıdır desek yeri var. Bu sorumluluk hakikaten idrak edildiğinde engeller çok olsa da vazifenin önemi ve ödülü büyük olduğundan engelleri aşmamın yolu aranır.
Resûl-i Ekrem (a.s.): “Senin nasihatinle bir kişiyi hak yola getirmen dünyadaki bütün güzel nimetleri kazanmandan daha hayırlıdır”[12] buyurmuştur.
Davetin yapılmasındaki ehemmiyet ne kadar önemli ise terki de o ölçüde büyük kınama ve cezayı gerekli kılar Allah muhafaza. Hatta duaların kabul olmamasına engel teşkil edeceğini “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız veya Allah’ın tarafı ilahisinden size ceza göndermesi pek yakındır. Ona dua edersiniz de kabul etmez.”[13]
Dünyanın hali ortada Müslümanlar ezilmekte, zulme maruz kalmakta, duayı mı unuttuk yoksa dualarımız mı kabul olmuyor. İnsanlık her geçen gün Allah’tan uzaklaşıyor, hâyâ, edep, günah, sevap birbirine karışmış, kardeşi kardeşe vurduruyorlar ya öleceksin ya öldüreceksin. İran-Irak, Sırbistan-Bosna Hersek, Mısır, Afganistan, Suriye vs. öyle veya böyle şerefli bir ölümle Müslümanlar olarak gözlerimizi kapatmak istiyorsak, insanların uyanmasına, dualarımızın kabulünü sağlayacak tebliğ ibadetini yapamaya ve Rabbimizin rahmetiyle kurtuluşa ermeye ihtiyacımız var. “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının O’na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda cihat edin ki kurtuluşa eresiniz.”[14] Elbette fenalıkların yaygınlaştığı, haramların işlenip emirlerinin çiğnendiği, bozguncuların, hurafecilerin kol gezdiği, bütün bunlara karşıda fertlerin ses çıkarmadığı cemiyetlerde umûmî felakete davetiye çıkarılıyor demektir.[15] Sosyal yozlaşmanın üzerinde ciddi anlamda düşünürsek yayılan fitnede, işlenen cinayette namazsızın, zekâtsızın, cihatsızın payı vardır.
Cahili toplumdan İslami bir toplum inşa etmenin tek yolu apaçık tebliğdir. Bu vazifenin ihmali durumunda karşılaşılacak tehditleri şu ayetler açıklamaktadır:
“Ve kötülük yönündeki öyle bir ayartıya karşı uyanık ve duyarlı olun ki o, ötekileri dışta tutarak yalnızca hakkı inkara kalkışanlara musallat olmaz; ve bilin ki Allah azapta çok çetindir.”[16]
“Fakat, ne yazık ki, [yok ettiğimiz] sizden önceki kuşaklar arasından, yeryüzünde yozlaşmaya karşı çıkan -[doğru yolu izledikleri için] kendilerini kurtardığımız küçük toplulukların dışında- akıl/iz‘ân ve erdem sahibi kimseler çıkmadı. Ve zulme eğilim gösteren çoğunluk yalnızca kendilerini yozlaştıran hazların peşine düşüp günaha gömülüp gittiler. Yoksa, senin Rabbin, halkı [birbirlerine karşı] dürüst davrandıkları sürece, bir toplumu [sırf] [çarpık inançları] yüzünden asla helak etmez.”[17]
İslam daveti, ameli bir ibadettir. Toplumlar kaşla göz arasında değişmez. Yetişene kadar sabretmek gerekir.[18] Bu davet aşamalıdır. Herhangi bir devlete karşı on kişi ile mücadele etmenize imkân yoktur. Sabırlı bir şekilde eğitimle herkes gücünce bu ibadeti sürdürmesi gerekir.
Tebliğ öyle bir eylemdir ki Müslüman’ın bu uğurda karşılaşacağı her şeye hazır olması ve uğrunda iki âlemde alacağı ecirle yola çıkması gerekir.
İslâmî hareket ağacını kurutmanın en kestirme yolu davet farizasının terki olmuştur. İşin acı tarafı şu ki, İslâmî hareket ağacını susuz bırakanlar bizzat Müslümanlardır. Çünkü insanları İslâm’a davet etmek; kâfirlerin işi değildir.[19]
Müslümanlarla Müslüman olmayanların arasında nasıl bir üslup gözetilmelidir? Müslüman olmayan fakat İslâm’a da düşman olmayıp davet almamış kimseler vardır. Onları güzel sözlerle İslâm’a çağırmakla mükelleftir Müslümanlar. Ancak Müslüman ise bir kimse onu da merhamet ve güzel öğütle uyarmalı fakat olmadı gerekirse kulağı çekilmelidir. Mesela çürümüş bir dişten muzdarip olanın dişini çekmek mi yoksa yanağını okşamak mı gerekir. Hangisi merhamettir? Tabii dişini çekmek merhamettir. Merhameti tanımak gerekir. Müslümanlar kendi aralarında merhamet ederken cennetin yollarını tıkayan sebepleri bertaraf etmek için ne gerekiyorsa yapmalıdır. Yoksa illa da yumuşak davranmak gerekiyor demek merhamet değildir. Merhamet kişileri kötü halden korumaktır. Ziya Paşa’nın dediği gibi: “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir. Tekdir ile uslanmayanın hali kötektir.”
Ayrıca cihattan, tebliğden kaçanlara Hz. Yunus’un kıssası ibret vericidir. Hz. Yunus kavminin inkârcı tutumuna karşı çok üzülür ve çaresizliliğin verdiği sıkıntıya sabredemeyip oralardan uzaklaşır fakat bu ciddi sorumluluğu bırakıp gitmesi neticesinde farklı bir sıkıntıya maruz kalınca bunun kendi davranışı sebebiyle olduğunu anlayıp ve Allah’a kulluğunun bir ifadesi olan tövbe kapısına başvurur ve umudunu besleyerek kavmine döner.[20]
Bu olayda gösteriyor ki, insanlar hidayeti talep ettiklerinde nasip olur. Ancak Müslümanlar verimli topraklara tohum atmanın yollarını arar fakat bulunduğu her toplumda merhametle uyarı ve öğütlerini sürdürür. Ayrıca bu kıssadan anlıyoruz ki, tebliğciler karşılarındaki inkârcılara karşı büyük bir sabır ve umutla hidayete ermeleri için mücadele ve duayı elden bırakmamalıdırlar.[21] Âyette belirtildiği gibi onlar hidayete ermese de davet sorumluluğunu yerine getirdiklerinden dolayı ecirlenecekleri gibi nice İslâm düşmanlarının hidayete erip daha sonra İslâm’ın savunucusu (Hz. Ömer, Hâlid b. Velid ve Ebû Sufyan vs.) olmuşlardır.
Muhatabın durumuna, zamana ve zemine göre, İslâm’ın müsamaha ölçüleri içerisinde ve onların da bize ve ailemize zararı dokunmayacak şekilde itham etmeden, küçümsemeden, merhametle yürütelim.[22] Birilerini illa hidayete erdireceğim diyerek öncelikli sorumlu olduğumuz aile efradımızı ihmal etmemeliyiz. Ne yaparsak yapalım Allah rızası ve öncelikli olanı yapalım.
Tebliğ Yaparken Etkili Olmak İçin Gözetmemiz Gereken Hususlar:
Allah’ım! Gönlümüze ve gönüllere sevgi ve merhamet tohumları atıp vahiy ırmağı ile sulayıp büyütüp güçlendirmek için bizlere şefaat et. Allah’ım jestlerimize, mimiklerimize, sözlerimize kavl-i leyyîn, hilm, teenni, teslimiyet, tevekkül ve sabırla gönüllerde ve gönlümüzde taht kurmanın duyarlılığına, şuur, şevk ve iştiyakıyla sana gelinceye kadar amellerin en ulvîsine erdir bizleri.
Dipnotlar:
[1] Mâide Sûresi, 5: 67.
[2] İbrâhîm Sûresi, 14: 52.
[3] Âl-i İmrân Sûresi, 3: 159; Nahl Sûresi, 16: 125.
[4] Tâhâ Sûresi, 20: 43-44.
[5] Mâide Sûresi, 5: 78-79.
[6] Mâide Sûresi, 5: 105.
[7] A’râf Sûresi, 7: 164.
[8] A’lâ Sûresi, 87: 8-10.
[9] Ğâşiye Sûresi, 88: 21.
[10] Fussilet Sûresi, 41: 33.
[11] Âl-i İmrân Sûresi, 3: 104.
[12] Buhari ve Müslim.
[13] Tirmizi, Fiten 9; ibn Mace.
[14] Mâide Sûresi, 5: 35.
[15] Bkz. Enfâl Sûresi, 8: 24.
[16] Bkz. Enfâl Sûresi, 8: 25.
[17] Hûd Sûresi, 11: 116-117.
[18] Bkz. Ra’d Sûresi, 13: 11.
[19] Bkz. Lokman Sûresi, 31: 17.
[20] Enbiyâ Sûresi, 21: 87.
[21] Bkz. A’râf Sûresi, 7: 164.
[22] Bkz. Nahl Sûresi, 16: 125; Tâhâ Sûresi, 20: 44.
Yazar
İlgili Yazılar
Kur’ân Ahlâkı Üzerine Bazı Düşünceler
Her ne kadar klasik ahlâk, iyi, güzel ve doğru arasında bir bağlantı görmekteyse de, derinlemesine bir bakış bu kavramların (hasletlerin) kimi zaman örtüşseler de, kimileyin de çatıştıklarını ortaya koyabilecektir. Belli ki güzel estetikle ilgilidir, doğru hakikatle, iyi ise fayda ile. Bunlar ise her zaman ortak bir davranış, olgu veya olayda bir araya gelemezler.
Tevhid, Adalet ve Erdem
İnsanların adalet arayışları Hz. Âdem’den beri devam etmektedir. Düşünceleri, bakış açıları değişse de insanların temel talepleri genellikle adalet olmuştur. Zorbalığı, zulmü hiçbir toplum hoş karşılamamıştır. Zamana ve coğrafyalara göre farklı anlamlar yüklense de adaletin büyük önem taşıması, hayatın her alanında kendisine yer bulması gerektiği ile ilgilidir.
İsrail ve Filistin Anlatilarinda Filistin’in Etnik Temizliği: Sözcüksel Temsilin Söylem-Kavramsal Analizi
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi.
Ramazan, Kur’ân Ve Takvâ
“Kur’ân ayı” Ramazan, Kur’ân’a çağırıyor insanları. Kur’ân da, takvâlı olmaya çağırıyor. Takvâlı olmak; ancak Kur’ân’a kulak verip buyruklarına uymakla mümkün. Ramazan, Allah’a itaat edişin, boyun eğişin, kulluğun yıllık sınav zamanıdır. Allah’a teslimiyetin, Kur’ân’ı rehber, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yolunu yol edinişin deneniş vaktidir. Yasakları terk edip helallere yönelmenin sınanış günleridir. Ne yaptığını bilerek, bilinçli olarak, gerektiği …
Okul Öncesi Çocukların Kitaplarla Tanışması
Bilinmelidir ki dünyanın en harika eğitim kurumu mutlu ve huzurlu bir aile; en harika eğitimcileri ise örnek anne ve babalardır. Aile içi iletişimi düzene sokmadan, aile bireyleri arasında güveni oluşturmadan, sevgiyi ve saygıyı bina etmeden söylenecek her söz havada kalacaktır