Çoğumuz bu dünyadan göçerken, arkamızda tamamlanmamış işler, çalışılacak dosyalar bırakırız. Ecel, çoğu kez emellerden önce yetişir. Ancak bazı isimler vardır ki onları anarken içimiz biraz daha fazla burkulur. Daha çıkacak kitapları, söylecek sözleri vardı, deriz. Sanıyorum İlhami Çiçek de onlardan birisidir. Otuzuncu yaşına bir kala dünyasını değiştirmesiyle, arkasında böyle bir hissiyat bırakmıştır. Ama eceldir bu ve yetişmiştir. Reşit Güngör Kalkan’la İlhami Çiçek’i ve ‘Türk Şiirine Buruk Bir Armağan’ ithafıyla yayınlanan kitabını konuştuk. Birlikte aynı mısrayı hatırlayarak: ‘’Yalnız hüznü vardır kalbi olanın’’
İlk soruda çoğunlukla, kendinizi nasıl tanımlarsınız, cümlesi yöneltilir muhatabbımıza. Bunu biraz esnetip şöyle sorayım, Reşit Güngör Kalkan kendisinden ve bulunduğu yerden razı mıdır?
-Elhamdülillah. Öyle entel-dantel mavralar sallamanın lüzûmu yok. İşte geldik ve hızla da gidiyoruz. Herkesin bildiği; fakat kimsenin, herkesin bilmediğini sandığı bir gerçek var karşımızda: Ölüyorsun ey insan!
-Şiirle başlayan bir yazım serüveniniz var, bunu deneme takip ediyor. Şu an itibariyle son durak ise, biyografi. Sizin tabirinizle edebiyatın en zor; fakat yazarına en keyifli zamanlarını yaşatan bir türü olan biyografi. Biyografiye yönelmenizi neler tetikledi?
-Doğrusu sadece merak saikiyle yöneldim biyografiye. Tıpkı şu an sizin benim hayatımı yahut sanat anlayışımı merak edip de bu soruları yöneltmeniz gibi. İlgimi çeken ve merak ettiğim hayatları gündemime almak istedim. İyi ki de almışım. Zira biyografi yazarlarının edebiyattan en fazla zevk alan kimseler olduğunu düşünmüşümdür. Fakat söz konusu zevk, aynı zamanda müthiş bir yorgunluğu ve çabayı da beraberinde getiriyor. Dikkat edin, edebiyatımızda biyografi yazarı sayısı çok çok azdır. Zira bu zorluklara her kalemin tahammül edebileceğini hiç sanmıyorum.
-İlk biyografi çalışmanız neden İsmet Özel üzerine diye sorulunca, zor olanın sevmenin ruhunuza dikilmiş bir elbise olduğundan söz ediyorsunuz. Mustafa Kutlu da: ‘İsmet Bey hakkında konuşmak fevkalade zor, çünkü İsmet Bey’in kendisi zordur’ demekte. Çalışmayı sürdürürken, zorluğun yanında size bahşedilen kolaylıklar da var mıydı ?
-Kesinlikle hayır. Hiçbir kolaylıkla karşılaşmadım. Antep’te bulunup, merkezde at oynatmaya kalkışıyorsunuz, kolay iş değil bu. Fakat sonrasında, yani kitap yayınlanınca, anladım ki hakikaten önemli bir işin üstesinden gelmişim. Zira çalışma aşamasında yaptığım işe öylesine yoğunlaşmıştım ki, İsmet Özel’i kaç defa rüyamda gördüm, hatırlamıyorum bile. Nihayetinde şunu söyleyebilirim: Çok çok zor bir ismi yazmak, bana kendi çapımı görme imkânı sağladı. Bunun yanında, çalışmanın ödülünü(!) İsmet Özel’den aldım: “Hayırlı olsun, Allah kolaylık versin” dedi sadece. Bu kadar!
-Ardından gelen çalışmanız, ‘Türk Şiirine Buruk Bir Armağan’ ithafıyla İlhami Çiçek üzerine oluyor. İlhami Çiçek’i yazmaya ne zaman karar verdiniz?
-Üniversite yıllarımda karar vermiştim aslında. Her arkadaş ortamında, bahsi geçen bu ismi mutlaka yazmalıyım demiştim o yıllarda. Çünkü oldukça gizemli bir vurguyla hissediliyordu şiirleri ve bu şiirleri açımlamak da öyle kolay bir iş değildi yine. Bunun yanında, İlhami Çiçek isminin her geçtiği mekânda -sağ veya sol muhit fark etmeksizin- bir iyimserlik ve hüzün hâlinin serpiştiğini fark ettim. Ee, dolayısıyla hakkında hiçbir çalışma yapılmamış bu ismi yazmak kaçınılmaz bir hâle geldi nihayetinde.
-İkinci Yeni şairleri Cumhuriyetle, İlhami Çiçek ise çağla yaralıdır, diyorsunuz. Bu yarayı farklılaştıran yahut özel kılan şey nedir?
-Bana öyle geliyor ki, Cumhuriyetle hesaplaşamamış şairler arasında İlhami Çiçek ismini ilk önce zikretmeliyiz. Çünkü mevcudun imhası karşısında, geleneği yeniden yeşertmek çabasının uç verdiği dönemler olarak yetmişleri ve seksenleri özellikle hatırlamakta fayda var. Çağla yaralıdır Çiçek, yani toplumun bütün katmanlarından medeniyet bağlamında yaşanan köklü değişimler karşısında büyük sancılar çeker. Bu sancıları hiçbir tevile gerek kalmaksızın şiirlerinde açıkça görmek mümkün zaten. Bununla birlikte, İlhami Çiçek şiirinde, İkinci Yeni şairlerinde bulunmayan bir gerçek daha var: İlhami Çiçek eşyanın ruhunu kendi ruhunda arama hamlesini hiçbir zaman yitirmemiştir. Yani, şiiri boyunca bütün değerlerin künhüne vakıf olmak adına canhıraş bir çaba olduğunu görmek çok zor değil gerçekten.
-İlhami Çiçek’i besleyen damarların oldukça çeşitli olduğu görülüyor. Bu kaynaklar ve İlhami Çiçek’te oluşturduğu muhayyile hakkında neler söylersiniz?
-İlhami Çiçek, çocukluğunu halk âşıkları, şairler arasında geçirmiş bir isim. Beslenme kaynakları öp öz halkın bağrı yani. Halkın yetkin değerleri. Geleneğin bütün canlılığıyla hâlâ hayatta olduğu bir dönemin sonunda, yetişme çağlarıyla birlikte bu değerlerin birer birer ortadan kalktığına şahit oluyor. Bu durum elbette dayanılır bir şey değil. Dolayısıyla yoğun bir biçimde değerler ile mevcut mantalite arasında geniş sorgulamalara girdiğini görüyoruz. Kalplerin Keşfi’ni bir gecede bitirmiş birini konuşuyoruz, lütfen dikkat!
-Modernizm ve onun bir uzantısı olan sınırsız ilerleme melankolisinin, İlhami Çiçek ve çevresindekilerin gündeminde olduğunu, tartışıldığını görüyoruz. Şairin tespitiyle, insanı eşya sarasına yakalatan ve Tanrı gereksinimini daha da önemli hale getiren bu durum, sizce şairler loncasında ne kadar konuşuldu, üzerine yeterince kafa yoruldu mu?
-Bakın şimdi, az önce sözünü ettiğim Cumhuriyet’le yaralanmak öyle iddia edildiği gibi İkinci Yeni şairleri arasında belirgin değildi aslında. Ne demek Cumhuriyetle yaralanmak? Neyini yaraladı Cumhuriyet senin? Zaten istediğin bu değil miydi? Bunlar sadece işin fantezi boyutunda eğleştiler.(Ben de sadece bu kısma vurguda bulunmak istedim.) Fakat asıl ve gerçek yaralılar Müslüman şairler oldu. Bunu kimse dile getirmiyor nedense. Nedenini biliyoruz tabi. Zira geleneğin ve dinin, modernizm karşısında aldığı darbeler öyle birkaç cümle ile geçiştirilecek şeyler değil kesinlikle. İşte bu darbeler karşısında yetmişlerden sonra yeniden hayat bulan İslâm düşüncesi ve verimleri arasında sözü edilen şairlerin ciddi mücadelelerine şahit oluyoruz. Rahmetli Mehmed Akif başta olmak üzere, Üstad Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Nuri Pakdil ve daha birçok isim bu mücadeleyi ısrarla sürmüşlerdir. Neden peki? Çünkü ayağımızın altından kayan bir dünyanın yerine ikame edilen yeni dünya bizim dünyamız değildi; ki hâlâ da bizim dünyamız değil! Bunu açıkça söylüyorum. Kimliğini bulamamış bir millet ve bir medeniyet anlayışı karşısında susmak ne mümkün. Bundan dolayıdır ki, İlhami Çiçek ve diğerleri için bu zor dönemi, yani bu ağır travmaları atlatmak hiç de kolay olmamıştır.
-Gerek İlhami Çiçek’in gerekse de sonradan fikri/kalbi yakınlık duyduğu Edebiyat Dergisi’nin en çok değindiği kavramlardan birisi de: Yabancılaşma. Yine şairin çokça atıf yaptığı temel öğreti kavramını da dâhil ederek sormak isterim, İlhami Çiçek’in ‘yabancılaşma’dan anlayıp bize de anlatmak istediği ana tema nedir?
-Tek kelimeyle, Kur’an’dan ve İslam’ın ana kaynaklarından uzaklaşmadır. Az önce ifade ettiğim gibi Cumhuriyetle yaralanmak tam da budur işte. Kimliğine, diline, kültürüne, medeniyetine, değerlerine uzaktan bakar olmuş bir nesil için yabancılaşma dediğimiz şey başka nedir ki?
-Reşit Güngör Kalkan satrancı sever mi ? İlhami Çiçek’ten bahis açınca Satranç Dersleri’ni konuşmamak olmuyor. Göğe bezgin bakanları bir kenarda tutarsak, altyapısında yoğun bir emek mevcut olan şiiriyle, şair neyi anlatmayı amaçlamıştır?
-Satrancı severim ancak iyi bir oyuncu olduğumu söyleyemem. İlhami Çiçek ise müthiş bir satranç ustası olarak birçok şampiyonluklar elde etmiştir. Fakat onun satrancı hayat karşısında pek hüzünlü olmuştur.
İleri hamleler arasında, düşündüğü şeyleri hayata geçirememiş olmanın sıkıntısını sürekli yaşamış bir şairdir. Amaç elbette mattır. Ancak bu mat, nefsi değil, umumidir. Bireysel bir ağrı olduğu kadar toplumsal bir mücadele de söz konusudur. Çünkü hayat, satranç kadar ustalık gerektiren bir sahnedir ve hamleler bu ustalık doğrultusunda rakibi küçümsemeyi asla affetmez!
-Kalbi olanların, İlhami Çiçek’in vedasıyla hüzünlenmemeleri çok zor. Sanırım, bu hüznün kaynağından birisi erken denebilecek yaşlarda aramızdan ayrılması, diğeri ise dünyaya veda etme şeklinin oluşturduğu etki. Sıkıntılı son yıllar, ağır ilaçlar, askerlik ortamı… Bu konuda neler söylersiniz?
-Doğrusu, bu sıkıntıyı kitabı yazarken ben de derinden yaşadım. Bir filmin sonucunu tahmin etmek gibi bir durum bu aslında. İlhami Çiçek, son yıllarında yakalandığı ağır sara hastalığının neticesinde sıklaşan nöbetler arasında sürdürmeye çalıştı hayatını. Çok çok zor bir dönem yaşadı. Bilgiler ve belgeler doğrultusunda, ancak şunu söyleyebilirim ki, aşırı hassas bir zihinle, aşırı hassas bir duyarlılık birleştiğinde, maalesef acı sonuçlar ortaya çıkabiliyor. İlhami Çiçek intihar etmiş filan değil kesinlikle. Bu cümlenin altını özellikle çizerek söylüyorum. İlhami Çiçek müslümandı çünkü ve bu fiilin neticelerini de çok iyi bilecek bilinç düzeyine sahipti. O yüzden intihar olgusunu İlhami Çiçek’le yan yana getirmek akıl kârı bir iş değil kesinlikle.
-Sitem ettiğiniz şeylerden birisi, bu hazin vedanın ardından kendi mahallesinin dahi –cılız bir kaç ses dışında- uzun dönem sessizliğini koruması. Bu sessiz senfonide, şairin en yakın arkadaşları da var. Gerek İlhami Çiçek’in gerekse de Nilgün Marmara’nın ardından kendi muhitlerindeki sessizliği neyle bağlıyorsunuz?
-Sadece şaşkınlık, başka bir şeyle bağdaştıramıyorum. Şok etkisine bağlı bir şaşkınlık… Ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilememe hâli sadece. Yoksa, İlhami Çiçek dönemi içinde arkadaşları arasında çok çok sevilen bir isim. Başka bir şey düşünmek kesinlikle doğru değil. Zira herkes de şahittir ki İlhami Çiçek sağlam bir müslümandır.
-Yıllardır eğitim camiasının içindesiniz. Bu meşguliyetiniz size neler kattı? Verdiklerinin yanında aldıkları da oldu mu? Bununla beraber eğitim camiasının halihazırdaki durumunu nasıl okuyorsunuz, öğretmenlerimiz yeterince okuyor mu?
Evet, bir eğitimciyim. Bir öğretmen ve idareci olarak, bu meşguliyet bana eğitimin hiç bitmeyen bir süreç olduğunu anlamamı sağladı. Eğitim, hayatın her alanında, her anında devam eden canlı bir süreç.
Daha iyi olacağını ummak istiyorum. Öğretmenlerimiz önemli ölçüde maalesef okumuyor. Bunu söylemek istemezdim fakat bir gerçeği gizlemek bir başka felakete davetiye çıkarmak olacağından, saklamanın da bir mantığı yok. Okuyan öğretmen sayısı çok düşük. Toplumun aydın kesimi olan öğretmenlerden öncülük bekliyoruz. Bunu istemek hakkımız.
-Son olarak, sizi en çok etkileyen İlhami Çiçek mısrası hangisiydi?
“Yalnız hüznü vardır kalbi olanın.”
REŞİT GÜNGÖR KALKAN
1974 yılında Gaziantep’te doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Gaziantep’te, yükseköğrenimini Mustafa Kemal Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde tamamladı. Gaziantep’te çeşitli ilköğretim okullarında öğretmen ve idareci olarak görev yaptı. Edebi ve tarihi çalışmalarını dunyabizim.com başta olmak üzere, Akit, Sühan, Ay Vakti, Yedi İklim, Edebiyat Ortamı, Tasfiye, Polen, Değirmen, Aşkar, Yenigün, Alandayız, Aydos, Âsî, vb. yayın organlarında neşretti. Genç Edebiyat dergisini ancak dört sayı çıkarabildi.
2010 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar anısına düzenlenen yarışmada üçüncülük, 2011 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Güzün Son Konuğu isimli eseriyle Yılın Deneme Yazarı ödülünü kazandı. Gaziantep’te yaşıyor.
Yayınlanmış Kitapları:
Hüzün Sendromu -Şiir- (1999)
Sürgün Aşk Düğünleri -Deneme- (2000)
Aşk Kadar İsyan Sesli -Deneme- (2004)
Gül Üstüne Aşk Olsun -Deneme- (2006)
Gaziantep’in Çanakkale Kahramanları -Araştırma- (2007)
Ben İsmet Özel, Şair -Biyografi- (2010)
Güzün Son Konuğu -Deneme- (2011)
İlhami Çiçek Türk Şiirine Buruk Bir Armağan -Biyografi- (2018)
Umudu İmkânla buluşturan Şair: İsmet Özel -İnceleme – (2019)
Işığın Peşinde Bir Ulu: Mitat Enç –Biyografi- (2019)
Tilkilere kazaklarını, zürafalara ise montlarını giydirecek kadar soğuk bir kış gününde doğduğu rivayet edilir. Yıllar sonra sınıf öğretmeni olması ve her sabaha onlarca çocukla başlaması, bu soğuğu giderme çabası olarak yorumlanabilir.
Hâlen, memleketin en geniş katılımlı okuma hareketlerinden biri olan Endülüs Okuma Hareketi’nin koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çocuk edebiyatı alanında yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır.
Yazı ve çalışmaları; Nida Dergisi, Karatahta, Hece Öykü, Yitiksöz, Hayal Bilgisi, Temmuz, Kuşluk ve Kardelendergilerinde yayımlandı. Hâlen Ankara’da yaşamakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
Her gece uyuyor her sabah uyanıyoruz. Uyurken ayağımız yerden kesiliyor, düşler görüyoruz. Uyandığımız her sabahla beraber, yeni hayatları kucağımızda bularak hikâyemize yeni sayfalar ekliyoruz. Elimize en nihayetinde tutuşturulacak kitaplarımız bu sayfalardan oluşuyor. Bu yönüyle bakınca her insan teki bir yazardır, kendi kitabının yazarı. Kimileri de hayat ağacına eklenen sayfaların dilini çözmeye, dikkatlerimizi ona çekmeye gayret ediyor. Hikâyelerin peşine düşen ve “Kıyametin koptuğunu görsem dahi, söyleyecek bir cümlem varsa onu yazmak isterim.” diyen Akif Hasan Kaya ile son öykü kitabı “Serçe Risalesi”ni konuştuk.
İslamcılık bitti, İslamcılık zaten tarihin en büyük felaketi, din elden gitti, din iyi ki elden gitti, din elden gitmeli, İslam diye bir şey kalmadı vs… Bu ve benzeri söylemlerle çokça karşılaştığımız bu günlerde aklımıza ‘Din’e karşı ciddi bir yorgunluk mu oluştu? Müslümanlar bir yılgınlık mı yaşıyor? Bu ve benzeri söylemlerin asıl sebebi nedir? İslam, tarihte ve bugün ne gibi sorunlarla karşılaştı ve Müslümanlar bu sorunlarla ne kadar baş edebildi? İslam tarihi boyunca ve bugün yanlış giden ne idi ki bu söylemler normalleşti? Müslümanların sorumlulukları nelerdi ve bugün ne?
Şiir ve hikaye, her ikisi de sanat ve edebiyat ırmağını asırlardır sürükleyen iki büyük dalga. Gerek ‘şiirin saçağı’nın gerekse de ‘hikayenin saçağı’nın altına baktığımızda büyük isimleri, büyük özlemleri, büyük dramları, büyük kavgaları vs. görüyoruz. Bu iki tür ( şiir ve hikaye) arasına bir sınır çizmek ise pek kolay değil. Elbette ikisini birbirinden ayıran ve bu yüzden ayrı bir tür olarak adlandırılmayı hak eden vasıfları, kendine has anlatım biçimleri var. Ancak iç içe geçtikleri, birbirinin imkanlarını sonuna kadar kullandıkları da çokça rastlanan bir durum.
Pandemi sürecinin başladığı ilk dönemlerde, evlere kapandığımız sırada, ebeveynler panik halinde çocuklarını meşgul etmek adına, belki de okulda gün boyu yaptıkları etkinliklerden daha fazlasını evde gerçekleştirmeye çalıştılar. Ardı arkası kesilmeyen etkinlikler özellikle sosyal medyada adeta bir yarışa dönüştü. Bulunan bu çözüm yolu ilk başlarda ebeveyni ve çocuğu meşgul etse de bir süre sonra etkinliklere boğulan çocukların ilgisi dağılmaya başladı. Süre uzadıkça ebeveynler de bunun ne kadar sürdürülebilir bir çözüm yolu olduğu konusunda tereddüt etmeye başladılar. Biraz daha sakinleşip durumu kabullendikten sonra, bu kadar etkinliğin aslında işleri daha da zorlaştırabileceğini farkettiler.
Beraberlikerimizi zedeleyen bencilliklerimizdir, cümlesinin altını ısrarla çizmiştim. Kitabın ismi Ağabeyime Mektuplar’dı. Ancak mektuplara muhattap olmak için illa ağabey olmaya gerek yoktu. Bahsedilenler çoğumuzun ahvaliydi. Mengüşoğlu’nun ilk okuduğum kitabından söz ediyorum. Zedelenen sadece beraberliklerimiz değildi elbette. Gönlümüz, yüreğimiz, zihnimiz, aklımız, kalbimiz… Daha doğru bir ifadeyle akleden kalbimiz. Bu yüzden , Metin Önal Mengüşoğlu’nun eserleri için akleden kalbe ulaşmak ve oradaki tortulları, ayıklanması gereken otları temizleme çabasıdır desem; herhalde isabetli bir cümle kurmuş olurum.
Reşit Güngör Kalkan’la “İlhami Çiçek” Kitabı Üzerine
Çoğumuz bu dünyadan göçerken, arkamızda tamamlanmamış işler, çalışılacak dosyalar bırakırız. Ecel, çoğu kez emellerden önce yetişir. Ancak bazı isimler vardır ki onları anarken içimiz biraz daha fazla burkulur. Daha çıkacak kitapları, söylecek sözleri vardı, deriz. Sanıyorum İlhami Çiçek de onlardan birisidir. Otuzuncu yaşına bir kala dünyasını değiştirmesiyle, arkasında böyle bir hissiyat bırakmıştır. Ama eceldir bu ve yetişmiştir. Reşit Güngör Kalkan’la İlhami Çiçek’i ve ‘Türk Şiirine Buruk Bir Armağan’ ithafıyla yayınlanan kitabını konuştuk. Birlikte aynı mısrayı hatırlayarak: ‘’Yalnız hüznü vardır kalbi olanın’’
İlk soruda çoğunlukla, kendinizi nasıl tanımlarsınız, cümlesi yöneltilir muhatabbımıza. Bunu biraz esnetip şöyle sorayım, Reşit Güngör Kalkan kendisinden ve bulunduğu yerden razı mıdır?
-Elhamdülillah. Öyle entel-dantel mavralar sallamanın lüzûmu yok. İşte geldik ve hızla da gidiyoruz. Herkesin bildiği; fakat kimsenin, herkesin bilmediğini sandığı bir gerçek var karşımızda: Ölüyorsun ey insan!
-Şiirle başlayan bir yazım serüveniniz var, bunu deneme takip ediyor. Şu an itibariyle son durak ise, biyografi. Sizin tabirinizle edebiyatın en zor; fakat yazarına en keyifli zamanlarını yaşatan bir türü olan biyografi. Biyografiye yönelmenizi neler tetikledi?
-Doğrusu sadece merak saikiyle yöneldim biyografiye. Tıpkı şu an sizin benim hayatımı yahut sanat anlayışımı merak edip de bu soruları yöneltmeniz gibi. İlgimi çeken ve merak ettiğim hayatları gündemime almak istedim. İyi ki de almışım. Zira biyografi yazarlarının edebiyattan en fazla zevk alan kimseler olduğunu düşünmüşümdür. Fakat söz konusu zevk, aynı zamanda müthiş bir yorgunluğu ve çabayı da beraberinde getiriyor. Dikkat edin, edebiyatımızda biyografi yazarı sayısı çok çok azdır. Zira bu zorluklara her kalemin tahammül edebileceğini hiç sanmıyorum.
-İlk biyografi çalışmanız neden İsmet Özel üzerine diye sorulunca, zor olanın sevmenin ruhunuza dikilmiş bir elbise olduğundan söz ediyorsunuz. Mustafa Kutlu da: ‘İsmet Bey hakkında konuşmak fevkalade zor, çünkü İsmet Bey’in kendisi zordur’ demekte. Çalışmayı sürdürürken, zorluğun yanında size bahşedilen kolaylıklar da var mıydı ?
-Kesinlikle hayır. Hiçbir kolaylıkla karşılaşmadım. Antep’te bulunup, merkezde at oynatmaya kalkışıyorsunuz, kolay iş değil bu. Fakat sonrasında, yani kitap yayınlanınca, anladım ki hakikaten önemli bir işin üstesinden gelmişim. Zira çalışma aşamasında yaptığım işe öylesine yoğunlaşmıştım ki, İsmet Özel’i kaç defa rüyamda gördüm, hatırlamıyorum bile. Nihayetinde şunu söyleyebilirim: Çok çok zor bir ismi yazmak, bana kendi çapımı görme imkânı sağladı. Bunun yanında, çalışmanın ödülünü(!) İsmet Özel’den aldım: “Hayırlı olsun, Allah kolaylık versin” dedi sadece. Bu kadar!
-Ardından gelen çalışmanız, ‘Türk Şiirine Buruk Bir Armağan’ ithafıyla İlhami Çiçek üzerine oluyor. İlhami Çiçek’i yazmaya ne zaman karar verdiniz?
-Üniversite yıllarımda karar vermiştim aslında. Her arkadaş ortamında, bahsi geçen bu ismi mutlaka yazmalıyım demiştim o yıllarda. Çünkü oldukça gizemli bir vurguyla hissediliyordu şiirleri ve bu şiirleri açımlamak da öyle kolay bir iş değildi yine. Bunun yanında, İlhami Çiçek isminin her geçtiği mekânda -sağ veya sol muhit fark etmeksizin- bir iyimserlik ve hüzün hâlinin serpiştiğini fark ettim. Ee, dolayısıyla hakkında hiçbir çalışma yapılmamış bu ismi yazmak kaçınılmaz bir hâle geldi nihayetinde.
-İkinci Yeni şairleri Cumhuriyetle, İlhami Çiçek ise çağla yaralıdır, diyorsunuz. Bu yarayı farklılaştıran yahut özel kılan şey nedir?
-Bana öyle geliyor ki, Cumhuriyetle hesaplaşamamış şairler arasında İlhami Çiçek ismini ilk önce zikretmeliyiz. Çünkü mevcudun imhası karşısında, geleneği yeniden yeşertmek çabasının uç verdiği dönemler olarak yetmişleri ve seksenleri özellikle hatırlamakta fayda var. Çağla yaralıdır Çiçek, yani toplumun bütün katmanlarından medeniyet bağlamında yaşanan köklü değişimler karşısında büyük sancılar çeker. Bu sancıları hiçbir tevile gerek kalmaksızın şiirlerinde açıkça görmek mümkün zaten. Bununla birlikte, İlhami Çiçek şiirinde, İkinci Yeni şairlerinde bulunmayan bir gerçek daha var: İlhami Çiçek eşyanın ruhunu kendi ruhunda arama hamlesini hiçbir zaman yitirmemiştir. Yani, şiiri boyunca bütün değerlerin künhüne vakıf olmak adına canhıraş bir çaba olduğunu görmek çok zor değil gerçekten.
-İlhami Çiçek’i besleyen damarların oldukça çeşitli olduğu görülüyor. Bu kaynaklar ve İlhami Çiçek’te oluşturduğu muhayyile hakkında neler söylersiniz?
-İlhami Çiçek, çocukluğunu halk âşıkları, şairler arasında geçirmiş bir isim. Beslenme kaynakları öp öz halkın bağrı yani. Halkın yetkin değerleri. Geleneğin bütün canlılığıyla hâlâ hayatta olduğu bir dönemin sonunda, yetişme çağlarıyla birlikte bu değerlerin birer birer ortadan kalktığına şahit oluyor. Bu durum elbette dayanılır bir şey değil. Dolayısıyla yoğun bir biçimde değerler ile mevcut mantalite arasında geniş sorgulamalara girdiğini görüyoruz. Kalplerin Keşfi’ni bir gecede bitirmiş birini konuşuyoruz, lütfen dikkat!
-Modernizm ve onun bir uzantısı olan sınırsız ilerleme melankolisinin, İlhami Çiçek ve çevresindekilerin gündeminde olduğunu, tartışıldığını görüyoruz. Şairin tespitiyle, insanı eşya sarasına yakalatan ve Tanrı gereksinimini daha da önemli hale getiren bu durum, sizce şairler loncasında ne kadar konuşuldu, üzerine yeterince kafa yoruldu mu?
-Bakın şimdi, az önce sözünü ettiğim Cumhuriyet’le yaralanmak öyle iddia edildiği gibi İkinci Yeni şairleri arasında belirgin değildi aslında. Ne demek Cumhuriyetle yaralanmak? Neyini yaraladı Cumhuriyet senin? Zaten istediğin bu değil miydi? Bunlar sadece işin fantezi boyutunda eğleştiler.(Ben de sadece bu kısma vurguda bulunmak istedim.) Fakat asıl ve gerçek yaralılar Müslüman şairler oldu. Bunu kimse dile getirmiyor nedense. Nedenini biliyoruz tabi. Zira geleneğin ve dinin, modernizm karşısında aldığı darbeler öyle birkaç cümle ile geçiştirilecek şeyler değil kesinlikle. İşte bu darbeler karşısında yetmişlerden sonra yeniden hayat bulan İslâm düşüncesi ve verimleri arasında sözü edilen şairlerin ciddi mücadelelerine şahit oluyoruz. Rahmetli Mehmed Akif başta olmak üzere, Üstad Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Nuri Pakdil ve daha birçok isim bu mücadeleyi ısrarla sürmüşlerdir. Neden peki? Çünkü ayağımızın altından kayan bir dünyanın yerine ikame edilen yeni dünya bizim dünyamız değildi; ki hâlâ da bizim dünyamız değil! Bunu açıkça söylüyorum. Kimliğini bulamamış bir millet ve bir medeniyet anlayışı karşısında susmak ne mümkün. Bundan dolayıdır ki, İlhami Çiçek ve diğerleri için bu zor dönemi, yani bu ağır travmaları atlatmak hiç de kolay olmamıştır.
-Gerek İlhami Çiçek’in gerekse de sonradan fikri/kalbi yakınlık duyduğu Edebiyat Dergisi’nin en çok değindiği kavramlardan birisi de: Yabancılaşma. Yine şairin çokça atıf yaptığı temel öğreti kavramını da dâhil ederek sormak isterim, İlhami Çiçek’in ‘yabancılaşma’dan anlayıp bize de anlatmak istediği ana tema nedir?
-Tek kelimeyle, Kur’an’dan ve İslam’ın ana kaynaklarından uzaklaşmadır. Az önce ifade ettiğim gibi Cumhuriyetle yaralanmak tam da budur işte. Kimliğine, diline, kültürüne, medeniyetine, değerlerine uzaktan bakar olmuş bir nesil için yabancılaşma dediğimiz şey başka nedir ki?
-Reşit Güngör Kalkan satrancı sever mi ? İlhami Çiçek’ten bahis açınca Satranç Dersleri’ni konuşmamak olmuyor. Göğe bezgin bakanları bir kenarda tutarsak, altyapısında yoğun bir emek mevcut olan şiiriyle, şair neyi anlatmayı amaçlamıştır?
İleri hamleler arasında, düşündüğü şeyleri hayata geçirememiş olmanın sıkıntısını sürekli yaşamış bir şairdir. Amaç elbette mattır. Ancak bu mat, nefsi değil, umumidir. Bireysel bir ağrı olduğu kadar toplumsal bir mücadele de söz konusudur. Çünkü hayat, satranç kadar ustalık gerektiren bir sahnedir ve hamleler bu ustalık doğrultusunda rakibi küçümsemeyi asla affetmez!
-Kalbi olanların, İlhami Çiçek’in vedasıyla hüzünlenmemeleri çok zor. Sanırım, bu hüznün kaynağından birisi erken denebilecek yaşlarda aramızdan ayrılması, diğeri ise dünyaya veda etme şeklinin oluşturduğu etki. Sıkıntılı son yıllar, ağır ilaçlar, askerlik ortamı… Bu konuda neler söylersiniz?
-Doğrusu, bu sıkıntıyı kitabı yazarken ben de derinden yaşadım. Bir filmin sonucunu tahmin etmek gibi bir durum bu aslında. İlhami Çiçek, son yıllarında yakalandığı ağır sara hastalığının neticesinde sıklaşan nöbetler arasında sürdürmeye çalıştı hayatını. Çok çok zor bir dönem yaşadı. Bilgiler ve belgeler doğrultusunda, ancak şunu söyleyebilirim ki, aşırı hassas bir zihinle, aşırı hassas bir duyarlılık birleştiğinde, maalesef acı sonuçlar ortaya çıkabiliyor. İlhami Çiçek intihar etmiş filan değil kesinlikle. Bu cümlenin altını özellikle çizerek söylüyorum. İlhami Çiçek müslümandı çünkü ve bu fiilin neticelerini de çok iyi bilecek bilinç düzeyine sahipti. O yüzden intihar olgusunu İlhami Çiçek’le yan yana getirmek akıl kârı bir iş değil kesinlikle.
-Sitem ettiğiniz şeylerden birisi, bu hazin vedanın ardından kendi mahallesinin dahi –cılız bir kaç ses dışında- uzun dönem sessizliğini koruması. Bu sessiz senfonide, şairin en yakın arkadaşları da var. Gerek İlhami Çiçek’in gerekse de Nilgün Marmara’nın ardından kendi muhitlerindeki sessizliği neyle bağlıyorsunuz?
-Sadece şaşkınlık, başka bir şeyle bağdaştıramıyorum. Şok etkisine bağlı bir şaşkınlık… Ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilememe hâli sadece. Yoksa, İlhami Çiçek dönemi içinde arkadaşları arasında çok çok sevilen bir isim. Başka bir şey düşünmek kesinlikle doğru değil. Zira herkes de şahittir ki İlhami Çiçek sağlam bir müslümandır.
-Yıllardır eğitim camiasının içindesiniz. Bu meşguliyetiniz size neler kattı? Verdiklerinin yanında aldıkları da oldu mu? Bununla beraber eğitim camiasının halihazırdaki durumunu nasıl okuyorsunuz, öğretmenlerimiz yeterince okuyor mu?
Daha iyi olacağını ummak istiyorum. Öğretmenlerimiz önemli ölçüde maalesef okumuyor. Bunu söylemek istemezdim fakat bir gerçeği gizlemek bir başka felakete davetiye çıkarmak olacağından, saklamanın da bir mantığı yok. Okuyan öğretmen sayısı çok düşük. Toplumun aydın kesimi olan öğretmenlerden öncülük bekliyoruz. Bunu istemek hakkımız.
-Son olarak, sizi en çok etkileyen İlhami Çiçek mısrası hangisiydi?
“Yalnız hüznü vardır kalbi olanın.”
REŞİT GÜNGÖR KALKAN
1974 yılında Gaziantep’te doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Gaziantep’te, yükseköğrenimini Mustafa Kemal Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde tamamladı. Gaziantep’te çeşitli ilköğretim okullarında öğretmen ve idareci olarak görev yaptı. Edebi ve tarihi çalışmalarını dunyabizim.com başta olmak üzere, Akit, Sühan, Ay Vakti, Yedi İklim, Edebiyat Ortamı, Tasfiye, Polen, Değirmen, Aşkar, Yenigün, Alandayız, Aydos, Âsî, vb. yayın organlarında neşretti. Genç Edebiyat dergisini ancak dört sayı çıkarabildi.
2010 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar anısına düzenlenen yarışmada üçüncülük, 2011 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Güzün Son Konuğu isimli eseriyle Yılın Deneme Yazarı ödülünü kazandı. Gaziantep’te yaşıyor.
Yayınlanmış Kitapları:
Hüzün Sendromu -Şiir- (1999)
Sürgün Aşk Düğünleri -Deneme- (2000)
Aşk Kadar İsyan Sesli -Deneme- (2004)
Gül Üstüne Aşk Olsun -Deneme- (2006)
Gaziantep’in Çanakkale Kahramanları -Araştırma- (2007)
Ben İsmet Özel, Şair -Biyografi- (2010)
Güzün Son Konuğu -Deneme- (2011)
İlhami Çiçek Türk Şiirine Buruk Bir Armağan -Biyografi- (2018)
Umudu İmkânla buluşturan Şair: İsmet Özel -İnceleme – (2019)
Işığın Peşinde Bir Ulu: Mitat Enç –Biyografi- (2019)
Yazar
Tilkilere kazaklarını, zürafalara ise montlarını giydirecek kadar soğuk bir kış gününde doğduğu rivayet edilir. Yıllar sonra sınıf öğretmeni olması ve her sabaha onlarca çocukla başlaması, bu soğuğu giderme çabası olarak yorumlanabilir.
Hâlen, memleketin en geniş katılımlı okuma hareketlerinden biri olan Endülüs Okuma Hareketi’nin koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çocuk edebiyatı alanında yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır.
Yazı ve çalışmaları; Nida Dergisi, Karatahta, Hece Öykü, Yitiksöz, Hayal Bilgisi, Temmuz, Kuşluk ve Kardelendergilerinde yayımlandı. Hâlen Ankara’da yaşamakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
İlgili Yazılar
Akif Hasan Kaya İle “Serçe Risalesi” Üzerine Söyleşi
Her gece uyuyor her sabah uyanıyoruz. Uyurken ayağımız yerden kesiliyor, düşler görüyoruz. Uyandığımız her sabahla beraber, yeni hayatları kucağımızda bularak hikâyemize yeni sayfalar ekliyoruz. Elimize en nihayetinde tutuşturulacak kitaplarımız bu sayfalardan oluşuyor. Bu yönüyle bakınca her insan teki bir yazardır, kendi kitabının yazarı. Kimileri de hayat ağacına eklenen sayfaların dilini çözmeye, dikkatlerimizi ona çekmeye gayret ediyor. Hikâyelerin peşine düşen ve “Kıyametin koptuğunu görsem dahi, söyleyecek bir cümlem varsa onu yazmak isterim.” diyen Akif Hasan Kaya ile son öykü kitabı “Serçe Risalesi”ni konuştuk.
Atasoy Müftüoğlu ile İslamcılık ve Müslümanlar Üzerine
İslamcılık bitti, İslamcılık zaten tarihin en büyük felaketi, din elden gitti, din iyi ki elden gitti, din elden gitmeli, İslam diye bir şey kalmadı vs… Bu ve benzeri söylemlerle çokça karşılaştığımız bu günlerde aklımıza ‘Din’e karşı ciddi bir yorgunluk mu oluştu? Müslümanlar bir yılgınlık mı yaşıyor? Bu ve benzeri söylemlerin asıl sebebi nedir? İslam, tarihte ve bugün ne gibi sorunlarla karşılaştı ve Müslümanlar bu sorunlarla ne kadar baş edebildi? İslam tarihi boyunca ve bugün yanlış giden ne idi ki bu söylemler normalleşti? Müslümanların sorumlulukları nelerdi ve bugün ne?
Ali Emre ile “Acar Süvari Tutuk Arbalet” Üzerine
Şiir ve hikaye, her ikisi de sanat ve edebiyat ırmağını asırlardır sürükleyen iki büyük dalga. Gerek ‘şiirin saçağı’nın gerekse de ‘hikayenin saçağı’nın altına baktığımızda büyük isimleri, büyük özlemleri, büyük dramları, büyük kavgaları vs. görüyoruz. Bu iki tür ( şiir ve hikaye) arasına bir sınır çizmek ise pek kolay değil. Elbette ikisini birbirinden ayıran ve bu yüzden ayrı bir tür olarak adlandırılmayı hak eden vasıfları, kendine has anlatım biçimleri var. Ancak iç içe geçtikleri, birbirinin imkanlarını sonuna kadar kullandıkları da çokça rastlanan bir durum.
Ayşe Pehlivan ile “Çocuklarla İletişim Kurmanın Yolları” Üzerine Konuştuk….
Pandemi sürecinin başladığı ilk dönemlerde, evlere kapandığımız sırada, ebeveynler panik halinde çocuklarını meşgul etmek adına, belki de okulda gün boyu yaptıkları etkinliklerden daha fazlasını evde gerçekleştirmeye çalıştılar. Ardı arkası kesilmeyen etkinlikler özellikle sosyal medyada adeta bir yarışa dönüştü. Bulunan bu çözüm yolu ilk başlarda ebeveyni ve çocuğu meşgul etse de bir süre sonra etkinliklere boğulan çocukların ilgisi dağılmaya başladı. Süre uzadıkça ebeveynler de bunun ne kadar sürdürülebilir bir çözüm yolu olduğu konusunda tereddüt etmeye başladılar. Biraz daha sakinleşip durumu kabullendikten sonra, bu kadar etkinliğin aslında işleri daha da zorlaştırabileceğini farkettiler.
“Taşranın Direnci, Şehrin Bilinci ” Metin Önal Mengüşoğlu Kitabı Üzerine
Beraberlikerimizi zedeleyen bencilliklerimizdir, cümlesinin altını ısrarla çizmiştim. Kitabın ismi Ağabeyime Mektuplar’dı. Ancak mektuplara muhattap olmak için illa ağabey olmaya gerek yoktu. Bahsedilenler çoğumuzun ahvaliydi. Mengüşoğlu’nun ilk okuduğum kitabından söz ediyorum. Zedelenen sadece beraberliklerimiz değildi elbette. Gönlümüz, yüreğimiz, zihnimiz, aklımız, kalbimiz… Daha doğru bir ifadeyle akleden kalbimiz. Bu yüzden , Metin Önal Mengüşoğlu’nun eserleri için akleden kalbe ulaşmak ve oradaki tortulları, ayıklanması gereken otları temizleme çabasıdır desem; herhalde isabetli bir cümle kurmuş olurum.