—Bizim doğduğumuz zamanlarda, bir şey kırıldığında tamir edilirdi… Çöpe atılmazdı… O yüzden…”
Tamir etmek veya çöpe atmak… Veya çöpten sanat devşirmek…
Her biri kitaplık çaptaki bu eylemlerden bir yazı yazmaya çalışmak.
Günümüz dünyasında sabır, emek, gayret, vefa, yerini yavaş yavaş acelecilik, üşengeçlik, çabuk gözden çıkarma ve zahmetsiz bir sonuca ulaşmaya devretti. Fıtrata ters olan bu yol alış şekli insanlığın başına dermansız dert olmaya başladı. Alexis Carrel’in “İnsanlar Uyanın” adlı kitabında dediği gibi: ‘Hayat kanunlarına itaat etmeyen her insan, ya kendini yahut ahfadını tehlikeye atar. Fakat bu kanunları iyice bilmek için, daha küçük yaştan onlara itaat etmeyi öğrenmek lazımdır. Modern ana babalar, çocuklarını hayali bir dünya içinde, yani kanunsuz bir dünyada büyütmek gibi delice bir işe girişmişlerdir. Hayat kanunlarına karşı gelindiği vakit, ferdi hayat kudretini kaybeder ve medeniyetler çöker.’
Hayatın doğasında iyileştirme, geliştirme, kuruyan tarafları budama ve fosilleştirme vardı. Endüstriyel çağda üretimin sanallaşması ile insanın da derece derece sanallaşması hazımsızlığa ve yok edişe sürükledi. Hamlelerin getireceği sonuçları kestiremeyen, aslında aldırmayan, ‘mat etme’ gayretinden ziyade oyunun eğlence kısmına takılan oyuncular üretti bu yaşam biçimi. Yenilemenin onarmaktan daha kolay olduğuna inandırdı bu yaşam biçimi. Gelecek mi? Umurunda değildi… Ânın sorunlarından noktayı koyarak kurtulma çabası basireti bağladı. Geleceğin neler getireceğini, hangi sorunları üreteceğini bilmek istemedi. Tek istediği vardı; ânın sorunlarından kurtulmak. Hayatı yönetmek yerine hataların şaşırttığı rotaya kendini mahkûm etmek. Tamir edilmeyen, tashih edilmeyen her sorun yığınlarla çöp oluşturdu. Hâlbuki kökleri kurumamıştı henüz ağacın, dalların kuruluğu, yaprak vermemesi veya sararmış görünmesi, yok edilmesi için bir gerekçeydi. Yoksa dert ağacın yok edilmesi miydi? Göz, yeni ama köksüz bir çiçeğe mi kaymıştı yoksa bir hiçlik mi bürümüştü gözü. Ne olmuştu da tamir etmek becerisi yok olmuştu. Siyaseti bilmeyen, dört başı mamur nesiller yetiştiremeyince sonuç bu oldu. Ya çok saf, ya çok sinirli, ya çok yumuşak, ya çok sert. Sevgi rafa kaldırılmış ya da basitleştirilmiş, sıradanlaştırılmış. Geçici olan işlerin, şeylerin reklamı o kadar cazip yapılıyor ki kişi elindeki ile mutsuzluğa itiliyor. Yenilenin kendisi olması gerektiğini değil, elinin altındaki nesnenin olması gerektiğine inandırılıyor. İyi günde kötü günde beraber olması gerektiğine değil de iyi günlerde varsa var birlikteliğine inandırılıyor. Birbirini tutan eller yerine birbirini iten ellere dönüşüyor eller.
Konfeti duruşlar bir duruş değil, pırıldayan şeyler aydınlatıcı değil, günü birlik sevgiler sevgi değil, cafe birliktelikleri dostluk değil, her değişim mutluluk değil. Ezber cevaplar, motto cümleler, kurgulanmış yaşamlar yaşam değil, mukayese edilen örneklerle yaşam inşa edilmez. Her kişi insan gerçeğinin her birinin nev-i şahsına münhasır olduğunu bilmeli… Değiştirmek, dönüştürmek yerine fıtratın ayrıcalıklarını fırsata, imkâna dönüştürebilen bir yaşam biçimi hedeflemeliyiz. Kandaki demir, kalsiyum, magnezyum, protein eksikliği/fazlalığı nasıl muvazeneyi bozuyorsa sabırsızlık, şefkatsizlik, idaresizlik ve dayatma da öyle birlikteliklerin muvazenesini bozuyor. Hani imandan sonra salih amel işlenecekti. Tamir etmeden çöpe atmak ehven şeyler içindir. Evet, belki bazen tamir etmenin yenisini almaktan bedeli daha ağır olabilir. Bu zihniyet sonucu, eşyayla kurulan ilişkiler mekanikleşiyor. Eskiden ‘bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı’ muhabbetten kaynaklanıyordu. Muhabbetin ânın hazlarına dönüştüğü bir yaşam biçiminde vefa kök salamıyor ve 65 yıl değil 65 dakika sonra tahammül yerini değişime, değiştirmeye bırakıyor. Fıtratın kök salarak meyveye duruşunun önüne günübirlik heyecanlar geçiyor. Üzüntülere karşı umursamazmış gibi görünmek, iyileştirme beceriksizliğinin yansıması. Bastırılmış üzüntülerin patlaması yıkıcı ve yakıcı oluyor. Kararmış gelecekler, umudunu yitirmiş birliktelikler bireyselliğe doğru sürükleniyor. Geriye biyolojik ihtiyaçların bekası için yaşama nedeni kalıyor.
Şokta insanlık…
Bir denge oluşturamıyor insan… Her şeyin hızlısını istiyor çünkü hız görüntüyü flulaştırıyor ve sorumluluk duygusunun etkisinden kurtarıyor insanı ve aynı zamanda mahrum da olmamış oluyor insan. Kıyısından köşesinden de olsa yaşamış oluyor.
Ama bu şok hali her zaman devam etmeyecek ve bir gün yorulacak insan; durduğunda ne çok şeyi kaybettiğini ve ne çok şeyi ezip geçtiğini, geride yaralı ne çok şey bıraktığını fark edecek ve iş işten geçmiş olacak. Yaralı bir geçmişin geleceği nasıl aydınlık olabilir? Geleceği hesaplamamış bir esbatın ahfadı nasıl mutlu olabilir?
Çöpleri çoğalan toplumlar, burunlarını sızlatan kokulardan temiz havayı teneffüs edemezler ve çöplerin üzerinden zanaat ve sanat üretmeye kalkarlar.
Şoktan kurtulmanın yollarını bulmalı insan… Üretimin, tüketimin değişenlerini belirleyen vahiy ile desteklenmiş özneler olmayı başarmalı. Geleneğini, örflerini başka kültürlerle değiştirme heyecanına kapılmamalı insan. Herkes kendi fıtratını yaşamalı, öykünmeci kimlikler ve kişiliklerle mukallid olmamalı insan. Yıkıcı değil yapıcı olmalı insan. Bir binayı yıkmak için bir dinamit ve bir ateşleyen yeterli; bir bina yapmak için müteahhitten mimara, işçiden malzemeye kadar kaliteli yapıcılar olmak zorunda insan. Yapılan her bina, ihmalden veya yanlış kullanımdan deforme olacaktır elbette. Vaktinde yapılan müdahalelerle nice 65 yıla hizmet edecektir inşallah.
Keşke, günaha batmış olanların (hesap günü) Rablerinin huzurunda başlarını öne eğerek; “Ey Rabbimiz! (Şimdi) görmüş ve duymuş olduk. Öyleyse bizi (yeryüzündeki hayatımıza) geri döndür ki doğru ve yararlı işler yapalım, çünkü (artık hakikate) kâni olduk!” dedikleri zaman(ki hallerini) bir görsen!” (32/12)
Akıl, algıladığı görüntüleri, duygu ile vardığı şeyleri yorumlayıp bir tasnife, bir düzene koymak ister. Düşünen insan, nesnelerle de yetinmeyip fizikötesi alanlara uzar. Bir yorum getirip bir idrake varıncaya dek, itminan oluncaya dek uğraşır. Bir yoruma varmak tutkusu, normal işlevidir aklın. Adeta mecburdur bir analiz ve sentez yapmaya.
Allah kesin sınar (Mu’minûn, 30), zira öncekiler sınanmıştır, sonrakiler de sınanacaktır ki doğrucular ve yalancılar ortaya çıksın. (Ankebût, 3) Ölüm de hayat gibi, insanların iyi amel pratiğini ortaya koymada insanın yüzleştiği beladır. (Mülk, 2) “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ, 35)
İnsan beşerle sınanır çünkü birey, toplumun bir parçası olarak toplumun her halinden iyi veya kötü bir şekilde nasiplenmektedir. Yeryüzü halifeliği gereği beşerle sınanma kaçınılmazdır. Yeryüzünün imarı sınavı, içinde insan unsuru bulunan bir sınavdır. Takva ve zaaf toplumsal hayattan kopuk değildir.
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Herkes bir birey olarak bir aileye, bir akraba grubuna ve bir topluma aittir. Bu toplulukların beraberce ve huzur içinde yaşayabilmeleri için birtakım kurallar vardır. Her bir topluluk kendi kurallarını koyar ve bireyler bu kurallara uyarlar. En üstte dinî değerler vardır. Herkes hassasiyeti oranında dininin gereklerini yerine getirir. Toplum kuralları dinin değerlerine aykırı olmadığı sürece, birlikte yaşamanın gereği olarak bu kurallara da uyulur. Her ailenin de kendince koyduğu birtakım kuralları vardır. Aile bireyleri ancak bu kurallara uyulduğu takdirde bir arada ve huzurlu yaşayabilirler.
Şokta (Mı)Yız
Şoklardayız…
“Yaşlı çifte sorarlar:
—Tam 65 yıl… Bunca sene, nasıl evli kaldınız..?
Yaşlı çift cevap verir:
—Bizim doğduğumuz zamanlarda, bir şey kırıldığında tamir edilirdi… Çöpe atılmazdı… O yüzden…”
Tamir etmek veya çöpe atmak… Veya çöpten sanat devşirmek…
Her biri kitaplık çaptaki bu eylemlerden bir yazı yazmaya çalışmak.
Günümüz dünyasında sabır, emek, gayret, vefa, yerini yavaş yavaş acelecilik, üşengeçlik, çabuk gözden çıkarma ve zahmetsiz bir sonuca ulaşmaya devretti. Fıtrata ters olan bu yol alış şekli insanlığın başına dermansız dert olmaya başladı. Alexis Carrel’in “İnsanlar Uyanın” adlı kitabında dediği gibi: ‘Hayat kanunlarına itaat etmeyen her insan, ya kendini yahut ahfadını tehlikeye atar. Fakat bu kanunları iyice bilmek için, daha küçük yaştan onlara itaat etmeyi öğrenmek lazımdır. Modern ana babalar, çocuklarını hayali bir dünya içinde, yani kanunsuz bir dünyada büyütmek gibi delice bir işe girişmişlerdir. Hayat kanunlarına karşı gelindiği vakit, ferdi hayat kudretini kaybeder ve medeniyetler çöker.’
Hayatın doğasında iyileştirme, geliştirme, kuruyan tarafları budama ve fosilleştirme vardı. Endüstriyel çağda üretimin sanallaşması ile insanın da derece derece sanallaşması hazımsızlığa ve yok edişe sürükledi. Hamlelerin getireceği sonuçları kestiremeyen, aslında aldırmayan, ‘mat etme’ gayretinden ziyade oyunun eğlence kısmına takılan oyuncular üretti bu yaşam biçimi. Yenilemenin onarmaktan daha kolay olduğuna inandırdı bu yaşam biçimi. Gelecek mi? Umurunda değildi… Ânın sorunlarından noktayı koyarak kurtulma çabası basireti bağladı. Geleceğin neler getireceğini, hangi sorunları üreteceğini bilmek istemedi. Tek istediği vardı; ânın sorunlarından kurtulmak. Hayatı yönetmek yerine hataların şaşırttığı rotaya kendini mahkûm etmek. Tamir edilmeyen, tashih edilmeyen her sorun yığınlarla çöp oluşturdu. Hâlbuki kökleri kurumamıştı henüz ağacın, dalların kuruluğu, yaprak vermemesi veya sararmış görünmesi, yok edilmesi için bir gerekçeydi. Yoksa dert ağacın yok edilmesi miydi? Göz, yeni ama köksüz bir çiçeğe mi kaymıştı yoksa bir hiçlik mi bürümüştü gözü. Ne olmuştu da tamir etmek becerisi yok olmuştu. Siyaseti bilmeyen, dört başı mamur nesiller yetiştiremeyince sonuç bu oldu. Ya çok saf, ya çok sinirli, ya çok yumuşak, ya çok sert. Sevgi rafa kaldırılmış ya da basitleştirilmiş, sıradanlaştırılmış. Geçici olan işlerin, şeylerin reklamı o kadar cazip yapılıyor ki kişi elindeki ile mutsuzluğa itiliyor. Yenilenin kendisi olması gerektiğini değil, elinin altındaki nesnenin olması gerektiğine inandırılıyor. İyi günde kötü günde beraber olması gerektiğine değil de iyi günlerde varsa var birlikteliğine inandırılıyor. Birbirini tutan eller yerine birbirini iten ellere dönüşüyor eller.
Konfeti duruşlar bir duruş değil, pırıldayan şeyler aydınlatıcı değil, günü birlik sevgiler sevgi değil, cafe birliktelikleri dostluk değil, her değişim mutluluk değil. Ezber cevaplar, motto cümleler, kurgulanmış yaşamlar yaşam değil, mukayese edilen örneklerle yaşam inşa edilmez. Her kişi insan gerçeğinin her birinin nev-i şahsına münhasır olduğunu bilmeli… Değiştirmek, dönüştürmek yerine fıtratın ayrıcalıklarını fırsata, imkâna dönüştürebilen bir yaşam biçimi hedeflemeliyiz. Kandaki demir, kalsiyum, magnezyum, protein eksikliği/fazlalığı nasıl muvazeneyi bozuyorsa sabırsızlık, şefkatsizlik, idaresizlik ve dayatma da öyle birlikteliklerin muvazenesini bozuyor. Hani imandan sonra salih amel işlenecekti. Tamir etmeden çöpe atmak ehven şeyler içindir. Evet, belki bazen tamir etmenin yenisini almaktan bedeli daha ağır olabilir. Bu zihniyet sonucu, eşyayla kurulan ilişkiler mekanikleşiyor. Eskiden ‘bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı’ muhabbetten kaynaklanıyordu. Muhabbetin ânın hazlarına dönüştüğü bir yaşam biçiminde vefa kök salamıyor ve 65 yıl değil 65 dakika sonra tahammül yerini değişime, değiştirmeye bırakıyor. Fıtratın kök salarak meyveye duruşunun önüne günübirlik heyecanlar geçiyor. Üzüntülere karşı umursamazmış gibi görünmek, iyileştirme beceriksizliğinin yansıması. Bastırılmış üzüntülerin patlaması yıkıcı ve yakıcı oluyor. Kararmış gelecekler, umudunu yitirmiş birliktelikler bireyselliğe doğru sürükleniyor. Geriye biyolojik ihtiyaçların bekası için yaşama nedeni kalıyor.
Şokta insanlık…
Bir denge oluşturamıyor insan… Her şeyin hızlısını istiyor çünkü hız görüntüyü flulaştırıyor ve sorumluluk duygusunun etkisinden kurtarıyor insanı ve aynı zamanda mahrum da olmamış oluyor insan. Kıyısından köşesinden de olsa yaşamış oluyor.
Ama bu şok hali her zaman devam etmeyecek ve bir gün yorulacak insan; durduğunda ne çok şeyi kaybettiğini ve ne çok şeyi ezip geçtiğini, geride yaralı ne çok şey bıraktığını fark edecek ve iş işten geçmiş olacak. Yaralı bir geçmişin geleceği nasıl aydınlık olabilir? Geleceği hesaplamamış bir esbatın ahfadı nasıl mutlu olabilir?
Çöpleri çoğalan toplumlar, burunlarını sızlatan kokulardan temiz havayı teneffüs edemezler ve çöplerin üzerinden zanaat ve sanat üretmeye kalkarlar.
Şoktan kurtulmanın yollarını bulmalı insan… Üretimin, tüketimin değişenlerini belirleyen vahiy ile desteklenmiş özneler olmayı başarmalı. Geleneğini, örflerini başka kültürlerle değiştirme heyecanına kapılmamalı insan. Herkes kendi fıtratını yaşamalı, öykünmeci kimlikler ve kişiliklerle mukallid olmamalı insan. Yıkıcı değil yapıcı olmalı insan. Bir binayı yıkmak için bir dinamit ve bir ateşleyen yeterli; bir bina yapmak için müteahhitten mimara, işçiden malzemeye kadar kaliteli yapıcılar olmak zorunda insan. Yapılan her bina, ihmalden veya yanlış kullanımdan deforme olacaktır elbette. Vaktinde yapılan müdahalelerle nice 65 yıla hizmet edecektir inşallah.
Keşke, günaha batmış olanların (hesap günü) Rablerinin huzurunda başlarını öne eğerek; “Ey Rabbimiz! (Şimdi) görmüş ve duymuş olduk. Öyleyse bizi (yeryüzündeki hayatımıza) geri döndür ki doğru ve yararlı işler yapalım, çünkü (artık hakikate) kâni olduk!” dedikleri zaman(ki hallerini) bir görsen!” (32/12)
İlgili Yazılar
Çeşitli Vaadlere Özet Bakış
Akıl, algıladığı görüntüleri, duygu ile vardığı şeyleri yorumlayıp bir tasnife, bir düzene koymak ister. Düşünen insan, nesnelerle de yetinmeyip fizikötesi alanlara uzar. Bir yorum getirip bir idrake varıncaya dek, itminan oluncaya dek uğraşır. Bir yoruma varmak tutkusu, normal işlevidir aklın. Adeta mecburdur bir analiz ve sentez yapmaya.
İmtihanı Kavramlarıyla da Kazanmak
Allah kesin sınar (Mu’minûn, 30), zira öncekiler sınanmıştır, sonrakiler de sınanacaktır ki doğrucular ve yalancılar ortaya çıksın. (Ankebût, 3) Ölüm de hayat gibi, insanların iyi amel pratiğini ortaya koymada insanın yüzleştiği beladır. (Mülk, 2) “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ, 35)
İnsan beşerle sınanır çünkü birey, toplumun bir parçası olarak toplumun her halinden iyi veya kötü bir şekilde nasiplenmektedir. Yeryüzü halifeliği gereği beşerle sınanma kaçınılmazdır. Yeryüzünün imarı sınavı, içinde insan unsuru bulunan bir sınavdır. Takva ve zaaf toplumsal hayattan kopuk değildir.
XIV. Mektup / Son Mektup
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Anlamlar Büyük Karakterler Küçük
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Din, Toplum ve Aile Kuralları – Özgürlüğün sınırı –
Herkes bir birey olarak bir aileye, bir akraba grubuna ve bir topluma aittir. Bu toplulukların beraberce ve huzur içinde yaşayabilmeleri için birtakım kurallar vardır. Her bir topluluk kendi kurallarını koyar ve bireyler bu kurallara uyarlar. En üstte dinî değerler vardır. Herkes hassasiyeti oranında dininin gereklerini yerine getirir. Toplum kuralları dinin değerlerine aykırı olmadığı sürece, birlikte yaşamanın gereği olarak bu kurallara da uyulur. Her ailenin de kendince koyduğu birtakım kuralları vardır. Aile bireyleri ancak bu kurallara uyulduğu takdirde bir arada ve huzurlu yaşayabilirler.