İSTANBUL SÖZLEŞMESİ EŞCİNSELLER DERNEĞİ KAOS GL’DE DEĞERLENDİRİLDİ
Peki, Kıymaz’ın dikkat çektiği LGBTİ bireyleri neler yapıyor, onların bu sözleşmeye bakışı nasıl derseniz onu da Türkiye’nin tescilli ilk eşcinsel derneği olan Kaos Gay Ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar Ve Dayanışma Derneği KAOS GL resmi internet sayfasından okuyabiliriz.
Sinem Hun’un 15 Aralık 2013 tarihli İstanbul Sözleşmesi ve LGBT Hakları başlıklı yazısını dikkatlerinize sunuyorum.
Hukuk Sistemi ve LGBT Haklarına İstanbul Sözleşmesi Üzerinden Bir Bakış
Gerek Anayasa yapım sürecinde cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimin Anayasa’nın eşitlik maddesinde değil de ilgili maddenin gerekçesinde düzenleneceğine dair basında çıkan haberler, gerek 30 Eylül’de açıklanan demokratikleşme paketinde bu ifadelere dair herhangi bir atfın yapılmaması siyasî iktidarın LGBT haklarıyla “bitmeyen” sınavına bir kere daha gözleri çevirdi.
Hâlbuki LGBT’lerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği üzerinden ayrımcılığa uğramama ve eşitlik taleplerinin anayasallaşması ve ilgili yasalarda vücut bulması yönündeki mücadele kültürel, vicdanî, dinî ya da politik saiklerin ötesine geçen bir başka nedene hatta yükümlülüğe sahiptir. Bu neden aşağıda açıklayacağım üzere hukuk sistemi ve mantığından kaynaklanmaktadır. Ancak meselenin hukukîliğini anlatmadan önce hâlihazırdaki siyasî iktidarın girişimleri ve TBMM’nin onayıyla 24.11.2011 tarihinde iç hukukun parçası haline gelen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden (İstanbul Sözleşmesi /6251 sayılı kanun) kısaca bahsetmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum.
Konuyla aşina olanların bildiği üzere İstanbul Sözleşmesi kadına karşı şiddetin olmadığı bir Avrupa hedefiyle düzenlenmiştir. Kadına karşı şiddetle sadece kamusal alanda değil, özel alanda da mücadelenin elzem olduğuna dair 1990’lardan beri hüküm süren ortak kanı işbu uluslararası sözleşmeyle ilk kez yaptırım gücü kazanmıştır. Sözleşme, imzacı devletlere dört konuda yükümlülük getirmektedir: Kadına karşı şiddeti önleme, şiddetten koruma, şiddet eylemlerini kovuşturma ve mağdur destek mekanizmaları oluşturma. Sözleşme, imzacı devletlerin bu dört yükümlülüğü yerine getirirken herhangi bir ayrımcılık yapmamaları üzerinde önemle durmuş olup dili itibariyle sözleşmenin “ilerici” olduğu da rahatlıkla söylenebilir.(1)
Bu kısa özetten sonra Sözleşme’nin 4. maddesiyle siyasî iktidarın LGBT haklarına dair ifadeleri ve statüleri anayasallaştırmak ve yasalaştırmak konusundaki hukukî yükümlüğü arasında kurduğum ilişkiye adım adım şu şekilde değinmek isterim:
1- Yukarıda kısaca değindiğim İstanbul Sözleşmesi 24.11.2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak iç hukukun parçası haline gelmiştir.(2) Resmi Gazete’de de görüleceği üzere bu, aynı zamanda 6251 sayılı yasaya tekabül etmektedir.(3)
2- İşbu Sözleşme’nin (ya da 6251 sayılı kanunun) 4. maddesi “Temel Haklar, Eşitlik ve Ayrımcılık Yasağı” başlığını taşımakta olup Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu maddeye bir rezerv koymamıştır. Önemle belirtmek gerekir ki zaten Sözleşme’nin 78. maddesi sınırlı sayıdaki madde dışında rezerv (çekince) konulamayacağını öngörmektedir.
3- Orijinal (İngilizce) metinde 4. maddenin işbu yazının konusu bakımından önemli olan üçündü bendi şu şekildedir:
“The implementation of the provisions of this Convention by the Parties, in particular measures to protect the rights of victims, shall be secured without discrimination on any ground such as sex, gender, race, colour, language, religion, political or other opinion, national or social origin, association with a national minority, property, birth, sexual orientation, gender identity, age, state of health, disability, marital status, migrant or refugee status, or other status.”(4)
4- Üçüncü maddede özellikle ve bilerek maddenin ilgili bendinin İngilizcesi belirtilmiştir çünkü Türkçe metinde, orijinalindeki “gender identity” yani “cinsiyet kimliği” ifadesi yerine “cinsel kimlik” denmektedir.(5) Bu yanlış bir tercümedir. Aslında burada yeri gelmişken şunları da eklemek gerekir: Bu tercüme yanlışlığı trans bireylerin varlıklarını ve hukukî statülerini reddeden bir anlam da doğurmaktadır ve bunun fark edilmesi ayrıca önemlidir. Bunun alelade bir tercüme yanlışlığı ya da bürokratik bir özensizlik olup olmadığını kestirmek elbette mümkün değildir; ancak hata veya özensizlik dahi olsa bu, transların temel insan hakkına siyasî iktidarın ne kadar “kulak verildiğinin” bir işareti olarak da okunabilir. Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki böyle durumlarda imza atılan orijinal metindeki anlam ve ifade geçerli kabul edilir. Dolayısıyla
Türkiye Cumhuriyeti Devleti “cinsel kimlik” ile değil “gender identity” kavramıyla hem ulusal hem de uluslararası arenada hukuken bağlıdır, kadınları şiddetten korurken “cinsiyet kimliği” temelli ayrımcılık yapmayacağı konusunda taahhütte bulunmuştur.
5- Şu halde denebilir ki cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim bir “statü” olarak sadece LBT kadınları kapsayacak şekilde de olsa iç hukukun zaten bir parçasıdır. Yani Türkiye’de LBT kadınlar şiddete karşı devlet koruması altındadırlar, bu konuda bir ayrımcılığa tabi tutulamazlar. Siyasî iktidarın bu taahhüdüyle ilgili tartışmanın zamanında Meclis’teki, partiler arasında yapılmaması maddenin geçerliliğini veya etkililiğini hiçbir şekilde değiştirmez. Kaldı ki devlet, taahhüt etmekten öte uygulamada da bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri LBT kadınlar yararına koruma kararı vermektedirler.(6)
6- Görüldüğü üzere
cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği üzerinden, hâlihazırda sadece lezbiyenleri ve biseksüel ve trans kadınları ilgilendiriyor olsa da, artık normatif bir “olmuşluk” vardır.
Böylesine bir “olmuşluğun” olduğu bir ortamda cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine yeni Anayasa’nın eşitlik maddesinin sadece gerekçesinde yer vermek yahut Meclis’te yakın zamanda yasalaşacağı anlaşılan Nefret Suçları Yasası’nda hiç yer vermemek ileri değil geri adımlardır. Ayrıca bu durum siyasî iktidarın hukukî bir yükümlülükten de kaçtığı anlamına gelir: Normlar hiyerarşisine göre en tepede olan Anayasa’da yer almayan temel insan haklarına dair statülerin yasada (6251 sayılı yasa) yer alması hukuk tekniği bakımından da gariptir. Madem anayasalar insan hak ve özgürlüklerini insanlığın ulaştığı yenilikler ve gelişmeler çerçevesinde güncelleyerek koruma altına alan belgelerdir, pozitif hukuk hiyerarşisinde ondan daha alt sıradaki yasanın tanıdığı “yeni” ifadeleri içselleştirmek, bu ifade ve statüleri zaman, mekân ve süje bakımından yaymak ve her vatandaşın “kullanımına” açarak genelleştirmek mecburiyetindedir. Bu bakımdan denebilir ki iç hukukta bir yasada (6251 sayılı yasa) hâlihazırda tanınan ve korunan statülerin yeni Anayasa’da tanınması sorunu siyasî iktidarın üzerinde sadece kültür, din veya politika ekseninde tartışma yürütebileceği bir mevzu olmaktan iki yıl önce çıkmıştır. Ortada hukuk tekniğini ilgilendiren bir denkleştirme sorunu vardır.
Bitirirken bir kere daha söylemekte fayda var: Hem Anayasa yapım sürecinde hem 30 Eylül tarihli demokratikleşme paketinde belirtilen eşitlik ve ayrımcılığın önlenmesine dair kanunların yasalaşması sürecinde yukarıda değinilen “normatif olmuşluk”un farkında olmak ve bundan yararlanmak gerekir. Hukukçuların, akademisyenlerin ve sivil toplumun bu konuda “hukuki çerçevede” pozisyon almaları elzem ve acildir. Nitekim biliyoruz ki hiçbir insan hakkı beklemez, beklettirilemez! (http://kaosgl.org/sayfa.php?id=15401)
İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’Nİ VE CİNSİYET EŞİTLİĞİNİ SAVUNAN DERNEK VE OLUŞUMLAR
Türkiye’de insan fıtratını bozma çabası içinde olan yalnızca KAOS GL’nin olduğunu zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Türkiye’nin İlk ve Tek Gey Yaşam Tarzı ve Magazin Dergisi GMAG, resmi internet sayfasında Türkiye’de faaliyet gösteren eşcinsel dernekleri “Türkiye’nin En Önemli ‘12’ LGBT Dernek ve Oluşumu” başlığı ile takipçileriyle paylaştı “iyi ki varlar” mottosunu kullanarak.
LİSTAG: Lezbiyen Gey Biseksüel Trans İnterseks Bireylerin Aileleri ve Yakınları Derneği veya kısaca LİSTAG, LGBTİ bireylerin aile ve yakınlarına destek olmak için kurulmuş bir dernektir. Grup düzenli olarak toplantılar yapmakta, LGBTİ bireylerin yakınlarını buluşturmakta, onların ve toplumun LGBTİ ve homofobi konusunda bilgilenmesi ve bilinçlenmesi yönünde faaliyetlerde bulunmaktadır.
KAOS GL – ANKARA: Türkiye’nin resmen tescil edilen ilk eşcinsel derneği olan Kaos Gay ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği. Eşcinselliğin daha kapalı yaşandığı bir şehir olan Ankara merkezli olmasına ve bu alanda faaliyete başlayan ikinci oluşum olmasına rağmen, Türkiye’de politik eşcinsel hareketin tartışılmasız öncülüğünü yapmış ve halen de yapmaya devam etmektedir.
PEMBE HAYAT – ANKARA: Ankara merkezli özelikle travesti ve transseksüellere yapılan baskılarla mücadele etmeyi amaçlayan “Pembe Hayat Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti, transseksüel Dayanışma Derneği” isimli oluşum. Web sitelerinden alıntı yapmak gerekirse: ‘Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulan Türkiye’nin ilk trans hakları derneğidir. Pembe Hayat, kurulduğu yıldan bu yana, trans bireylerin yoğun ve sistematik şekilde maruz kaldığı önyargı, ayrımcılık, nefret söylemi, nefret suçları, polis şiddeti, kötü muamele ve işkence, toplumsal dışlanma gibi alanlarda çeşitli projeler üretmektedir.”
SPOD LGBT – İSTANBUL:
Tam adı: “Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (SPoD)” olan dernek, kendilerini Facebook sayfalarında şu şekilde tanımlıyor: “SPoD, toplumun her alanında yaşanan ve özelde cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli şiddet, baskı, sosyal dışlanma ve ayrımcılık durumları ile ilgili veri oluşturmayı ve bütün ayrımcılık biçimlerinin ortadan kalkmasına yönelik çalışmayı amaçlar. SpoD bu doğrultuda öncelikli olarak ekonomik, sosyal haklar ve sosyal politika alanlarına yoğunlaşır.”
LGBTT – İSTANBUL: Lambda İstanbul’dan 2007 yılında kopan aktivistler tarafından başlatılan ve önemli etkinliklere adını yazdıran oluşum, 2010 yılının sonlarında resmen dernekleşmiştir. Ayrımcılık ve şiddetle mücadele etmek, hukuksal ve psikolojik destek sağlamak, yasal görünürlülük elde etmek ve nefret cinayetleri ile mücadele etmek, derneğin öncelikli hedefleri arasındadır. Kapıları gay ve lezbiyen bireylere de sonuna kadar açık olması yanında, dernek özellikle travesti ve transseksüellerin sorunlarına odaklanmaktadır. İstanbul Trans Onur Yürüyüşü de, İstanbul LGBTİ’nin organize ettiği bir etkinliktir. Öne çıkan çalışmalarından bir tanesi de, dünyada ilk olarak açılan Trans Evi projesidir. Hak ihlali ve ayrımcılıklara karşı hukuki destek sundukları acil destek hattına web sayfalarında ulaşabilirsiniz.
LAMBDA İSTANBUL: Lambda İstanbul, Türkiye’nin ilk ve şu an en faal eşcinsel dayanışma guruplarından birisidir. Lambda İstanbul, isteyen herkesin katılımına açıktır. Gönüllülük esasına göre çalışılır. Lezbiyenler, gayler, biseksüeller, travesti ve transseksüel kadınlar ve erkekler gönüllü olarak çalışır. Hiyerarşinin (başkan ve yardımcıları vs. olmadığı) bir sivil toplum örgütüdür. Lambda’da çalışabilmek için herkese açık olmak bir kural değildir. Burada çalışan gönüllülerin açıklık dereceleri çok farklılık göstermektedir. Web sitelerinde hem aktivitelerini hem de eşcinsellikle ilgili önemli bilgiler sunuyorlar.
SİYAH PEMBE ÜÇGEN – İZMİR: Türkiye Eşcinsel Hareketi’nin içerisinde Biz GL, Öteki İzmir ve Pembe üçgen gruplarıyla dönem dönem var olmaya çalışmış, İzmirli Eşcinseller, bu gruplardan edindikleri deneyimlerini Eylül 2006’da yeniden bir araya gelerek önce Kaos GL İzmir adıyla bir grup oluşturmuşlar, daha sonra oluşum Siyah Pembe Üçgen adı ile dernekleşme çalışmalarına başlamıştır. Baki Koşar etkinliğiyle birlikte dernekleşme sürecini tamamladıklarını ilan eden grup, 2009 sonunda savcılıkça açılan kapatılma dâvasına rağmen dayanışma faaliyetlerine devem etmektedir.
BURSA ÖZGÜR RENKLER DERNEĞİ: İlk olarak 2013-14 öğretim yılının başında Uludağ Üniversitesindeki LGBT öğrenciler tarafından adlandırılan Özgür Renkler oluşumu, Üniversite yönetiminin engellemeleri nedeniyle 2016 yılında üniversiteden bağımsız olarak dernekleşmiştir. Facebook sayfalarında belirttikleri üzere LGBTİ (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseksüel) bireylerin görünürlüğünü arttırmayı ve cinsel yönelim/cinsiyet kimliği hedefli ayrımcılığa karşı mücadele etmeyi temel meselesi olarak belirlemiştir.
GÖKKUŞAĞININ KIZILI: Eşcinsel harekette ortaya çıkan bir diğer sosyalist oluşum ise, TKP ile bağlantılı olan Gökuşağının Kızılı hareketidir. Büyük ihtimalle bağlı oldukları partiler arasındaki genelde rekabet zaman zaman bu iki eşcinsel örgüte de yansımaktadır “Gökkuşağının Kızılı, LGBT hakları ve ayrımcılık konusunda duyarlı ve çevresini bu yönde değiştirme iradesine sahip olanların sosyalist alternatifidir.” şeklinde kendini ifade etmektedir.
SOSYALİST EBT: Facebook sayfalarında kendilerini özetle “Heteroseksizme ve liberalizme karşı Eşcinsel, Biseksüel, Trans ve tüm antiheteroseksistlerin devrimci mücadele odağı Sosyalist EBT Hareketi, Marksist Leninist tarihi mirası olarak sahiplenir ve Marksist Leninist ilkeleri benimser.” şeklinde ifade eden, sosyalist ilkeleri benimseyen eşcinsel hareket. Yakın zamana kadar eşcinselleri dışlayan sosyalistlerin, eşcinsel harekete açık destek vermeye başlamaları olumlu bir gelişme olarak görülebilir. Oluşumun en etkin isimlerinden biri ise Türkiye’deki eşcinsel hareketin öncülerinden olan tanınmış transseksüel Demet Demir’dir. Oluşum 2011 yılından beri faaldir.
MERSİN LGBT 7 RENK: 2013 Mersin’de bir araya gelen yerel eşcinsel dayanışma grubu amaçlarını şu şekilde dile getirmişlerdir: “Eşcinsel bireylerin, eşit yurttaşlık ve insanca yaşam taleplerini hayata geçirmek adına, Mersin’de ortak hareket ilkesiyle lezbiyen, gay, biseksüel ve transseksüellerin haklarını kamuoyunda yüksek sesle savunmak; elde edilememiş haklardan ötürü demokratik muhalefet hakkını kullanarak söz konusu hakların kazanılması için mücadele etmek.”
KIRMIZI ŞEMSİYE – ANKARA: Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği, Türkiye’deki savunmasız ve dezavantajlı toplumsal gruplar içerisinde yer alan seks çalışanlarının cinsel sağlık ve insan hakları noktasındaki sorunlarını gündeme taşımak, bu sorunlara karşı çözüm önerileri geliştirmek ve yetkililer nezdinde toplumsal cinsiyet eşitliği, adalete erişim, sosyal politikaların geliştirilmesi, kamu sağlığı, ayrımcılık ve nefret suçları ile mücadele ve benzeri diğer konularda savunuculuk çalışmaları yapmak niyetiyle projeler geliştirmek amacını taşır.
Görüldüğü gibi onlarca dernek, grup ve topluluk, kadını şiddetten koruma şemsiyesi altında cinsel yönelimin/tercihinin yaygınlaşmasını ve eşcinselliğin toplum tarafından kabul edilmesini sağlamak amacıyla İstanbul sözleşmesinin temel dinamiği olan cinsiyet eşitliği projesini hararetle savunmaktadırlar. http://gmag.com.tr/turkiyenin-en-onemli-lgbt-dernekleri/
ERKEKLERE HADLERİNİ BİLDİREN SÖZLEŞME KADINA KARŞI ŞİDDETİ VE CİNAYETLERİ AZALTTI MI?
Kanun’da kadına şiddet; fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesi veya acı çekmesi ile sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketler olarak tanımlanıyor.
Bu kapsama giren eylemler; aşağılamak, birilerinin yanında küçük düşürmek, öldürmekle, yaralamakla, sakat bırakmakla tehdit etmek, istenmeyen zamanlarda ve biçimlerde cinsel ilişkiye zorlamak, komşularla, arkadaşlarla, akrabalarla görüşülmesine izin vermemek, ihtiyaçlar için yeterli para vermemek, kazanılan paraya el koymak, sürekli nereye kaç lira harcandığını sormak, ısrarla telefonla aramak, kimlerle arkadaş olduğunuza karışmak, takip etmek gibi tüm davranışlar Kanun’a göre şiddet olarak kabul ediliyor. Kanun’da şiddet olarak tanımlanan davranışlardan herhangi birine maruz kalan ya da tehlikesi olan kadınlar bu Kanun’dan faydalanma hakkına sahip oluyor bu konuda herhangi bir şahit bilgi belge de istenmiyor kadının beyanı esas kabul ediliyor. Bu sözleşmeye imza atan devletlerin, mevcut iç hukukları, toplumun dinî inançları, örf ve adetleri, ahlâkî değerleri hiçe sayılmakta, onların yerine Tanrı’nın buyruklarından daha katı, daha keskin ve yaptırımları oldukça acımasız hükümler içermektedir.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki 2012 yılında yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi toplumda boşanmaları ve kadın cinayetlerini artırdı. Ne Aile Bakanlığı ne medya ne de sivil toplum örgütleri kadın cinayetlerinin arkasında ne olduğuna dair herhangi bir araştırma zahmetine girmedi. Melemen soğanlı mı yoksa soğansız mı olmalı tartışmasını bile araştıran kamuoyu şirketleri bu konuyla ilgili ciddi ve bilimsel bir araştırma yapmadı. Cinayetler, magazin haberi olarak verildi ve hâlâ verilmeye devam etmektedir. Bu konuda çocuğa ve kadına yapılan bilinçli cinsel saldırılar Cumhurbaşkanının “zina konusunda yanlış yaptık” itirafına yol açtı. Bu konuda yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Hatta hatta bu kapsamın dışında zina konusunun da yeniden ele alınmasının çok çok isabetli olacağı düşüncesindeyim. Çünkü bu toplumun manevî değerler noktasında farklı bir konum var. Biz AB sürecinde, bu bir özeleştiridir onu söylemek zorundayım, bu konuda bir yanlışımız oldu ki zina ile ilgili düzenlemeyi de yapmak suretiyle bu tacizler vesaire bunları belki de aynı kapsam içerisinde değerlendirmemiz lazım. Bu, Türkiye’nin bir defa Batı ülkelerinin birçoğundan farklı bir konumda olduğunu gündeme getirmesi bakımından önemli. Diğer taraftan tabi idam konusunun terörle ilişkisi önemli. Ama bu çocuk tacizleri bunlar asla bağışlanabilir, görmezden gelinebilir konular değil. Şu anda 6 arkadaşımız çalışmalarını başlattılar. Ve süratle bu konuda bir neticeye varıp ardından da hemen yasal düzenlemesini yapıp bunu parlamentoya taşıyacağız.” http://www.haber7.com/siyaset/haber/2555115-erdogan-zina-konusunda-yanlis-yaptik
BU MESELE KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ MESELESİ DEĞİLDİR!
Bu mesele oldukça derin, çok yönlü bakılması ve çok yönlü mücadele edilmesi gereken insanî bir meseledir. Şeytan ve adamları sağımızdan, solumuzdan, önümüzden ve arkamızdan sokularak insanlığımızı kuşatmış, hem bedenimizi, hem de ruhumuzu lime lime ederek insanlık onurunu yok etmeye çalışıyor. Aslında insanlığı yok ederek yeni bir insan yaratmaya çalışıyor. Yapay zeka ve insansı robotlar ayrıca ele alınması gereken konular. Bu konuda da herkese bilgi sahibi olmaktan öte bilinçlenmek için Mücahit Gültekin Hoca’nın yazılarını okumalarını tavsiye ediyorum.
Yazıma, insan fıtratını değiştirme girişimi olarak gördüğümüz “Cinsiyet Eşitliği Projesi”ne insanlığın onuru adına karşı duran Mücahit Gültekin Hoca’nın yazılarından kesitler sunarak son vermek istiyorum. Bu konudaki mücadelesinden dolayı Muharrem Balcı, Ahmet Hakan Çakıcı, Ümit Şimşek ve Sema Maraşlı’yı da bir kez daha tebrik ediyorum.
“Bizler hep başımıza gelenleri konuşuyoruz, başımıza gelecek olanları konuşmuyoruz, konuşamıyoruz. Hırsız evimizi soyduktan sonra kapıyı kilitliyoruz. Bazıları bunu bile yapmıyor.
Toplumsal cinsiyet eşitliği denilen şey; çocuklarımızın, değerlerimizin, varlığımızın, geleceğimizin çalınması anlamına geliyor. Hatta çalınması anlamına bile gelmiyor; biz kendi elimizle hırsıza onurumuzu, haysiyetimizi teslim ediyoruz.
Ama bazıları hâlâ bunu “kadın-erkek eşitliği” meselesi sanıyor, “kadına şiddet” meselesi sanıyor, “kadının güçlendirilmesi” meselesi sanıyor. Yalancının mumu 500 senedir yanmaya devam ediyor. Bu konuda yetkililer topluma doğru bilgi vermiyor. Dünyanın en saçma teorisi koca devleti peşine takmış sürüklüyor. Kafası çalışan bazı dostlarımız meseleye ilgi göstermiyor. Bazı dostlarımız ise, meselenin politik amaçlarından habersiz, kendi kişisel tecrübelerine dayanarak “Ama kadına şiddet yok mu? Geleneklerimiz yanlış değil mi?” filan gibi itirazlar getiriyor; konuyu yeterince incelemiyor.
Açık söylüyorum: ETCEP projesi başarıya ulaştığı gün çocuklarınızı tanıyamayacaksınız. Beğenmediğiniz o gelenekleri bile yana yakıla arayacaksınız. Aynen şimdi 70’lerdeki, 80’lerdeki mahallenizi aradığınız gibi. Ama bulamayacaksınız. İş işten geçmiş olacak. Pişman olacaksınız, belki de pişman bile olamayacaksınız. Sonra çaresiz kendinizi olup biten her şeye alıştıracaksınız.
Bundan yıllar önce “modern tarım” söylemleriyle bitirilen toprağımız gibi, ekmeğimiz gibi, tohumumuz gibi, insanımız da bitecek. GDO’lu ürünlere sövüp bin türlü hastalıktan ölmeye devam ettiğimiz gibi, ne kıza ne de erkeğe benzeyen çocuklarımıza bakıp itiraz etmeyen o dilimizi ısıra ısıra ölüp gideceğiz. Batı’dan yediğimiz kazıklar konusunda bin tane örnek verebilirim ama ne fayda! Faydası yok çünkü biz kendimizi sevmeyen bir toplumuz. Kendisini sevmeyen, kendisinden iğrenen ve ama çocuklarının kaderini düşmanının eline terk etmiş bir toplum. Her gün “şanlı tarih güzellemeleri” yapan ama çocuklarını Batı’nın yalanlarına teslim etmiş bir toplum. Ana-babaları “Ertuğrul” izleyen, çocukları Ricky Martin’e benzetilen bir toplum. Geçmişte yaşayan ve ama bugün olup bitenlere lâl olmuş bir toplum…
ETCEP bir toplum mühendisliği projesidir. Batı’dan elimize tutuşturulmuş bir proje. Kendi okullarımızda, kendi öğretmenlerimiz eliyle, kendi paramızla, kendi çocuklarımızı Batı’nın fantezilerinin denekleri haline getiriyoruz.
Dedim ya, söylesen ne fayda! Nabi Avcı gibi bir adam ETCEP hakkında, “Millî Eğitim Bakanlığı olarak, Avrupa Birliği ile birlikte başlattığımız, ‘Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi’, ülkemizde toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına önemli bir katkı sağlayacaktır.” diyebiliyor. Belli ki değerli hocamız, kendisine verilen enformasyonla yetinmiş. Hâlbuki hocamızın kaleminden öğrenmiştik bundan 25 yıl önce “enformasyonla cahil” bırakıldığımızı… Ama yine de Avcı’nın söylediği tam doğru değil, “Avrupa Birliği ile Birlikte” yapmıyoruz, Avrupa Birliği istiyor biz yapıyoruz. ETCEP’te uyguladığınız hiçbir şey sizin değil hocam, fikir de etkinlikler de tercüme… Sadece onları uygulayan öğretmenler, okullar, bir de çocuklar bizim. Şimdilik bizim. Şimdilik…
*
Allah’ım bize yardım et. Artık yakınlarımıza bile sözümüz tesir etmiyor. Çocuklarımızın Batı’nın oyuncağı yapılmasına izin verme. Senden gelecek her hayra muhtacız…
Bütün bu olup biten gelişmeler ne anlama geliyor? Bütün bir insanlığı ve tabii ki Türkiye’yi nasıl bir gelecek bekliyor? Öncelikle şu tespiti açıklıkla yapabiliriz:
Türkiye halkı Batı’nın bütün kültürel/bilimsel operasyonlarına açık bir ülkedir. Dahası, Türkiye’de siyasal ve kültürel elit (çok az bir kesim hariç) yukarıda anlattığımız hemen hiçbir gelişmeyle yeterince ilgilenmemekte, bu operasyonlara karşı halkı bilgilendirmemekte, bu operasyonlara karşı direnmemektedir.
Türkiye’yi dizayn etme süreci bugün TMK ve TCK’deki değişiklikler, İstanbul Sözleşmesi, 6284 Sayılı Kanun, Hayvanları Koruma Kanunu, Cinsel İstismar Yasa Tasarısı gibi hukukî metinlerle devam ediyor. Bu kanunlar ve sözleşmeler sonucunda Türkiye’nin geldiği durumu birkaç maddeyle özetleyebiliriz:
Aile dağıtılıyor. Kadın kocasından, koca çocuğundan ayrıştırılıyor. Kısa bir süre sonra çocuk da annesinden ayrıştırılacaktır. Aile, kamu denetimine açıldığı gibi, çocuğun kamulaştırılması da söz konusu olacaktır. 6284 sayılı kanun tamamen ailenin yok edilmesi amacına yönelik hazırlanmıştır.
İnsan ve hayvanın ontolojik olarak eşitlendiği bir düzen kuruluyor.
Cinsellik yaşı düşüyor ve çocuklar LGBT kurumlar tarafından “ayrımcılık yapmama, nefret söylemine karşı bilinçlendirme, toplumsal cinsiyet eşitliği hakkında bilgilendirme” bahanesiyle eşcinselleştiriliyor.
Ülkemizde çocuklar manken olarak kullanılıyor ve çocuk mankenlerin kullanıldığı defileler yapılıyor. Bunun için daha önce kaleme aldığımız “İstanbul Kids Fashion ve Yapısal İstismarın Görünmez Kılınışı” yazımıza bakabilirsiniz.
Eşcinsellik, anayasanın da üstünde yer alan uluslararası sözleşmelerle legal güvence altına alındı. 2011 yılında imzalanan İstanbul Sözleşmesi’nin 4. maddesi bu güvenceyi vermektedir.
6284 sayılı kanun kadının kocası hakkındaki şikâyetini “delilsiz, belgesiz” doğru kabul etmektedir. Kanun bu yönüyle hukukun evrensel ilkesi olan “masumiyet karinesini” hiçe saymaktadır. Bunun sonucunda her yıl yaklaşık 120-130 bin koca evinden uzaklaştırılmaktadır. İlginç olan şey, kadın şikâyetinden vazgeçse bile devlet bunu kabul etmemekte, süreç kamu davasına dönüştürülmektedir. Kadının beyanının esas alınması, pek çok kocanın iftiraya uğramasına da sebep oluyor.
TCK’de 2004’te yapılan değişikliklerle, TCK’den “edep”, “ahlâk”, “ırz”, “namus” gibi kavramlar çıkarılmış ve asıl önemlisi “evlilik içi tecavüz” kavramı getirilmiştir.
Aktardığımız bu tablo Türkiye (ve dünya) için abartılı bir tahmin değildir. Nitekim bunlardan bazılarına zaten şahit oluyoruz. Bazı maddeler daha yakın bir gelecekte mümkün olabilecekken, diğer bazıları için biraz daha fazla zaman gerekiyor. Türkiye bugün itibariyle Harari’nin deyimiyle “biyolojik hackleme”nin hedefinde olan bir ülke. Daha radikal değişimler için Türkiye’de gerekli olan hukukî yapı ve kültürel temel oluşturuldu, oluşturuluyor. Türkiye’de kısa süreli ranta konsantre olmuş politik düzey, insanın yeniden biçimlendirildiği bu yeni sürece teşne olmaktan, yataklık yapmaktan başka bir şey yapmıyor. Meclis’teki partilerin hiçbiri, millî ya da manevî değerlere dayanan hiçbir uygulamayı hayata geçirmeye cesaret edemiyor. Bu konuda atılacak en küçük adım, “özgürlük”, “homofobi”, “ayrımcılık” gibi sopalarla etkisiz hale getiriliyor. Türkiye’nin dikkati, cemaatlerin de teşne olması sebebiyle, saçma sapan gündemlere mahkûm ediliyor. Türkiye’yi bekleyen hiçbir gerçekçi tehlike üzerinde düşünülmüyor. AK Parti’nin oportünist tutumu, yukarıda saydığımız bütün gelişmelere hem siyasî/hukukî meşruiyet kazandırıyor, hem de dindar muhafazakâr kitlenin eleştiri/tepki kabiliyeti öldürülüyor. Bu süreçten şüphesiz ilk olarak siyasîler ve hemen sonrasında ise, aydınlar, âlimler, STK’ler ve bütün bir halk olarak hepimiz sorumluyuz. Türkiye için işlemeye devam eden felaket tablosunun durdurulması için güçlü bir iradeye ihtiyaç var. Bunun için yeter olmasa da gerek şart olan bir kaç maddeyi şöyle özetleyebiliriz:
1.Türkiye AB üyeliği sevdasından vazgeçmelidir. Uyum yasaları adı altında Türkiye halkının Batılı modelde yeniden inşa edilmesi açık bir ihanettir. “AB uyum süreci” temelinde imzalanmış, özellikle insana, topluma ve kültüre dönük bütün sözleşmeler feshedilmelidir. CEDAW, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun acilen iptal edilmelidir.
Türkiye, ülke üzerinde tahakküm kuran bütün Batılı yapıların dışında yer almalı, bu yapılarla bağımsız bir ilişki kurmalıdır.
Türkiye hem kendi bölgesinde ve hem de küresel ölçekte antiemperyalist blokta yer almalıdır.
Üniversitelerdeki eğitim Batılı kültürel kalıpların dayatmasından kurtulmalıdır. Özellikle sosyal bilimler, bu bağlamda çok ciddi bir filtreden geçirilmelidir.
Toplumsal cinsiyet eşitliği, çocuk hakları, hayvan hakları gibi adlar altında yapılanan kurumlar takip altına alınmalı, bu kurumların yurt dışı bağlantıları araştırılmalıdır.
LGBT örgütler acilen kapatılmalıdır. Bu kurumların pedofilik eylemlerle ilişkileri araştırılmalıdır.
Türkiye’de siyasal partiler, STK’ler ya da cemaatler en azından Batı tahakkümünden kurtulmak gibi ortak bir payda üzerinde hareket etmelidir. İçerideki hiçbir tartışmanın (ihanet ve işbirlikçiler hariç) bundan daha hayatî olmadığına ilişkin toplumsal bir bilinç var edilmelidir.
Bu adımları atarken karşılaşacağımız hiçbir bedelden çekinmemeliyiz. Zira sosyal, ekonomik ya da askerî baskılardan korkmanın bedeli, benliğini/kimliğini tamamen kaybetmek ve Batı tarafından hacklenmek olacaktır.
Slogan ve hamasetle yürüyen Türkiye, sözünü ettiğimiz iradeyi gösteremezse, İstanbul’un fethini işaretleyen 2053 tarihi, Türkiye’nin Batı tarafından hacklendiği bir tarih olabilir.
15 Ekim 1966 tarihinde, babasının Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nda görev yaptığı sırada İslahiye’de doğdu. Aslen Osmaniyeli olan yazarın çocukluk ve gençlik yılları İskenderun’da geçti.
İskenderun Sadık Altıncan İlkokulu’nu (1976), İskenderun İmam Hatip Lisesi’ni (1984) ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni (1990) bitirdi. Beş yıl İskenderun’da serbest muhasebecilik yaptıktan sonra 1995 yılında iş vesilesiyle Adana’ya yerleşti. Burada özel bir kurumda yöneticilik yaptı. Hâlen Adana’da yaşamakta olup evli ve üç çocuk babasıdır. Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir.
Şiir, öykü ve denemeleri; Çınar, Güneysu, Kırağı, Harman, Palandöken, Edebiyat Yaprağı, Yitik Düşler, Kuşluk Vakti, Rüzgâr, Yedi İklim, Edebiyat Ortamı, Millî Eğitim, Edep, Nida, Tasfiye, Dil ve Edebiyat, Ay Vakti, Türk Dili, Dergâh ve Temmuz dergilerinde yayımlandı. İki şiiri Erdoğan Akın tarafından bestelendi. Ayrıca Edebi Müdahale adlı edebiyat ve düşünce dergisinin imtiyaz sahipliği ile yazı işleri sorumluluğunu yürüttü.
Özellikle çocuk edebiyatı alanında çalışmalar yapan yazarın şiir, öykü, masal ve hikâyeleri; Diyanet Çocuk, Millî Eğitim, Elma Şekeri, Salıncak, Ebe Sobe, Bizim Bahçe, Arkadaşım ve Beyaz Bulut dergilerinde yayımlandı.
Başlıca eserleri arasında; Kuşlarla Uyanmak (şiir, 1999), Kırk Yağmur Damlası (şiir, 2006), Bir Oruç Masalı (şiir, 2008), Dört Kanatlı Kelebek (şiir, 2011), Çocukluğun Dili (şiir, 2013), Düş Sonrası Sessizlik (şiir, 2013), Hiç “Hak”sız Olur mu Çocuklar? (şiir, 2016), 40 Hazine (deneme, 2012), Efendimiz (sav) ile Hasbihal (deneme, 2012), İnsanlığın Onuru Hz. Muhammed (deneme, 2013), Naribik (öykü, 2007; daha sonra Yıldız Şekeri adıyla) ve Arkadaşım Cami (roman, 2013) bulunmaktadır.
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
. Filozofik bir soru olan erdem kazanımında doğanın ve alışkanlıkların konumlandırılışı sorunsalı hakkında bir görüş ortaya koymak için konu hakkında düşünmeye teşvik edecek kapsamlı bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Söz konusu akıl yürütme hangi çizgide ele alınabilir?
Düşünceler kelebeklerin kelebek doğurduğu gibi doğmaz, düşünceler kendisinden önceki düşünceye tepki olarak doğar diyordu rahmetli Hüsamettin Aslan hoca, çevirisini yaptığı John W. Murphy’nin Postmodern Toplumsal Analiz ve Postmodern Eleştiri adlı eserin önsözünde. Postmodernizmi anlamak için modernizmi bilmek, modernizmi anlamak için de Hıristiyanlığın kurumsal ve kolektif kimliğe dönüştüğü bin yıllık feodalite dönemini kavramak gerekmektedir.
Allah’ım! Bu mefhum bize ne kadar da yabancı… Bürokraside, akademik(!) dünyada, sanatta, eğitimde ve hatta sokakta… Çünkü toplumumuzda eleştirmek demek bir tür körlük içinde yargılamak demektir. Eleştirinin bizim toplumumuzdaki yeri, daha büyük ün için karşısındaki kişiyi yerle bir etmekle aynı şeydir. Dolayısıyla eleştiriye maruz kalma ihtimali bile üstünlüğü elden kaçırma korkusuna sebep olmaktadır. Bu zihinsel kalıplar içinde dürüst, ard niyetsiz ve makul bir eleştiriye bile rest çekmek, muhatabına aşırı tepkiler göstermek, kendisinde vehmettiği o enaniyete bağlı gücün kaybedilmesi olarak telâkki edilmektedir.
İnsanlar ekonomik güç olarak birbirinden farklıdır. Her toplumda zenginler de vardır yoksullar da. Kimileri zenginliğiyle kimileri de yoksulluğuyla sınanmaktadır. Herkes helal rızkını elde etmek için çalışmak zorundadır elbet. Allah dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin rızkını da daraltır. Ancak zenginlerle yoksullar arasındaki ekonomik farkın kapanması için zenginlerin yoksullara zekât vermesi farz kılınmış, faiz ya da başka haram …
İnsan Fıtratını Bozma Girişimi Olarak Cinsiyet Eşitliği Projesi
189.Sayıdan Devam...
İSTANBUL SÖZLEŞMESİ EŞCİNSELLER DERNEĞİ KAOS GL’DE DEĞERLENDİRİLDİ
Peki, Kıymaz’ın dikkat çektiği LGBTİ bireyleri neler yapıyor, onların bu sözleşmeye bakışı nasıl derseniz onu da Türkiye’nin tescilli ilk eşcinsel derneği olan Kaos Gay Ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar Ve Dayanışma Derneği KAOS GL resmi internet sayfasından okuyabiliriz.
Sinem Hun’un 15 Aralık 2013 tarihli İstanbul Sözleşmesi ve LGBT Hakları başlıklı yazısını dikkatlerinize sunuyorum.
Hukuk Sistemi ve LGBT Haklarına İstanbul Sözleşmesi Üzerinden Bir Bakış
Gerek Anayasa yapım sürecinde cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimin Anayasa’nın eşitlik maddesinde değil de ilgili maddenin gerekçesinde düzenleneceğine dair basında çıkan haberler, gerek 30 Eylül’de açıklanan demokratikleşme paketinde bu ifadelere dair herhangi bir atfın yapılmaması siyasî iktidarın LGBT haklarıyla “bitmeyen” sınavına bir kere daha gözleri çevirdi.
Hâlbuki LGBT’lerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği üzerinden ayrımcılığa uğramama ve eşitlik taleplerinin anayasallaşması ve ilgili yasalarda vücut bulması yönündeki mücadele kültürel, vicdanî, dinî ya da politik saiklerin ötesine geçen bir başka nedene hatta yükümlülüğe sahiptir. Bu neden aşağıda açıklayacağım üzere hukuk sistemi ve mantığından kaynaklanmaktadır. Ancak meselenin hukukîliğini anlatmadan önce hâlihazırdaki siyasî iktidarın girişimleri ve TBMM’nin onayıyla 24.11.2011 tarihinde iç hukukun parçası haline gelen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden (İstanbul Sözleşmesi /6251 sayılı kanun) kısaca bahsetmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum.
Konuyla aşina olanların bildiği üzere İstanbul Sözleşmesi kadına karşı şiddetin olmadığı bir Avrupa hedefiyle düzenlenmiştir. Kadına karşı şiddetle sadece kamusal alanda değil, özel alanda da mücadelenin elzem olduğuna dair 1990’lardan beri hüküm süren ortak kanı işbu uluslararası sözleşmeyle ilk kez yaptırım gücü kazanmıştır. Sözleşme, imzacı devletlere dört konuda yükümlülük getirmektedir: Kadına karşı şiddeti önleme, şiddetten koruma, şiddet eylemlerini kovuşturma ve mağdur destek mekanizmaları oluşturma. Sözleşme, imzacı devletlerin bu dört yükümlülüğü yerine getirirken herhangi bir ayrımcılık yapmamaları üzerinde önemle durmuş olup dili itibariyle sözleşmenin “ilerici” olduğu da rahatlıkla söylenebilir.(1)
Bu kısa özetten sonra Sözleşme’nin 4. maddesiyle siyasî iktidarın LGBT haklarına dair ifadeleri ve statüleri anayasallaştırmak ve yasalaştırmak konusundaki hukukî yükümlüğü arasında kurduğum ilişkiye adım adım şu şekilde değinmek isterim:
1- Yukarıda kısaca değindiğim İstanbul Sözleşmesi 24.11.2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak iç hukukun parçası haline gelmiştir.(2) Resmi Gazete’de de görüleceği üzere bu, aynı zamanda 6251 sayılı yasaya tekabül etmektedir.(3)
2- İşbu Sözleşme’nin (ya da 6251 sayılı kanunun) 4. maddesi “Temel Haklar, Eşitlik ve Ayrımcılık Yasağı” başlığını taşımakta olup Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu maddeye bir rezerv koymamıştır. Önemle belirtmek gerekir ki zaten Sözleşme’nin 78. maddesi sınırlı sayıdaki madde dışında rezerv (çekince) konulamayacağını öngörmektedir.
3- Orijinal (İngilizce) metinde 4. maddenin işbu yazının konusu bakımından önemli olan üçündü bendi şu şekildedir:
“The implementation of the provisions of this Convention by the Parties, in particular measures to protect the rights of victims, shall be secured without discrimination on any ground such as sex, gender, race, colour, language, religion, political or other opinion, national or social origin, association with a national minority, property, birth, sexual orientation, gender identity, age, state of health, disability, marital status, migrant or refugee status, or other status.”(4)
4- Üçüncü maddede özellikle ve bilerek maddenin ilgili bendinin İngilizcesi belirtilmiştir çünkü Türkçe metinde, orijinalindeki “gender identity” yani “cinsiyet kimliği” ifadesi yerine “cinsel kimlik” denmektedir.(5) Bu yanlış bir tercümedir. Aslında burada yeri gelmişken şunları da eklemek gerekir: Bu tercüme yanlışlığı trans bireylerin varlıklarını ve hukukî statülerini reddeden bir anlam da doğurmaktadır ve bunun fark edilmesi ayrıca önemlidir. Bunun alelade bir tercüme yanlışlığı ya da bürokratik bir özensizlik olup olmadığını kestirmek elbette mümkün değildir; ancak hata veya özensizlik dahi olsa bu, transların temel insan hakkına siyasî iktidarın ne kadar “kulak verildiğinin” bir işareti olarak da okunabilir. Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki böyle durumlarda imza atılan orijinal metindeki anlam ve ifade geçerli kabul edilir. Dolayısıyla
5- Şu halde denebilir ki cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim bir “statü” olarak sadece LBT kadınları kapsayacak şekilde de olsa iç hukukun zaten bir parçasıdır. Yani Türkiye’de LBT kadınlar şiddete karşı devlet koruması altındadırlar, bu konuda bir ayrımcılığa tabi tutulamazlar. Siyasî iktidarın bu taahhüdüyle ilgili tartışmanın zamanında Meclis’teki, partiler arasında yapılmaması maddenin geçerliliğini veya etkililiğini hiçbir şekilde değiştirmez. Kaldı ki devlet, taahhüt etmekten öte uygulamada da bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri LBT kadınlar yararına koruma kararı vermektedirler.(6)
6- Görüldüğü üzere
Böylesine bir “olmuşluğun” olduğu bir ortamda cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine yeni Anayasa’nın eşitlik maddesinin sadece gerekçesinde yer vermek yahut Meclis’te yakın zamanda yasalaşacağı anlaşılan Nefret Suçları Yasası’nda hiç yer vermemek ileri değil geri adımlardır. Ayrıca bu durum siyasî iktidarın hukukî bir yükümlülükten de kaçtığı anlamına gelir: Normlar hiyerarşisine göre en tepede olan Anayasa’da yer almayan temel insan haklarına dair statülerin yasada (6251 sayılı yasa) yer alması hukuk tekniği bakımından da gariptir. Madem anayasalar insan hak ve özgürlüklerini insanlığın ulaştığı yenilikler ve gelişmeler çerçevesinde güncelleyerek koruma altına alan belgelerdir, pozitif hukuk hiyerarşisinde ondan daha alt sıradaki yasanın tanıdığı “yeni” ifadeleri içselleştirmek, bu ifade ve statüleri zaman, mekân ve süje bakımından yaymak ve her vatandaşın “kullanımına” açarak genelleştirmek mecburiyetindedir. Bu bakımdan denebilir ki iç hukukta bir yasada (6251 sayılı yasa) hâlihazırda tanınan ve korunan statülerin yeni Anayasa’da tanınması sorunu siyasî iktidarın üzerinde sadece kültür, din veya politika ekseninde tartışma yürütebileceği bir mevzu olmaktan iki yıl önce çıkmıştır. Ortada hukuk tekniğini ilgilendiren bir denkleştirme sorunu vardır.
Bitirirken bir kere daha söylemekte fayda var: Hem Anayasa yapım sürecinde hem 30 Eylül tarihli demokratikleşme paketinde belirtilen eşitlik ve ayrımcılığın önlenmesine dair kanunların yasalaşması sürecinde yukarıda değinilen “normatif olmuşluk”un farkında olmak ve bundan yararlanmak gerekir. Hukukçuların, akademisyenlerin ve sivil toplumun bu konuda “hukuki çerçevede” pozisyon almaları elzem ve acildir. Nitekim biliyoruz ki hiçbir insan hakkı beklemez, beklettirilemez! (http://kaosgl.org/sayfa.php?id=15401)
İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’Nİ VE CİNSİYET EŞİTLİĞİNİ SAVUNAN DERNEK VE OLUŞUMLAR
Türkiye’de insan fıtratını bozma çabası içinde olan yalnızca KAOS GL’nin olduğunu zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Türkiye’nin İlk ve Tek Gey Yaşam Tarzı ve Magazin Dergisi GMAG, resmi internet sayfasında Türkiye’de faaliyet gösteren eşcinsel dernekleri “Türkiye’nin En Önemli ‘12’ LGBT Dernek ve Oluşumu” başlığı ile takipçileriyle paylaştı “iyi ki varlar” mottosunu kullanarak.
LİSTAG: Lezbiyen Gey Biseksüel Trans İnterseks Bireylerin Aileleri ve Yakınları Derneği veya kısaca LİSTAG, LGBTİ bireylerin aile ve yakınlarına destek olmak için kurulmuş bir dernektir. Grup düzenli olarak toplantılar yapmakta, LGBTİ bireylerin yakınlarını buluşturmakta, onların ve toplumun LGBTİ ve homofobi konusunda bilgilenmesi ve bilinçlenmesi yönünde faaliyetlerde bulunmaktadır.
KAOS GL – ANKARA: Türkiye’nin resmen tescil edilen ilk eşcinsel derneği olan Kaos Gay ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği. Eşcinselliğin daha kapalı yaşandığı bir şehir olan Ankara merkezli olmasına ve bu alanda faaliyete başlayan ikinci oluşum olmasına rağmen, Türkiye’de politik eşcinsel hareketin tartışılmasız öncülüğünü yapmış ve halen de yapmaya devam etmektedir.
PEMBE HAYAT – ANKARA: Ankara merkezli özelikle travesti ve transseksüellere yapılan baskılarla mücadele etmeyi amaçlayan “Pembe Hayat Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti, transseksüel Dayanışma Derneği” isimli oluşum. Web sitelerinden alıntı yapmak gerekirse: ‘Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 30 Haziran 2006 tarihinde Ankara’da kurulan Türkiye’nin ilk trans hakları derneğidir. Pembe Hayat, kurulduğu yıldan bu yana, trans bireylerin yoğun ve sistematik şekilde maruz kaldığı önyargı, ayrımcılık, nefret söylemi, nefret suçları, polis şiddeti, kötü muamele ve işkence, toplumsal dışlanma gibi alanlarda çeşitli projeler üretmektedir.”
SPOD LGBT – İSTANBUL:
Tam adı: “Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (SPoD)” olan dernek, kendilerini Facebook sayfalarında şu şekilde tanımlıyor: “SPoD, toplumun her alanında yaşanan ve özelde cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli şiddet, baskı, sosyal dışlanma ve ayrımcılık durumları ile ilgili veri oluşturmayı ve bütün ayrımcılık biçimlerinin ortadan kalkmasına yönelik çalışmayı amaçlar. SpoD bu doğrultuda öncelikli olarak ekonomik, sosyal haklar ve sosyal politika alanlarına yoğunlaşır.”
LGBTT – İSTANBUL: Lambda İstanbul’dan 2007 yılında kopan aktivistler tarafından başlatılan ve önemli etkinliklere adını yazdıran oluşum, 2010 yılının sonlarında resmen dernekleşmiştir. Ayrımcılık ve şiddetle mücadele etmek, hukuksal ve psikolojik destek sağlamak, yasal görünürlülük elde etmek ve nefret cinayetleri ile mücadele etmek, derneğin öncelikli hedefleri arasındadır. Kapıları gay ve lezbiyen bireylere de sonuna kadar açık olması yanında, dernek özellikle travesti ve transseksüellerin sorunlarına odaklanmaktadır. İstanbul Trans Onur Yürüyüşü de, İstanbul LGBTİ’nin organize ettiği bir etkinliktir. Öne çıkan çalışmalarından bir tanesi de, dünyada ilk olarak açılan Trans Evi projesidir. Hak ihlali ve ayrımcılıklara karşı hukuki destek sundukları acil destek hattına web sayfalarında ulaşabilirsiniz.
LAMBDA İSTANBUL: Lambda İstanbul, Türkiye’nin ilk ve şu an en faal eşcinsel dayanışma guruplarından birisidir. Lambda İstanbul, isteyen herkesin katılımına açıktır. Gönüllülük esasına göre çalışılır. Lezbiyenler, gayler, biseksüeller, travesti ve transseksüel kadınlar ve erkekler gönüllü olarak çalışır. Hiyerarşinin (başkan ve yardımcıları vs. olmadığı) bir sivil toplum örgütüdür. Lambda’da çalışabilmek için herkese açık olmak bir kural değildir. Burada çalışan gönüllülerin açıklık dereceleri çok farklılık göstermektedir. Web sitelerinde hem aktivitelerini hem de eşcinsellikle ilgili önemli bilgiler sunuyorlar.
SİYAH PEMBE ÜÇGEN – İZMİR: Türkiye Eşcinsel Hareketi’nin içerisinde Biz GL, Öteki İzmir ve Pembe üçgen gruplarıyla dönem dönem var olmaya çalışmış, İzmirli Eşcinseller, bu gruplardan edindikleri deneyimlerini Eylül 2006’da yeniden bir araya gelerek önce Kaos GL İzmir adıyla bir grup oluşturmuşlar, daha sonra oluşum Siyah Pembe Üçgen adı ile dernekleşme çalışmalarına başlamıştır. Baki Koşar etkinliğiyle birlikte dernekleşme sürecini tamamladıklarını ilan eden grup, 2009 sonunda savcılıkça açılan kapatılma dâvasına rağmen dayanışma faaliyetlerine devem etmektedir.
BURSA ÖZGÜR RENKLER DERNEĞİ: İlk olarak 2013-14 öğretim yılının başında Uludağ Üniversitesindeki LGBT öğrenciler tarafından adlandırılan Özgür Renkler oluşumu, Üniversite yönetiminin engellemeleri nedeniyle 2016 yılında üniversiteden bağımsız olarak dernekleşmiştir. Facebook sayfalarında belirttikleri üzere LGBTİ (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseksüel) bireylerin görünürlüğünü arttırmayı ve cinsel yönelim/cinsiyet kimliği hedefli ayrımcılığa karşı mücadele etmeyi temel meselesi olarak belirlemiştir.
GÖKKUŞAĞININ KIZILI: Eşcinsel harekette ortaya çıkan bir diğer sosyalist oluşum ise, TKP ile bağlantılı olan Gökuşağının Kızılı hareketidir. Büyük ihtimalle bağlı oldukları partiler arasındaki genelde rekabet zaman zaman bu iki eşcinsel örgüte de yansımaktadır “Gökkuşağının Kızılı, LGBT hakları ve ayrımcılık konusunda duyarlı ve çevresini bu yönde değiştirme iradesine sahip olanların sosyalist alternatifidir.” şeklinde kendini ifade etmektedir.
SOSYALİST EBT: Facebook sayfalarında kendilerini özetle “Heteroseksizme ve liberalizme karşı Eşcinsel, Biseksüel, Trans ve tüm antiheteroseksistlerin devrimci mücadele odağı Sosyalist EBT Hareketi, Marksist Leninist tarihi mirası olarak sahiplenir ve Marksist Leninist ilkeleri benimser.” şeklinde ifade eden, sosyalist ilkeleri benimseyen eşcinsel hareket. Yakın zamana kadar eşcinselleri dışlayan sosyalistlerin, eşcinsel harekete açık destek vermeye başlamaları olumlu bir gelişme olarak görülebilir. Oluşumun en etkin isimlerinden biri ise Türkiye’deki eşcinsel hareketin öncülerinden olan tanınmış transseksüel Demet Demir’dir. Oluşum 2011 yılından beri faaldir.
MERSİN LGBT 7 RENK: 2013 Mersin’de bir araya gelen yerel eşcinsel dayanışma grubu amaçlarını şu şekilde dile getirmişlerdir: “Eşcinsel bireylerin, eşit yurttaşlık ve insanca yaşam taleplerini hayata geçirmek adına, Mersin’de ortak hareket ilkesiyle lezbiyen, gay, biseksüel ve transseksüellerin haklarını kamuoyunda yüksek sesle savunmak; elde edilememiş haklardan ötürü demokratik muhalefet hakkını kullanarak söz konusu hakların kazanılması için mücadele etmek.”
KIRMIZI ŞEMSİYE – ANKARA: Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği, Türkiye’deki savunmasız ve dezavantajlı toplumsal gruplar içerisinde yer alan seks çalışanlarının cinsel sağlık ve insan hakları noktasındaki sorunlarını gündeme taşımak, bu sorunlara karşı çözüm önerileri geliştirmek ve yetkililer nezdinde toplumsal cinsiyet eşitliği, adalete erişim, sosyal politikaların geliştirilmesi, kamu sağlığı, ayrımcılık ve nefret suçları ile mücadele ve benzeri diğer konularda savunuculuk çalışmaları yapmak niyetiyle projeler geliştirmek amacını taşır.
Görüldüğü gibi onlarca dernek, grup ve topluluk, kadını şiddetten koruma şemsiyesi altında cinsel yönelimin/tercihinin yaygınlaşmasını ve eşcinselliğin toplum tarafından kabul edilmesini sağlamak amacıyla İstanbul sözleşmesinin temel dinamiği olan cinsiyet eşitliği projesini hararetle savunmaktadırlar. http://gmag.com.tr/turkiyenin-en-onemli-lgbt-dernekleri/
ERKEKLERE HADLERİNİ BİLDİREN SÖZLEŞME KADINA KARŞI ŞİDDETİ VE CİNAYETLERİ AZALTTI MI?
Kanun’da kadına şiddet; fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesi veya acı çekmesi ile sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketler olarak tanımlanıyor.
Bu kapsama giren eylemler; aşağılamak, birilerinin yanında küçük düşürmek, öldürmekle, yaralamakla, sakat bırakmakla tehdit etmek, istenmeyen zamanlarda ve biçimlerde cinsel ilişkiye zorlamak, komşularla, arkadaşlarla, akrabalarla görüşülmesine izin vermemek, ihtiyaçlar için yeterli para vermemek, kazanılan paraya el koymak, sürekli nereye kaç lira harcandığını sormak, ısrarla telefonla aramak, kimlerle arkadaş olduğunuza karışmak, takip etmek gibi tüm davranışlar Kanun’a göre şiddet olarak kabul ediliyor. Kanun’da şiddet olarak tanımlanan davranışlardan herhangi birine maruz kalan ya da tehlikesi olan kadınlar bu Kanun’dan faydalanma hakkına sahip oluyor bu konuda herhangi bir şahit bilgi belge de istenmiyor kadının beyanı esas kabul ediliyor. Bu sözleşmeye imza atan devletlerin, mevcut iç hukukları, toplumun dinî inançları, örf ve adetleri, ahlâkî değerleri hiçe sayılmakta, onların yerine Tanrı’nın buyruklarından daha katı, daha keskin ve yaptırımları oldukça acımasız hükümler içermektedir.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki 2012 yılında yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi toplumda boşanmaları ve kadın cinayetlerini artırdı. Ne Aile Bakanlığı ne medya ne de sivil toplum örgütleri kadın cinayetlerinin arkasında ne olduğuna dair herhangi bir araştırma zahmetine girmedi. Melemen soğanlı mı yoksa soğansız mı olmalı tartışmasını bile araştıran kamuoyu şirketleri bu konuyla ilgili ciddi ve bilimsel bir araştırma yapmadı. Cinayetler, magazin haberi olarak verildi ve hâlâ verilmeye devam etmektedir. Bu konuda çocuğa ve kadına yapılan bilinçli cinsel saldırılar Cumhurbaşkanının “zina konusunda yanlış yaptık” itirafına yol açtı. Bu konuda yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Hatta hatta bu kapsamın dışında zina konusunun da yeniden ele alınmasının çok çok isabetli olacağı düşüncesindeyim. Çünkü bu toplumun manevî değerler noktasında farklı bir konum var. Biz AB sürecinde, bu bir özeleştiridir onu söylemek zorundayım, bu konuda bir yanlışımız oldu ki zina ile ilgili düzenlemeyi de yapmak suretiyle bu tacizler vesaire bunları belki de aynı kapsam içerisinde değerlendirmemiz lazım. Bu, Türkiye’nin bir defa Batı ülkelerinin birçoğundan farklı bir konumda olduğunu gündeme getirmesi bakımından önemli. Diğer taraftan tabi idam konusunun terörle ilişkisi önemli. Ama bu çocuk tacizleri bunlar asla bağışlanabilir, görmezden gelinebilir konular değil. Şu anda 6 arkadaşımız çalışmalarını başlattılar. Ve süratle bu konuda bir neticeye varıp ardından da hemen yasal düzenlemesini yapıp bunu parlamentoya taşıyacağız.” http://www.haber7.com/siyaset/haber/2555115-erdogan-zina-konusunda-yanlis-yaptik
BU MESELE KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ MESELESİ DEĞİLDİR!
Bu mesele oldukça derin, çok yönlü bakılması ve çok yönlü mücadele edilmesi gereken insanî bir meseledir. Şeytan ve adamları sağımızdan, solumuzdan, önümüzden ve arkamızdan sokularak insanlığımızı kuşatmış, hem bedenimizi, hem de ruhumuzu lime lime ederek insanlık onurunu yok etmeye çalışıyor. Aslında insanlığı yok ederek yeni bir insan yaratmaya çalışıyor. Yapay zeka ve insansı robotlar ayrıca ele alınması gereken konular. Bu konuda da herkese bilgi sahibi olmaktan öte bilinçlenmek için Mücahit Gültekin Hoca’nın yazılarını okumalarını tavsiye ediyorum.
Yazıma, insan fıtratını değiştirme girişimi olarak gördüğümüz “Cinsiyet Eşitliği Projesi”ne insanlığın onuru adına karşı duran Mücahit Gültekin Hoca’nın yazılarından kesitler sunarak son vermek istiyorum. Bu konudaki mücadelesinden dolayı Muharrem Balcı, Ahmet Hakan Çakıcı, Ümit Şimşek ve Sema Maraşlı’yı da bir kez daha tebrik ediyorum.
Toplumsal cinsiyet eşitliği denilen şey; çocuklarımızın, değerlerimizin, varlığımızın, geleceğimizin çalınması anlamına geliyor. Hatta çalınması anlamına bile gelmiyor; biz kendi elimizle hırsıza onurumuzu, haysiyetimizi teslim ediyoruz.
Ama bazıları hâlâ bunu “kadın-erkek eşitliği” meselesi sanıyor, “kadına şiddet” meselesi sanıyor, “kadının güçlendirilmesi” meselesi sanıyor. Yalancının mumu 500 senedir yanmaya devam ediyor. Bu konuda yetkililer topluma doğru bilgi vermiyor. Dünyanın en saçma teorisi koca devleti peşine takmış sürüklüyor. Kafası çalışan bazı dostlarımız meseleye ilgi göstermiyor. Bazı dostlarımız ise, meselenin politik amaçlarından habersiz, kendi kişisel tecrübelerine dayanarak “Ama kadına şiddet yok mu? Geleneklerimiz yanlış değil mi?” filan gibi itirazlar getiriyor; konuyu yeterince incelemiyor.
Açık söylüyorum: ETCEP projesi başarıya ulaştığı gün çocuklarınızı tanıyamayacaksınız. Beğenmediğiniz o gelenekleri bile yana yakıla arayacaksınız. Aynen şimdi 70’lerdeki, 80’lerdeki mahallenizi aradığınız gibi. Ama bulamayacaksınız. İş işten geçmiş olacak. Pişman olacaksınız, belki de pişman bile olamayacaksınız. Sonra çaresiz kendinizi olup biten her şeye alıştıracaksınız.
Bundan yıllar önce “modern tarım” söylemleriyle bitirilen toprağımız gibi, ekmeğimiz gibi, tohumumuz gibi, insanımız da bitecek. GDO’lu ürünlere sövüp bin türlü hastalıktan ölmeye devam ettiğimiz gibi, ne kıza ne de erkeğe benzeyen çocuklarımıza bakıp itiraz etmeyen o dilimizi ısıra ısıra ölüp gideceğiz. Batı’dan yediğimiz kazıklar konusunda bin tane örnek verebilirim ama ne fayda! Faydası yok çünkü biz kendimizi sevmeyen bir toplumuz. Kendisini sevmeyen, kendisinden iğrenen ve ama çocuklarının kaderini düşmanının eline terk etmiş bir toplum. Her gün “şanlı tarih güzellemeleri” yapan ama çocuklarını Batı’nın yalanlarına teslim etmiş bir toplum. Ana-babaları “Ertuğrul” izleyen, çocukları Ricky Martin’e benzetilen bir toplum. Geçmişte yaşayan ve ama bugün olup bitenlere lâl olmuş bir toplum…
Dedim ya, söylesen ne fayda! Nabi Avcı gibi bir adam ETCEP hakkında, “Millî Eğitim Bakanlığı olarak, Avrupa Birliği ile birlikte başlattığımız, ‘Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi’, ülkemizde toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına önemli bir katkı sağlayacaktır.” diyebiliyor. Belli ki değerli hocamız, kendisine verilen enformasyonla yetinmiş. Hâlbuki hocamızın kaleminden öğrenmiştik bundan 25 yıl önce “enformasyonla cahil” bırakıldığımızı… Ama yine de Avcı’nın söylediği tam doğru değil, “Avrupa Birliği ile Birlikte” yapmıyoruz, Avrupa Birliği istiyor biz yapıyoruz. ETCEP’te uyguladığınız hiçbir şey sizin değil hocam, fikir de etkinlikler de tercüme… Sadece onları uygulayan öğretmenler, okullar, bir de çocuklar bizim. Şimdilik bizim. Şimdilik…
*
Allah’ım bize yardım et. Artık yakınlarımıza bile sözümüz tesir etmiyor. Çocuklarımızın Batı’nın oyuncağı yapılmasına izin verme. Senden gelecek her hayra muhtacız…
Bütün bu olup biten gelişmeler ne anlama geliyor? Bütün bir insanlığı ve tabii ki Türkiye’yi nasıl bir gelecek bekliyor? Öncelikle şu tespiti açıklıkla yapabiliriz:
Türkiye halkı Batı’nın bütün kültürel/bilimsel operasyonlarına açık bir ülkedir. Dahası, Türkiye’de siyasal ve kültürel elit (çok az bir kesim hariç) yukarıda anlattığımız hemen hiçbir gelişmeyle yeterince ilgilenmemekte, bu operasyonlara karşı halkı bilgilendirmemekte, bu operasyonlara karşı direnmemektedir.
Türkiye’yi dizayn etme süreci bugün TMK ve TCK’deki değişiklikler, İstanbul Sözleşmesi, 6284 Sayılı Kanun, Hayvanları Koruma Kanunu, Cinsel İstismar Yasa Tasarısı gibi hukukî metinlerle devam ediyor. Bu kanunlar ve sözleşmeler sonucunda Türkiye’nin geldiği durumu birkaç maddeyle özetleyebiliriz:
Aktardığımız bu tablo Türkiye (ve dünya) için abartılı bir tahmin değildir. Nitekim bunlardan bazılarına zaten şahit oluyoruz. Bazı maddeler daha yakın bir gelecekte mümkün olabilecekken, diğer bazıları için biraz daha fazla zaman gerekiyor. Türkiye bugün itibariyle Harari’nin deyimiyle “biyolojik hackleme”nin hedefinde olan bir ülke. Daha radikal değişimler için Türkiye’de gerekli olan hukukî yapı ve kültürel temel oluşturuldu, oluşturuluyor. Türkiye’de kısa süreli ranta konsantre olmuş politik düzey, insanın yeniden biçimlendirildiği bu yeni sürece teşne olmaktan, yataklık yapmaktan başka bir şey yapmıyor. Meclis’teki partilerin hiçbiri, millî ya da manevî değerlere dayanan hiçbir uygulamayı hayata geçirmeye cesaret edemiyor. Bu konuda atılacak en küçük adım, “özgürlük”, “homofobi”, “ayrımcılık” gibi sopalarla etkisiz hale getiriliyor. Türkiye’nin dikkati, cemaatlerin de teşne olması sebebiyle, saçma sapan gündemlere mahkûm ediliyor. Türkiye’yi bekleyen hiçbir gerçekçi tehlike üzerinde düşünülmüyor. AK Parti’nin oportünist tutumu, yukarıda saydığımız bütün gelişmelere hem siyasî/hukukî meşruiyet kazandırıyor, hem de dindar muhafazakâr kitlenin eleştiri/tepki kabiliyeti öldürülüyor. Bu süreçten şüphesiz ilk olarak siyasîler ve hemen sonrasında ise, aydınlar, âlimler, STK’ler ve bütün bir halk olarak hepimiz sorumluyuz. Türkiye için işlemeye devam eden felaket tablosunun durdurulması için güçlü bir iradeye ihtiyaç var. Bunun için yeter olmasa da gerek şart olan bir kaç maddeyi şöyle özetleyebiliriz:
1.Türkiye AB üyeliği sevdasından vazgeçmelidir. Uyum yasaları adı altında Türkiye halkının Batılı modelde yeniden inşa edilmesi açık bir ihanettir. “AB uyum süreci” temelinde imzalanmış, özellikle insana, topluma ve kültüre dönük bütün sözleşmeler feshedilmelidir. CEDAW, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun acilen iptal edilmelidir.
Slogan ve hamasetle yürüyen Türkiye, sözünü ettiğimiz iradeyi gösteremezse, İstanbul’un fethini işaretleyen 2053 tarihi, Türkiye’nin Batı tarafından hacklendiği bir tarih olabilir.
Yazar
15 Ekim 1966 tarihinde, babasının Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nda görev yaptığı sırada İslahiye’de doğdu. Aslen Osmaniyeli olan yazarın çocukluk ve gençlik yılları İskenderun’da geçti.
İskenderun Sadık Altıncan İlkokulu’nu (1976), İskenderun İmam Hatip Lisesi’ni (1984) ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni (1990) bitirdi. Beş yıl İskenderun’da serbest muhasebecilik yaptıktan sonra 1995 yılında iş vesilesiyle Adana’ya yerleşti. Burada özel bir kurumda yöneticilik yaptı. Hâlen Adana’da yaşamakta olup evli ve üç çocuk babasıdır. Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir.
Şiir, öykü ve denemeleri; Çınar, Güneysu, Kırağı, Harman, Palandöken, Edebiyat Yaprağı, Yitik Düşler, Kuşluk Vakti, Rüzgâr, Yedi İklim, Edebiyat Ortamı, Millî Eğitim, Edep, Nida, Tasfiye, Dil ve Edebiyat, Ay Vakti, Türk Dili, Dergâh ve Temmuz dergilerinde yayımlandı. İki şiiri Erdoğan Akın tarafından bestelendi. Ayrıca Edebi Müdahale adlı edebiyat ve düşünce dergisinin imtiyaz sahipliği ile yazı işleri sorumluluğunu yürüttü.
Özellikle çocuk edebiyatı alanında çalışmalar yapan yazarın şiir, öykü, masal ve hikâyeleri; Diyanet Çocuk, Millî Eğitim, Elma Şekeri, Salıncak, Ebe Sobe, Bizim Bahçe, Arkadaşım ve Beyaz Bulut dergilerinde yayımlandı.
Başlıca eserleri arasında; Kuşlarla Uyanmak (şiir, 1999), Kırk Yağmur Damlası (şiir, 2006), Bir Oruç Masalı (şiir, 2008), Dört Kanatlı Kelebek (şiir, 2011), Çocukluğun Dili (şiir, 2013), Düş Sonrası Sessizlik (şiir, 2013), Hiç “Hak”sız Olur mu Çocuklar? (şiir, 2016), 40 Hazine (deneme, 2012), Efendimiz (sav) ile Hasbihal (deneme, 2012), İnsanlığın Onuru Hz. Muhammed (deneme, 2013), Naribik (öykü, 2007; daha sonra Yıldız Şekeri adıyla) ve Arkadaşım Cami (roman, 2013) bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Düşünmeyi Erdeme Kavuşturmak Üzerine Bazı Uslamlamalar
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
Natüralist Çizgide Erdem Kazanımı: Aristoteles, Nikomakhos’a Etik
. Filozofik bir soru olan erdem kazanımında doğanın ve alışkanlıkların konumlandırılışı sorunsalı hakkında bir görüş ortaya koymak için konu hakkında düşünmeye teşvik edecek kapsamlı bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Söz konusu akıl yürütme hangi çizgide ele alınabilir?
Postmodern Dünyada Eğitim: Özne Anlam İlişkisi
Düşünceler kelebeklerin kelebek doğurduğu gibi doğmaz, düşünceler kendisinden önceki düşünceye tepki olarak doğar diyordu rahmetli Hüsamettin Aslan hoca, çevirisini yaptığı John W. Murphy’nin Postmodern Toplumsal Analiz ve Postmodern Eleştiri adlı eserin önsözünde. Postmodernizmi anlamak için modernizmi bilmek, modernizmi anlamak için de Hıristiyanlığın kurumsal ve kolektif kimliğe dönüştüğü bin yıllık feodalite dönemini kavramak gerekmektedir.
Eleştiri, Bize Yabancı Bir Mefhum..
Allah’ım! Bu mefhum bize ne kadar da yabancı… Bürokraside, akademik(!) dünyada, sanatta, eğitimde ve hatta sokakta… Çünkü toplumumuzda eleştirmek demek bir tür körlük içinde yargılamak demektir. Eleştirinin bizim toplumumuzdaki yeri, daha büyük ün için karşısındaki kişiyi yerle bir etmekle aynı şeydir. Dolayısıyla eleştiriye maruz kalma ihtimali bile üstünlüğü elden kaçırma korkusuna sebep olmaktadır. Bu zihinsel kalıplar içinde dürüst, ard niyetsiz ve makul bir eleştiriye bile rest çekmek, muhatabına aşırı tepkiler göstermek, kendisinde vehmettiği o enaniyete bağlı gücün kaybedilmesi olarak telâkki edilmektedir.
Yardım Faaliyetleri Ve Yoksulluk Kültürü
İnsanlar ekonomik güç olarak birbirinden farklıdır. Her toplumda zenginler de vardır yoksullar da. Kimileri zenginliğiyle kimileri de yoksulluğuyla sınanmaktadır. Herkes helal rızkını elde etmek için çalışmak zorundadır elbet. Allah dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin rızkını da daraltır. Ancak zenginlerle yoksullar arasındaki ekonomik farkın kapanması için zenginlerin yoksullara zekât vermesi farz kılınmış, faiz ya da başka haram …