Teknolojinin son uygulama alanlarından biri olan yapay zekâ; askeri, endüstriyel ve hizmet sektörlerinin yanı sıra artık tıp ve hukuk alanlarında da kullanılmaya başlanmıştır. Yapay zekânın böylesine yaygınlaşması, önemli soruları da beraberinde getirmektedir. Hukuk, bu teknolojik gelişmelerden derinden etkilenirken, genellikle teknolojideki hızlı ilerlemelere ayak uydurmakta zorlanmaktadır. Diğer pek çok disiplin gibi hukuk da, teknolojiyi ancak takip etmektedir. Zira teknolojiler genellikle önce askeri sahada gizlilik içerisinde inşa edilirken, ticarileşmeleri bazen onlarca yıl sürebilmektedir. Yapay zekâ teknolojisi büyük bir ivme yakalamakla beraber, yeni keşifler son hızla devam ederken, günlük hayatı etkileyebilecek hususlar ise artık hukuk literatüründe hararetli bir şekilde tartışılmaktadır. Bu tartışmalar, özellikle Avrupa ve çeşitli ülkelerde birçok farklı disiplinin işbirliği içinde yapılmaya çalışılmaktadır. Teknolojinin geldiği nokta ve ileride ulaşacağı seviye göz önüne alındığında, meselenin etik boyutunun ıskalanmaması ve temel insan haklarının teknolojiye feda edilmemesi gerekmektedir. İşte böylesine yeni ve hassas konular ele alınırken, kuşkusuz İslam hukukunda da dikkat edilmesi gereken ince noktalar bulunmaktadır. Dünya çapındaki hukuk literatürlerinde tartışmalara yol açan yapay zekâdaki son gelişmeler, İslam hukukunda da titizlikle ele alınabilmelidir. Hukukta küresel bakımdan gündeme gelen bu tartışma alanlarından birisi de yapay zekâya kişilik verilmesi meselesidir. Bu spesifik tartışmayı detaylandırmadan önce, güncel hayatta karşımıza çıkan teknolojik gelişmelerin hukuki çözüme kavuşturulması noktasında, hukuk metodolojisi ve literatürünün önemine değinmek faydalı olabilir.
Bu noktada İslam hukuku açısından gündeme içtihat kavramı gelmektedir. Sözlükte “zorluğu üstlenmek” demek olan içtihat, terim anlamıyla “delil çıkarmak amacıyla tüm gücünü harcamak” mânâsına gelmektedir.[1] İçtihat tabirinin İslam hukukunda kullanımı, açıkça belirlenmemiş hükümlerin, naslardaki boşlukları dolduracak şekilde ortaya konulmasını ifade etmek içindir.[2] İçtihat yapabilme salahiyeti için ise oldukça ağır şartlar koşulmuştur. Bu sebeple içtihat, öyle görünüyor ki, pozitif hukukta İslam hukukuna nazaran daha farklı bir pratiğe ve mânâya sahiptir. Pozitif hukuka bakılacak olursa, Türk Medeni Kanunu’nun ilk maddesinde hâkimin “hukuk yaratma yetkisi”nden bahsedilmektedir:
Şüphesiz sırat-ı müstakim üzere olmak, imkânsız olmadığı gibi kolay bir şey de değildir. Bu minvalde sağlam duruş sergilemek de yitip gitmek de vardır. Aslında yaşam ve mücadele, tam da bu iki hal arasında cereyan etmekte ve tercihlerimizle şekillenmektedir.
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
İnsanların şiddete başvurmalarını çoğunlukla toplum, din veya kültür bağlantılı olarak ele alma eğilimi çalışmalara hâkim durumdadır. Bu yaklaşımların, bir dinin ve özellikle İslâm’ın bu soruna sunduğu çözümü ortaya çıkarmakta yetersiz kalacağı açıktır. Bazı insanların sorunlarını çözmek veya istedikleri sonuca ulaşmak için neden şiddeti tercih ettiğini anlamak için insan psikolojisini tahlil etmeye çalışabiliriz.
Geçen gün bir tv kanalında sevdiğim bir doçent kardeşimiz İslam’ın korkulacak bir din olmadığını, aksine barış ve esenlik dini olduğunu, İslamafobyanın insanları ürkütüp İslam’dan uzak tutmak için İslam ve Müslüman sevmez emperyalist güçler tarafından kasıtlı olarak oluşturulduğunu anlatıyordu.
Örneğimiz Resûlullah’ın tek görevi tebliğdir. Tebliğin farklı boyutları bulunmaktadır. Tebliğ sadece sözlü bir propaganda ya da söylev değildir. Tebliğ, mesajı iletmek, mesajın yaşanılabilirliğini göstermek ve örnek olmayı, mesajı yine mesajla açıklamayı da beraberinde getirir:
Yapay Zekâ Çağında Fıkıh: Modern Tartışmaları Kadim Lensle Okumak
Teknolojinin son uygulama alanlarından biri olan yapay zekâ; askeri, endüstriyel ve hizmet sektörlerinin yanı sıra artık tıp ve hukuk alanlarında da kullanılmaya başlanmıştır. Yapay zekânın böylesine yaygınlaşması, önemli soruları da beraberinde getirmektedir. Hukuk, bu teknolojik gelişmelerden derinden etkilenirken, genellikle teknolojideki hızlı ilerlemelere ayak uydurmakta zorlanmaktadır. Diğer pek çok disiplin gibi hukuk da, teknolojiyi ancak takip etmektedir. Zira teknolojiler genellikle önce askeri sahada gizlilik içerisinde inşa edilirken, ticarileşmeleri bazen onlarca yıl sürebilmektedir. Yapay zekâ teknolojisi büyük bir ivme yakalamakla beraber, yeni keşifler son hızla devam ederken, günlük hayatı etkileyebilecek hususlar ise artık hukuk literatüründe hararetli bir şekilde tartışılmaktadır. Bu tartışmalar, özellikle Avrupa ve çeşitli ülkelerde birçok farklı disiplinin işbirliği içinde yapılmaya çalışılmaktadır. Teknolojinin geldiği nokta ve ileride ulaşacağı seviye göz önüne alındığında, meselenin etik boyutunun ıskalanmaması ve temel insan haklarının teknolojiye feda edilmemesi gerekmektedir. İşte böylesine yeni ve hassas konular ele alınırken, kuşkusuz İslam hukukunda da dikkat edilmesi gereken ince noktalar bulunmaktadır. Dünya çapındaki hukuk literatürlerinde tartışmalara yol açan yapay zekâdaki son gelişmeler, İslam hukukunda da titizlikle ele alınabilmelidir. Hukukta küresel bakımdan gündeme gelen bu tartışma alanlarından birisi de yapay zekâya kişilik verilmesi meselesidir. Bu spesifik tartışmayı detaylandırmadan önce, güncel hayatta karşımıza çıkan teknolojik gelişmelerin hukuki çözüme kavuşturulması noktasında, hukuk metodolojisi ve literatürünün önemine değinmek faydalı olabilir.
Bu noktada İslam hukuku açısından gündeme içtihat kavramı gelmektedir. Sözlükte “zorluğu üstlenmek” demek olan içtihat, terim anlamıyla “delil çıkarmak amacıyla tüm gücünü harcamak” mânâsına gelmektedir.[1] İçtihat tabirinin İslam hukukunda kullanımı, açıkça belirlenmemiş hükümlerin, naslardaki boşlukları dolduracak şekilde ortaya konulmasını ifade etmek içindir.[2] İçtihat yapabilme salahiyeti için ise oldukça ağır şartlar koşulmuştur. Bu sebeple içtihat, öyle görünüyor ki, pozitif hukukta İslam hukukuna nazaran daha farklı bir pratiğe ve mânâya sahiptir. Pozitif hukuka bakılacak olursa, Türk Medeni Kanunu’nun ilk maddesinde hâkimin “hukuk yaratma yetkisi”nden bahsedilmektedir:
Bu yazının devamı 219. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
219. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Susmak mı Konuşmak mı Yılmak mı
Şüphesiz sırat-ı müstakim üzere olmak, imkânsız olmadığı gibi kolay bir şey de değildir. Bu minvalde sağlam duruş sergilemek de yitip gitmek de vardır. Aslında yaşam ve mücadele, tam da bu iki hal arasında cereyan etmekte ve tercihlerimizle şekillenmektedir.
İslam’ın Vaadleri İle Müslümanların Hayatı Arasındaki Mesafeye Dair Bir Açıklama Denemesi
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
Şiddet Epistemolojisinin Temeli ve Yönelimleri
İnsanların şiddete başvurmalarını çoğunlukla toplum, din veya kültür bağlantılı olarak ele alma eğilimi çalışmalara hâkim durumdadır. Bu yaklaşımların, bir dinin ve özellikle İslâm’ın bu soruna sunduğu çözümü ortaya çıkarmakta yetersiz kalacağı açıktır. Bazı insanların sorunlarını çözmek veya istedikleri sonuca ulaşmak için neden şiddeti tercih ettiğini anlamak için insan psikolojisini tahlil etmeye çalışabiliriz.
İslam’dan Değil, Ama Müslümanlardan Korkulur
Geçen gün bir tv kanalında sevdiğim bir doçent kardeşimiz İslam’ın korkulacak bir din olmadığını, aksine barış ve esenlik dini olduğunu, İslamafobyanın insanları ürkütüp İslam’dan uzak tutmak için İslam ve Müslüman sevmez emperyalist güçler tarafından kasıtlı olarak oluşturulduğunu anlatıyordu.
Kur’an’daki Resulullah Ve Sünnet-Hadis-Rivayet Kavramları
Örneğimiz Resûlullah’ın tek görevi tebliğdir. Tebliğin farklı boyutları bulunmaktadır. Tebliğ sadece sözlü bir propaganda ya da söylev değildir. Tebliğ, mesajı iletmek, mesajın yaşanılabilirliğini göstermek ve örnek olmayı, mesajı yine mesajla açıklamayı da beraberinde getirir:
Alışverişe devam et