‘Yardımlaşma’ dendiğinde genellikle anlaşılan; cebimizde ağırlık eden üç beş lirayı bir dilencinin eline tutuşturmak şeklinde karikatürize edilir hale gelmişse; bu anlayışın yaygınlaşmasında eli sıkı davranan her birimizin katkısı vardır. Böyle olmamalıydı! Müslümanların yardımlaşma, dayanışma gibi önemli bir ibadeti bu kadar basite indirgenmemeliydi.
Aç bir insanı doyurmak, çıplak birini giydirmek, barınaksızı barındırmak, imkânı olan her insanın boynunun borcudur.
Yoksul insanların varlıklılar üzerinde hakları vardır. (30/38) Dolayısıyla hakları iade edilmelidir.
İnfak, sadaka, zekât gibi mali yardımlar Müslümanların şiarındandır.
Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlar tanımlanırken; onların iki özelliği hep öne çıkarılmaktadır… ‘namaz ve zekât’… Birçok ayette mü’minler; “Onlar namaz kılar, zekât verirler…” diye iki hasleti vurgulanarak tarif edilir.
Yoksulu doyurmak, doyurmayı teşvik etmek, akrabaya, yolcuya, esire yardım etmek Kur’an’ın üzerinde durduğu hususlardır.
Hadis kitaplarında da infakın önemini ortaya koyan pek çok rivayet vardır. Bunlardan biri olan meşhur ‘Muaz Hadisi’ni Buhari şöyle vermektedir: “Nebi (as), Muaz İbn-i Cebel’i Yemen’e (vali ve kadı olarak) gönderirken şöyle buyurduğunu, İbn-i Abbas’tan rivayet etmiştir: ’Ey Muaz! Yemenlileri (ibtida) Allah’tan başka ibadete layık bir tanrı olmadığını ve benim de Allah’ın peygamberi olduğumu bilmeye ve tanımaya davet et! Eğer bu iki şehadeti kabul ederlerse, bu defa da onlara, her gece ve gündüz üzerlerine beş vakit namaz farz kılındığını öğret. Eğer namazın vücubunu (namaz kılarak) itiraf ederlerse bu defa da onlara bildir ki Allah kendilerine mallarından zekât farz kılmıştır. Bu zekât zenginlerden alınır ve onların fakirlerine verilir.’” Bu ve buna benzer haberler zekât ve sadakaların Müslümanlar için vazgeçilmez bir ibadet olduğunu göstermektedir.
Bu konuda, Ensar ve Muhacir arasındaki yardımlaşma, tarihte eşine rastlanmayacak ideal bir örnektir. Rabbimiz bu emsalsiz örneği övgüyle dile getirir. (59/9)
Ayrıca, Kur’an-ı Kerim’de; sadakaların kimlere verileceği, yapılan yardımlarla insanların kalplerinin İslam’a ısındırılacağı… (9/60) Sadaka verilirken özellikle, yüzsüzlük edip insanlardan istemeyen iffetli fakirlerin gözetilmesi gerektiği… (2/273) Mallarını gece gündüz gizli açık harcayanların övüldüğü… (2/274) Kazançların güzel olanından infak etmenin makbul olduğu… (2/267) Harcarken ne cimri ne de müsrif davranılması gerektiği… (25/67) Yapılan bir yardım ve iyilikten sonra başa kakmanın o hayrı telef edeceği… (2/263) gibi birçok ayet, ihtiyaç sahiplerine mali yardım yapmanın önemine işaret etmektedir.
Bütün bunlar elbette önemlidir. Fakat yardımlaşmayı sadece fakir fukaranın mali ihtiyaçlarını gidermeyle sınırlı tutmak, çok kapsamlı bir anlamı daraltmak olur.
Müslümanların her hayırlı işte yardımlaşmaları gerektiğini ‘…iyilik ve takva üzere birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve haddi aşmak üzere yardımlaşmayın…’ (5/2) mealindeki ilahi ikaz açıkça ortaya koymaktadır.
Yine ‘Onlar ki bir zulme uğradıklarında yardımlaşarak zulme karşılık verirler…’ (42/39) mealindeki ayetler yardımlaşmanın boyutlarını belirler.
Yardımlaşmanın alanı son derece kapsamlı ve geniştir. Müslümanlar kendi aralarında yardımlaştıkları gibi kendilerine savaş açmayan ve yurtlarından çıkarmayan gayrimüslimlere de ihtiyaçlarını giderme hususunda yardımcı olurlar. (60/8)
Kime, ne zaman, nasıl yardım edilmeli, yardım konusunda öncelikler nasıl tespit edilmelidir?
Şüphe yok ki her insanın yardıma ihtiyacı bir diğerinden farklıdır. Kimi ekmeğe muhtaçtır, kimi sevgi ve merhamete… Kimi imana muhtaçtır, kimi günahtan kurtulmaya… Kimi amelleri konusunda bir bilince muhtaçtır, kimi taklitten ve din adına saplandığı hurafelerden kurtarılmaya… Kimi cahillikten, kimi ilmiyle amel etmemek gibi bir gafletten kurtulmaya muhtaç… Kimi cimrilikten, kimi müsriflikten… Kimi korkaklıktan, kimi donkişotluktan kurtarılmaya… Kimi hastalıktan, kimi sağlığının kadrini bilmemekten kurtarılmaya… Kimi savaşırken silaha muhtaçtır, kimi silahtan çok morale…
İnsanların yardıma olan ihtiyaçlarının çeşitliliği neredeyse insan sayısı kadardır denebilir.
O halde yapacağınız yardım, muhatabınızın öncelikli ihtiyacını doğru tespit etmek suretiyle anlam kazanacaktır. Bu tespit doğru yapılmaz ise; yiyecek olarak atın önüne et, itin önüne ot koymaktan farklı olmayacaktır. Yardım etmek niyetiyle bir ayyaşa dikkatsizce verilecek sadaka bir şişe şaraba gidebilir. Veya tinerciye vereceğiniz, bir tüp bali almak için ona imkân sağlayabilir. Oysa bunlara yapılacak yardım nasihattir veya imkân varsa eğer tedavi ederek rehabilite etmektir. Daha da kötüsü; Müslüman kisvesine bürünen nice sahtekâr kimi uyurgezer, Müslümanlardan topladıkları yardım ve himmetlerle Müslümanları vurmuşlardır.
Bu yüzden, Allah’ın emanetçi olarak bizleri başına diktiği nimetleri sefihlere vererek (4/5) çar çur etmeden, yerli yerince harcamakla yükümlüyüz.
Anlatmak istediğimiz şudur: “Müslüman bir delikten iki kere sokulmayacak” bir ferasete ve basirete sahip olmalıdır. Kişi, şuur sahibi olursa ancak o zaman davranışları bir anlam kazanır ve ibadete dönüşür. Sadece duygusallıkla yapılan ameller isabet ve makbuliyetten uzaktır.
Bu sebeple muhatabımızın ihtiyacını doğru tespit etmek, yapacağımız yardımların heba olmasını önleyecektir.
İnsanlar vardır ki ihtiyacı bir kab yemektir, öylesi vardır ki güler yüz ve şefkate muhtaçtır. Kimilerinin ihtiyacı ise tekdir hatta kötektir. Öyle ya, Ziya Paşa boşuna; ‘Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.’ dememiş!
Buhari’nin şu mealdeki rivayeti dikkat çekicidir: Resulallah (as) “İster zalim olsun, ister mazlum olsun, mü’min kardeşine yardım et buyurmuştur.”
Ashab’dan bir zat:
—Ya Resulallah! Mazlum olan kimseye yardım ederim, bunu anladım. Fakat zalime nasıl yardım edelim?
Resulu Ekrem:
—Zalimi de işlemekte olduğu zulümden menedersiniz ki bu da zalime yardımdır, buyurdu.” (Buhari, C. 4 s. 281)
Kur’an-ı Kerim’deki Musa (as) ile ilgili kıssa da bu konuya ışık tutucu mahiyettedir. Musa (as) kendi kavminden (anlaşıldığı kadarıyla serkeş) bir adama yardım etmek maksadıyla istemeden de olsa bir Kıpti’yi öldürür. Fakat yaptığı bu haksız yardımdan nedamet duyar. “Rabbim, gerçekten ben nefsime zulm ettim, onun için beni mağfiret et!” (28/6) diyerek tövbe eder. Ve ardından: ”…artık günahkârlara (kendi kavmimden de olsa) arka çıkmam!” (28/17) diyerek pişmanlığını dile getirir.
Dolayısıyla kime, ne için ve nasıl yardım etmemiz gerektiği hususunda itinalı davranmak, sonradan pişmanlık duymamak için gereklidir.
Bir başka örnek de; Hz. Ömer’in, kalbi İslam’a ısındırılacak kimselere zekâttan düşen payı vermemesidir. Evet, kalbi İslam’a ısındırılacak birinin ihtiyaçlarını gidermek, sadakayla sevindirmek, böylece onun gönlünü kazanmak bir görevdir. Fakat bunu bile dikkatli, seçici bir araştırmayla yapmak icap eder ki, su-i istimal ile Müslümanların iyi niyetleri istismar edilmesin.
Sahabenin en ferasetlilerinden olan Ömer bin Hattab (ra)’ın, zekâttan pay almaya müstahak sekiz sınıf insan arasında sayılan ‘müellefe-i kulub’a, istismarlarını farkettiği için olsa gerek; pay vermeyişi bir basiret örneğidir.
İhtiyaçların ve önceliklerin doğru tespit edilmesi, yardımların yerli yerince yapılması büyük önem taşır…
Kalp krizi geçirmekte olan bir insanın ayağındaki yarayı pansuman etmekle uğraşmak zamansız ve yersiz bir yardımdır. Dişi ağrıyan birine yapılacak yardım, tatlı sözlerle yanağını okşamak değil; çürük dişini çekip çıkarmaktır. Kangren olan bir kolu da keserek bedenden ayırmak, bütün bedenin zehirlenmesini engellemek için yapılacak en doğru yardımdır.
Elbet bir yoksulu doyurmak, bir çıplağı giydirmek çok önemlidir. (90/14) Ancak bir insana yapılacak en büyük yardım, onun, kötülüklerden uzak kalmasını ve iyiliğe yönelmesini sağlamaktır.
Tabiî ki bu işi, başkalarına iyiliği emrederken kendimizi unutmadan (2/44) yapmalıyız. “Kendinizi ve ehlinizi (ailenizi) ateşten koruyun…” (66/6) emri buna işaret eder.
Esasen yaptığımız iyiliklerin her biri netice itibariyle kendimize yaptığımız yardımlar değil midir?
Herkesten çok yardıma kendimiz muhtacız aslında. Bu yüzden değil midir, her namazımızda; ’yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz… (1/3)’ diye yakarışımız! Yardım edenlerin en hayırlısı, yardım edenlere yardım etme imkânı bahşeden yegâne yardımcı o değil midir? “… Yardım ancak aziz ve hâkim olan Allah katındadır.” (3/126) ”…O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.” (3/150)
Ne tuhaf bir durumdur ki; Allah, insanlardan, peygamberlerine (9/49) hatta kendisine yardım etmemizi istemektedir! (61/14 -72/40) Cennetine sokmak, rahmetine almak için insanoğlunun bahaneler üretmesi midir istediği acaba? Yoksa bu aciz ama yaratılmışların birçoğundan üstün kıldığı insanın şerefine şeref katmak mı istiyor?
Ne peygamberin ne İslam’ın ne de Allah’ın bizim yardımımıza, desteğimize, imdadımıza ihtiyacı olduğuna göre anlatılmak istenen nedir?
Yardımcıların en hayırlısı, yegâne yardımcı Allah olduğuna göre hiç kimsenin yardımına ihtiyacı yoktur. O halde Allah bizi vasıta kılarak birilerine yardım ediyor ve bizi vasıta kıldığı yardımı dolayısıyla da lütfuyla mükâfatlandırıyor diyebilir miyiz?
‘Allah’a yardım’ (3/52), haktan taraf olmak, hakkın yanında durmak demektir herhalde! Zira ”Allah, hakkın ta kendisidir.” (22/62; 31/30)
‘Peygambere yardım’ (9/40), kendi kurtuluşumuz için O’nun getirdiklerine itaat ve ittiba etmek olmalıdır!
Netice olarak biz insanlara, peygambere, İslam’a, Allah’a yardım ettiğimizi sanırken, aslında sadece kendimize yardım etmekteyiz. Bu sebeple kimseye minnet etmeye, böbürlenmeye hakkımız yok…
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
Şeytanın doğru söylediği de olmaz mı bize?Yalansız bir iki yemle avlayıp biziSürükler kalleşçe uçurumlaraBanquo-Macbeth Günler, aylar, yıllar geçiyor ve dünyamız kederleriyle yaşlanıyor. Savaşlar, sahte barışlar, yalanlar üzerine kurulmuş aldatıcı anlaşmalar, zulümler, kahırlar, heder edilen canlar ve hayatla sürüp giden ama hiç değişmeyen insanlığın tarihi, belli ki kıyamete kadar böyle sürüp gidecek. Bütün bu akıl …
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
İslam’a göre tevhid olmadan, vahye dayanmadan bütüncül ve sahici adaletin sağlanması mümkün değildir. Adalet; hikmet, şecaat ve iffet faziletlerinin gerçekleşmesi ile kazanılan ve bunların üçünü de içine alan dördüncü temel fazilettir,
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir.
Kendimize Yardım Etmek
‘Yardımlaşma’ dendiğinde genellikle anlaşılan; cebimizde ağırlık eden üç beş lirayı bir dilencinin eline tutuşturmak şeklinde karikatürize edilir hale gelmişse; bu anlayışın yaygınlaşmasında eli sıkı davranan her birimizin katkısı vardır. Böyle olmamalıydı! Müslümanların yardımlaşma, dayanışma gibi önemli bir ibadeti bu kadar basite indirgenmemeliydi.
Aç bir insanı doyurmak, çıplak birini giydirmek, barınaksızı barındırmak, imkânı olan her insanın boynunun borcudur.
Yoksul insanların varlıklılar üzerinde hakları vardır. (30/38) Dolayısıyla hakları iade edilmelidir.
İnfak, sadaka, zekât gibi mali yardımlar Müslümanların şiarındandır.
Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlar tanımlanırken; onların iki özelliği hep öne çıkarılmaktadır… ‘namaz ve zekât’… Birçok ayette mü’minler; “Onlar namaz kılar, zekât verirler…” diye iki hasleti vurgulanarak tarif edilir.
Yoksulu doyurmak, doyurmayı teşvik etmek, akrabaya, yolcuya, esire yardım etmek Kur’an’ın üzerinde durduğu hususlardır.
Hadis kitaplarında da infakın önemini ortaya koyan pek çok rivayet vardır. Bunlardan biri olan meşhur ‘Muaz Hadisi’ni Buhari şöyle vermektedir: “Nebi (as), Muaz İbn-i Cebel’i Yemen’e (vali ve kadı olarak) gönderirken şöyle buyurduğunu, İbn-i Abbas’tan rivayet etmiştir: ’Ey Muaz! Yemenlileri (ibtida) Allah’tan başka ibadete layık bir tanrı olmadığını ve benim de Allah’ın peygamberi olduğumu bilmeye ve tanımaya davet et! Eğer bu iki şehadeti kabul ederlerse, bu defa da onlara, her gece ve gündüz üzerlerine beş vakit namaz farz kılındığını öğret. Eğer namazın vücubunu (namaz kılarak) itiraf ederlerse bu defa da onlara bildir ki Allah kendilerine mallarından zekât farz kılmıştır. Bu zekât zenginlerden alınır ve onların fakirlerine verilir.’” Bu ve buna benzer haberler zekât ve sadakaların Müslümanlar için vazgeçilmez bir ibadet olduğunu göstermektedir.
Bu konuda, Ensar ve Muhacir arasındaki yardımlaşma, tarihte eşine rastlanmayacak ideal bir örnektir. Rabbimiz bu emsalsiz örneği övgüyle dile getirir. (59/9)
Ayrıca, Kur’an-ı Kerim’de; sadakaların kimlere verileceği, yapılan yardımlarla insanların kalplerinin İslam’a ısındırılacağı… (9/60) Sadaka verilirken özellikle, yüzsüzlük edip insanlardan istemeyen iffetli fakirlerin gözetilmesi gerektiği… (2/273) Mallarını gece gündüz gizli açık harcayanların övüldüğü… (2/274) Kazançların güzel olanından infak etmenin makbul olduğu… (2/267) Harcarken ne cimri ne de müsrif davranılması gerektiği… (25/67) Yapılan bir yardım ve iyilikten sonra başa kakmanın o hayrı telef edeceği… (2/263) gibi birçok ayet, ihtiyaç sahiplerine mali yardım yapmanın önemine işaret etmektedir.
Bütün bunlar elbette önemlidir. Fakat yardımlaşmayı sadece fakir fukaranın mali ihtiyaçlarını gidermeyle sınırlı tutmak, çok kapsamlı bir anlamı daraltmak olur.
Yine ‘Onlar ki bir zulme uğradıklarında yardımlaşarak zulme karşılık verirler…’ (42/39) mealindeki ayetler yardımlaşmanın boyutlarını belirler.
Yardımlaşmanın alanı son derece kapsamlı ve geniştir. Müslümanlar kendi aralarında yardımlaştıkları gibi kendilerine savaş açmayan ve yurtlarından çıkarmayan gayrimüslimlere de ihtiyaçlarını giderme hususunda yardımcı olurlar. (60/8)
Kime, ne zaman, nasıl yardım edilmeli, yardım konusunda öncelikler nasıl tespit edilmelidir?
Şüphe yok ki her insanın yardıma ihtiyacı bir diğerinden farklıdır. Kimi ekmeğe muhtaçtır, kimi sevgi ve merhamete… Kimi imana muhtaçtır, kimi günahtan kurtulmaya… Kimi amelleri konusunda bir bilince muhtaçtır, kimi taklitten ve din adına saplandığı hurafelerden kurtarılmaya… Kimi cahillikten, kimi ilmiyle amel etmemek gibi bir gafletten kurtulmaya muhtaç… Kimi cimrilikten, kimi müsriflikten… Kimi korkaklıktan, kimi donkişotluktan kurtarılmaya… Kimi hastalıktan, kimi sağlığının kadrini bilmemekten kurtarılmaya… Kimi savaşırken silaha muhtaçtır, kimi silahtan çok morale…
İnsanların yardıma olan ihtiyaçlarının çeşitliliği neredeyse insan sayısı kadardır denebilir.
O halde yapacağınız yardım, muhatabınızın öncelikli ihtiyacını doğru tespit etmek suretiyle anlam kazanacaktır. Bu tespit doğru yapılmaz ise; yiyecek olarak atın önüne et, itin önüne ot koymaktan farklı olmayacaktır. Yardım etmek niyetiyle bir ayyaşa dikkatsizce verilecek sadaka bir şişe şaraba gidebilir. Veya tinerciye vereceğiniz, bir tüp bali almak için ona imkân sağlayabilir. Oysa bunlara yapılacak yardım nasihattir veya imkân varsa eğer tedavi ederek rehabilite etmektir. Daha da kötüsü; Müslüman kisvesine bürünen nice sahtekâr kimi uyurgezer, Müslümanlardan topladıkları yardım ve himmetlerle Müslümanları vurmuşlardır.
Bu yüzden, Allah’ın emanetçi olarak bizleri başına diktiği nimetleri sefihlere vererek (4/5) çar çur etmeden, yerli yerince harcamakla yükümlüyüz.
Anlatmak istediğimiz şudur: “Müslüman bir delikten iki kere sokulmayacak” bir ferasete ve basirete sahip olmalıdır. Kişi, şuur sahibi olursa ancak o zaman davranışları bir anlam kazanır ve ibadete dönüşür. Sadece duygusallıkla yapılan ameller isabet ve makbuliyetten uzaktır.
Bu sebeple muhatabımızın ihtiyacını doğru tespit etmek, yapacağımız yardımların heba olmasını önleyecektir.
İnsanlar vardır ki ihtiyacı bir kab yemektir, öylesi vardır ki güler yüz ve şefkate muhtaçtır. Kimilerinin ihtiyacı ise tekdir hatta kötektir. Öyle ya, Ziya Paşa boşuna; ‘Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.’ dememiş!
Buhari’nin şu mealdeki rivayeti dikkat çekicidir: Resulallah (as) “İster zalim olsun, ister mazlum olsun, mü’min kardeşine yardım et buyurmuştur.”
Ashab’dan bir zat:
—Ya Resulallah! Mazlum olan kimseye yardım ederim, bunu anladım. Fakat zalime nasıl yardım edelim?
Resulu Ekrem:
—Zalimi de işlemekte olduğu zulümden menedersiniz ki bu da zalime yardımdır, buyurdu.” (Buhari, C. 4 s. 281)
Kur’an-ı Kerim’deki Musa (as) ile ilgili kıssa da bu konuya ışık tutucu mahiyettedir. Musa (as) kendi kavminden (anlaşıldığı kadarıyla serkeş) bir adama yardım etmek maksadıyla istemeden de olsa bir Kıpti’yi öldürür. Fakat yaptığı bu haksız yardımdan nedamet duyar. “Rabbim, gerçekten ben nefsime zulm ettim, onun için beni mağfiret et!” (28/6) diyerek tövbe eder. Ve ardından: ”…artık günahkârlara (kendi kavmimden de olsa) arka çıkmam!” (28/17) diyerek pişmanlığını dile getirir.
Dolayısıyla kime, ne için ve nasıl yardım etmemiz gerektiği hususunda itinalı davranmak, sonradan pişmanlık duymamak için gereklidir.
Bir başka örnek de; Hz. Ömer’in, kalbi İslam’a ısındırılacak kimselere zekâttan düşen payı vermemesidir. Evet, kalbi İslam’a ısındırılacak birinin ihtiyaçlarını gidermek, sadakayla sevindirmek, böylece onun gönlünü kazanmak bir görevdir. Fakat bunu bile dikkatli, seçici bir araştırmayla yapmak icap eder ki, su-i istimal ile Müslümanların iyi niyetleri istismar edilmesin.
İhtiyaçların ve önceliklerin doğru tespit edilmesi, yardımların yerli yerince yapılması büyük önem taşır…
Kalp krizi geçirmekte olan bir insanın ayağındaki yarayı pansuman etmekle uğraşmak zamansız ve yersiz bir yardımdır. Dişi ağrıyan birine yapılacak yardım, tatlı sözlerle yanağını okşamak değil; çürük dişini çekip çıkarmaktır. Kangren olan bir kolu da keserek bedenden ayırmak, bütün bedenin zehirlenmesini engellemek için yapılacak en doğru yardımdır.
Elbet bir yoksulu doyurmak, bir çıplağı giydirmek çok önemlidir. (90/14) Ancak bir insana yapılacak en büyük yardım, onun, kötülüklerden uzak kalmasını ve iyiliğe yönelmesini sağlamaktır.
Tabiî ki bu işi, başkalarına iyiliği emrederken kendimizi unutmadan (2/44) yapmalıyız. “Kendinizi ve ehlinizi (ailenizi) ateşten koruyun…” (66/6) emri buna işaret eder.
Esasen yaptığımız iyiliklerin her biri netice itibariyle kendimize yaptığımız yardımlar değil midir?
Herkesten çok yardıma kendimiz muhtacız aslında. Bu yüzden değil midir, her namazımızda; ’yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz… (1/3)’ diye yakarışımız! Yardım edenlerin en hayırlısı, yardım edenlere yardım etme imkânı bahşeden yegâne yardımcı o değil midir? “… Yardım ancak aziz ve hâkim olan Allah katındadır.” (3/126) ”…O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.” (3/150)
Ne tuhaf bir durumdur ki; Allah, insanlardan, peygamberlerine (9/49) hatta kendisine yardım etmemizi istemektedir! (61/14 -72/40) Cennetine sokmak, rahmetine almak için insanoğlunun bahaneler üretmesi midir istediği acaba? Yoksa bu aciz ama yaratılmışların birçoğundan üstün kıldığı insanın şerefine şeref katmak mı istiyor?
Ne peygamberin ne İslam’ın ne de Allah’ın bizim yardımımıza, desteğimize, imdadımıza ihtiyacı olduğuna göre anlatılmak istenen nedir?
Yardımcıların en hayırlısı, yegâne yardımcı Allah olduğuna göre hiç kimsenin yardımına ihtiyacı yoktur. O halde Allah bizi vasıta kılarak birilerine yardım ediyor ve bizi vasıta kıldığı yardımı dolayısıyla da lütfuyla mükâfatlandırıyor diyebilir miyiz?
‘Allah’a yardım’ (3/52), haktan taraf olmak, hakkın yanında durmak demektir herhalde! Zira ”Allah, hakkın ta kendisidir.” (22/62; 31/30)
‘Peygambere yardım’ (9/40), kendi kurtuluşumuz için O’nun getirdiklerine itaat ve ittiba etmek olmalıdır!
Netice olarak biz insanlara, peygambere, İslam’a, Allah’a yardım ettiğimizi sanırken, aslında sadece kendimize yardım etmekteyiz. Bu sebeple kimseye minnet etmeye, böbürlenmeye hakkımız yok…
İlgili Yazılar
Mekanik Panoptikon’dan Sanal Panoptikon’a: Gözetim
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
Söyleyecek Son Bir Sözümüz Olmalı
Şeytanın doğru söylediği de olmaz mı bize?Yalansız bir iki yemle avlayıp biziSürükler kalleşçe uçurumlaraBanquo-Macbeth Günler, aylar, yıllar geçiyor ve dünyamız kederleriyle yaşlanıyor. Savaşlar, sahte barışlar, yalanlar üzerine kurulmuş aldatıcı anlaşmalar, zulümler, kahırlar, heder edilen canlar ve hayatla sürüp giden ama hiç değişmeyen insanlığın tarihi, belli ki kıyamete kadar böyle sürüp gidecek. Bütün bu akıl …
Şii Fıkıh Geleneğinde İctihadın Anlam Değişimi ve kabulü: Masum İmamlara Rağmen İctihad Mümkün mü?
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
İnsan Odaklı Bir Yönetim Anlayışı
İslam’a göre tevhid olmadan, vahye dayanmadan bütüncül ve sahici adaletin sağlanması mümkün değildir. Adalet; hikmet, şecaat ve iffet faziletlerinin gerçekleşmesi ile kazanılan ve bunların üçünü de içine alan dördüncü temel fazilettir,
Yasaların Gözetiminde Hayat
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir.