“Pragmatistlere göre önemli olan, sadece kanaatlerimizi nasıl edindiğimiz değil, aynı zamanda, edinilen kanaatlerin gerçek (true) olup olmadığıdır… Pragmatizm, düşünce ve kanaatler konusunda yanılmacı (fallibilistic) bir görüş benimsemiştir. Pragmatizm araştırma sürecinde kesinliğe karşı olduğu gibi, şüphecilik kuramının ‘gerçeğe ve gerçek olana hiçbir zaman ulaşamayacağız, bunlara ulaşsak bile ulaşmış olduğumuzu bilemeyeceğiz’ yönündeki savlarını reddetmiştir.”
Faydacılık, kolay olana yönelme, eylemin salt başarıya ve/veya sonuca odaklı olması, pragmatizmin tanımları içinde zikredilmiştir. Pragmatizmin genel geçer tek bir tarifi yok; onlarca tanım ve yaklaşımın esasta birleştiği ‘şimdiki doğruyu tercih etme’ eylemi belki de pragmatizmi açıklayabilecek bir anahtar vazifesi görebilir. ‘Pratik ve pratik olan’ anlamlarına karşılık gelen Yunanca ‘pragma’ kelimesinden kaynaklı isimlendirme, tanımlamanın isabeti hakkında bir fikir verebilir.
“Pragmatizm, yeni bir şey değildir. O, öz bakımından yeni bir şey getirmediği halde eski pek çok felsefi akımla uyum içerisindedir… Pragmatizm, tek olana önem verdiğinden adcılıkla (nominalism), pratik yararı göz önüne aldığından faydacılıkla (utilitarianism), yalnızca dinsel çözümlere kötü gözle baktığı ve metafizik soyutlamalara karşı olduğu için de pozitivizmle uyum içerisindedir. Pragma, taşıdığı özellikleri bakımından Amerikalı, köken itibarıyla Avrupalıdır… Bununla birlikte pragmatizm, eylem ve amaç merkezli olmak bakımından bugünkü Amerikan zihniyetiyle uygunluk taşır.”
Pragmatizmde eylemin önceliği, şimdinin doğruluğu üzerinden yürümektedir. Pragmatizmde şimdiki doğrunun gelecekte nasıl patolojik bir sonuç doğuracağı tartışılmaz. Doğru olan, şimdiki ihtiyaçların doyumudur. Pragmatizm gelecekte olacaklar ile ilgilenmediği gibi, gelecekte olacak olanlarla gelecekte olacak olanların ilgilenmesini tavsiye eder. Eğer savaşı bitirecekse/önleyecekse nükleer güç kullanma pratik bir çözümdür. Fakat nükleer kirlenmenin ölümcül sonuçları sonraları ortaya çıkmıştır. Nükleer güç kullanma kabiliyetinin rakip unsurlarda ortaya çıkması, yaygın nükleer bir tehdit olgusunun gündeme gelmesi de sonraları vuku bulmuştur. Aynı sonucu çevresel sorunlarda da görmek mümkündür. Öncelik ve sonralık sırasında dünyayı kirletenlerle kirlenmeyi durdurmak isteyenler aynı aktörlerdir.
Pragmatik yaklaşımda talep ve doyum merkezî bir öneme sahiptir. Pragmatik yaklaşım insanı ve insan doğasını; sürekli talep eden ve talep ettiğini ele geçirmek için de iyi ve kötü yargılarını bu merkezde tanımlayan olarak açıklamaktadır. “İyiliğin özü, basitçe talebin karşılanması/giderilmesidir”. Bu yönüyle pragmatizm, insanın merkezde olduğu modernleşmeci hümanist felsefenin tabiri caiz ise popüler bir yorumu olarak işlev görmektedir.
Gelecek tasavvurları da dâhil her türden ‘metafizik’ yorumları reddeden pragmatik yaklaşım, maddi olanı talep ile bu talep merkezinde maddi olanı ele geçirme vasıtalarının meşruluğunu tartışmaz, ele geçirme vasıtalarının başarıya/sonuca ulaştırmasının etkinliği ile ilgilenir. Mücadele ve rekabetin ölümcül yıkıcılığı, âni denebilecek bir zaman aralığında bu iyi ve kötü çatışmasını ortaya çıkarabilmektedir. Eski dünyanın iyi ve kötü karşıtlığı; ayrıştırılmış ve uzaklaştırılmış bir kavrama dayanıyordu. Yeni dünyanın iyi ve kötü karşıtlığı, yakınlaştırılmış daha doğrusu birleştirilmiş bir kavramdır artık. Neyin iyi neyin kötü olduğu sabahtan akşama, geceden gündüze değişebilmektedir.
“Hiçbir kurala ve esasa bağlanmayan, bağlandığı kuralları da zamana ve şartlara göre hemen değiştirme kabiliyetini hızla gösterebilen bir hakikat anlayışının gelebileceği nokta muhtemelen bundan başkası olamazdı… Zira bir ilkeye bağlılık ile sadakatin süresi ve kıymeti, ‘talebin giderilmesiyle’ orantılı olarak derhal değişebilir. Pragmatizm‘de hakikat, inanılması bizim için daha iyi olan şeydir. “Bu şeyler hangi türdendir?” sorusuna verilecek cevap muhtemelen her şey ve herkes, haklı ve haksız, hakikat ve yanlış, gerçek ve uydurma hakkında hiçbir ölçek, hiçbir ilke olmadığından, bunlar için her türlü ihtimal mümkün gözükmektedir… Bir pragmatist kendisini hakikate uygun olana, olaylara, eyleme ve güce yönelten kişidir.”
Şimdiki doğrunun üzerinden eylemde olma halini betimleyen pragmatizm, ana omurgasını hümanizmin oluşturduğu Aydınlanma felsefesinin ortaya koyduğu insan tanımının bir patolojisidir. Eskilerde dünya evrenin merkezindeydi. İnsan için seferber edilmiş dünya hayatı bu merkezîlik bilincinin özetiydi. İnsan nimetlerle donatılmış bu dünyada bir süre kalıp dönecekti.
Aydınlanma ile birlikte dünya artık bir merkezde değildir; sonsuz evren içinde herhangi bir zerre. Ontolojik kıymet algısı yerini, kendi kendisine değer biçmeye çalışan insan tipine bıraktı. Ontoloji/Epistemoloji tevhidi parçalanınca, episteme ontolojiden bağımsız bilgi üretme cüretini gösterdi. Epistemenin bu cüreti, ancak ontolojik kıymet ile değerli olabilen insanın değersizliğini ortaya çıkardı. İnsanın kendisini kendince, kendisi ile sınırlı anlama çabaları esasında insanın aciz ve cahil olduğu gerçeğini ortaya çıkardı. İnsan, aciz ve cahil olduğu gerçeğine yıkıcı bir üslup ile itiraz ettikçe dünyadan boşalan merkezliği kendisi ile doldurmaya çabaladı.
Descartes, bir zamanlar kendisini doğanın bir parçası sayan tümleşik insan fikrini, zihin ve varlık olarak ikiye böldü. ‘Descartes’la başlayan özne ya da bilinç felsefesi, öznenin görevini, bilgi yoluyla varlığı kanıtlamak olarak belirledi. Bu görev belirlenimi, bilinecek olana edilgen bir rol biçmiş, var olmak ile düşünüyor olmanın farkında olmayı bir tutarak kendi var olmasının kanıtını diğer şeylerin var olmasının kanıtı saymıştır. Artık merkeziyetçilik, var olmanın ölçütünü kendi bilincinin farkındalığıyla belirleyen yeni bir anlam kazanıyordu. Özne, hem merkezdeki kendi varlığının hem de merkez dışındaki varlıkların kanıtını yalnızca kendisinin var olduğunun sezgisiyle bulan özerk bir kategori olarak biçimlendiriliyordu.’ Bölünmüşlük durumu, gündelik hayatın bir ölçütü olunca dingin erdemli toplum, sürekli devinen işlek topluma evrildi.
Hümanist bilginin taşıdığı eylemsel niyet, bu eylemsel niyet üzerinden yapıp etmelerin çıktıları, yanlışlanıncaya kadar kabul edilen bir doğru olarak yürürlükte kalır. Eylemlerin meşruiyeti yeni bir bilgi ile ortadan kalkıncaya kadar yapmış oldukları tesirlerin muhtemel tahribatlarının hesabını verme noktasındaki eylemsizlik durumu, olayları analiz etmede biricik mihenk taşı olan rasyonaliteye tam da bu noktada bir tür dokunulmazlık kazandırmaktadır. Hümanist aklın rasyonalite putu, eşyanın ancak görünen yüzünü görebilecek kadar bir yetiye sahip olabilen insanın, görünen üzerinden yaptığı eylemlerinin cehaletini örtbas etmede metafizik bir zırh sağlamaktadır.
Tahakkümden kurtulmaya çalışan ve özne olma yolunda ilerleyen insan için ortaya çıkan yeni yasalar; yeni tahakküm düzenekleri demekti. Modern insanın hata yapmaya hakkı var mıydı; sonuçlarına katlanmak şartıyla evet. Dünya sürekli değişiyordu, ilişkiler sürekli değişiyordu, illiyetler sürekli değişiyordu ve her değişimde zararlı çıkanlar mutlaka oluyordu ve umut, istikbale yani ileriye bağlanıyordu; mevcuttaki insan hayatından sonra olan hep bir ilerisi. Hep bir ilerisini göstermek, esasında ilerisinin hiçbir biçimde gelemeyeceğini saklamaktır.
Batı öznelinde Hümanizmin merkeze koyduğu insanın, konulduğu merkezi doldurup dolduramadığı tartışmaları, Protestanlıkla başlamış olan dünyevileştirilmiş bir aklın mecrasında akacaktır şüphesiz. Ekonomik ilişkilerin belirleyiciliği altında cereyan eden ve bu ilişkilerin inşa etmiş olduğu siyasa ve toplumsallık, geldiği yer itibariyle hangi merkeze atıfta bulunmaktadır?
Ulus-Devlet örgütlenmesi, cemaat yapısından cemiyet yapısına geçiş, gelenek-modern çatışmaları, ötekisi, ötekileştirme, bireysellik, bireycilik, sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan sanayi toplumu örgütlenmesi, üretim araçlarının sahipliliği üzerinden tarif edilen kapitalizm ve sosyalizm tartışmaları, ideolojik indirgemelerle siyasallaştırılmış insan kümeleri, savaşlar, işgaller, ölümcül rekabetler, yüceltmeler, aşağılamalar; yeninin üretmiş olduğu krizlerin diyalektik dinamizmiyle sürekli altüst olan toplumsallıklar… İnsan, sürekli devrimler çağının tedirgin edici çıktılarına alışma çabaları ile konulduğu merkezin farkında mıdır?
Modern insanın en temel iddiası; “artık kendisine sahip olduğu” iddiasıdır. Kendine sahip olmak, yapıp etmelerin siyasasına bir özne olarak dâhil olmak mıdır? Özne olma iddiasının ekonomi politiğine nüfuz edildiğinde; kurulan iktidar alanlarında özne ilişkisinden ziyade, sürekli şimdiki olanın merkezde olduğu makuliyetlerinin değişiminden doğan bir eylemsel “iktidar belirleyiciliği” ortaya çıkmaktadır. İktidarları mümkün kılan makuliyetlerin değişimi, bütün bir toplumsallığı temsil etmekten uzak olmasına rağmen, soyut bir temellendirme ile iktidarın eylemleri içkin bir hale getirilmektedir. Siyasal temsil; toplumsal farklılıkların siyasal olana yönelik özne olma iddiasının soyutlanarak bir “olurlama ve olumlama” mekanizması olarak işlev görmesidir. Toplumsalın siyasallaştırılması; somut olan gerçek insanın, soyut bir “toplum” tanımlaması içinde tarif edilmesidir.
Pragmatizmin şimdiki doğrular üzerinden eyleme geçirdiği insan geleceksizdir. Zira şimdiki doğruların gelecekteki yansımalarını tartışmayı reddeden pragmatizm, iyi ve kötü yargılarını sabahtan akşama, geceden gündüze değiştirerek insanı hem geçmişinden hem de geleceğinden kopartmaktadır. Kendisine ait değer algısını ve diğerlerine yönelik değer yargısını artık kendi kendisi ile konuşarak bulmaya/anlamaya çalışan insan, hümanist aklın cehennemine atmayacak bir şafağı beklemektedir.
[1] Doğan, Necat, ‘Pragmatizmin Felsefi Temelleri”, Erciyes Univ, İktisadi ve İdari Bilimler Fak. Dergisi, S. 20, Ocak-Haziran 2003, s, 83-93, (Erişim Tarihi: 16.06.2018)
[2] Bilgin, Onder, ‘William James Pragmatizmine Eleştirel Bir Yaklaşım”, İlahiyat Fak. Dergisi, 15:1 (2010), s. 163-182, (Erişim Tarihi: 14.06.2018)
[3] Bilgin, A.g.m
[4] Bilgin, A.g.m
[5] Cengiz, Erdal, ‘iki Bin Beş Yüz Yıllık Düş: Hümanizm”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, S. 10, s. 148
İnsan, kulluk yani verili yetenek ve kapasitesi gereği kendisine tahsis edilen görevleri icra etmek için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’, erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…” tespiti, aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir.
İktidar; toplum bireylerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, davranış ve eğilimlerini belirleyen, sosyal, siyasî, iktisadî ve benzeri birçok alanda toplumsal ilişkileri düzenleyen bağlayıcı kararlar alma, aldığı kararlara uymayanlara yaptırım uygulama dahası fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulundurma, bu doğrultuda devlet kurum ve organlarını yönetme gibi yetkilere sahip siyasî bir kurumdur. Bu geniş yetkilere sahip olan iktidarın nasıl sınırlandırılacağı, ne şekilde dengelenip denetleneceği veya bu yetkileri kötüye kullanmasının nasıl önleneceği konusunda siyasal sistemler çeşitli teoriler geliştirmişlerdir.
Hayatta bir gayesi olan, bir amaç veya dâvâ uğruna mücadele veren her insan, ‘değişim’ meselesiyle yüzleşmek durumundadır. Çünkü bir gaye sahibi olmak, henüz elinizde olmayan, size ait olmayan bir şeye ulaşmak için çaba göstermeniz gerektiği anlamına gelir. Bunun için ise, bir şeylerin ‘değişmesi’ gerekir ve bu da bir ‘cehd’e ihtiyaç duyar. Mücadele ve sabır olmaksızın, …
Şeytanın doğru söylediği de olmaz mı bize?Yalansız bir iki yemle avlayıp biziSürükler kalleşçe uçurumlaraBanquo-Macbeth Günler, aylar, yıllar geçiyor ve dünyamız kederleriyle yaşlanıyor. Savaşlar, sahte barışlar, yalanlar üzerine kurulmuş aldatıcı anlaşmalar, zulümler, kahırlar, heder edilen canlar ve hayatla sürüp giden ama hiç değişmeyen insanlığın tarihi, belli ki kıyamete kadar böyle sürüp gidecek. Bütün bu akıl …
Bilginin doğruluğu kadar bağlamın doğruluğu da önemlidir. Bir anlatıda doğru bilgilerin olması, kurgunun, anlatının da doğru olmasını zorunlu kılmaz. Evet, ‘söylem’ anlatanın dünya görüşüne, bakış ve inanç biçimine göre şekillenir. Asıl dikkat edilmesi gereken söylemler, içerisinde bolca doğruların olduğu söylemlerdir.
Pragmatizm; Şimdiki Doğrunun Geleceksizliği
“Pragmatistlere göre önemli olan, sadece kanaatlerimizi nasıl edindiğimiz değil, aynı zamanda, edinilen kanaatlerin gerçek (true) olup olmadığıdır… Pragmatizm, düşünce ve kanaatler konusunda yanılmacı (fallibilistic) bir görüş benimsemiştir. Pragmatizm araştırma sürecinde kesinliğe karşı olduğu gibi, şüphecilik kuramının ‘gerçeğe ve gerçek olana hiçbir zaman ulaşamayacağız, bunlara ulaşsak bile ulaşmış olduğumuzu bilemeyeceğiz’ yönündeki savlarını reddetmiştir.”
Faydacılık, kolay olana yönelme, eylemin salt başarıya ve/veya sonuca odaklı olması, pragmatizmin tanımları içinde zikredilmiştir. Pragmatizmin genel geçer tek bir tarifi yok; onlarca tanım ve yaklaşımın esasta birleştiği ‘şimdiki doğruyu tercih etme’ eylemi belki de pragmatizmi açıklayabilecek bir anahtar vazifesi görebilir. ‘Pratik ve pratik olan’ anlamlarına karşılık gelen Yunanca ‘pragma’ kelimesinden kaynaklı isimlendirme, tanımlamanın isabeti hakkında bir fikir verebilir.
“Pragmatizm, yeni bir şey değildir. O, öz bakımından yeni bir şey getirmediği halde eski pek çok felsefi akımla uyum içerisindedir… Pragmatizm, tek olana önem verdiğinden adcılıkla (nominalism), pratik yararı göz önüne aldığından faydacılıkla (utilitarianism), yalnızca dinsel çözümlere kötü gözle baktığı ve metafizik soyutlamalara karşı olduğu için de pozitivizmle uyum içerisindedir. Pragma, taşıdığı özellikleri bakımından Amerikalı, köken itibarıyla Avrupalıdır… Bununla birlikte pragmatizm, eylem ve amaç merkezli olmak bakımından bugünkü Amerikan zihniyetiyle uygunluk taşır.”
Pragmatizmde eylemin önceliği, şimdinin doğruluğu üzerinden yürümektedir. Pragmatizmde şimdiki doğrunun gelecekte nasıl patolojik bir sonuç doğuracağı tartışılmaz. Doğru olan, şimdiki ihtiyaçların doyumudur. Pragmatizm gelecekte olacaklar ile ilgilenmediği gibi, gelecekte olacak olanlarla gelecekte olacak olanların ilgilenmesini tavsiye eder. Eğer savaşı bitirecekse/önleyecekse nükleer güç kullanma pratik bir çözümdür. Fakat nükleer kirlenmenin ölümcül sonuçları sonraları ortaya çıkmıştır. Nükleer güç kullanma kabiliyetinin rakip unsurlarda ortaya çıkması, yaygın nükleer bir tehdit olgusunun gündeme gelmesi de sonraları vuku bulmuştur. Aynı sonucu çevresel sorunlarda da görmek mümkündür. Öncelik ve sonralık sırasında dünyayı kirletenlerle kirlenmeyi durdurmak isteyenler aynı aktörlerdir.
Pragmatik yaklaşımda talep ve doyum merkezî bir öneme sahiptir. Pragmatik yaklaşım insanı ve insan doğasını; sürekli talep eden ve talep ettiğini ele geçirmek için de iyi ve kötü yargılarını bu merkezde tanımlayan olarak açıklamaktadır. “İyiliğin özü, basitçe talebin karşılanması/giderilmesidir”. Bu yönüyle pragmatizm, insanın merkezde olduğu modernleşmeci hümanist felsefenin tabiri caiz ise popüler bir yorumu olarak işlev görmektedir.
Gelecek tasavvurları da dâhil her türden ‘metafizik’ yorumları reddeden pragmatik yaklaşım, maddi olanı talep ile bu talep merkezinde maddi olanı ele geçirme vasıtalarının meşruluğunu tartışmaz, ele geçirme vasıtalarının başarıya/sonuca ulaştırmasının etkinliği ile ilgilenir. Mücadele ve rekabetin ölümcül yıkıcılığı, âni denebilecek bir zaman aralığında bu iyi ve kötü çatışmasını ortaya çıkarabilmektedir. Eski dünyanın iyi ve kötü karşıtlığı; ayrıştırılmış ve uzaklaştırılmış bir kavrama dayanıyordu. Yeni dünyanın iyi ve kötü karşıtlığı, yakınlaştırılmış daha doğrusu birleştirilmiş bir kavramdır artık. Neyin iyi neyin kötü olduğu sabahtan akşama, geceden gündüze değişebilmektedir.
“Hiçbir kurala ve esasa bağlanmayan, bağlandığı kuralları da zamana ve şartlara göre hemen değiştirme kabiliyetini hızla gösterebilen bir hakikat anlayışının gelebileceği nokta muhtemelen bundan başkası olamazdı… Zira bir ilkeye bağlılık ile sadakatin süresi ve kıymeti, ‘talebin giderilmesiyle’ orantılı olarak derhal değişebilir. Pragmatizm‘de hakikat, inanılması bizim için daha iyi olan şeydir. “Bu şeyler hangi türdendir?” sorusuna verilecek cevap muhtemelen her şey ve herkes, haklı ve haksız, hakikat ve yanlış, gerçek ve uydurma hakkında hiçbir ölçek, hiçbir ilke olmadığından, bunlar için her türlü ihtimal mümkün gözükmektedir… Bir pragmatist kendisini hakikate uygun olana, olaylara, eyleme ve güce yönelten kişidir.”
Şimdiki doğrunun üzerinden eylemde olma halini betimleyen pragmatizm, ana omurgasını hümanizmin oluşturduğu Aydınlanma felsefesinin ortaya koyduğu insan tanımının bir patolojisidir. Eskilerde dünya evrenin merkezindeydi. İnsan için seferber edilmiş dünya hayatı bu merkezîlik bilincinin özetiydi. İnsan nimetlerle donatılmış bu dünyada bir süre kalıp dönecekti.
Aydınlanma ile birlikte dünya artık bir merkezde değildir; sonsuz evren içinde herhangi bir zerre. Ontolojik kıymet algısı yerini, kendi kendisine değer biçmeye çalışan insan tipine bıraktı. Ontoloji/Epistemoloji tevhidi parçalanınca, episteme ontolojiden bağımsız bilgi üretme cüretini gösterdi. Epistemenin bu cüreti, ancak ontolojik kıymet ile değerli olabilen insanın değersizliğini ortaya çıkardı. İnsanın kendisini kendince, kendisi ile sınırlı anlama çabaları esasında insanın aciz ve cahil olduğu gerçeğini ortaya çıkardı. İnsan, aciz ve cahil olduğu gerçeğine yıkıcı bir üslup ile itiraz ettikçe dünyadan boşalan merkezliği kendisi ile doldurmaya çabaladı.
Descartes, bir zamanlar kendisini doğanın bir parçası sayan tümleşik insan fikrini, zihin ve varlık olarak ikiye böldü. ‘Descartes’la başlayan özne ya da bilinç felsefesi, öznenin görevini, bilgi yoluyla varlığı kanıtlamak olarak belirledi. Bu görev belirlenimi, bilinecek olana edilgen bir rol biçmiş, var olmak ile düşünüyor olmanın farkında olmayı bir tutarak kendi var olmasının kanıtını diğer şeylerin var olmasının kanıtı saymıştır. Artık merkeziyetçilik, var olmanın ölçütünü kendi bilincinin farkındalığıyla belirleyen yeni bir anlam kazanıyordu. Özne, hem merkezdeki kendi varlığının hem de merkez dışındaki varlıkların kanıtını yalnızca kendisinin var olduğunun sezgisiyle bulan özerk bir kategori olarak biçimlendiriliyordu.’ Bölünmüşlük durumu, gündelik hayatın bir ölçütü olunca dingin erdemli toplum, sürekli devinen işlek topluma evrildi.
Hümanist bilginin taşıdığı eylemsel niyet, bu eylemsel niyet üzerinden yapıp etmelerin çıktıları, yanlışlanıncaya kadar kabul edilen bir doğru olarak yürürlükte kalır. Eylemlerin meşruiyeti yeni bir bilgi ile ortadan kalkıncaya kadar yapmış oldukları tesirlerin muhtemel tahribatlarının hesabını verme noktasındaki eylemsizlik durumu, olayları analiz etmede biricik mihenk taşı olan rasyonaliteye tam da bu noktada bir tür dokunulmazlık kazandırmaktadır. Hümanist aklın rasyonalite putu, eşyanın ancak görünen yüzünü görebilecek kadar bir yetiye sahip olabilen insanın, görünen üzerinden yaptığı eylemlerinin cehaletini örtbas etmede metafizik bir zırh sağlamaktadır.
Tahakkümden kurtulmaya çalışan ve özne olma yolunda ilerleyen insan için ortaya çıkan yeni yasalar; yeni tahakküm düzenekleri demekti. Modern insanın hata yapmaya hakkı var mıydı; sonuçlarına katlanmak şartıyla evet. Dünya sürekli değişiyordu, ilişkiler sürekli değişiyordu, illiyetler sürekli değişiyordu ve her değişimde zararlı çıkanlar mutlaka oluyordu ve umut, istikbale yani ileriye bağlanıyordu; mevcuttaki insan hayatından sonra olan hep bir ilerisi. Hep bir ilerisini göstermek, esasında ilerisinin hiçbir biçimde gelemeyeceğini saklamaktır.
Batı öznelinde Hümanizmin merkeze koyduğu insanın, konulduğu merkezi doldurup dolduramadığı tartışmaları, Protestanlıkla başlamış olan dünyevileştirilmiş bir aklın mecrasında akacaktır şüphesiz. Ekonomik ilişkilerin belirleyiciliği altında cereyan eden ve bu ilişkilerin inşa etmiş olduğu siyasa ve toplumsallık, geldiği yer itibariyle hangi merkeze atıfta bulunmaktadır?
Ulus-Devlet örgütlenmesi, cemaat yapısından cemiyet yapısına geçiş, gelenek-modern çatışmaları, ötekisi, ötekileştirme, bireysellik, bireycilik, sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan sanayi toplumu örgütlenmesi, üretim araçlarının sahipliliği üzerinden tarif edilen kapitalizm ve sosyalizm tartışmaları, ideolojik indirgemelerle siyasallaştırılmış insan kümeleri, savaşlar, işgaller, ölümcül rekabetler, yüceltmeler, aşağılamalar; yeninin üretmiş olduğu krizlerin diyalektik dinamizmiyle sürekli altüst olan toplumsallıklar… İnsan, sürekli devrimler çağının tedirgin edici çıktılarına alışma çabaları ile konulduğu merkezin farkında mıdır?
Modern insanın en temel iddiası; “artık kendisine sahip olduğu” iddiasıdır. Kendine sahip olmak, yapıp etmelerin siyasasına bir özne olarak dâhil olmak mıdır? Özne olma iddiasının ekonomi politiğine nüfuz edildiğinde; kurulan iktidar alanlarında özne ilişkisinden ziyade, sürekli şimdiki olanın merkezde olduğu makuliyetlerinin değişiminden doğan bir eylemsel “iktidar belirleyiciliği” ortaya çıkmaktadır. İktidarları mümkün kılan makuliyetlerin değişimi, bütün bir toplumsallığı temsil etmekten uzak olmasına rağmen, soyut bir temellendirme ile iktidarın eylemleri içkin bir hale getirilmektedir. Siyasal temsil; toplumsal farklılıkların siyasal olana yönelik özne olma iddiasının soyutlanarak bir “olurlama ve olumlama” mekanizması olarak işlev görmesidir. Toplumsalın siyasallaştırılması; somut olan gerçek insanın, soyut bir “toplum” tanımlaması içinde tarif edilmesidir.
Pragmatizmin şimdiki doğrular üzerinden eyleme geçirdiği insan geleceksizdir. Zira şimdiki doğruların gelecekteki yansımalarını tartışmayı reddeden pragmatizm, iyi ve kötü yargılarını sabahtan akşama, geceden gündüze değiştirerek insanı hem geçmişinden hem de geleceğinden kopartmaktadır. Kendisine ait değer algısını ve diğerlerine yönelik değer yargısını artık kendi kendisi ile konuşarak bulmaya/anlamaya çalışan insan, hümanist aklın cehennemine atmayacak bir şafağı beklemektedir.
[1] Doğan, Necat, ‘Pragmatizmin Felsefi Temelleri”, Erciyes Univ, İktisadi ve İdari Bilimler Fak. Dergisi, S. 20, Ocak-Haziran 2003, s, 83-93, (Erişim Tarihi: 16.06.2018)
[2] Bilgin, Onder, ‘William James Pragmatizmine Eleştirel Bir Yaklaşım”, İlahiyat Fak. Dergisi, 15:1 (2010), s. 163-182, (Erişim Tarihi: 14.06.2018)
[3] Bilgin, A.g.m
[4] Bilgin, A.g.m
[5] Cengiz, Erdal, ‘iki Bin Beş Yüz Yıllık Düş: Hümanizm”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, S. 10, s. 148
İlgili Yazılar
Adaletin Teolojisi Üzerine
İnsan, kulluk yani verili yetenek ve kapasitesi gereği kendisine tahsis edilen görevleri icra etmek için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’, erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…” tespiti, aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir.
İktidarın Kötüye Kullanımını Önleyici İlkeler ve Kurumlar
İktidar; toplum bireylerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, davranış ve eğilimlerini belirleyen, sosyal, siyasî, iktisadî ve benzeri birçok alanda toplumsal ilişkileri düzenleyen bağlayıcı kararlar alma, aldığı kararlara uymayanlara yaptırım uygulama dahası fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulundurma, bu doğrultuda devlet kurum ve organlarını yönetme gibi yetkilere sahip siyasî bir kurumdur. Bu geniş yetkilere sahip olan iktidarın nasıl sınırlandırılacağı, ne şekilde dengelenip denetleneceği veya bu yetkileri kötüye kullanmasının nasıl önleneceği konusunda siyasal sistemler çeşitli teoriler geliştirmişlerdir.
‘Şartlar’ Neyi Belirler
Hayatta bir gayesi olan, bir amaç veya dâvâ uğruna mücadele veren her insan, ‘değişim’ meselesiyle yüzleşmek durumundadır. Çünkü bir gaye sahibi olmak, henüz elinizde olmayan, size ait olmayan bir şeye ulaşmak için çaba göstermeniz gerektiği anlamına gelir. Bunun için ise, bir şeylerin ‘değişmesi’ gerekir ve bu da bir ‘cehd’e ihtiyaç duyar. Mücadele ve sabır olmaksızın, …
Söyleyecek Son Bir Sözümüz Olmalı
Şeytanın doğru söylediği de olmaz mı bize?Yalansız bir iki yemle avlayıp biziSürükler kalleşçe uçurumlaraBanquo-Macbeth Günler, aylar, yıllar geçiyor ve dünyamız kederleriyle yaşlanıyor. Savaşlar, sahte barışlar, yalanlar üzerine kurulmuş aldatıcı anlaşmalar, zulümler, kahırlar, heder edilen canlar ve hayatla sürüp giden ama hiç değişmeyen insanlığın tarihi, belli ki kıyamete kadar böyle sürüp gidecek. Bütün bu akıl …
Söylemin Manipülatif Gücü
Bilginin doğruluğu kadar bağlamın doğruluğu da önemlidir. Bir anlatıda doğru bilgilerin olması, kurgunun, anlatının da doğru olmasını zorunlu kılmaz. Evet, ‘söylem’ anlatanın dünya görüşüne, bakış ve inanç biçimine göre şekillenir. Asıl dikkat edilmesi gereken söylemler, içerisinde bolca doğruların olduğu söylemlerdir.