Günümüzde Müslümanlar üç hastalıkla sınav halindedir. Bunlar; devletçilik, milliyetçilik (ulusçuluk) ve pragmatizmdir. İslâmi düşünce ile örtüşmeyen bu üç özellik Müslümanların kimlik bunalımı yaşamalarının en önemli nedenidir belki de. Çünkü Müslümanların pek çok ilişki biçimi devletçi, milliyetçi ve pragmatist zihin dünyasının etkisi altındadır.
İslâmi kesimin kültürel kodlarını esareti altına alan bu üç hastalık seküler değerler manzumesi tarafından biçimlenmektedir. Türk-İslâm anlayışından beslenen siyasal kültürde devlet kutsaldır ve her şeyden önce birlik ve beraberlik adına devlete zeval gelmemesi hâkim bir paradigmadır. Devletin dimdik ayakta durabilmesi adına gerektiğinde ödünler verilir.
Muhalefette iken bu tür yaklaşımları eleştirenler, zamanla yönetimi ele geçirdiklerinde değişim yapmak yerine kendileri değişir, uysallaşır ve önceden var olan ötekileştirme anlayışı bu yeni dönemde de devam eder. Öyle ki yönetimi ele geçirenler önceden reddettikleri ne varsa belki de tamamını meşrulaştırarak savunur duruma gelirler.
Öte yandan modern milliyetçiliğin öne sürdüğü ulus-devlet anlayışı ile inşa olunan Müslümanlar, bilerek ya da bilmeyerek milliyetçiliğin dar kalıpçı şekilleriyle düşünmeye, davranmaya başlarlar. Bu durumun esaslı bir şekilde sorgulanması kaçınılmazdır. Farklı etnik kökenden gelen Müslümanlar, seküler milliyetçiliğin dinsel versiyonu ile birbirinden uzaklaşmışlar ve İslâm’ın birleştirici ortak paydasında buluşma avantajını koruyamamışlardır. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Müslüman beldelerde daha çok savunmacı olarak gelişen milliyetçilik, giderek Müslümanların büyük bir kısmının zihniyet dünyasını şekillendirmiştir.
Pragmatizm hastalığının da doğru değerlendirilmesi gerek. Türkiye’de seküler yönelimli toplum kesimlerindeki yozlaşmaya paralel olarak İslâmi kesime hâkim olmaya başlayan tutum pragmatizmdir maalesef. Doğruluğu ve gerçekliği tek yanlı olarak yalnızca eylemlerin sonuçlarıyla değerlendiren ve yalnızca fayda açısından bakan akıma denmektedir pragmatizm. James’e göre bütün kuramlar, bilgiler insan hayatına katkı yaptıkları, insanın dünyadaki amacına yardımcı oldukları takdirde doğrudur. Somut bir yarar sağlamayan hiçbir şey anlamlı değildir. James, mutlak ve değişmez hiçbir sonuç öne sürmez ve düşüncede kendisine hareket noktası olarak sonucu seçer. Ona göre bilimde, felsefede, teolojide hiçbir tanım veya formül son ve değişmez değildir. Dolayısıyla James’e göre bir kuramın, bir düşüncenin anlamı söz konusu kuram veya düşüncenin işe yararlılığıyla belirlenir.
Dewey’e göre de düşüncenin doğruluğu o düşüncenin işe yararlığına bağlıdır. Yine Dewey’e göre, birer alet olan bilimsel yasa ve kuramlar uygulamada başarılı olmadıkları takdirde işe yaramadıkları için yanlış kabul edilir ve devreden çıkarılır.
Sonuç odaklı yaklaşım… Faydacılık… Bunlar daha somut ve cari anlamlarıdır pragmatizmin. Her sözcüğün arka planında ilişki içinde olduğu benzerlikten kurulu bir anlam dünyası bulunur. Bu anlam dünyası kaynağını somut olgulardan ve onun tarihselliğinden alır. Bu bakımdan kavramın tarihselliği ile etimolojik kökeni ayrılmaz bir bütün olur.
Pragmatizmin sınırları yoktur. Her an ve durumda kılık değiştirebilir, dil ve üslubunu farklılaştırabilir. Dün söylediklerini bugün söylenmemiş varsayar. Her dönem kendini farklı karakterlerle yeniler. Çünkü o, sermayenin ruhunu taşır. Sezgileri kuvvetlidir; nerede, ne zaman, nasıl davranılacağını iyi bilir. Kendisine zarar verebilecek her hamleye karşı tedbir alır, zamanlamasını iyi yapar.
“Pragmatizm, derin derin düşünmeye vakti olmayan bir toplumu yansıtır.” diyor, Horkheimer. Pragmatizm, tarihî bilinci olmayan, kendini güncelliğe teslim eden bir toplumun düşüncesidir.
Pragmatizm gerçekliği eleştirmez, onu aşmaz. Gerçekliği ele geçirmek ve gerçeklik üzerinde hüküm kurmak ister. Gerçeklik üzerinde tekel oluşturur ve gerçekliği de göreceli hale getirmeye çalışır.
Pragmatizm sayesinde amaç olan şeylerin sayısı giderek azalmaktadır. Çünkü pragmatizm asıl amaçları aşındırarak onları araç düzeyine indirgemektedir. Her şey pratik faydaya göre değerlendirilmektedir.
Pragmatizm, güçlü olanların her eyleminin “özgürlük” olarak patentlenmesine imkân sağlamıştır. Öyle ki davranışlar ne kadar akıl dışı ve adaletsiz olursa olsun “burası özgürlükler ülkesi” demek yeterli sayılmıştır güçlüler için.
“Bir şey uygulanabildiği ölçüde doğrudur.” şeklinde literatürde yerini alan faydacı önerme; öze değil biçime önem vermektedir. Olayların kuramsal akışından ziyade pratikteki başarının mutlaklığına dayanan bir anlayışın adıdır pragmatizm. Pragmatizmi, bir oteldeki çok farklı odalara açılan bir koridora benzetir bazıları. Nurettin Topçu ise “Pragmatizm, hakikati menfaate esir etmektir.” diyor.
Genel olarak egemen sınıfın çıkarlarını ve bunun bir ifadesi olarak iktidarını korumak için faydalı olan her şeyin doğru olduğu mantığından hareket eden pragmatizm, emperyalizm çağında birçok iktidarın genel felsefi eğilimidir. Onlar için tek kriter “fayda”dır. Faydalı olan aynı zamanda iyi olandır da. Ahlâk pratik fayda sağladığı hallerde doğrudur. Pragmatik ahlâk anlayışı da faydayı önceler çünkü. Pragmatizmde, ortaya konan eylemin sonucunda fayda varsa bu eylem ahlâka da uygundur. Bir eylemin herkesin çıkarına uygun olması beklenemeyeceği için pragmatizmin evrensel ahlâk yasası yoktur.
Pragmatizm, felsefeden ekonomiye birçok kullanım ve gelişim alanı olan bir düşünce sistematiğidir. Yalnızca bireysel anlamda değil, toplumsal anlamda da bu düşüncenin uygulanması pragmatizmi maddi doyumla, dolayısıyla materyalizmle eşdeğer hale getirmiştir. Öyle ki kişilerin kendilerine en faydalı olan eylemi gerçekleştirme düşüncesi toplumsal olarak ele alındığında kendi toplumuna fayda getirebilecek her eylemin doğru olarak kabul edilmesiyle sonuçlanmaktadır.
Pragmatik düşünce sonucunda elde edilen doğru, objektif ve mutlak değil, geçici bir süre için doğrudur. Amerikan toplumuna bakıldığında sonuca odaklı bir toplum olduğu görülecektir. Çünkü Amerikan toplumunda hem süreci değerlendirecek nesnel ölçütler yoktur hem de süreçle ilgilenmek onlar için bir anlam ifade etmez. Onlar için önemli olan sürecin ulaştığı sonuçtur. Bu nedenle, kişilerin çıkarları uğruna her şeyi yapabileceklerini gösteren “başarıya giden her yol doğrudur.” ifadesi o tür toplumlarda gerçek anlamını bulmaktadır. Din, ahlâk gibi kavramlardan tamamen sıyrılıp yalnızca dünyevi başarılara odaklanmak… Bunu devlet politikasına da uyarlamak…
Yalnızca Amerika’da mı bu böyle?
Geçmişte sosyal, kültürel, siyasal ve iktisadi hayattaki yozlaşma ve faydacı tutumları İslâm’dan esinlenerek idealist değerlerle eleştiren Müslümanların bir kısmının giderek kapitalist üretim ilişkileriyle ve liberal değerlerin biçimlendirdiği pragmatist tutumla hareket eder hale gelmeleri düşündürücüdür. Özellikle devletin üst düzey bürokrasisini oluşturan Müslümanların büyük bir sınavdan geçtikleri akla gelmemektedir çoğu zaman. Nitekim Müslümanların pratik hayatlarını biçimlendiren saik, “iyi niyet” olmaktan çok sonuç alıcı ve araçsalcı pratikler olmaya yüz tutmuştur. Zengin olmak veya bir mevkiîde yer almak adına başka kişileri, grupları dışlayan pragmatist tavra birçok insan da özenmektedir. Çıkarları onu gerektiriyor çünkü.
İşin içine çıkarlar girdiği zaman önceki birliktelikler dağılır, dostluklar biter. Zaten çıkara dayalı birliktelikte sadakat, vefa, sebat beklenmez. Aksine, çıkar anlayışı husumeti beraberinde getirir. Çıkarlar çatıştığında husumetin doğmaması mümkün mü? Çünkü çıkarcılık birleştirici bağ değil, bir tefrika unsurudur. Çıkara dayalı birlik çağrıları da tefrikaya yapılan çağrılardır. “Toplumsal çıkar”, “ilin çıkarları”, “bölgenin çıkarları” çağrıları bile birlikten ziyade tefrikanın nedeni olur. Çünkü birisinin fayda olarak gördüğü şeyin başka birine zararı olabilir. Fayda-zarar anlayışını değerlerin tek ölçüsü olarak görmek insanları vahşileştirir ve birbirini kemirmeye çalışan yaratıklara çevirir. Öyle ki “Gemisini kurtaran kaptan!”, “Büyük balık küçük balığı yutar.”, “Ezilmemek için ezmelisin!” şeklindeki anlayış topluma hâkim olur.
“Sizden biriniz kendisi için istediği şeyi din kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai, İbni Mace)
Bu tür toplumlarda insanlar merhametsiz, bencil olurlar. Aldatmak, dolandırmak, çalmak gibi eylemler sıradanlaşır ve herhangi bir tepkiyle karşılaşmaz olur. İnsan süfli isteklerine ram olunca ihtirasların kasırgası içinde düşüncesi zaafa uğrar, vahşi varlıklardan daha tehlikeli hale gelir.
“Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” (Furkan 43)
Müslümanların pratik hayatlarında asıl belirleyici olan “fayda” değil; İslâm’ın hükümleri olmak zorundadır. İslâm’ın “hayır” olarak gördüğü hayır, “şer” olarak gördüğü ise şerdir. Müslümanlar için iyiyi-kötüyü, güzeli-çirkini, hayrı-şerri belirleyecek kaynak ancak Kur’an’dır, sünnettir.
Pragmatist yaklaşımda iyi-kötü, fayda-zarar, hayır-şer, belirli bir kaynak tarafından belirlenmez. Çünkü bu kavramlar her ortama ve her zamana göre farklılaşır. İslâm’ın hayır olarak gördüğü bir şey pragmatistler tarafından şer olarak görülebilir ve doğru kabul edilmeyebilir. Örneğin cihad… Cihad bazı zorlukları da beraberinde getirir kuşkusuz. Mali, bedenî… Pragmatist anlayışa göre cihad fayda değil, zarar veren bir eylem türüdür. Oysa İslâm’ın cihada bakış açısı oldukça farklıdır:
“Savaş hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara 216)
Batı medeniyetinin hedefini “eşyaya sahip olmak” veya “dünyevileşmek” şeklinde belirlemesi, Batı’nın lineer ilerleme anlayışının oluşmasında belirleyici olmuştur kuşkusuz. Batı medeniyeti, doğası gereği toplumların sürekli gelişme içinde olduğunu, daha ileri bir geleceğe doğru yol almak için büyümek gerektiğini bir inanç haline getirmiştir.
Büyüme ve gelişme… Bu iki şey birbirine çok karıştırılır. Büyüme, nicel artış demektir. Gelişme ise niteliği anlatır. Ne yazık ki nicel büyüme pragmatik zihniyet tarafından gelişme olarak sunulur çoğu zaman. Oysa insanlığın “insan olmak” gibi bir amacı var ise iktisadi merkezli ilerlemelerin insana mutluluk getirmeyeceği bilinmek zorundadır. Eşyaya sahip olunmakla insan olmak arasında doğru bir orantı kurmak mümkün değildir.
İslâm medeniyetinde toplumsal kalkınmayı maddi temellere dayandırmanın ötesinde ilim, sanat ve ahlâk temellerine dayandırma anlayışı hâkimdir. Öyle ki zenginlikten çok eşitlik ve adalete önem verilmiştir. Müslümanlar, bazılarının zenginleşerek bu sayede başkalarını tahakküm altına almasını hoş görmüyorlardı. İslâm medeniyeti “insanileşme” merkezlidir. Her devrin insanı Asr-ı Saadet’i örnek alıp onların verdiği mücadeleyi vererek insan olmak sürecinde yol alabilir.
Kur’an’a göre insan, Allah’ın kulu ve yeryüzünün halifesidir. İnsanın hem Allah’a hem de mahlûkata karşı sorumluluğu, onun insan olması nedeniyle sahip olduğu haklardan önce gelir. Lord Northbourne, “İlerlemeye Farklı Bakış” adlı eserinde gerçek ilerlemenin “yatay” yani dünyevi başarılarla değil “dikey” yani Allah’a yaklaştıran başarılarla gerçekleşeceğini söylemektedir.
İnsan, hayvansallık derecesindeki primitif bir durumdan tam gelişmişlik durumuna yükselirse o zaman pozitif yönde bir değişimden söz edilebilir ancak. Bunun tersi durumunda ise değişim negatif yöne doğru oluyor demektir. Gelişmişlik durumuna yükselmek çok da zor değildir, ilkeli bir şekilde düzgün yol alan için… Teslimiyet olsun yeter ki.
İnsanların doğru görmediği şeyler aslında kendileri için doğru olabilir. Eylemlerin belirlenmesindeki ölçüt insanın sağladığı menfaat veya zarar değil; İslâm’ın o konuyla ilgili hükmüdür. Müslüman’a düşen, kâr-zarar hesabı yapmak yerine İslâm’ın hükümlerine teslim olmaktır.
“Allah ve Rasulü bir işe hükmettiği zaman mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasulüne isyan ederse artık gerçekten o apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” (Ahzab 36)
İslâm, insanlara, gerçek faydanın ancak Allah’ın hoşnutluğunu elde etmekle mümkün olduğunu bildirir. Müslüman için gerçek mutluluk, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmakla elde edilir çünkü. Allah’ın hoşnutluğundan uzak kalmak sıkıntıyı, musibeti, fitneyi davet etmek demektir.
Ölçü pragmatizm değil; İslâm’ın buyruk ve yasaklarıdır. İslâm vahye dayanır ve tamamlanmış bir süreçtir. Nitekim Rasulullah (sav), sahabelere işkence edildiği, baskı ve şiddetin uygulandığı sancılı dönemde kendisine dönemin egemen güçleri tarafından gelen teklifleri fayda-zarar bağlamında değerlendirmemiş, vahyin belirlediği doğrultuda hareket etmiştir. Müslümanların da Rasulullah’ı örnek alarak karşılaştıkları olay ve olguları fayda-zarar ekseninde değil; İslâm’ın hükümleri doğrultusunda değerlendirmesi, tercihlerini buna göre belirlemesi gerekir.
Amaçsızlığa sürükleyen bir yaklaşımla dünyaya bağlılık, dinin özünün reaksiyon gösterdiği bir cephe olmaktadır. Tevhidi yaklaşım, dünyayı imar ve kalkınma da olsa, hiçbir zaman kendi hakikatini manipüle eden, ruhunu tahrip eden ve varlığını ortadan kaldırmaya çalışan bir yönelişi kabul etmez. Hele de küçücük çıkarlar uğruna renksiz tavırlara bürünmek, insanı alçaltmaktan başka bir işe yaramaz.
Maddi çıkara endeksli mekanizmanın iç işleyiş mantığını ve bunun insanla olan ilişkisini Fromm şu saptamayla açıklamaktadır: “Modern Batı medeniyetinde ekonomik sistemin gelişmesini belirleyen “İnsan için iyi olan nedir?” sorusu, yerini “Sistemin gelişmesi için iyi olan nedir?” sorusuna bırakıyordu. Bu yanlış anlayışın insanlara iğne gibi batan sivri ucunu gizleyebilmek için de “Sistemin gelişmesine yarayan her şey insanın refahına, mutluluğuna da yararlıdır.” düşüncesine yaygınlık kazandırılıyordu. Bencilliğin, aç gözlülüğün ve sahip olma ihtirasının bulunmadığı toplumlar ilkel, o toplumlarda yaşayan insanlar ise “çocuksu” diye aşağılanmaya çalışılıyordu.”
“İlke” yerine “kazanç” veya “fayda” etkeni sosyal ilişkilerin belirleyeni olduğu takdirde ortaya birçok sorunun çıkmaması mümkün değildir. Bu nedenle gerek İslâmi yapılanmaları ve gerekse İslâmi kişiliği bekleyen tehlikelerden birisi “doğru”dan ziyade “işe yarayan”a meyleden pragmatik tavırlardır. Pragmatik tavırlar Müslümanlar için önemli bir zaaftır. Pragmatizm başarıyı ve güçlü olmayı hedeflediği için pragmatizmin etkisinde kalanlar ortamın koşullarını aşabilmek için ilkelerden ödün vermekte veya ilkesel tavrı bulandırmaktadırlar. İslâmi kimliğin netleşmesi sürecinde aşılması gereken engellerden birisi, belki de en önemlisi, pragmatizmdir. Çünkü pragmatizm yozlaşmayı doğurur.
Vahyi referans almayan bir topluma karşı ilkeli bir şekilde mücadele etmek gerek. Hiçbir peygamber hayatında savunduğu izzetli çizgiye zarar verebilecek bir tavır içerisine girmemiş ve pragmatik yaklaşımlarla sistem içerisindeki bir mekanizmaya talip olmamıştır.
İlkeli olmanın dünyada somut karşılığının hemen görülmemesi veya hiç görülmeyecek olması Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacında olanlar için pek bir şey ifade etmez.
Ancak bazılarının pragmatizmi kutsamaları üzüntü vericidir doğrusu. Gayba iman etmek gerektiği hususu yalnızca bir iddia olarak ortaya sürülüp dünyalık faydalar elde edebilmek uğruna Kur’an’ın vaatlerinden, ilkelerinden vazgeçilmesi Müslümanca bir tavır değildir.
Fırsatçılığın, etik dışı davranışların, sınıf atlama özlemlerinin kabarmasını engelleyen toplumsal zorlama mekanizmalarının zayıflaması, birlikte hareket bilincinin de zayıflamasına ve giderek ortadan kalkmasına neden olabilir. Bu, siyasal kültürün bozulmasına da yol açabilir. Siyasal kültürdeki bozulmanın toplumsal yapı üzerinde baskı ve şiddetten daha derin ve kalıcı izler bıraktığı gerçeği göz ardı edilmektedir çoğu zaman.
Siyasal pragmatistler alınan siyasal bir kararın sonuçlarını sübjektif olarak değerlendirir, kendi lehlerine olup olmadığına bakarlar. Buradaki faydacılık tek yanlı pozitif bir siyasal değerlendirmeye yol açar. Siyasal pragmatizmde değişken bir siyasal tavır söz konusudur. İrade sabit iken tavır değişkendir. Siyasal pragmatistler koşullara göre kendi siyasal tavırlarını alır veya değiştirirler. Bilinçsiz bir toplumda siyasal tavırları değiştirmek çok daha kolaydır.
Müslümanlar ne kadar bilinçli acaba?
Müslümanların bilinç düzeylerinde ciddi kırılmalar yaşanmaktadır. Yeni bir bilinç çerçevesi ve sistematik bir program üzerinde kafa yormak gerekirken Müslümanlar olumsuzlukların farkına bile varmadan kendilerini akıntıya bırakmışlardır. Yalnızca maddi başarıların önemsendiği, anlık hazlarla tatmin olunduğu geleceksiz hayatlar içerisinde bir kaybolma söz konusudur. Yanlış tercihler, yanlış ilişkiler, yanlış beklentiler… Bütün bunlar nedeniyle yaşanılan zamana, entelektüel hayata olumlu yönde katkıda bulunulamamaktadır maalesef. Bu da düşünceleri ve idealleri olmayan, yalnızca ihtiraslarının peşinde koşan varlıklara çevirmektedir Müslümanları. Bir tükeniş yaşanmaktadır ama bu tükenişin de farkında değildir Müslümanlar.
Kapitalist, seküler, liberal sistem tüm kavram ve kurumlarıyla yaşanan, değiştirici ve dönüştürücü gücü olan somut bir realite iken, İslâm yalnızca duygusal bir meşruiyet zemininde temsil edilmektedir. İslâm dünyasındaki halklar bilinçsiz süreçlerle, pragmatik savrulmalarla, ilkesiz tavırlarla sınanmaktadır. Tüm bu süreçler, pragmatik altüst oluşlar, bir bilinç seferberliği ile aşılabilir ancak. Olup bitenlerin tevhidî dünya görüşü dinamikleri ekseninde değerlendirilmesi gerekir.
Karşılaşılan sorunlarla ilgili olarak kapsamlı, derinlikli yüzleşmeler yapılamadığı için dünyanın, hayatın ve tarihin nasıl idrak edilebileceğine, İslâmi aidiyet tarzının nasıl tecrübe edilebileceğine, nasıl bir iradeye sahip olunacağına bir türlü karar verilememektedir.
Tüm bunlara rağmen bir İslâmi kimliğin oluşturulması gerekir. Bunun için özerk yapılar, mikro ortamlar ve inisiyatif alanlarının oluşturulması, oluşmuş bu alanlarda İslâmi bilincin ve formatın hâkim kılınması öncelenmek zorundadır. Yine; adaletin, güvenin, iffetin, dürüstlüğün ve benzeri erdemli tutum ve davranışların yaygınlaşması için herkesin çaba göstermesi gerekir.
“Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde muhtaçları doyurmaktır. Mesela yakın olan bir yetimi, ya da evsiz, barksız, yurtsuz, yuvasız bir düşkünü… Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir”. Beled/12-17 Bir nefes, bir nefes daha diyorum… Bir nefes daha istiyorum Allah’ım! Şu uçlarını …
Geçici bir konaklama yeridir dünya. Ölüm ile sona erecek değildir hayat. Bu dünyada mukim değil yolcudur insan. Ahiret yurduna alınan bir davettir insanın dünyaya gelişi. Asıl olan, kalıcı olan yerdir. Kalıcı olan yer ise ahiret yurdudur.
Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz.
Varlık dünyasının en mükemmeli olarak yaratılan insanın hayatını anlamlı kılan en önemli husus ona bir takım sorumluluklar verilerek ilahi kudret tarafından “mükellef” konumuna yükseltilmesidir. Meleklerin bile gıpta ettikleri bir konumdur bu. İnsanı mükellef kılan Kur’an nihilist yaklaşımı reddederek sorumluluk anlayışıyla gayeliliği ön planda tutmaktadır. Kur’an açısından sorumluluk kavramını, ilahi vahyin prensiplerini, peygamberi seziş ve anlayış …
Günümüzde toplumlar, iletişim ve bilişim dünyasında meydana gelen gelişmelere paralel olarak daha hızlı bir değişim geçirmekte ve bunun sonucu olarak da kuşaklar arasında ciddi çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Biraz da kaçınılmaz olan bu durum yeni kuşakların bir önceki kuşağın değerlerini önemli ölçüde sorgulayıp bu değerlerle arasına ciddi mesafeler koymalarını hatta zaman zaman bu değerlere karşı hasmane …
İlkesizlik ve Pragmatik Savrulmalar
Günümüzde Müslümanlar üç hastalıkla sınav halindedir. Bunlar; devletçilik, milliyetçilik (ulusçuluk) ve pragmatizmdir. İslâmi düşünce ile örtüşmeyen bu üç özellik Müslümanların kimlik bunalımı yaşamalarının en önemli nedenidir belki de. Çünkü Müslümanların pek çok ilişki biçimi devletçi, milliyetçi ve pragmatist zihin dünyasının etkisi altındadır.
İslâmi kesimin kültürel kodlarını esareti altına alan bu üç hastalık seküler değerler manzumesi tarafından biçimlenmektedir. Türk-İslâm anlayışından beslenen siyasal kültürde devlet kutsaldır ve her şeyden önce birlik ve beraberlik adına devlete zeval gelmemesi hâkim bir paradigmadır. Devletin dimdik ayakta durabilmesi adına gerektiğinde ödünler verilir.
Muhalefette iken bu tür yaklaşımları eleştirenler, zamanla yönetimi ele geçirdiklerinde değişim yapmak yerine kendileri değişir, uysallaşır ve önceden var olan ötekileştirme anlayışı bu yeni dönemde de devam eder. Öyle ki yönetimi ele geçirenler önceden reddettikleri ne varsa belki de tamamını meşrulaştırarak savunur duruma gelirler.
Öte yandan modern milliyetçiliğin öne sürdüğü ulus-devlet anlayışı ile inşa olunan Müslümanlar, bilerek ya da bilmeyerek milliyetçiliğin dar kalıpçı şekilleriyle düşünmeye, davranmaya başlarlar. Bu durumun esaslı bir şekilde sorgulanması kaçınılmazdır. Farklı etnik kökenden gelen Müslümanlar, seküler milliyetçiliğin dinsel versiyonu ile birbirinden uzaklaşmışlar ve İslâm’ın birleştirici ortak paydasında buluşma avantajını koruyamamışlardır. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Müslüman beldelerde daha çok savunmacı olarak gelişen milliyetçilik, giderek Müslümanların büyük bir kısmının zihniyet dünyasını şekillendirmiştir.
Pragmatizm hastalığının da doğru değerlendirilmesi gerek. Türkiye’de seküler yönelimli toplum kesimlerindeki yozlaşmaya paralel olarak İslâmi kesime hâkim olmaya başlayan tutum pragmatizmdir maalesef. Doğruluğu ve gerçekliği tek yanlı olarak yalnızca eylemlerin sonuçlarıyla değerlendiren ve yalnızca fayda açısından bakan akıma denmektedir pragmatizm. James’e göre bütün kuramlar, bilgiler insan hayatına katkı yaptıkları, insanın dünyadaki amacına yardımcı oldukları takdirde doğrudur. Somut bir yarar sağlamayan hiçbir şey anlamlı değildir. James, mutlak ve değişmez hiçbir sonuç öne sürmez ve düşüncede kendisine hareket noktası olarak sonucu seçer. Ona göre bilimde, felsefede, teolojide hiçbir tanım veya formül son ve değişmez değildir. Dolayısıyla James’e göre bir kuramın, bir düşüncenin anlamı söz konusu kuram veya düşüncenin işe yararlılığıyla belirlenir.
Dewey’e göre de düşüncenin doğruluğu o düşüncenin işe yararlığına bağlıdır. Yine Dewey’e göre, birer alet olan bilimsel yasa ve kuramlar uygulamada başarılı olmadıkları takdirde işe yaramadıkları için yanlış kabul edilir ve devreden çıkarılır.
Sonuç odaklı yaklaşım… Faydacılık… Bunlar daha somut ve cari anlamlarıdır pragmatizmin. Her sözcüğün arka planında ilişki içinde olduğu benzerlikten kurulu bir anlam dünyası bulunur. Bu anlam dünyası kaynağını somut olgulardan ve onun tarihselliğinden alır. Bu bakımdan kavramın tarihselliği ile etimolojik kökeni ayrılmaz bir bütün olur.
Pragmatizmin sınırları yoktur. Her an ve durumda kılık değiştirebilir, dil ve üslubunu farklılaştırabilir. Dün söylediklerini bugün söylenmemiş varsayar. Her dönem kendini farklı karakterlerle yeniler. Çünkü o, sermayenin ruhunu taşır. Sezgileri kuvvetlidir; nerede, ne zaman, nasıl davranılacağını iyi bilir. Kendisine zarar verebilecek her hamleye karşı tedbir alır, zamanlamasını iyi yapar.
“Pragmatizm, derin derin düşünmeye vakti olmayan bir toplumu yansıtır.” diyor, Horkheimer. Pragmatizm, tarihî bilinci olmayan, kendini güncelliğe teslim eden bir toplumun düşüncesidir.
Pragmatizm sayesinde amaç olan şeylerin sayısı giderek azalmaktadır. Çünkü pragmatizm asıl amaçları aşındırarak onları araç düzeyine indirgemektedir. Her şey pratik faydaya göre değerlendirilmektedir.
Pragmatizm, güçlü olanların her eyleminin “özgürlük” olarak patentlenmesine imkân sağlamıştır. Öyle ki davranışlar ne kadar akıl dışı ve adaletsiz olursa olsun “burası özgürlükler ülkesi” demek yeterli sayılmıştır güçlüler için.
“Bir şey uygulanabildiği ölçüde doğrudur.” şeklinde literatürde yerini alan faydacı önerme; öze değil biçime önem vermektedir. Olayların kuramsal akışından ziyade pratikteki başarının mutlaklığına dayanan bir anlayışın adıdır pragmatizm. Pragmatizmi, bir oteldeki çok farklı odalara açılan bir koridora benzetir bazıları. Nurettin Topçu ise “Pragmatizm, hakikati menfaate esir etmektir.” diyor.
Genel olarak egemen sınıfın çıkarlarını ve bunun bir ifadesi olarak iktidarını korumak için faydalı olan her şeyin doğru olduğu mantığından hareket eden pragmatizm, emperyalizm çağında birçok iktidarın genel felsefi eğilimidir. Onlar için tek kriter “fayda”dır. Faydalı olan aynı zamanda iyi olandır da. Ahlâk pratik fayda sağladığı hallerde doğrudur. Pragmatik ahlâk anlayışı da faydayı önceler çünkü. Pragmatizmde, ortaya konan eylemin sonucunda fayda varsa bu eylem ahlâka da uygundur. Bir eylemin herkesin çıkarına uygun olması beklenemeyeceği için pragmatizmin evrensel ahlâk yasası yoktur.
Pragmatizm, felsefeden ekonomiye birçok kullanım ve gelişim alanı olan bir düşünce sistematiğidir. Yalnızca bireysel anlamda değil, toplumsal anlamda da bu düşüncenin uygulanması pragmatizmi maddi doyumla, dolayısıyla materyalizmle eşdeğer hale getirmiştir. Öyle ki kişilerin kendilerine en faydalı olan eylemi gerçekleştirme düşüncesi toplumsal olarak ele alındığında kendi toplumuna fayda getirebilecek her eylemin doğru olarak kabul edilmesiyle sonuçlanmaktadır.
Pragmatik düşünce sonucunda elde edilen doğru, objektif ve mutlak değil, geçici bir süre için doğrudur. Amerikan toplumuna bakıldığında sonuca odaklı bir toplum olduğu görülecektir. Çünkü Amerikan toplumunda hem süreci değerlendirecek nesnel ölçütler yoktur hem de süreçle ilgilenmek onlar için bir anlam ifade etmez. Onlar için önemli olan sürecin ulaştığı sonuçtur. Bu nedenle, kişilerin çıkarları uğruna her şeyi yapabileceklerini gösteren “başarıya giden her yol doğrudur.” ifadesi o tür toplumlarda gerçek anlamını bulmaktadır. Din, ahlâk gibi kavramlardan tamamen sıyrılıp yalnızca dünyevi başarılara odaklanmak… Bunu devlet politikasına da uyarlamak…
Yalnızca Amerika’da mı bu böyle?
Geçmişte sosyal, kültürel, siyasal ve iktisadi hayattaki yozlaşma ve faydacı tutumları İslâm’dan esinlenerek idealist değerlerle eleştiren Müslümanların bir kısmının giderek kapitalist üretim ilişkileriyle ve liberal değerlerin biçimlendirdiği pragmatist tutumla hareket eder hale gelmeleri düşündürücüdür. Özellikle devletin üst düzey bürokrasisini oluşturan Müslümanların büyük bir sınavdan geçtikleri akla gelmemektedir çoğu zaman. Nitekim Müslümanların pratik hayatlarını biçimlendiren saik, “iyi niyet” olmaktan çok sonuç alıcı ve araçsalcı pratikler olmaya yüz tutmuştur. Zengin olmak veya bir mevkiîde yer almak adına başka kişileri, grupları dışlayan pragmatist tavra birçok insan da özenmektedir. Çıkarları onu gerektiriyor çünkü.
İşin içine çıkarlar girdiği zaman önceki birliktelikler dağılır, dostluklar biter. Zaten çıkara dayalı birliktelikte sadakat, vefa, sebat beklenmez. Aksine, çıkar anlayışı husumeti beraberinde getirir. Çıkarlar çatıştığında husumetin doğmaması mümkün mü? Çünkü çıkarcılık birleştirici bağ değil, bir tefrika unsurudur. Çıkara dayalı birlik çağrıları da tefrikaya yapılan çağrılardır. “Toplumsal çıkar”, “ilin çıkarları”, “bölgenin çıkarları” çağrıları bile birlikten ziyade tefrikanın nedeni olur. Çünkü birisinin fayda olarak gördüğü şeyin başka birine zararı olabilir. Fayda-zarar anlayışını değerlerin tek ölçüsü olarak görmek insanları vahşileştirir ve birbirini kemirmeye çalışan yaratıklara çevirir. Öyle ki “Gemisini kurtaran kaptan!”, “Büyük balık küçük balığı yutar.”, “Ezilmemek için ezmelisin!” şeklindeki anlayış topluma hâkim olur.
“Sizden biriniz kendisi için istediği şeyi din kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai, İbni Mace)
Bu tür toplumlarda insanlar merhametsiz, bencil olurlar. Aldatmak, dolandırmak, çalmak gibi eylemler sıradanlaşır ve herhangi bir tepkiyle karşılaşmaz olur. İnsan süfli isteklerine ram olunca ihtirasların kasırgası içinde düşüncesi zaafa uğrar, vahşi varlıklardan daha tehlikeli hale gelir.
“Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” (Furkan 43)
Müslümanların pratik hayatlarında asıl belirleyici olan “fayda” değil; İslâm’ın hükümleri olmak zorundadır. İslâm’ın “hayır” olarak gördüğü hayır, “şer” olarak gördüğü ise şerdir. Müslümanlar için iyiyi-kötüyü, güzeli-çirkini, hayrı-şerri belirleyecek kaynak ancak Kur’an’dır, sünnettir.
Pragmatist yaklaşımda iyi-kötü, fayda-zarar, hayır-şer, belirli bir kaynak tarafından belirlenmez. Çünkü bu kavramlar her ortama ve her zamana göre farklılaşır. İslâm’ın hayır olarak gördüğü bir şey pragmatistler tarafından şer olarak görülebilir ve doğru kabul edilmeyebilir. Örneğin cihad… Cihad bazı zorlukları da beraberinde getirir kuşkusuz. Mali, bedenî… Pragmatist anlayışa göre cihad fayda değil, zarar veren bir eylem türüdür. Oysa İslâm’ın cihada bakış açısı oldukça farklıdır:
“Savaş hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara 216)
Batı medeniyetinin hedefini “eşyaya sahip olmak” veya “dünyevileşmek” şeklinde belirlemesi, Batı’nın lineer ilerleme anlayışının oluşmasında belirleyici olmuştur kuşkusuz. Batı medeniyeti, doğası gereği toplumların sürekli gelişme içinde olduğunu, daha ileri bir geleceğe doğru yol almak için büyümek gerektiğini bir inanç haline getirmiştir.
Büyüme ve gelişme… Bu iki şey birbirine çok karıştırılır. Büyüme, nicel artış demektir. Gelişme ise niteliği anlatır. Ne yazık ki nicel büyüme pragmatik zihniyet tarafından gelişme olarak sunulur çoğu zaman. Oysa insanlığın “insan olmak” gibi bir amacı var ise iktisadi merkezli ilerlemelerin insana mutluluk getirmeyeceği bilinmek zorundadır. Eşyaya sahip olunmakla insan olmak arasında doğru bir orantı kurmak mümkün değildir.
İslâm medeniyetinde toplumsal kalkınmayı maddi temellere dayandırmanın ötesinde ilim, sanat ve ahlâk temellerine dayandırma anlayışı hâkimdir. Öyle ki zenginlikten çok eşitlik ve adalete önem verilmiştir. Müslümanlar, bazılarının zenginleşerek bu sayede başkalarını tahakküm altına almasını hoş görmüyorlardı. İslâm medeniyeti “insanileşme” merkezlidir. Her devrin insanı Asr-ı Saadet’i örnek alıp onların verdiği mücadeleyi vererek insan olmak sürecinde yol alabilir.
Kur’an’a göre insan, Allah’ın kulu ve yeryüzünün halifesidir. İnsanın hem Allah’a hem de mahlûkata karşı sorumluluğu, onun insan olması nedeniyle sahip olduğu haklardan önce gelir. Lord Northbourne, “İlerlemeye Farklı Bakış” adlı eserinde gerçek ilerlemenin “yatay” yani dünyevi başarılarla değil “dikey” yani Allah’a yaklaştıran başarılarla gerçekleşeceğini söylemektedir.
İnsan, hayvansallık derecesindeki primitif bir durumdan tam gelişmişlik durumuna yükselirse o zaman pozitif yönde bir değişimden söz edilebilir ancak. Bunun tersi durumunda ise değişim negatif yöne doğru oluyor demektir. Gelişmişlik durumuna yükselmek çok da zor değildir, ilkeli bir şekilde düzgün yol alan için… Teslimiyet olsun yeter ki.
İnsanların doğru görmediği şeyler aslında kendileri için doğru olabilir. Eylemlerin belirlenmesindeki ölçüt insanın sağladığı menfaat veya zarar değil; İslâm’ın o konuyla ilgili hükmüdür. Müslüman’a düşen, kâr-zarar hesabı yapmak yerine İslâm’ın hükümlerine teslim olmaktır.
“Allah ve Rasulü bir işe hükmettiği zaman mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasulüne isyan ederse artık gerçekten o apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” (Ahzab 36)
İslâm, insanlara, gerçek faydanın ancak Allah’ın hoşnutluğunu elde etmekle mümkün olduğunu bildirir. Müslüman için gerçek mutluluk, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmakla elde edilir çünkü. Allah’ın hoşnutluğundan uzak kalmak sıkıntıyı, musibeti, fitneyi davet etmek demektir.
Ölçü pragmatizm değil; İslâm’ın buyruk ve yasaklarıdır. İslâm vahye dayanır ve tamamlanmış bir süreçtir. Nitekim Rasulullah (sav), sahabelere işkence edildiği, baskı ve şiddetin uygulandığı sancılı dönemde kendisine dönemin egemen güçleri tarafından gelen teklifleri fayda-zarar bağlamında değerlendirmemiş, vahyin belirlediği doğrultuda hareket etmiştir. Müslümanların da Rasulullah’ı örnek alarak karşılaştıkları olay ve olguları fayda-zarar ekseninde değil; İslâm’ın hükümleri doğrultusunda değerlendirmesi, tercihlerini buna göre belirlemesi gerekir.
Amaçsızlığa sürükleyen bir yaklaşımla dünyaya bağlılık, dinin özünün reaksiyon gösterdiği bir cephe olmaktadır. Tevhidi yaklaşım, dünyayı imar ve kalkınma da olsa, hiçbir zaman kendi hakikatini manipüle eden, ruhunu tahrip eden ve varlığını ortadan kaldırmaya çalışan bir yönelişi kabul etmez. Hele de küçücük çıkarlar uğruna renksiz tavırlara bürünmek, insanı alçaltmaktan başka bir işe yaramaz.
Maddi çıkara endeksli mekanizmanın iç işleyiş mantığını ve bunun insanla olan ilişkisini Fromm şu saptamayla açıklamaktadır: “Modern Batı medeniyetinde ekonomik sistemin gelişmesini belirleyen “İnsan için iyi olan nedir?” sorusu, yerini “Sistemin gelişmesi için iyi olan nedir?” sorusuna bırakıyordu. Bu yanlış anlayışın insanlara iğne gibi batan sivri ucunu gizleyebilmek için de “Sistemin gelişmesine yarayan her şey insanın refahına, mutluluğuna da yararlıdır.” düşüncesine yaygınlık kazandırılıyordu. Bencilliğin, aç gözlülüğün ve sahip olma ihtirasının bulunmadığı toplumlar ilkel, o toplumlarda yaşayan insanlar ise “çocuksu” diye aşağılanmaya çalışılıyordu.”
“İlke” yerine “kazanç” veya “fayda” etkeni sosyal ilişkilerin belirleyeni olduğu takdirde ortaya birçok sorunun çıkmaması mümkün değildir. Bu nedenle gerek İslâmi yapılanmaları ve gerekse İslâmi kişiliği bekleyen tehlikelerden birisi “doğru”dan ziyade “işe yarayan”a meyleden pragmatik tavırlardır. Pragmatik tavırlar Müslümanlar için önemli bir zaaftır. Pragmatizm başarıyı ve güçlü olmayı hedeflediği için pragmatizmin etkisinde kalanlar ortamın koşullarını aşabilmek için ilkelerden ödün vermekte veya ilkesel tavrı bulandırmaktadırlar. İslâmi kimliğin netleşmesi sürecinde aşılması gereken engellerden birisi, belki de en önemlisi, pragmatizmdir. Çünkü pragmatizm yozlaşmayı doğurur.
Vahyi referans almayan bir topluma karşı ilkeli bir şekilde mücadele etmek gerek. Hiçbir peygamber hayatında savunduğu izzetli çizgiye zarar verebilecek bir tavır içerisine girmemiş ve pragmatik yaklaşımlarla sistem içerisindeki bir mekanizmaya talip olmamıştır.
Ancak bazılarının pragmatizmi kutsamaları üzüntü vericidir doğrusu. Gayba iman etmek gerektiği hususu yalnızca bir iddia olarak ortaya sürülüp dünyalık faydalar elde edebilmek uğruna Kur’an’ın vaatlerinden, ilkelerinden vazgeçilmesi Müslümanca bir tavır değildir.
Fırsatçılığın, etik dışı davranışların, sınıf atlama özlemlerinin kabarmasını engelleyen toplumsal zorlama mekanizmalarının zayıflaması, birlikte hareket bilincinin de zayıflamasına ve giderek ortadan kalkmasına neden olabilir. Bu, siyasal kültürün bozulmasına da yol açabilir. Siyasal kültürdeki bozulmanın toplumsal yapı üzerinde baskı ve şiddetten daha derin ve kalıcı izler bıraktığı gerçeği göz ardı edilmektedir çoğu zaman.
Siyasal pragmatistler alınan siyasal bir kararın sonuçlarını sübjektif olarak değerlendirir, kendi lehlerine olup olmadığına bakarlar. Buradaki faydacılık tek yanlı pozitif bir siyasal değerlendirmeye yol açar. Siyasal pragmatizmde değişken bir siyasal tavır söz konusudur. İrade sabit iken tavır değişkendir. Siyasal pragmatistler koşullara göre kendi siyasal tavırlarını alır veya değiştirirler. Bilinçsiz bir toplumda siyasal tavırları değiştirmek çok daha kolaydır.
Müslümanlar ne kadar bilinçli acaba?
Müslümanların bilinç düzeylerinde ciddi kırılmalar yaşanmaktadır. Yeni bir bilinç çerçevesi ve sistematik bir program üzerinde kafa yormak gerekirken Müslümanlar olumsuzlukların farkına bile varmadan kendilerini akıntıya bırakmışlardır. Yalnızca maddi başarıların önemsendiği, anlık hazlarla tatmin olunduğu geleceksiz hayatlar içerisinde bir kaybolma söz konusudur. Yanlış tercihler, yanlış ilişkiler, yanlış beklentiler… Bütün bunlar nedeniyle yaşanılan zamana, entelektüel hayata olumlu yönde katkıda bulunulamamaktadır maalesef. Bu da düşünceleri ve idealleri olmayan, yalnızca ihtiraslarının peşinde koşan varlıklara çevirmektedir Müslümanları. Bir tükeniş yaşanmaktadır ama bu tükenişin de farkında değildir Müslümanlar.
Kapitalist, seküler, liberal sistem tüm kavram ve kurumlarıyla yaşanan, değiştirici ve dönüştürücü gücü olan somut bir realite iken, İslâm yalnızca duygusal bir meşruiyet zemininde temsil edilmektedir. İslâm dünyasındaki halklar bilinçsiz süreçlerle, pragmatik savrulmalarla, ilkesiz tavırlarla sınanmaktadır. Tüm bu süreçler, pragmatik altüst oluşlar, bir bilinç seferberliği ile aşılabilir ancak. Olup bitenlerin tevhidî dünya görüşü dinamikleri ekseninde değerlendirilmesi gerekir.
Karşılaşılan sorunlarla ilgili olarak kapsamlı, derinlikli yüzleşmeler yapılamadığı için dünyanın, hayatın ve tarihin nasıl idrak edilebileceğine, İslâmi aidiyet tarzının nasıl tecrübe edilebileceğine, nasıl bir iradeye sahip olunacağına bir türlü karar verilememektedir.
Tüm bunlara rağmen bir İslâmi kimliğin oluşturulması gerekir. Bunun için özerk yapılar, mikro ortamlar ve inisiyatif alanlarının oluşturulması, oluşmuş bu alanlarda İslâmi bilincin ve formatın hâkim kılınması öncelenmek zorundadır. Yine; adaletin, güvenin, iffetin, dürüstlüğün ve benzeri erdemli tutum ve davranışların yaygınlaşması için herkesin çaba göstermesi gerekir.
İlgili Yazılar
Sarp Yokuşu Aşabilmek
“Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde muhtaçları doyurmaktır. Mesela yakın olan bir yetimi, ya da evsiz, barksız, yurtsuz, yuvasız bir düşkünü… Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir”. Beled/12-17 Bir nefes, bir nefes daha diyorum… Bir nefes daha istiyorum Allah’ım! Şu uçlarını …
Kim Yolcu Değil Ki Bu Dünyada?
Geçici bir konaklama yeridir dünya. Ölüm ile sona erecek değildir hayat. Bu dünyada mukim değil yolcudur insan. Ahiret yurduna alınan bir davettir insanın dünyaya gelişi. Asıl olan, kalıcı olan yerdir. Kalıcı olan yer ise ahiret yurdudur.
Denetimli Özgürlük!
Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz.
Sorumluluk Bilinci
Varlık dünyasının en mükemmeli olarak yaratılan insanın hayatını anlamlı kılan en önemli husus ona bir takım sorumluluklar verilerek ilahi kudret tarafından “mükellef” konumuna yükseltilmesidir. Meleklerin bile gıpta ettikleri bir konumdur bu. İnsanı mükellef kılan Kur’an nihilist yaklaşımı reddederek sorumluluk anlayışıyla gayeliliği ön planda tutmaktadır. Kur’an açısından sorumluluk kavramını, ilahi vahyin prensiplerini, peygamberi seziş ve anlayış …
Toplumu Ayakta Tutan Değer: Yardımlaşma
Günümüzde toplumlar, iletişim ve bilişim dünyasında meydana gelen gelişmelere paralel olarak daha hızlı bir değişim geçirmekte ve bunun sonucu olarak da kuşaklar arasında ciddi çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Biraz da kaçınılmaz olan bu durum yeni kuşakların bir önceki kuşağın değerlerini önemli ölçüde sorgulayıp bu değerlerle arasına ciddi mesafeler koymalarını hatta zaman zaman bu değerlere karşı hasmane …