Yegâne İlah ve Yaratıcı olan Allah tarafından insana önerilen bireysel veya toplumsal sorumlukların, kabul edilebilir geçerli bir mazeret olmaksızın terk edilmesi “Kirlenme”dir.
Günümüzde ister kalbî melekeleri açısından isterse akletmemeye bağlı olarak bir şekilde kirlenmiş olan insan isimli varlığın Yaratıcısının buyruklarıyla yaşadığı sorunlar, hayatın her alanında belirgin bir şekilde göze çarpmaktadır. Bu insan Müslüman olmadığı için kirlendiği gibi Müslüman adını aldıktan sonra da sorumluluklarını “emanet” bilinciyle yerine getirmemesi durumunda “zalim” ve “cahil” kimliği (33/ Ahzap 72) onu kirlenmeye açık hale getirecektir. Kirlenirken aldığı mesafeler veya süreçler değişik isimler almasına yol açtığı için Kur’an’ın ayetleri ışığında insan isimli varlığı eğilimleriyle ele alacağız.
İnsanın bireysel veya toplumsal sorumluluklarından kaçışı sürecinde aldığı isimlere baktığımızda, isim almada onun davranış tarzının etkili olduğunu görmekteyiz. İsimlerin tamamını veren Allah’tır. Âdem’e öğretilen isimlerin içeriğine vakıf olmamakla beraber, insanın aldığı isimleri veren Allah’ın insanın en temel eğilimlerini esas aldığını söyleyebiliriz. Zira kalbî veya aklî değişimlerin başlatıcıları en temeldeki eğilimlerdir ve arınma gibi kirlenmeyi de bu eğilimler belirlemektedir.
İnsan, doğru ile yanlış arasında bir tercihte bulunması konusunda serbest bırakılmıştır. Aksi takdirde bir isim alması mümkün değildir. Değişimin temel belirleyicilerini “sorumluluk alma” veya “sorumluluktan kaçma” olarak ele alırsak, “arınma” veya “kirlenme” de “üzerinde bulunulan hâl” olarak karşımıza çıkar. Örneğin “arınma” iyi bir ad almasının süreçteki hâli iken; “kirlenme” de kötü bir ad almasının süreçteki hâlidir.
“Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip geçti. Şüphesiz biz insanı karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören kıldık. Biz ona yolu gösterdik; şükredici veya küfredici olması artık ona kalmıştır.” (70/ İnsan, 1-3)
İnsan, bireysel veya toplumsal sorumlulukları dışında bir alanda denenmez.
Denenme sırasında bireysel ve toplumsal sorumlulukları insan için bir değer taşımaz da Allah’ın sunduğu önerileri görmezden gelip yaratılışından gelen değerlerin üzerini örtecek olursa olumlu bir değişime de taraf olmayacağı kesinleşir ve kirlenmesi onu olumsuz isimlerden bir isme hazırlar. Kirlenme neticesinde alabileceği en kötü isim.
“Kâfir” ismidir. Kâfir olan kişi kirlenmeyi bir süreç olarak yaşayıp üzerinde bulunduğu hali kemale erdirince kendiliğinden bu ismi alır. Bu ismi alan birisi için de başta Allah’ın varlığı olmak üzere, kendisine öneri sunan kitabî ayetlerin, nimetlerin veya hükümlerin bir değeri kalmamıştır. Zamanında yol gösterilen insanın bu noktadan sonra uyarılması da istenilen değişimi başlatmaz. Artık ona verilen işitmenin ve görmenin de bir değeri yoktur.
“Andolsun, elçilerimiz onlara açık deliller getirmişlerdir. Fakat önceden yalanladıklarından ötürü inanmaya yanaşmadılar. Allah, kâfirlerin kalplerini işte böyle mühürler.” (7/A’râf, 101)
“Kalpleri vardır, ama onlarla gerçeği kavramazlar; gözleri vardır, fakat onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. Hayvanlar gibidir onlar, hatta daha da sapık/yoldan çıkmış.” (7/A’râf, 179)
“Gerçek şu ki, kâfir olanları uyarsan da uyarmasan da onlar için fark etmez; iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için büyük bir azap vardır.” (2/Bakara, 6-7 )
Değişim geçirenlerin üzerinde bulundukları halin kendisi gerçekten önemlidir.
Bizimle olan anlaşmalarını bozdukları için, onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık.” (5/Mâide, 14)
Kişi yaptığı anlaşmayı bozduğunda lanete uğramaktadır. Kalbi de bu yeni duruma göre şekil almakta ve ifade edildiği gibi katılaşmaktadır. Bu değişim üzerelerken yaptıkları amelleri de onlara hayır getirmemektedir.
“Yaptıkları şey, kalplerini pasa boğdu.” (83/Mutaffifin, 14)
Zira bunların amelleri kirlenmede kısır döngüden başka bir işlev yapmamış, sonuçta kalplerini pas kaplamıştır. Küfürle noktalanacak olan bu süreçte nelerin yaşandığını da yine Kur’an haber vermektedir:
“Hiç olmazsa azabımız kendilerine gelince yalvarmaları gerekmez miydi? Fakat kalpleri katılaşmış ve şeytan yaptıklarını onlara cazip göstermişti.” (6/En’âm, 43)
Yapılanları cazip görme, aklî bir melekenin de bozulmasına önemli işarettir. Kişi hakkıyla düşünmediği zaman kendi mantıksal kurgusu ona doğruyu eğri diye gösterir. Düşünememe halinin kalpteki bir hastalıktan kaynaklandığını da Kur’an’dan anlamak mümkündür:
“Kur’an’ı düşünmeyecekler mi, yoksa kalpleri üstünde kilitler mi var?” (47/Muhammed, 24).
İnsan ki kalbi ve kulakları mühürlenmiş, gözleri de perdelenmiş bir duruma gelmiştir. Hayvanlaşmış, daha da sapıklaşmış ve iman etmemeye kadar sürüklenmiştir. Kirlenme kalpte başlayan bir geçmişe sahip olduğu için, takdir gereği bu kalbin üzerine mühür vurulmuştur. Üzerine mühür vurulan kalbin görme ve işitme melekelerinden mahrum bırakılmasıyla da süreç tamamlanmıştır:
“Gerçekten kâfir olanları inzâr etsen de etmesen de (azap ile korkutsan da korkutmasan da) fark etmez. Çünkü onlar iman etmezler.” (2/Bakara, 6)
Arınma halini sürdürenlere gelince, akıbet olarak şükredici mü’minlerden olmuşlardır:
“… Allah imanı size sevdirdi ve onu kalplerinize güzelleştirdi. Hakikati inkâr etmeyi, günah işlemeyi ve karşı çıkmayı size çirkin gösterdi.” (49/Hucurat, 7)
Kalbin kendisi -Arapça dil bilgisi açısından incelendiğinde- değişim ve dönüşümü ifade etmektedir. İnsan, öğüdü dinleyen ve itaat eden konumundayken kalbinin işitme/(semi) ve görme/(basar) melekeleri kalbin değişimini iman etme yönünde başlatmaktadır. İşitip isyan eden konumunda da bu değişimin yönü küfretmeye doğrudur. Yani insan değişiminde ilk değişim noktası kalptir. İsrailoğullarının “işittik, isyan ettik” demeleri yüzünden küfre girdiklerini ve küfürlerinden dolayı kalplerine buzağı içirildiğini (2/Bakara, 93); inkâr edenlerin “kalplerinde maraz bulunduğunu” (2/Bakara, 10), bu kalbin zamanla “taşlaştığını” (2/Bakara, 74), Kur’an’dan öğrenmekteyiz. Yüce Allah, “Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer” (8/Enfal, 24) buyurmaktadır. İnananların “Rabbimiz, bizi doğruya götürdükten sonra kalplerimizi eğriltme ve katından bize rahmet bahşet!” (3/Al-i İmran, 8) şeklindeki duaları, değişimlerini hayır üzere sürdürme arzularının samimi ifadesidir.
İnsanın geçirdiği bütün değişimler bireysel veya sosyal bir sorumluluktan kopuş eşliğinde gerçekleşmiştir. Örneğin bir insana münafıklaşma sürecini yaşatan en temel şey, gerçekte mü’min olmadığı halde bir takım çıkarlarını gözeterek mü’minmiş gibi davranmasıdır. İnsan böyle davranarak kalbine yeteri kadar değişim yaşatır ve artık kopup gideceği yerin eşiğine kadar gelir. Kur’an’da, hesap gününün sahnelerinden bir sahne sunulurken bizler de mü’min ve münafık olanların durumlarına şahit kılınırız: “O gün, mü’min erkeklerle mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. ‘Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalacağınız, altından ırmaklar akan cennetlerdir’ işte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: ‘Ne olur bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık yararlanalım.’, ‘Onlara, geldiğiniz yere (dünyaya) dönün de bir nur arayıp bulmaya çalışın’ denilir. Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilmiştir. Onun iç yanında rahmet dış yanında azap vardır. Münafıklar onlara seslenirler: ‘Biz sizlerle birlikte değil miydik?’ Derler ki: ‘Evet, ancak siz kendinizi fitneye düşürdünüz, Müslümanları acı ve yıkımların sarmasını gözetip sonucu gözetlediniz ve şüphe ettiniz. Temennileriniz/beklentileriniz sizi aldattı. O aldatıcı da Allah’ın emri gelinceye kadar sizi Allah’a karşı yanlış zanlarla aldattı. Artık bugün sizlerden de inkâr edenlerden de bir fidye alınmaz. Varacağınız yer ateştir. Dostunuz da o sizi aldatandır. O ne kötü bir gidiş yeridir.” (57/Hadid, 12-15)
Mü’minlere her türlü baskı, işkence, haksızlık, sindirme operasyonları yapılırken ve onlar her türlü iftira ve karalamalara maruz kalırken, üstelik hayatın her alanından dışlanmışlarken, zayıf ve mahrum bırakılmışlarken, kirlenerek münafık ismi alacakların kirlenme süreci elbette incelenmelidir. Hem mü’minlerden görünüp hem de onlar her türlü bela ve musibetlerle sınanıyorlarken sonucun mü’minlerin aleyhine noktalanmasını beklemek bir süreç olduğu için incelenmelidir. Bu kirlenme şekli, Hadid Suresi’nde belirtildiği gibi, aşama aşama onları ateşe yaklaştırmaktadır. Kur’an’da münafıkların amellerine vurgu yapılırken onların Allah’a bir ucundan ibadet ettiklerine değinilir.
Kirlenmenin akletmeme ile ilintisine gelince, Kur’an’da pek çok âyet, sapıtan kimselerin akıllarını kullanamayan kimseler olduğunu belirtmektedir. Cehennemin bekçileri azaba atılan inkârcılara, ‘Size uyarıcı bir peygamber gelmedi mi?’ diye sorduklarında, bir uyarıcının geldiğini ancak yalanladıklarını söylerler (67/ Mülk, 8-9) ve devamında, “…ve derler ki eğer biz işiten ve akleden olsaydık bu çılgın ateşin içinde bulunmazdık.” (67/ Mülk, 10) şeklinde önemli bir itirafta bulunurlar. “Küfredenlerin misali, sade bir çağırma veya bağırmadan başkasını duymaz bir kulakla haykıranın haline benzer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da etmezler. ”(2/ Bakara, 171) “İçlerinden seni dinlemeye gelenler de var; akılları olmayan sağırlara sen mi işittireceksin?” (10/Yunus, 42). Gerçekte “Allah katında canlıların en kötüsü sağır ve dilsiz olup da aklını kullanamayanlardır.” (8 / Enfâl, 22) Rabbimiz tarafından verilen misalleri anlayabilmek için bilmek şartı da önemli bir şarttır. Rabbimiz, “Ancak bilenlerin akledebileceği” gerçeğine dikkat çekmektedir. (29/ Ankebut, 43) (devam edecektir)
“Kulluk nedir?” diye sorulduğunda ise; ‘Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik; O’nun sınırlarını aşmayan, emirlerini ise eksiltmeyen bir yaşam biçimi’ olduğu dile getirilebilir. O’nun rızası gözetilerek ortaya koyulan her iş, oluş, eylem kulluğun bir parçası hâline gelmektedir. Bu tanımın, kulluğun yapılabilecek en geniş anlamdaki tanımı olduğu söylenebilir. Kulluğun bir cüz’ü olarak ise; Allah’ın kullarına belirli zamanlarda ve belirli şekillerde yapılmasını emrettiği fiiller olan (namaz, oruç, hac, zekât vb.) ibadetlerden bahsedilebilir.
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.
Ne yapmalıyım diye düşündüm hala düşünüyorum. İsrail ve ona yardım edenlerin mallarına karşı bir boykottan söz ediliyor. Tamam, diyorum. Markette daha önceleri yetmiş dokuz liraya satılan Domestos kırk liraya düşürülmüştü. Her müşteriye kasadaki masum kız tarafından özellikle indiriminden söz açılıp pazarlanmaya çalışılıyordu. İşte diyorum, karşımda ciddi bir imtihan suali. Cebimdeki para beni tahrik ediyor, elinde avucunda başka ne kaldı hadi davran al bu ucuzlukta şu kimyasal nesneyi de eşin sevinsin. Ama benim içimde bir başka ben daha var. O diyor ki sor bakalım senin memleketin Elaziz’deki Coca Cola dolum tesislerinin kapısına kilit vurulmuş mudur; Endonezya’da McDonalds’ların iflas ettirildiği gibi.
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.
İnsanın Bireysel ve Toplumsal Kirlenme Sorunu
(1-İnsanın İsim Alma Süreçleri)
Yegâne İlah ve Yaratıcı olan Allah tarafından insana önerilen bireysel veya toplumsal sorumlukların, kabul edilebilir geçerli bir mazeret olmaksızın terk edilmesi “Kirlenme”dir.
Günümüzde ister kalbî melekeleri açısından isterse akletmemeye bağlı olarak bir şekilde kirlenmiş olan insan isimli varlığın Yaratıcısının buyruklarıyla yaşadığı sorunlar, hayatın her alanında belirgin bir şekilde göze çarpmaktadır. Bu insan Müslüman olmadığı için kirlendiği gibi Müslüman adını aldıktan sonra da sorumluluklarını “emanet” bilinciyle yerine getirmemesi durumunda “zalim” ve “cahil” kimliği (33/ Ahzap 72) onu kirlenmeye açık hale getirecektir. Kirlenirken aldığı mesafeler veya süreçler değişik isimler almasına yol açtığı için Kur’an’ın ayetleri ışığında insan isimli varlığı eğilimleriyle ele alacağız.
İnsanın bireysel veya toplumsal sorumluluklarından kaçışı sürecinde aldığı isimlere baktığımızda, isim almada onun davranış tarzının etkili olduğunu görmekteyiz. İsimlerin tamamını veren Allah’tır. Âdem’e öğretilen isimlerin içeriğine vakıf olmamakla beraber, insanın aldığı isimleri veren Allah’ın insanın en temel eğilimlerini esas aldığını söyleyebiliriz. Zira kalbî veya aklî değişimlerin başlatıcıları en temeldeki eğilimlerdir ve arınma gibi kirlenmeyi de bu eğilimler belirlemektedir.
İnsan, doğru ile yanlış arasında bir tercihte bulunması konusunda serbest bırakılmıştır. Aksi takdirde bir isim alması mümkün değildir. Değişimin temel belirleyicilerini “sorumluluk alma” veya “sorumluluktan kaçma” olarak ele alırsak, “arınma” veya “kirlenme” de “üzerinde bulunulan hâl” olarak karşımıza çıkar. Örneğin “arınma” iyi bir ad almasının süreçteki hâli iken; “kirlenme” de kötü bir ad almasının süreçteki hâlidir.
“Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip geçti. Şüphesiz biz insanı karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören kıldık. Biz ona yolu gösterdik; şükredici veya küfredici olması artık ona kalmıştır.” (70/ İnsan, 1-3)
İnsan, bireysel veya toplumsal sorumlulukları dışında bir alanda denenmez.
Denenme sırasında bireysel ve toplumsal sorumlulukları insan için bir değer taşımaz da Allah’ın sunduğu önerileri görmezden gelip yaratılışından gelen değerlerin üzerini örtecek olursa olumlu bir değişime de taraf olmayacağı kesinleşir ve kirlenmesi onu olumsuz isimlerden bir isme hazırlar. Kirlenme neticesinde alabileceği en kötü isim.
“Kâfir” ismidir. Kâfir olan kişi kirlenmeyi bir süreç olarak yaşayıp üzerinde bulunduğu hali kemale erdirince kendiliğinden bu ismi alır. Bu ismi alan birisi için de başta Allah’ın varlığı olmak üzere, kendisine öneri sunan kitabî ayetlerin, nimetlerin veya hükümlerin bir değeri kalmamıştır. Zamanında yol gösterilen insanın bu noktadan sonra uyarılması da istenilen değişimi başlatmaz. Artık ona verilen işitmenin ve görmenin de bir değeri yoktur.
“Andolsun, elçilerimiz onlara açık deliller getirmişlerdir. Fakat önceden yalanladıklarından ötürü inanmaya yanaşmadılar. Allah, kâfirlerin kalplerini işte böyle mühürler.” (7/A’râf, 101)
“Kalpleri vardır, ama onlarla gerçeği kavramazlar; gözleri vardır, fakat onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. Hayvanlar gibidir onlar, hatta daha da sapık/yoldan çıkmış.” (7/A’râf, 179)
“Gerçek şu ki, kâfir olanları uyarsan da uyarmasan da onlar için fark etmez; iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için büyük bir azap vardır.” (2/Bakara, 6-7 )
Değişim geçirenlerin üzerinde bulundukları halin kendisi gerçekten önemlidir.
Bizimle olan anlaşmalarını bozdukları için, onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık.” (5/Mâide, 14)
“Yaptıkları şey, kalplerini pasa boğdu.” (83/Mutaffifin, 14)
Zira bunların amelleri kirlenmede kısır döngüden başka bir işlev yapmamış, sonuçta kalplerini pas kaplamıştır. Küfürle noktalanacak olan bu süreçte nelerin yaşandığını da yine Kur’an haber vermektedir:
“Hiç olmazsa azabımız kendilerine gelince yalvarmaları gerekmez miydi? Fakat kalpleri katılaşmış ve şeytan yaptıklarını onlara cazip göstermişti.” (6/En’âm, 43)
Yapılanları cazip görme, aklî bir melekenin de bozulmasına önemli işarettir. Kişi hakkıyla düşünmediği zaman kendi mantıksal kurgusu ona doğruyu eğri diye gösterir. Düşünememe halinin kalpteki bir hastalıktan kaynaklandığını da Kur’an’dan anlamak mümkündür:
“Kur’an’ı düşünmeyecekler mi, yoksa kalpleri üstünde kilitler mi var?” (47/Muhammed, 24).
İnsan ki kalbi ve kulakları mühürlenmiş, gözleri de perdelenmiş bir duruma gelmiştir. Hayvanlaşmış, daha da sapıklaşmış ve iman etmemeye kadar sürüklenmiştir. Kirlenme kalpte başlayan bir geçmişe sahip olduğu için, takdir gereği bu kalbin üzerine mühür vurulmuştur. Üzerine mühür vurulan kalbin görme ve işitme melekelerinden mahrum bırakılmasıyla da süreç tamamlanmıştır:
“Gerçekten kâfir olanları inzâr etsen de etmesen de (azap ile korkutsan da korkutmasan da) fark etmez. Çünkü onlar iman etmezler.” (2/Bakara, 6)
Arınma halini sürdürenlere gelince, akıbet olarak şükredici mü’minlerden olmuşlardır:
“… Allah imanı size sevdirdi ve onu kalplerinize güzelleştirdi. Hakikati inkâr etmeyi, günah işlemeyi ve karşı çıkmayı size çirkin gösterdi.” (49/Hucurat, 7)
Kalbin kendisi -Arapça dil bilgisi açısından incelendiğinde- değişim ve dönüşümü ifade etmektedir. İnsan, öğüdü dinleyen ve itaat eden konumundayken kalbinin işitme/(semi) ve görme/(basar) melekeleri kalbin değişimini iman etme yönünde başlatmaktadır. İşitip isyan eden konumunda da bu değişimin yönü küfretmeye doğrudur. Yani insan değişiminde ilk değişim noktası kalptir. İsrailoğullarının “işittik, isyan ettik” demeleri yüzünden küfre girdiklerini ve küfürlerinden dolayı kalplerine buzağı içirildiğini (2/Bakara, 93); inkâr edenlerin “kalplerinde maraz bulunduğunu” (2/Bakara, 10), bu kalbin zamanla “taşlaştığını” (2/Bakara, 74), Kur’an’dan öğrenmekteyiz. Yüce Allah, “Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer” (8/Enfal, 24) buyurmaktadır. İnananların “Rabbimiz, bizi doğruya götürdükten sonra kalplerimizi eğriltme ve katından bize rahmet bahşet!” (3/Al-i İmran, 8) şeklindeki duaları, değişimlerini hayır üzere sürdürme arzularının samimi ifadesidir.
İnsanın geçirdiği bütün değişimler bireysel veya sosyal bir sorumluluktan kopuş eşliğinde gerçekleşmiştir. Örneğin bir insana münafıklaşma sürecini yaşatan en temel şey, gerçekte mü’min olmadığı halde bir takım çıkarlarını gözeterek mü’minmiş gibi davranmasıdır. İnsan böyle davranarak kalbine yeteri kadar değişim yaşatır ve artık kopup gideceği yerin eşiğine kadar gelir. Kur’an’da, hesap gününün sahnelerinden bir sahne sunulurken bizler de mü’min ve münafık olanların durumlarına şahit kılınırız: “O gün, mü’min erkeklerle mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. ‘Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalacağınız, altından ırmaklar akan cennetlerdir’ işte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: ‘Ne olur bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık yararlanalım.’, ‘Onlara, geldiğiniz yere (dünyaya) dönün de bir nur arayıp bulmaya çalışın’ denilir. Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilmiştir. Onun iç yanında rahmet dış yanında azap vardır. Münafıklar onlara seslenirler: ‘Biz sizlerle birlikte değil miydik?’ Derler ki: ‘Evet, ancak siz kendinizi fitneye düşürdünüz, Müslümanları acı ve yıkımların sarmasını gözetip sonucu gözetlediniz ve şüphe ettiniz. Temennileriniz/beklentileriniz sizi aldattı. O aldatıcı da Allah’ın emri gelinceye kadar sizi Allah’a karşı yanlış zanlarla aldattı. Artık bugün sizlerden de inkâr edenlerden de bir fidye alınmaz. Varacağınız yer ateştir. Dostunuz da o sizi aldatandır. O ne kötü bir gidiş yeridir.” (57/Hadid, 12-15)
Mü’minlere her türlü baskı, işkence, haksızlık, sindirme operasyonları yapılırken ve onlar her türlü iftira ve karalamalara maruz kalırken, üstelik hayatın her alanından dışlanmışlarken, zayıf ve mahrum bırakılmışlarken, kirlenerek münafık ismi alacakların kirlenme süreci elbette incelenmelidir. Hem mü’minlerden görünüp hem de onlar her türlü bela ve musibetlerle sınanıyorlarken sonucun mü’minlerin aleyhine noktalanmasını beklemek bir süreç olduğu için incelenmelidir. Bu kirlenme şekli, Hadid Suresi’nde belirtildiği gibi, aşama aşama onları ateşe yaklaştırmaktadır. Kur’an’da münafıkların amellerine vurgu yapılırken onların Allah’a bir ucundan ibadet ettiklerine değinilir.
Kirlenmenin akletmeme ile ilintisine gelince, Kur’an’da pek çok âyet, sapıtan kimselerin akıllarını kullanamayan kimseler olduğunu belirtmektedir. Cehennemin bekçileri azaba atılan inkârcılara, ‘Size uyarıcı bir peygamber gelmedi mi?’ diye sorduklarında, bir uyarıcının geldiğini ancak yalanladıklarını söylerler (67/ Mülk, 8-9) ve devamında, “…ve derler ki eğer biz işiten ve akleden olsaydık bu çılgın ateşin içinde bulunmazdık.” (67/ Mülk, 10) şeklinde önemli bir itirafta bulunurlar. “Küfredenlerin misali, sade bir çağırma veya bağırmadan başkasını duymaz bir kulakla haykıranın haline benzer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da etmezler. ”(2/ Bakara, 171) “İçlerinden seni dinlemeye gelenler de var; akılları olmayan sağırlara sen mi işittireceksin?” (10/Yunus, 42). Gerçekte “Allah katında canlıların en kötüsü sağır ve dilsiz olup da aklını kullanamayanlardır.” (8 / Enfâl, 22) Rabbimiz tarafından verilen misalleri anlayabilmek için bilmek şartı da önemli bir şarttır. Rabbimiz, “Ancak bilenlerin akledebileceği” gerçeğine dikkat çekmektedir. (29/ Ankebut, 43) (devam edecektir)
İlgili Yazılar
Kulluğun Bir Cüz’ü Olarak Oruç ve Ramazan
“Kulluk nedir?” diye sorulduğunda ise; ‘Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik; O’nun sınırlarını aşmayan, emirlerini ise eksiltmeyen bir yaşam biçimi’ olduğu dile getirilebilir. O’nun rızası gözetilerek ortaya koyulan her iş, oluş, eylem kulluğun bir parçası hâline gelmektedir. Bu tanımın, kulluğun yapılabilecek en geniş anlamdaki tanımı olduğu söylenebilir. Kulluğun bir cüz’ü olarak ise; Allah’ın kullarına belirli zamanlarda ve belirli şekillerde yapılmasını emrettiği fiiller olan (namaz, oruç, hac, zekât vb.) ibadetlerden bahsedilebilir.
İslam’ı Sömürgeci Zihnin Sermayesi Kılmak
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Algoritmik Değnekler ve Firavun’un Saltanatı: Dijital Dünyanın Yönettiği Manipülatif Krallık
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.
Şairlerin ve Tüm Vicdan Sahiplerinin Filistin İçin Küresel İntifada Çağrısı
Ne yapmalıyım diye düşündüm hala düşünüyorum. İsrail ve ona yardım edenlerin mallarına karşı bir boykottan söz ediliyor. Tamam, diyorum. Markette daha önceleri yetmiş dokuz liraya satılan Domestos kırk liraya düşürülmüştü. Her müşteriye kasadaki masum kız tarafından özellikle indiriminden söz açılıp pazarlanmaya çalışılıyordu. İşte diyorum, karşımda ciddi bir imtihan suali. Cebimdeki para beni tahrik ediyor, elinde avucunda başka ne kaldı hadi davran al bu ucuzlukta şu kimyasal nesneyi de eşin sevinsin. Ama benim içimde bir başka ben daha var. O diyor ki sor bakalım senin memleketin Elaziz’deki Coca Cola dolum tesislerinin kapısına kilit vurulmuş mudur; Endonezya’da McDonalds’ların iflas ettirildiği gibi.
Protest Dinî Müzikte Kıyam ve Cihat Temaları
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.