Fıtrat ve ahlâk kelimeleri: yaratılış, yapı, karakter, huy, mizaç gibi ortak anlamlar içerir. Bu nedenledir ki fıtrat ve ahlâk arasında doğal bir ilişki vardır. Her ne kadar –ahlâk- dediğimiz zaman kelimenin yaptığı çağrışım zihnimizde olumlu bir iz bıraksa da, ahlâk sadece iyi huyları ve davranışları kapsamaz. Kelimenin esas manası itibariyle iyi ve kötü huyların ve davranışların tümüne birden ahlâk denilmektedir. Azgınlık derecesinde çok çirkin, çok kötü, huy ve davranış gösteren birine -ahlâksız insan- deyimini kullanırız. Aslında bu sıfat, o insanın ahlâkının olmadığı anlamına gelmez, sadece kötü ahlâkını çok sert bir şekilde tanımlamış oluruz. Ahlâk kelimesinin kök yapısını incelediğimizde yaratmak ve yaradılış manasına gelen “Hılkat” kökünden türetildiğini görürüz. Bu kökten “halk” ve “huluk” şeklinde aynı nitelikte iki gövde çıkmaktadır. Birbirinden farklı bu iki kelime insanın iki ayrı yönünü ifade etmektedir. Halk, insanın gözle görülen elle tutulan maddi varlığının yaradılışını; huluk da, onun huy, karakter, tabiat, seciye ve davranış gibi ancak basiretle (kalb gözü ile) idrak edilebilen manevi yaradılışını anlatmada kullanılmaktadır. İşte bu ikinci kullanışın çoğulu, “ahlâk’tır. Bir başka görüşe göre de, “hılkat”in çoğulu “huluk”, onun çoğulu da “ahlâk”tır. Bir başka tanıma göre Ahlâk, (ikinci fıtrat olarak huy veya mizaç) insanların ve toplumların yaratışlarına, yani aslî fıtratlarına uygun olan veya olmayan davranış biçimlerinin bütünüdür. Bir başka ifadeyle, ahlâk, hem insanın ruhî-zihnî hâllerini ve huylarını, hem de bir toplumun alışkanlık, töre ve âdetlerini, yani moral değerleri ve(ya) sosyal ahlâkı anlatan bir terimdir. Dolayısıyla ahlâk, insanların ruhlarında (nefislerinde) yerleşik olan iyi (manevî) veya kötü (nefsanî) eğilim ve davranışların bütünüdür. Ahlâkı, güzel ahlâk ve kötü ahlâk şeklinde iki kısma ayırabiliriz’’ (1) Bununla birlikte daha birçok ahlâk tanımları yapılmış olsa da netice olarak ahlâk, “manevi yaradılışlar manzumesi” gibi bir anlam içermektedir.
Fıtrat kelimesine gelince; bir şeyi yarmak, bir işi ilk defa icat etmek, orucu açmak anlamlarındaki f-t-r kökünden türemiştir. Yaratılış ve yaratmak manasına geldiği gibi Tıynet, hilkat gibi manalara da gelmektedir. (2) Bir başka tanım ise; bir şeyi başlangıcında yarmak, kazmak anlamına gelen ve “fatara” kökünden türemiş olan fıtrat kelimesi, “ilk yaratılış” manasına gelir. Yani, mutlak yokluğun yarılarak, içinden varlığın çıkmasıdır. Fıtrat, bu yarma sonucu ortaya çıkan ilk varlık halidir.
Yüce Allah Kur’an’da “sen yüzünü hanif (muvahhid) dine, Allah ‘ın o fıtratına çevir ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yarattığı bu dini değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”(3) buyurmaktadır. Allah’ın, Hz. Peygambere hitaben; ‘yüzünü Allah’ın fıtratına çevir’ diyerek fıtrata vurgu yapması ne kadar anlamlı ise, Hz. Peygamberin (s.av) de “Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar, sonra anne babası onu, Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar” buyurması, dikkatlerimizi fıtrata çekmesi bir o kadar anlamlıdır.
İnsan fıtratının bozulması ve ahlâkının iyi veya kötü bir hal alması, sonradan ve dışarıdan birçok şarta bağlı olarak değişen bir durumdur. Bu durumu daha iyi anlamamız için insanın yaratılış serüvenini iyi okumamız gerekmektedir.
Kur’an’da insanın yaratılış serüveni şöyle anlatılır;
Rabbin meleklere şöyle demişti. “Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş çamurdan bir insan yaratacağım. Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın.” (4)
Andolsun sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı. (Allah) buyurdu: “Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (İblis:) “Ben, dedi, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.” (Allah) buyurdu: “Öyleyse oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın.” (İblis) dedi: (Bari) bana (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.” (Allah) buyurdu: “Haydi sen süre verilmişlerdensin.” “Öyleyse, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” “Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın.” (Allah) buyurdu: “Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. And olsun ki, onlardan sana kim uyarsa, (bilin ki) sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım.” (5)
Ne kadar açık değil mi Allah’ın yarattığı insana ilk müdahalenin kimden geldiği. Fıtratı değiştirmek için onların sağından, solundan, önünden, arkasından, sokulup onları doğru yoldan, fıtratlarından uzaklaştıracağım diye isyan edenin kim olduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır. Allah kendi ruhundan üflediği insana aynı zamanda iyilik ve kötülük yapma kabiliyeti vermiştir. Bunu da şu ayette çok açık bir şekilde görmekteyiz. ‘’Nefse ve onu şekillendirene, sonra da ona iyilik ve kötülük yapma kabiliyeti verene andolsun ki, kendini arıtan kurtuluşa ermiştir, kendini kötülüğe düşüren de ziyana uğramıştır.” (6)
Kötülük yapma, kötülüğe sapma kabiliyetleri veya insanın zaafları yine Kur’an’da zikredilir. İnsanın nankörlüğü, aceleciği, cimriliği, mala düşkünlüğü, dünya sevgisi, umutsuzluğu, yüz çevirici olduğu, gurur ve kibri, şımarıklığı, kendisini temize çıkarması, düşmanlığı, şirk koşuculuğu, bozgunculuğu, zevke olan düşkünlüğü ve zayıflığı bir bir anlatılmaktadır. Allah, ilk isyanın, ilk kötülüğün, ilk nankörlüğün, ilk fıtrata müdahalenin insan üzerinden iblis tarafından gerçekleştirildiğini Kur’an da haber verirken, yine Rabbimiz bizi şeytana karşı uyarmakta, insanların üzerinde lütuf ve merhamet sahibi olduğunu söylemektedir.
Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, şunu bilsin ki, o edepsizliği ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiç kimse temize çıkmazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah iştir ve bilir. (7)
Şeytan, insanın ilk yaratılış gününden başlayarak, kıyamete kadar Allah’ın kullarına sağından-solundan, önünden-arkasından sokularak ayaklarını kaydırmış ve kıyamete kadar da kaydırmaya devam edecektir.
Bu onun görevidir. Burada dikkat edilirse şeytan insana dört taraftan sokularak onu doğru yoldan saptıracağını iddia etmektedir. Sağ, sol, ön ve arka taraf. Sokulmayacağı iki yönden ise söz etmemektedir. Bu yönlerden biri alt, birisi de üst taraftır. Alt taraf taban, zemin, temeldir. Temel ne kadar sağlam olursa, üzerine dikeceğimiz bina da o denli sağlam ve muhkem olacaktır.
Fıtratı da sağlam bir zemine, temele benzetirsek, -iyi insanın- inşası da ancak fıtrata uygun ahlâki davranışlar geliştirilerek sağlanabileceğini söyleyebiliriz. Şeytanın insana sokulmadığı diğer alanda üst taraftır. O da ellerimizi açtığımızda dualarımızın karşılık bulduğu rabbimizle olan irtibat alanımızdır.
Bu nedenle fıtratımızı yani temelimizi en iyi şekilde muhafaza ve müdafaa etmeliyiz. Fıtratın korunması da hiç şüphesiz çocuklukta başlar. Dünyaya gelen her çocuk tertemiz bir şekilde anne-babaya emanet edildikten sonra onun aklı başına gelinceye kadar fıtratının bozulamaması, fıtratındaki iyilik ve güzelliklerin hayata tekabül etmesi anne ve babanın büyük gayret ve çaba göstermesine bağlıdır. Yaratılış fıtratı hiçbir şekilde bozulmamış ve Allah tarafından korunmuş örnek insan, Efendimiz (sav) ‘Hiçbir baba çocuğuna iyi terbiyeden daha güzel bir şey veremez’ derken aynı zamanda ‘Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim’ buyurmuştur. Hz. Peygamber’in ahlâkını soran sahabelere Hz. Aişe ‘Onun ahlâkı Kur’an Ahlâkı’dır’ diyerek çocuklarımızı hangi ahlâk üzere yetiştirmemiz gerektiğini de en güzel şekilde ifade etmiş olmuyor mu? Sonuç olarak Kur’an ahlâkına sahip bir peygamber (sav) ‘Allah’ım yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlâkımı da güzelleştir’ diye dua ediyorsa, bu ahlâk meselesi çok ciddi bir sınav olarak önümüzde duruyor olacaktır.
1- Prof. Dr. Ali Seyyar, Ahlâk Terimleri: Ahlâk ve Ahlâk Teorileri 2-Dini Kavramlar Sözlüğü 3- Rum suresi 30 4- Sad suresi 71 -72 5- Araf suresi 11-18 6- Şems suresi 7-10 7- Nur suresi 21
Nerdesin ey Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bârgâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan
Şu nankör milletinin bak günahına
Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi padişahına
Padişah hem zalim hem deli dedik
İhtilâle kıyam etmeli dedik
Şeytan ne dediyse biz belî dedik
Çalıştık fitnenin intihabına
Sonra cinsi bozuk ahlâkı fena
Doğruluk ve iyilik, her ne kadar akıl aracılığıyla edinilse de, edinilen doğruluk ve iyiliğin gerçek doğruluk ve iyilik olduğu ancak vahyin süzgecinden geçirilmekle anlaşılabilir. Akıl-vahiy bütünlüğü bozulduğu takdirde akıl ilahlaştırılmaya müsait hale gelir. Nitekim milyonlarca insanı öldürmek için üretilen bombalar bir akıl işidir. Gazze’deki soykırımı gerçekleştirenler de bir akılla hareket etmektedir.
Bugün Müslümanların önemli sorunlarından birisi, toplumsallaşma alanında yaşanmaktadır. Müslümanlar, birçok gayret göstermelerine, birçok yapı, grup, cemaat vs. kurmalarına rağmen, bir türlü toplumsallaşamamaktadırlar. Hatta devlet dahi kurmakta, ama ‘küresel bir toplum’ olamamaktadırlar. Acaba bunun nedeni nedir? Müslümanlar maddi imkânlarını gereğince seferber mi etmemektedirler yoksa daha başka bir neden mi vardır? Bendeniz burada temel nedenin, Müslümanların maddi …
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
“Kulluk nedir?” diye sorulduğunda ise; ‘Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik; O’nun sınırlarını aşmayan, emirlerini ise eksiltmeyen bir yaşam biçimi’ olduğu dile getirilebilir. O’nun rızası gözetilerek ortaya koyulan her iş, oluş, eylem kulluğun bir parçası hâline gelmektedir. Bu tanımın, kulluğun yapılabilecek en geniş anlamdaki tanımı olduğu söylenebilir. Kulluğun bir cüz’ü olarak ise; Allah’ın kullarına belirli zamanlarda ve belirli şekillerde yapılmasını emrettiği fiiller olan (namaz, oruç, hac, zekât vb.) ibadetlerden bahsedilebilir.
Ahlâkımız Fıtrat Temelli Olmalıdır
Fıtrat ve ahlâk kelimeleri: yaratılış, yapı, karakter, huy, mizaç gibi ortak anlamlar içerir. Bu nedenledir ki fıtrat ve ahlâk arasında doğal bir ilişki vardır. Her ne kadar –ahlâk- dediğimiz zaman kelimenin yaptığı çağrışım zihnimizde olumlu bir iz bıraksa da, ahlâk sadece iyi huyları ve davranışları kapsamaz. Kelimenin esas manası itibariyle iyi ve kötü huyların ve davranışların tümüne birden ahlâk denilmektedir. Azgınlık derecesinde çok çirkin, çok kötü, huy ve davranış gösteren birine -ahlâksız insan- deyimini kullanırız. Aslında bu sıfat, o insanın ahlâkının olmadığı anlamına gelmez, sadece kötü ahlâkını çok sert bir şekilde tanımlamış oluruz. Ahlâk kelimesinin kök yapısını incelediğimizde yaratmak ve yaradılış manasına gelen “Hılkat” kökünden türetildiğini görürüz. Bu kökten “halk” ve “huluk” şeklinde aynı nitelikte iki gövde çıkmaktadır. Birbirinden farklı bu iki kelime insanın iki ayrı yönünü ifade etmektedir. Halk, insanın gözle görülen elle tutulan maddi varlığının yaradılışını; huluk da, onun huy, karakter, tabiat, seciye ve davranış gibi ancak basiretle (kalb gözü ile) idrak edilebilen manevi yaradılışını anlatmada kullanılmaktadır. İşte bu ikinci kullanışın çoğulu, “ahlâk’tır. Bir başka görüşe göre de, “hılkat”in çoğulu “huluk”, onun çoğulu da “ahlâk”tır. Bir başka tanıma göre Ahlâk, (ikinci fıtrat olarak huy veya mizaç) insanların ve toplumların yaratışlarına, yani aslî fıtratlarına uygun olan veya olmayan davranış biçimlerinin bütünüdür. Bir başka ifadeyle, ahlâk, hem insanın ruhî-zihnî hâllerini ve huylarını, hem de bir toplumun alışkanlık, töre ve âdetlerini, yani moral değerleri ve(ya) sosyal ahlâkı anlatan bir terimdir. Dolayısıyla ahlâk, insanların ruhlarında (nefislerinde) yerleşik olan iyi (manevî) veya kötü (nefsanî) eğilim ve davranışların bütünüdür. Ahlâkı, güzel ahlâk ve kötü ahlâk şeklinde iki kısma ayırabiliriz’’ (1)
Bununla birlikte daha birçok ahlâk tanımları yapılmış olsa da netice olarak ahlâk, “manevi yaradılışlar manzumesi” gibi bir anlam içermektedir.
Fıtrat kelimesine gelince; bir şeyi yarmak, bir işi ilk defa icat etmek, orucu açmak anlamlarındaki f-t-r kökünden türemiştir. Yaratılış ve yaratmak manasına geldiği gibi
Tıynet, hilkat gibi manalara da gelmektedir. (2) Bir başka tanım ise; bir şeyi başlangıcında yarmak, kazmak anlamına gelen ve “fatara” kökünden türemiş olan fıtrat kelimesi, “ilk yaratılış” manasına gelir. Yani, mutlak yokluğun yarılarak, içinden varlığın çıkmasıdır. Fıtrat, bu yarma sonucu ortaya çıkan ilk varlık halidir.
Yüce Allah Kur’an’da “sen yüzünü hanif (muvahhid) dine, Allah ‘ın o fıtratına çevir ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yarattığı bu dini değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”(3) buyurmaktadır. Allah’ın, Hz. Peygambere hitaben; ‘yüzünü Allah’ın fıtratına çevir’ diyerek fıtrata vurgu yapması ne kadar anlamlı ise, Hz. Peygamberin (s.av) de “Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar, sonra anne babası onu, Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar” buyurması, dikkatlerimizi fıtrata çekmesi bir o kadar anlamlıdır.
İnsan fıtratının bozulması ve ahlâkının iyi veya kötü bir hal alması, sonradan ve dışarıdan birçok şarta bağlı olarak değişen bir durumdur. Bu durumu daha iyi anlamamız için insanın yaratılış serüvenini iyi okumamız gerekmektedir.
Kur’an’da insanın yaratılış serüveni şöyle anlatılır;
Rabbin meleklere şöyle demişti. “Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş çamurdan bir insan yaratacağım. Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın.” (4)
Andolsun sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı. (Allah) buyurdu: “Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (İblis:) “Ben, dedi, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.” (Allah) buyurdu: “Öyleyse oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın.” (İblis) dedi: (Bari) bana (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.” (Allah) buyurdu: “Haydi sen süre verilmişlerdensin.” “Öyleyse, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” “Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın.” (Allah) buyurdu: “Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. And olsun ki, onlardan sana kim uyarsa, (bilin ki) sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım.” (5)
Ne kadar açık değil mi Allah’ın yarattığı insana ilk müdahalenin kimden geldiği. Fıtratı değiştirmek için onların sağından, solundan, önünden, arkasından, sokulup onları doğru yoldan, fıtratlarından uzaklaştıracağım diye isyan edenin kim olduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır. Allah kendi ruhundan üflediği insana aynı zamanda iyilik ve kötülük yapma kabiliyeti vermiştir. Bunu da şu ayette çok açık bir şekilde görmekteyiz. ‘’Nefse ve onu şekillendirene, sonra da ona iyilik ve kötülük yapma kabiliyeti verene andolsun ki, kendini arıtan kurtuluşa ermiştir, kendini kötülüğe düşüren de ziyana uğramıştır.” (6)
Kötülük yapma, kötülüğe sapma kabiliyetleri veya insanın zaafları yine Kur’an’da zikredilir. İnsanın nankörlüğü, aceleciği, cimriliği, mala düşkünlüğü, dünya sevgisi, umutsuzluğu, yüz çevirici olduğu, gurur ve kibri, şımarıklığı, kendisini temize çıkarması, düşmanlığı, şirk koşuculuğu, bozgunculuğu, zevke olan düşkünlüğü ve zayıflığı bir bir anlatılmaktadır.
Allah, ilk isyanın, ilk kötülüğün, ilk nankörlüğün, ilk fıtrata müdahalenin insan üzerinden iblis tarafından gerçekleştirildiğini Kur’an da haber verirken, yine Rabbimiz bizi şeytana karşı uyarmakta, insanların üzerinde lütuf ve merhamet sahibi olduğunu söylemektedir.
Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, şunu bilsin ki, o edepsizliği ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiç kimse temize çıkmazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah iştir ve bilir. (7)
Bu onun görevidir. Burada dikkat edilirse şeytan insana dört taraftan sokularak onu doğru yoldan saptıracağını iddia etmektedir. Sağ, sol, ön ve arka taraf. Sokulmayacağı iki yönden ise söz etmemektedir. Bu yönlerden biri alt, birisi de üst taraftır. Alt taraf taban, zemin, temeldir. Temel ne kadar sağlam olursa, üzerine dikeceğimiz bina da o denli sağlam ve muhkem olacaktır.
Fıtratı da sağlam bir zemine, temele benzetirsek, -iyi insanın- inşası da ancak fıtrata uygun ahlâki davranışlar geliştirilerek sağlanabileceğini söyleyebiliriz. Şeytanın insana sokulmadığı diğer alanda üst taraftır. O da ellerimizi açtığımızda dualarımızın karşılık bulduğu rabbimizle olan irtibat alanımızdır.
Bu nedenle fıtratımızı yani temelimizi en iyi şekilde muhafaza ve müdafaa etmeliyiz. Fıtratın korunması da hiç şüphesiz çocuklukta başlar. Dünyaya gelen her çocuk tertemiz bir şekilde anne-babaya emanet edildikten sonra onun aklı başına gelinceye kadar fıtratının bozulamaması, fıtratındaki iyilik ve güzelliklerin hayata tekabül etmesi anne ve babanın büyük gayret ve çaba göstermesine bağlıdır. Yaratılış fıtratı hiçbir şekilde bozulmamış ve Allah tarafından korunmuş örnek insan, Efendimiz (sav) ‘Hiçbir baba çocuğuna iyi terbiyeden daha güzel bir şey veremez’ derken aynı zamanda ‘Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim’ buyurmuştur. Hz. Peygamber’in ahlâkını soran sahabelere Hz. Aişe ‘Onun ahlâkı Kur’an Ahlâkı’dır’ diyerek çocuklarımızı hangi ahlâk üzere yetiştirmemiz gerektiğini de en güzel şekilde ifade etmiş olmuyor mu? Sonuç olarak Kur’an ahlâkına sahip bir peygamber (sav) ‘Allah’ım yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlâkımı da güzelleştir’ diye dua ediyorsa, bu ahlâk meselesi çok ciddi bir sınav olarak önümüzde duruyor olacaktır.
1- Prof. Dr. Ali Seyyar, Ahlâk Terimleri: Ahlâk ve Ahlâk Teorileri
2-Dini Kavramlar Sözlüğü
3- Rum suresi 30
4- Sad suresi 71 -72
5- Araf suresi 11-18
6- Şems suresi 7-10
7- Nur suresi 21
İlgili Yazılar
Tövbenin Siyaseti ya da Siyasetin Tövbesi
Nerdesin ey Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bârgâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan
Şu nankör milletinin bak günahına
Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi padişahına
Padişah hem zalim hem deli dedik
İhtilâle kıyam etmeli dedik
Şeytan ne dediyse biz belî dedik
Çalıştık fitnenin intihabına
Sonra cinsi bozuk ahlâkı fena
İslam’ın Ahlâki İlkeleri Bir Hukuka Dönüşsün Yeter ki
Doğruluk ve iyilik, her ne kadar akıl aracılığıyla edinilse de, edinilen doğruluk ve iyiliğin gerçek doğruluk ve iyilik olduğu ancak vahyin süzgecinden geçirilmekle anlaşılabilir. Akıl-vahiy bütünlüğü bozulduğu takdirde akıl ilahlaştırılmaya müsait hale gelir. Nitekim milyonlarca insanı öldürmek için üretilen bombalar bir akıl işidir. Gazze’deki soykırımı gerçekleştirenler de bir akılla hareket etmektedir.
İlkeler Nasıl Toplumsallaşır
Bugün Müslümanların önemli sorunlarından birisi, toplumsallaşma alanında yaşanmaktadır. Müslümanlar, birçok gayret göstermelerine, birçok yapı, grup, cemaat vs. kurmalarına rağmen, bir türlü toplumsallaşamamaktadırlar. Hatta devlet dahi kurmakta, ama ‘küresel bir toplum’ olamamaktadırlar. Acaba bunun nedeni nedir? Müslümanlar maddi imkânlarını gereğince seferber mi etmemektedirler yoksa daha başka bir neden mi vardır? Bendeniz burada temel nedenin, Müslümanların maddi …
Çocukluğun Görsel Devinimi: Teyakkûz Hâlleri
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
Kulluğun Bir Cüz’ü Olarak Oruç ve Ramazan
“Kulluk nedir?” diye sorulduğunda ise; ‘Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik; O’nun sınırlarını aşmayan, emirlerini ise eksiltmeyen bir yaşam biçimi’ olduğu dile getirilebilir. O’nun rızası gözetilerek ortaya koyulan her iş, oluş, eylem kulluğun bir parçası hâline gelmektedir. Bu tanımın, kulluğun yapılabilecek en geniş anlamdaki tanımı olduğu söylenebilir. Kulluğun bir cüz’ü olarak ise; Allah’ın kullarına belirli zamanlarda ve belirli şekillerde yapılmasını emrettiği fiiller olan (namaz, oruç, hac, zekât vb.) ibadetlerden bahsedilebilir.