Pandemi sürecinin başladığı ilk dönemlerde, evlere kapandığımız sırada, ebeveynler panik halinde çocuklarını meşgul etmek adına, belki de okulda gün boyu yaptıkları etkinliklerden daha fazlasını evde gerçekleştirmeye çalıştılar. Ardı arkası kesilmeyen etkinlikler özellikle sosyal medyada adeta bir yarışa dönüştü. Bulunan bu çözüm yolu ilk başlarda ebeveyni ve çocuğu meşgul etse de bir süre sonra etkinliklere boğulan çocukların ilgisi dağılmaya başladı. Süre uzadıkça ebeveynler de bunun ne kadar sürdürülebilir bir çözüm yolu olduğu konusunda tereddüt etmeye başladılar. Biraz daha sakinleşip durumu kabullendikten sonra, bu kadar etkinliğin aslında işleri daha da zorlaştırabileceğini farkettiler. Doğal bir ebeveynlik iç güdüsü ile aileler çocuklarının durumdan en azami şekilde etkilenmesini istediler. Kaygılanan ebeveynler, çocukları için yapabileceklerinin sınırlarını bir anda zorladı. Çocuklar, dünyadaki serüvenleri başladığı andan itibaren kendilerini, yeteneklerini ve dünyayı keşfetmeye başlarlar. Eğitim açısından bakıldığında bu keşif bir ömür sürer belki. Ancak “çocukluk“ insanın kendini keşfettiği, karakterinin oluştuğu en önemli dönemdir. Eğitimi ele aldığımız bu sayımızda bizler de içinde bulunduğumuz sürece katkısı olması temennisiyle Eğitimci -Yazar Ayşe Pehlivan ile “çocuğu ve onu tamamlayan, geliştiren süreçleri “ ve “çocuk iletişimini” konuştuk. Siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunarız.
Öncelikle sizi tanıyalım istiyorum. Ayşe Pehlivan kimdir, kendinizden bahsedebilir misiniz biraz ?
İnsanın kendisini anlatması zor işlerden biridir bana göre, zira soruya cevabın gereği gibi verilmesi uzun bir ömrün izahını gerektirir. Tanış olmak büyük bir iştir, bunun için insanın önce kendisini tanıması ve anlaşılacak şekilde tarif etmesi gerekir. Kolay iş değildir yani. Okura faydası olur mu bilemeden söyleyebileceğim şudur, ben Rabbimin takdiri ile özel ve güzel ebeveynlerin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldim. Tekirdağlıyım. İstanbul’a eğitim için geldim. Eğitim; ömür devam ettikçe devam eden bir süreç, ben de eğitimime devam ediyorum. Sancısı çocuksuzluk olan bir hayatı yaşamamın yansıması olarak, hayata çocuk gözüyle, çocukların yanından bakıyorum. Bu sancının ürünü olarak 1999 yılında kurduğumuz Özlenen Çocuk ve Gençlik Derneği’nin çalışmalarında yer alıyorum. “Benleen Sızı” ve “Gelmeyeceksin Diye” iki adet eserim var ilgililerine emanet…
Çocuk nedir?
Bu sorunun cevabı bizden başlanarak verildiğinde daha kolay anlaşılıyor diye düşünüyorum. Bizim hayata başladığımız sürecin tarifidir çocuk… Dünyadaki sistemlerin tarif ettiği yaşlarla sınırlandırarak belirlediği süreç açısından, hayatın 0 – 18 yaş arası dönemine karşılıktır. İslam açısından da ergen oluncaya kadar geçen süreç olarak tarif edilmiştir.
Ebeveyn açısından tarif etmenizi istersek neler söylersiniz?
Emanet derim, sorumluluk derim, sağlam bir statü derim, sevgi, merhamet, samimiyet, gayret, karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek hizmet derim… Gelecek demem mesela, bugün derim, dünle-yarın arasında köprü derim… Yürek dolusu huzur, yürek dolusu telaşe derim. Ben bir de aslında doğumla başlayan ve ölünceye kadar devam eden sancı derim… Sağlam bir öğretmenlik, güzel bir öğrencilik derim. Zira izin verirsek öğretir çocuklar bizim unuttuklarımızı bile… Gülmeyi mesela, affetmeyi, sahiplenmeyi… Vazgeçmeden gayret etmeyi, soru sorarken cömert davranmayı, öğrenme hakkını elde edinceye kadar soru sormayı, gerçek tepkilerin zenginliğini, kırılganlığı, cesareti, aklına her geleni söylerken yalansız ifade edebilmeyi…
Ebeveyn çocuk iletişiminde günümüze dair genel bir değerlendirme yapsanız neler söylersiniz?
Hepimiz kabımızda olanı sunarız, çıkınımızda ne varsa onu paylaşabiliriz ancak. İletişim konusu benim üzerinde özenle çalıştığım bir konu. Aslında ben iletişimi öncelikle kişinin kendisiyle olan çok özel bir süreç olarak kabul ederim. Sakladıklarımız ve saklandıklarımız bizim iletişim konusunda geldiğimiz yeri belirler. Kendisiyle arası iyi olmalı insanın önce, bunun için de var ediliş nedenlerini çözmüş olmalı. Anlama ulaşmış, var edeni ve varlığı kavramış olmalı.
İletişim için tabii ki mesajı olmalı insanın… Mesajın iletilme yolları öyle çoktur ki, bakarsınız mesajdır, bakmazsınız mesaj, konuşursunuz mesajdır, susarsınız mesaj, gülersiniz, ağlarsınız, üzülürsünüz hep mesajdır bunların her biri. Her ne kadar son dönemde konu sadece internet dünyasının sınırlarıyla tarumar olsa da, yüze bakmayı, sesin tınısını anlamayı biraz ertelediysek de, asıl mesaj yüz yüzedir, yüzde yüz mesaj ancak böyledir. Mesaj iletmenin çok yolu vardır, biri diğerinden daha çok önemli, diğerinden daha çok kıymetli olduğu zamanlar olur. Genel olarak anlaşmaya aday olanın, anlama ve anlatma gayretindeki argümanlarıdır işte.
Çocuğa, ebeveyn ile çocuk konusuna gelince orası çok geniş bir dünya, büyük bir bağdır. Çocuğun küçük bir insan olarak kabul edilmesi gerekir öncelikle. Büyümeye aday, anlamaya gayretli olduğu kabul edilmeli. Öğrenmeyi sağlayan, merakla sorulan sorular ciddiye alınarak, soruna dönüşmeden çözülmeli. Çocuk konuşmaya başladı denilir bir yaşında, oysa ben çocuğun doğar doğmaz iletişime geçtiğini, bir şekilde konuştuğunu, ağlayarak, mırıldanarak, gülerek kurduğu iletişimin gerçek bir iletişim olduğunu düşünürüm. Çocuğun yüzüne baktığımızda resim açık seçiktir, anlamaya kararlı olanlar için. Korktuğu, sevindiği, güven duyduğu her duygu yüzündeki resimdedir onun. El kol hareketleri, büyüme gayretinin şeklidir diğer yanıyla, onların da her birinin anlamları vardır, ifadedir, iletişimdir diğer yanıyla. Bir düşünürün sözüdür;“ Anneler, çocuklarının akıllarından tutacakları yerde, ellerinde tutarlar!” Böyle baktığım zaman çok karışık gelmez bana, kıvrımlı, detaylı, dikkatli yürünesi bir yoldur ebeveynlik, öyle ya, sonunda da mükafat buna göredir.
“Çocuklar anne babalarını aynalıyor.” Son dönemde okuduğum bir pedagogun söyleşisinde geçiyordu bu cümle. Fakat nedense rol model dediğimizde anne daha çok ön planda tutuluyor. Çocuğun yetişmesi konusunda tüm yükü anneye bırakıyoruz sanki. Kural koyan, kötü insan rolünü anneye bırakıyoruz gibi. Anne babanın rol model olması dengesi nasıl sağlanır?
Ben şöyle bir şey hatırlıyorum, bir anne çocuğuna “ben senin yaşındayken yalan söylemiyordum.” diyor ve çocuk soruyor; “Sen kaç yaşında başladın anne?” Anneleri kızdırmaktan korkarak söylüyorum ama söylemeden de olmuyor işte, anne çocuk için birçok güzel duyguyu barındıran bir limandır, özel bir örnektir her yanıyla… Bizim için de öyle değil miydi? Sağlıklı bir ruh halinden bahsederek söylüyorum bunu, bazı anneler seminerlerde “ben çocuğumla arkadaşım” dediğinde diyorum ki, ‘sen anne ol, onun birçok arkadaşı olacak ama annesi bir tane. Anne olduğunda eksik kalan ne ki, arkadaş olduğunda daha iyi olacağını düşünüyorsun.’ Anneliğin edebiyatı zordur, onunla ilişkimizin ebediyeti vardır. Bir bilene sormuşlar çocuk eğitimi ne zaman başlar diye cevap vermiş; “annenin doğduğu zaman” Ben kurala hepimizin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum, mesele konulan kuralın doğru olması, doğru şekilde anlatılmasında belirleniyor sanki. Hasta olduğunun farkında olmayan birine iğne batırsak bize çok kızar, ne zaman ki hasta olduğunun farkında olur ve iyileşme ümidi ile tedaviye başlar işte o zaman o iğneyi yapana bedel bile öder. Kuralların da nedenleri konuşulmalı, anlayıncaya kadar anlatılmalı belki de. Ondan sonrası kolay olmuştur, olacaktır şüphesiz. Bu sorulara cevap, sorunlara çözümün tek düze ve değişmez normlar olarak verilmesi zor, birlikte çıkılan uzun bir yol bu ve birlikte cevap aranmalı, anlamaya ve anlatmaya gayret edilmeli, anlaşmaya kararlı bir duruş sergilenmeli. Çocukla veya büyükle iletişimde bazen cevap sorunun içindedir, bazı sorular için de cevap gerekmeyebilir…
Gelelim anne konusuna, anne ile çocuğun iletişim zinciri bambaşkadır, başkadan öte. Çocuğun doğumundan önce karnında besleyen, doğduktan sonra da sütüyle besleyen anne, beynini ve gönlünü beslerken de önde olacaktır şüphesiz, fiziken de daha yakındır diğer ifadeyle. Süreçlerin bütününde, eğer aile gerçek bir aileyse, tanımın içi dolu, eş olmayı dost olmakla da örtüştürebildilerse, babanın rolü açıktır, anneyi mutlu etmek için göstereceği gayret, yükünü hafifletmek için olacağı destek, hem çocuğunun gözünde örneklik, saygınlık hem de o ailede huzurun şekillenmesinde öncülük etmiş olacaktır.
Çocuklarımıza faydalı olması açısından nasıl kitap okumalıyız?
Kitap ve okuma, aslında okur çocuk kitaptan önce büyüklerini okur. Ne yapıyorlar, nasıl tepki gösteriyorlar, nasıl aldanıyorlar veya aldatıyorlar, nasıl mutlu oluyorlar veya neden mutsuz oluyorlar. Okur çocuk, neyi ne kadar önemsiyorlar…
Kitaba gelince, ne yazık ki bizim ülkemizde hala hobiler arasında kitap okumak, sınavlar çerçevesinde, zaruretler kapsamında. Oysa kitap okumak iştir, önemli bir iştir, diğerinin tecrübelerini ışık yaparak yoluna devam etmek. Kitap okumak sıradan bir iş değildir ama mutlaka sıraya konulması gerekir. Bir televizyondan programa konuk olma teklifi gelmişti. Konu “çocuklar nasıl orucu sever?” ben de dedim ki, ‘bunun için oraya kadar gelmeme gerek yok, bu iş tek cümlelik, ne zaman ebeveynler orucu severse çocuklar da o zaman sever.’ Kitap okumak, yazmak, çizmek, el işi, ev işi bunların her biri ebeveynlerin ilgi, sevgi ve öncülüğünde çocuğa yansıyacak eylemlerdir. Çocuğun ilgi alanı ve bilgi dağarcığı göz önünde bulundurularak seçilen kitaplar, merakının beslendiği ve sorularına cevap bulduğu eserler tercih edildiğinde çocuk okumayı iş edinir diye düşünüyorum.
Çocuklara yönelik eserlerde daha yoğun olarak kullanılan çizimler ve resimlerin düşünceyi sınırlaması veya yanlış bir yöne kanalize etmesi tehlikesi konusunda neler söylersiniz?
Aslında konu çocuk olunca yazın hayatı başta olmak üzere iletişimin her türünü kast ederek söylüyorum, sadeleştirmektir asıl olan, basitleştirmek değil. Aslında formül birbirine çok yakın, çocuk; emekler, ayakta durur, yürür ve koşar, süt emer, ek gıda alır, sonra tüm yiyeceklere sıra gelir, ancak sağlıklı olanlarına… Okumak ve bilgi de böyledir işte. Biri bedenini geliştirir, bedenini besler; okumak; öğrenmek de zihnini. Sıradanlaştırmadan, sırasıyla bilgi yüklenmeli çocuğa, öyle yüklenmeli ki, çocuk öğrenmeyi yük edinmemeli.
Çizimler ifadenin bir türü olarak önemli, sınırlandırmaya gelince zamanla sınırları olduğunu öğrenecek bir çocuk için zararı büyük olmasa gerektir diye düşünenlerdenim. Aslında ben konu insan olunca çok keskin kurallarla konuşmanın, genellemelere sımsıkı tutunmanın tehlikeli olduğuna inanıyorum. Bence hem çizgili hem de çizgisiz kâğıt yan yana konulmalı, çocuk için tercihlerin olması onun gelişmesine daha olumlu katkı sağlayacaktır.
Tek çocuklu ailelerde yaşayan çocukların durumu ile ilgili neler söylemek istersiniz?
Öncelikle ebeveynler sağlıklı insanlarsa bir çocuğu kardeşsiz bırakma haklarının olmadığını düşünüyorum. Planlanan ebeveynlik için bunu dile getiriyorum. Nasip olan tek çocuksa söyleyecek sözüm yok, hele anne olması hayalde kalmış biri olarak bir çocuğun da ne çok olduğunu bilerek… Bu konuda ben tüm zorlukları aşarken kardeşlerime tutunan bir insan olduğum için belki de, kardeş konusuna; yarımları tamamlayan, tartışmayı, konuşmayı, güvenmeyi, gülmeyi birlikte öğrendiğimiz en büyük hazine olarak bakıyorum. O nedenle büyüklerinin yanında büyüyen ve yakın yaşıtları olmayan çocukların zorlandıklarını görüyorum. Zor bir denge bu aslında, ebeveynler için de zor olan bir durum. Komşuluk ilişkilerinin de başka bir platforma taşındığı son dönemlerde sorun biraz daha zorlaşırken, pandemi döneminde çok daha iyi gördük ki var olan komşuluklara da sınır getirilmiş oldu. Bu durumda yakın yaşıtlarına ulaşamayan çocuk için ebeveynlerin daha çok gayret göstererek, onların arkadaş ve kardeş ihtiyaçlarından kaynaklanan zorluklarla mücadele etmelerine yardımcı olmaları gerekir.
Çocukların eğitim süreçlerinde ebeveynleri ile ilgili farklı bir dil oluşuyor. Ders yapma konusu başta olmak üzere biraz da zorlamalar, hatta aralarında diyalog zorlukları olabiliyor, bu süreci en az sorunla aşmak için neler yapılabilir sizce?
Evet eğitim başlı başına bir konu… Artık komediye dönüşmüş, “eğitim şart” ifadesinden, şartlanmış eğitim süreçleri yaşıyoruz. Aslında eğitim doğuştan başlayan bir süreçtir ama biz algı olarak onu okula başladığı zaman olarak tarif etmekteyiz. Belki de ilk değiştirilmesi gereken bu, “eğitiminiz nedir?” diye soranlara ben “insan doğdum insan kalmanın yollarını öğrenmeye devam ediyorum” diyorum. Evet devam ediyorum, zira yeni yeni zaruretler geliyor gündemime… Mesela pandemiyi öğrendik, benim gibi yarım yüzyıl yaşayanlar bilir,bu bizim hayatımızda bir ilk, öğrenmenin kitaptan sağlandığı bilgiler uygulamaya geçince eğitime dönüşüyor bence.
Demem o ki, eğitim doğuştan başlar, bazı hareketleri bilerek doğarız, örneğin emebilme kabiliyeti, yürüme gayreti her biri bilerek dünyaya geldiğimiz süreçte yanımızda getirdiklerimizdir. Ondan sonraki eğitim, yürüme, yemek yeme, konuşma, susma, üzülme, sevinme, sabretme eğitimleri ailesi tarafından verilir.
Sonra okul başlar ve okuma – yazma başta olmak üzere okul süreci başlar ve o süreçte yeni yaklaşımlar geliştirmek gerekir. İşte o döneme kadar biriktirdikleri ile sorumluluk almayı bilen bir evlat, öğrencilik sürecinde de görevlerini yerine getirmeyi başarabilecektir. Uzlaşmaya aday bir yaklaşımla, çocuğun anlayacağı dili oturtmaya özen göstererek, zorlamanın ötesine geçip, zorunlu olduklarını birey olarak yerine getirmesi için yöntem geliştirmek gerekecektir.
Benim seminerlerde veya birebir görüşmelerde ebeveynlere söylediğim temel yaklaşım şudur, çocuk ebeveyninin düşmanı değildir, ebeveyn de evladının dostudur.
Bu, iletişim kazaları ile zedelense de zaman içinde çözüme aday duruşla ve daha öncekilerin tecrübelerinden de faydalanarak doğru bir yöntem bulunur/bulunmalıdır. Uzun süren bir yoldur bu ancak öğrenmeye çalışmamız gereken temel konulardan biridir. Nasıl tutunmadan yürümeyi öğreniyorsa, zorlamadan sorumluluklarını yerine getirmeyi de öğrenmeli, bunun için gayret gösterilmelidir. Yapabileceği her işi kendisi yapabilmeli, ona yardım gibi görünen ancak onun yapabileceği işler hususunda her destek zaman içinde korkarım ki, çocuğun becerilerini körelterek, küçük ihmallerin büyük sorunları oluşturmasına dönüşebilir.
Çocuklar “annem – babam beni anlamıyor”, ebeveynler de “çocuğum beni anlamıyor” diye şikayette bulunuyorlar, gerçekten böyle midir?
Aslında bu öğrenilmiş bir ifade bence. Ben çocuk veya gençlerden böyle bir ifade duyduğumda ‘sen kendini nasıl anlattın, hangi dilde ifade ettin ki anlamadı annen veya baban?’ diye soruyorum. Biraz kızıp sonra da konu üzerinde konuşuyoruz, genelde de bir noktada buluşup, anlaşıyoruz. Anlamaya aday bir duruşu gördüğümüzde her birimiz buna saygı ile cevap veririz. Bilindiği gibi hepimiz anlaşılmak isteriz. Ancak sesimizi duyabilecek, dediğimizi anlayabilecek zamanı yakalamak zorundayız. Bence biz büyükler kendi çocukluğumuzdan hareket ederek onları anlamaya çalışmak, aradaki teknolojik gelişmelerin farkıyla da onların yükünü kavramaya gayret etmek zorundayız. Tüm diyaloglarımızda, dengeli, nedenlerini çocukların anlayacağı şekilde net, olası tehlikeleri görünür kılacak bir yaklaşım geliştirmek zorundayız. Bu hem çocuğu, hem de ebeveynleri yoran bir süreç şüphesiz lakin zorunlu bir süreç aynı zamanda. Mahrum ederek engellemeye çalıştığımız her şey için bizden kopacak olan çocuğumuz, bu kopuşları temellendirdiği “ailem izin vermiyor” iddiasından, özgürlük algısına ulaşmak için bir sürü riski göze alabilir. Sonrası daha zor olacaktır. O nedenle sahip olduğumuz her şeyi gereği gibi kullanmayı bilmek zorundayız, bunu çocuklarımıza da onların anlayacağı dilden öğretmek zorundayız. Konuşulan her konuda ebeveynlerin yükünün ne kadar ağır olduğunu görüyoruz. Ebeveynlerin işi gerçekten zor. Bu zoru kolaylaştıracak formüller var mıdır?Şüphesiz çok haklısınız. Ebeveynlik zor hatta en zor işlerden biri ancak en kıymetlisi de. Anne-baba Kur’an’da zikredilen önemli statülerden biridir. Bebeklik döneminde bir gülüşüyle bu yükü hafifletirken, büyümeye, kendilerini birey olarak tarif etmeye başladıklarında, itirazlar ortaya çıktığında işler sarpa sarıverir. Bu döneme hazırlık olması için doğduğu andan başlayarak midesini beslediğimiz gibi gönlünü ve aklını beslemeye de özen göstererek hareket edersek işimizi kolaylaştırmış oluruz. Ebeveyn olarak elinden geleni yapan, sonrası için Allah’a tevekkül eden bir yaklaşım, sükûnete kavuşmuş teskin olmuş bir gönülle kavli ve fiili duasını yapanlar için süreç hem sağlıklı hem de anlamlı olacaktır. Hükmün sahibi çocuk ve çocuksuzluğun sınav olduğunu beyan etmişken, sınavın doğru cevabı için gayret etmeliyiz, ancak unutmamalıyız ki sınav zordur, Rabbim her birimizin sınavını kolay kılsın. Amin…Çok teşekkür ederiz.Ben teşekkür ederim.
Her gece uyuyor her sabah uyanıyoruz. Uyurken ayağımız yerden kesiliyor, düşler görüyoruz. Uyandığımız her sabahla beraber, yeni hayatları kucağımızda bularak hikâyemize yeni sayfalar ekliyoruz. Elimize en nihayetinde tutuşturulacak kitaplarımız bu sayfalardan oluşuyor. Bu yönüyle bakınca her insan teki bir yazardır, kendi kitabının yazarı. Kimileri de hayat ağacına eklenen sayfaların dilini çözmeye, dikkatlerimizi ona çekmeye gayret ediyor. Hikâyelerin peşine düşen ve “Kıyametin koptuğunu görsem dahi, söyleyecek bir cümlem varsa onu yazmak isterim.” diyen Akif Hasan Kaya ile son öykü kitabı “Serçe Risalesi”ni konuştuk.
Dolayısıyla ne yapmamız lazım? Evvela uyanış. Artık anlamamız lazım bu projenin detaylarını ama bütün cephelerini anlamamız lazım. Sonra da karşı tedbir olarak evvela bir korunma, yani bir algoritma analizi yapan, algoritma filtrasyonu yapan bir sistem ve ondan sonra da bize ait bir sosyal medya, ki ben buna ifsat algoritmaları yerine ıslah algoritmaları diyorum. Islah algoritmaları üreten bir sosyal medya arama motoru, rahmani bir arama motoru ve rahmani bir yapay zekâ tasarlamamız lazım.
Şiir ve hikaye, her ikisi de sanat ve edebiyat ırmağını asırlardır sürükleyen iki büyük dalga. Gerek ‘şiirin saçağı’nın gerekse de ‘hikayenin saçağı’nın altına baktığımızda büyük isimleri, büyük özlemleri, büyük dramları, büyük kavgaları vs. görüyoruz. Bu iki tür ( şiir ve hikaye) arasına bir sınır çizmek ise pek kolay değil. Elbette ikisini birbirinden ayıran ve bu yüzden ayrı bir tür olarak adlandırılmayı hak eden vasıfları, kendine has anlatım biçimleri var. Ancak iç içe geçtikleri, birbirinin imkanlarını sonuna kadar kullandıkları da çokça rastlanan bir durum.
Kapitalist, teknik ve bürokratik çağın şafağı ise insanın köleleştirilmesiyle sonuçlandı. Onu yeni bir sekülerleştirilmiş modus vivendi içinde zincirledi. İnsanı büyülü bir evrende bağlayan ve onu kozmik bir kaza haline getiren bu önemli şey, irademizi serbest bıraktı ve onu, gücü irade eden dönüştürülmüş bir enerji olarak serbest bıraktı. Ve kapitalizm, teknikçilik ve bürokrasi, saf gücün tohumunun büyümesine izin veren mükemmel topraklardı ve bir kez çapa kozmik olarak büyülenmiş olandan serbest bırakıldığında, artık durmak yoktu.
Bakışlarımızı Şeriat’ın hem tarihsel hem de çağdaş olan üç yönü üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum. Tarihsel ve çağdaş derken kastettiğim şey, Şeriat’ı kendi iyiliği için çalışmanın sözde içsel değerine ek olarak, tabii eğer bu mümkünse, size karşı dürüst olmak gerekirse, içsel ilgiye inanmıyorum. İnsanların bir şeye ilgi duymasının ardında her zaman bir şeyler vardır.
Ayşe Pehlivan ile “Çocuklarla İletişim Kurmanın Yolları” Üzerine Konuştuk….
Pandemi sürecinin başladığı ilk dönemlerde, evlere kapandığımız sırada, ebeveynler panik halinde çocuklarını meşgul etmek adına, belki de okulda gün boyu yaptıkları etkinliklerden daha fazlasını evde gerçekleştirmeye çalıştılar. Ardı arkası kesilmeyen etkinlikler özellikle sosyal medyada adeta bir yarışa dönüştü. Bulunan bu çözüm yolu ilk başlarda ebeveyni ve çocuğu meşgul etse de bir süre sonra etkinliklere boğulan çocukların ilgisi dağılmaya başladı. Süre uzadıkça ebeveynler de bunun ne kadar sürdürülebilir bir çözüm yolu olduğu konusunda tereddüt etmeye başladılar. Biraz daha sakinleşip durumu kabullendikten sonra, bu kadar etkinliğin aslında işleri daha da zorlaştırabileceğini farkettiler. Doğal bir ebeveynlik iç güdüsü ile aileler çocuklarının durumdan en azami şekilde etkilenmesini istediler. Kaygılanan ebeveynler, çocukları için yapabileceklerinin sınırlarını bir anda zorladı. Çocuklar, dünyadaki serüvenleri başladığı andan itibaren kendilerini, yeteneklerini ve dünyayı keşfetmeye başlarlar. Eğitim açısından bakıldığında bu keşif bir ömür sürer belki. Ancak “çocukluk“ insanın kendini keşfettiği, karakterinin oluştuğu en önemli dönemdir. Eğitimi ele aldığımız bu sayımızda bizler de içinde bulunduğumuz sürece katkısı olması temennisiyle Eğitimci -Yazar Ayşe Pehlivan ile “çocuğu ve onu tamamlayan, geliştiren süreçleri “ ve “çocuk iletişimini” konuştuk. Siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunarız.
Öncelikle sizi tanıyalım istiyorum. Ayşe Pehlivan kimdir, kendinizden bahsedebilir misiniz biraz ?
İnsanın kendisini anlatması zor işlerden biridir bana göre, zira soruya cevabın gereği gibi verilmesi uzun bir ömrün izahını gerektirir. Tanış olmak büyük bir iştir, bunun için insanın önce kendisini tanıması ve anlaşılacak şekilde tarif etmesi gerekir. Kolay iş değildir yani. Okura faydası olur mu bilemeden söyleyebileceğim şudur, ben Rabbimin takdiri ile özel ve güzel ebeveynlerin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldim. Tekirdağlıyım. İstanbul’a eğitim için geldim. Eğitim; ömür devam ettikçe devam eden bir süreç, ben de eğitimime devam ediyorum. Sancısı çocuksuzluk olan bir hayatı yaşamamın yansıması olarak, hayata çocuk gözüyle, çocukların yanından bakıyorum. Bu sancının ürünü olarak 1999 yılında kurduğumuz Özlenen Çocuk ve Gençlik Derneği’nin çalışmalarında yer alıyorum. “Benleen Sızı” ve “Gelmeyeceksin Diye” iki adet eserim var ilgililerine emanet…
Çocuk nedir?
Bu sorunun cevabı bizden başlanarak verildiğinde daha kolay anlaşılıyor diye düşünüyorum. Bizim hayata başladığımız sürecin tarifidir çocuk… Dünyadaki sistemlerin tarif ettiği yaşlarla sınırlandırarak belirlediği süreç açısından, hayatın 0 – 18 yaş arası dönemine karşılıktır. İslam açısından da ergen oluncaya kadar geçen süreç olarak tarif edilmiştir.
Ebeveyn açısından tarif etmenizi istersek neler söylersiniz?
Emanet derim, sorumluluk derim, sağlam bir statü derim, sevgi, merhamet, samimiyet, gayret, karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek hizmet derim… Gelecek demem mesela, bugün derim, dünle-yarın arasında köprü derim… Yürek dolusu huzur, yürek dolusu telaşe derim. Ben bir de aslında doğumla başlayan ve ölünceye kadar devam eden sancı derim… Sağlam bir öğretmenlik, güzel bir öğrencilik derim. Zira izin verirsek öğretir çocuklar bizim unuttuklarımızı bile… Gülmeyi mesela, affetmeyi, sahiplenmeyi… Vazgeçmeden gayret etmeyi, soru sorarken cömert davranmayı, öğrenme hakkını elde edinceye kadar soru sormayı, gerçek tepkilerin zenginliğini, kırılganlığı, cesareti, aklına her geleni söylerken yalansız ifade edebilmeyi…
Ebeveyn çocuk iletişiminde günümüze dair genel bir değerlendirme yapsanız neler söylersiniz?
Hepimiz kabımızda olanı sunarız, çıkınımızda ne varsa onu paylaşabiliriz ancak. İletişim konusu benim üzerinde özenle çalıştığım bir konu. Aslında ben iletişimi öncelikle kişinin kendisiyle olan çok özel bir süreç olarak kabul ederim. Sakladıklarımız ve saklandıklarımız bizim iletişim konusunda geldiğimiz yeri belirler. Kendisiyle arası iyi olmalı insanın önce, bunun için de var ediliş nedenlerini çözmüş olmalı. Anlama ulaşmış, var edeni ve varlığı kavramış olmalı.
İletişim için tabii ki mesajı olmalı insanın… Mesajın iletilme yolları öyle çoktur ki, bakarsınız mesajdır, bakmazsınız mesaj, konuşursunuz mesajdır, susarsınız mesaj, gülersiniz, ağlarsınız, üzülürsünüz hep mesajdır bunların her biri. Her ne kadar son dönemde konu sadece internet dünyasının sınırlarıyla tarumar olsa da, yüze bakmayı, sesin tınısını anlamayı biraz ertelediysek de, asıl mesaj yüz yüzedir, yüzde yüz mesaj ancak böyledir. Mesaj iletmenin çok yolu vardır, biri diğerinden daha çok önemli, diğerinden daha çok kıymetli olduğu zamanlar olur. Genel olarak anlaşmaya aday olanın, anlama ve anlatma gayretindeki argümanlarıdır işte.
Çocuğa, ebeveyn ile çocuk konusuna gelince orası çok geniş bir dünya, büyük bir bağdır. Çocuğun küçük bir insan olarak kabul edilmesi gerekir öncelikle. Büyümeye aday, anlamaya gayretli olduğu kabul edilmeli. Öğrenmeyi sağlayan, merakla sorulan sorular ciddiye alınarak, soruna dönüşmeden çözülmeli. Çocuk konuşmaya başladı denilir bir yaşında, oysa ben çocuğun doğar doğmaz iletişime geçtiğini, bir şekilde konuştuğunu, ağlayarak, mırıldanarak, gülerek kurduğu iletişimin gerçek bir iletişim olduğunu düşünürüm. Çocuğun yüzüne baktığımızda resim açık seçiktir, anlamaya kararlı olanlar için. Korktuğu, sevindiği, güven duyduğu her duygu yüzündeki resimdedir onun. El kol hareketleri, büyüme gayretinin şeklidir diğer yanıyla, onların da her birinin anlamları vardır, ifadedir, iletişimdir diğer yanıyla. Bir düşünürün sözüdür;“ Anneler, çocuklarının akıllarından tutacakları yerde, ellerinde tutarlar!” Böyle baktığım zaman çok karışık gelmez bana, kıvrımlı, detaylı, dikkatli yürünesi bir yoldur ebeveynlik, öyle ya, sonunda da mükafat buna göredir.
“Çocuklar anne babalarını aynalıyor.” Son dönemde okuduğum bir pedagogun söyleşisinde geçiyordu bu cümle. Fakat nedense rol model dediğimizde anne daha çok ön planda tutuluyor. Çocuğun yetişmesi konusunda tüm yükü anneye bırakıyoruz sanki. Kural koyan, kötü insan rolünü anneye bırakıyoruz gibi. Anne babanın rol model olması dengesi nasıl sağlanır?
Ben şöyle bir şey hatırlıyorum, bir anne çocuğuna “ben senin yaşındayken yalan söylemiyordum.” diyor ve çocuk soruyor; “Sen kaç yaşında başladın anne?” Anneleri kızdırmaktan korkarak söylüyorum ama söylemeden de olmuyor işte, anne çocuk için birçok güzel duyguyu barındıran bir limandır, özel bir örnektir her yanıyla… Bizim için de öyle değil miydi? Sağlıklı bir ruh halinden bahsederek söylüyorum bunu, bazı anneler seminerlerde “ben çocuğumla arkadaşım” dediğinde diyorum ki, ‘sen anne ol, onun birçok arkadaşı olacak ama annesi bir tane. Anne olduğunda eksik kalan ne ki, arkadaş olduğunda daha iyi olacağını düşünüyorsun.’ Anneliğin edebiyatı zordur, onunla ilişkimizin ebediyeti vardır. Bir bilene sormuşlar çocuk eğitimi ne zaman başlar diye cevap vermiş; “annenin doğduğu zaman” Ben kurala hepimizin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum, mesele konulan kuralın doğru olması, doğru şekilde anlatılmasında belirleniyor sanki. Hasta olduğunun farkında olmayan birine iğne batırsak bize çok kızar, ne zaman ki hasta olduğunun farkında olur ve iyileşme ümidi ile tedaviye başlar işte o zaman o iğneyi yapana bedel bile öder. Kuralların da nedenleri konuşulmalı, anlayıncaya kadar anlatılmalı belki de. Ondan sonrası kolay olmuştur, olacaktır şüphesiz. Bu sorulara cevap, sorunlara çözümün tek düze ve değişmez normlar olarak verilmesi zor, birlikte çıkılan uzun bir yol bu ve birlikte cevap aranmalı, anlamaya ve anlatmaya gayret edilmeli, anlaşmaya kararlı bir duruş sergilenmeli. Çocukla veya büyükle iletişimde bazen cevap sorunun içindedir, bazı sorular için de cevap gerekmeyebilir…
Gelelim anne konusuna, anne ile çocuğun iletişim zinciri bambaşkadır, başkadan öte. Çocuğun doğumundan önce karnında besleyen, doğduktan sonra da sütüyle besleyen anne, beynini ve gönlünü beslerken de önde olacaktır şüphesiz, fiziken de daha yakındır diğer ifadeyle. Süreçlerin bütününde, eğer aile gerçek bir aileyse, tanımın içi dolu, eş olmayı dost olmakla da örtüştürebildilerse, babanın rolü açıktır, anneyi mutlu etmek için göstereceği gayret, yükünü hafifletmek için olacağı destek, hem çocuğunun gözünde örneklik, saygınlık hem de o ailede huzurun şekillenmesinde öncülük etmiş olacaktır.
Çocuk nasıl öğrenir?
Tabii ki; sorarak, görerek, hayal ederek, deneyerek öğrenir.
Çocuklarımıza faydalı olması açısından nasıl kitap okumalıyız?
Kitaba gelince, ne yazık ki bizim ülkemizde hala hobiler arasında kitap okumak, sınavlar çerçevesinde, zaruretler kapsamında. Oysa kitap okumak iştir, önemli bir iştir, diğerinin tecrübelerini ışık yaparak yoluna devam etmek. Kitap okumak sıradan bir iş değildir ama mutlaka sıraya konulması gerekir. Bir televizyondan programa konuk olma teklifi gelmişti. Konu “çocuklar nasıl orucu sever?” ben de dedim ki, ‘bunun için oraya kadar gelmeme gerek yok, bu iş tek cümlelik, ne zaman ebeveynler orucu severse çocuklar da o zaman sever.’ Kitap okumak, yazmak, çizmek, el işi, ev işi bunların her biri ebeveynlerin ilgi, sevgi ve öncülüğünde çocuğa yansıyacak eylemlerdir. Çocuğun ilgi alanı ve bilgi dağarcığı göz önünde bulundurularak seçilen kitaplar, merakının beslendiği ve sorularına cevap bulduğu eserler tercih edildiğinde çocuk okumayı iş edinir diye düşünüyorum.
Çocuklara yönelik eserlerde daha yoğun olarak kullanılan çizimler ve resimlerin düşünceyi sınırlaması veya yanlış bir yöne kanalize etmesi tehlikesi konusunda neler söylersiniz?
Aslında konu çocuk olunca yazın hayatı başta olmak üzere iletişimin her türünü kast ederek söylüyorum, sadeleştirmektir asıl olan, basitleştirmek değil. Aslında formül birbirine çok yakın, çocuk; emekler, ayakta durur, yürür ve koşar, süt emer, ek gıda alır, sonra tüm yiyeceklere sıra gelir, ancak sağlıklı olanlarına… Okumak ve bilgi de böyledir işte. Biri bedenini geliştirir, bedenini besler; okumak; öğrenmek de zihnini. Sıradanlaştırmadan, sırasıyla bilgi yüklenmeli çocuğa, öyle yüklenmeli ki, çocuk öğrenmeyi yük edinmemeli.
Çizimler ifadenin bir türü olarak önemli, sınırlandırmaya gelince zamanla sınırları olduğunu öğrenecek bir çocuk için zararı büyük olmasa gerektir diye düşünenlerdenim. Aslında ben konu insan olunca çok keskin kurallarla konuşmanın, genellemelere sımsıkı tutunmanın tehlikeli olduğuna inanıyorum. Bence hem çizgili hem de çizgisiz kâğıt yan yana konulmalı, çocuk için tercihlerin olması onun gelişmesine daha olumlu katkı sağlayacaktır.
Tek çocuklu ailelerde yaşayan çocukların durumu ile ilgili neler söylemek istersiniz?
Öncelikle ebeveynler sağlıklı insanlarsa bir çocuğu kardeşsiz bırakma haklarının olmadığını düşünüyorum. Planlanan ebeveynlik için bunu dile getiriyorum. Nasip olan tek çocuksa söyleyecek sözüm yok, hele anne olması hayalde kalmış biri olarak bir çocuğun da ne çok olduğunu bilerek… Bu konuda ben tüm zorlukları aşarken kardeşlerime tutunan bir insan olduğum için belki de, kardeş konusuna; yarımları tamamlayan, tartışmayı, konuşmayı, güvenmeyi, gülmeyi birlikte öğrendiğimiz en büyük hazine olarak bakıyorum. O nedenle büyüklerinin yanında büyüyen ve yakın yaşıtları olmayan çocukların zorlandıklarını görüyorum. Zor bir denge bu aslında, ebeveynler için de zor olan bir durum. Komşuluk ilişkilerinin de başka bir platforma taşındığı son dönemlerde sorun biraz daha zorlaşırken, pandemi döneminde çok daha iyi gördük ki var olan komşuluklara da sınır getirilmiş oldu. Bu durumda yakın yaşıtlarına ulaşamayan çocuk için ebeveynlerin daha çok gayret göstererek, onların arkadaş ve kardeş ihtiyaçlarından kaynaklanan zorluklarla mücadele etmelerine yardımcı olmaları gerekir.
Çocukların eğitim süreçlerinde ebeveynleri ile ilgili farklı bir dil oluşuyor. Ders yapma konusu başta olmak üzere biraz da zorlamalar, hatta aralarında diyalog zorlukları olabiliyor, bu süreci en az sorunla aşmak için neler yapılabilir sizce?
Evet eğitim başlı başına bir konu… Artık komediye dönüşmüş, “eğitim şart” ifadesinden, şartlanmış eğitim süreçleri yaşıyoruz. Aslında eğitim doğuştan başlayan bir süreçtir ama biz algı olarak onu okula başladığı zaman olarak tarif etmekteyiz. Belki de ilk değiştirilmesi gereken bu, “eğitiminiz nedir?” diye soranlara ben “insan doğdum insan kalmanın yollarını öğrenmeye devam ediyorum” diyorum. Evet devam ediyorum, zira yeni yeni zaruretler geliyor gündemime… Mesela pandemiyi öğrendik, benim gibi yarım yüzyıl yaşayanlar bilir,bu bizim hayatımızda bir ilk, öğrenmenin kitaptan sağlandığı bilgiler uygulamaya geçince eğitime dönüşüyor bence.
Demem o ki, eğitim doğuştan başlar, bazı hareketleri bilerek doğarız, örneğin emebilme kabiliyeti, yürüme gayreti her biri bilerek dünyaya geldiğimiz süreçte yanımızda getirdiklerimizdir. Ondan sonraki eğitim, yürüme, yemek yeme, konuşma, susma, üzülme, sevinme, sabretme eğitimleri ailesi tarafından verilir.
Sonra okul başlar ve okuma – yazma başta olmak üzere okul süreci başlar ve o süreçte yeni yaklaşımlar geliştirmek gerekir. İşte o döneme kadar biriktirdikleri ile sorumluluk almayı bilen bir evlat, öğrencilik sürecinde de görevlerini yerine getirmeyi başarabilecektir. Uzlaşmaya aday bir yaklaşımla, çocuğun anlayacağı dili oturtmaya özen göstererek, zorlamanın ötesine geçip, zorunlu olduklarını birey olarak yerine getirmesi için yöntem geliştirmek gerekecektir.
Bu, iletişim kazaları ile zedelense de zaman içinde çözüme aday duruşla ve daha öncekilerin tecrübelerinden de faydalanarak doğru bir yöntem bulunur/bulunmalıdır. Uzun süren bir yoldur bu ancak öğrenmeye çalışmamız gereken temel konulardan biridir. Nasıl tutunmadan yürümeyi öğreniyorsa, zorlamadan sorumluluklarını yerine getirmeyi de öğrenmeli, bunun için gayret gösterilmelidir. Yapabileceği her işi kendisi yapabilmeli, ona yardım gibi görünen ancak onun yapabileceği işler hususunda her destek zaman içinde korkarım ki, çocuğun becerilerini körelterek, küçük ihmallerin büyük sorunları oluşturmasına dönüşebilir.
Çocuklar “annem – babam beni anlamıyor”, ebeveynler de “çocuğum beni anlamıyor” diye şikayette bulunuyorlar, gerçekten böyle midir?
Aslında bu öğrenilmiş bir ifade bence. Ben çocuk veya gençlerden böyle bir ifade duyduğumda ‘sen kendini nasıl anlattın, hangi dilde ifade ettin ki anlamadı annen veya baban?’ diye soruyorum. Biraz kızıp sonra da konu üzerinde konuşuyoruz, genelde de bir noktada buluşup, anlaşıyoruz. Anlamaya aday bir duruşu gördüğümüzde her birimiz buna saygı ile cevap veririz. Bilindiği gibi hepimiz anlaşılmak isteriz. Ancak sesimizi duyabilecek, dediğimizi anlayabilecek zamanı yakalamak zorundayız. Bence biz büyükler kendi çocukluğumuzdan hareket ederek onları anlamaya çalışmak, aradaki teknolojik gelişmelerin farkıyla da onların yükünü kavramaya gayret etmek zorundayız. Tüm diyaloglarımızda, dengeli, nedenlerini çocukların anlayacağı şekilde net, olası tehlikeleri görünür kılacak bir yaklaşım geliştirmek zorundayız. Bu hem çocuğu, hem de ebeveynleri yoran bir süreç şüphesiz lakin zorunlu bir süreç aynı zamanda. Mahrum ederek engellemeye çalıştığımız her şey için bizden kopacak olan çocuğumuz, bu kopuşları temellendirdiği “ailem izin vermiyor” iddiasından, özgürlük algısına ulaşmak için bir sürü riski göze alabilir. Sonrası daha zor olacaktır. O nedenle sahip olduğumuz her şeyi gereği gibi kullanmayı bilmek zorundayız, bunu çocuklarımıza da onların anlayacağı dilden öğretmek zorundayız. Konuşulan her konuda ebeveynlerin yükünün ne kadar ağır olduğunu görüyoruz. Ebeveynlerin işi gerçekten zor. Bu zoru kolaylaştıracak formüller var mıdır? Şüphesiz çok haklısınız. Ebeveynlik zor hatta en zor işlerden biri ancak en kıymetlisi de. Anne-baba Kur’an’da zikredilen önemli statülerden biridir. Bebeklik döneminde bir gülüşüyle bu yükü hafifletirken, büyümeye, kendilerini birey olarak tarif etmeye başladıklarında, itirazlar ortaya çıktığında işler sarpa sarıverir. Bu döneme hazırlık olması için doğduğu andan başlayarak midesini beslediğimiz gibi gönlünü ve aklını beslemeye de özen göstererek hareket edersek işimizi kolaylaştırmış oluruz. Ebeveyn olarak elinden geleni yapan, sonrası için Allah’a tevekkül eden bir yaklaşım, sükûnete kavuşmuş teskin olmuş bir gönülle kavli ve fiili duasını yapanlar için süreç hem sağlıklı hem de anlamlı olacaktır. Hükmün sahibi çocuk ve çocuksuzluğun sınav olduğunu beyan etmişken, sınavın doğru cevabı için gayret etmeliyiz, ancak unutmamalıyız ki sınav zordur, Rabbim her birimizin sınavını kolay kılsın. Amin…Çok teşekkür ederiz.Ben teşekkür ederim.
Yazar
İlgili Yazılar
Akif Hasan Kaya İle “Serçe Risalesi” Üzerine Söyleşi
Her gece uyuyor her sabah uyanıyoruz. Uyurken ayağımız yerden kesiliyor, düşler görüyoruz. Uyandığımız her sabahla beraber, yeni hayatları kucağımızda bularak hikâyemize yeni sayfalar ekliyoruz. Elimize en nihayetinde tutuşturulacak kitaplarımız bu sayfalardan oluşuyor. Bu yönüyle bakınca her insan teki bir yazardır, kendi kitabının yazarı. Kimileri de hayat ağacına eklenen sayfaların dilini çözmeye, dikkatlerimizi ona çekmeye gayret ediyor. Hikâyelerin peşine düşen ve “Kıyametin koptuğunu görsem dahi, söyleyecek bir cümlem varsa onu yazmak isterim.” diyen Akif Hasan Kaya ile son öykü kitabı “Serçe Risalesi”ni konuştuk.
Mustafa Merter İle…”Zihni Örtülmüş Durumdaki İnsanlar Haksızlığa Karşı Nasıl mücadele verecek?”
Dolayısıyla ne yapmamız lazım? Evvela uyanış. Artık anlamamız lazım bu projenin detaylarını ama bütün cephelerini anlamamız lazım. Sonra da karşı tedbir olarak evvela bir korunma, yani bir algoritma analizi yapan, algoritma filtrasyonu yapan bir sistem ve ondan sonra da bize ait bir sosyal medya, ki ben buna ifsat algoritmaları yerine ıslah algoritmaları diyorum. Islah algoritmaları üreten bir sosyal medya arama motoru, rahmani bir arama motoru ve rahmani bir yapay zekâ tasarlamamız lazım.
Ali Emre ile “Acar Süvari Tutuk Arbalet” Üzerine
Şiir ve hikaye, her ikisi de sanat ve edebiyat ırmağını asırlardır sürükleyen iki büyük dalga. Gerek ‘şiirin saçağı’nın gerekse de ‘hikayenin saçağı’nın altına baktığımızda büyük isimleri, büyük özlemleri, büyük dramları, büyük kavgaları vs. görüyoruz. Bu iki tür ( şiir ve hikaye) arasına bir sınır çizmek ise pek kolay değil. Elbette ikisini birbirinden ayıran ve bu yüzden ayrı bir tür olarak adlandırılmayı hak eden vasıfları, kendine has anlatım biçimleri var. Ancak iç içe geçtikleri, birbirinin imkanlarını sonuna kadar kullandıkları da çokça rastlanan bir durum.
Toplumsal Düzen, Kültür ve Din Olarak Şeriat
Kapitalist, teknik ve bürokratik çağın şafağı ise insanın köleleştirilmesiyle sonuçlandı. Onu yeni bir sekülerleştirilmiş modus vivendi içinde zincirledi. İnsanı büyülü bir evrende bağlayan ve onu kozmik bir kaza haline getiren bu önemli şey, irademizi serbest bıraktı ve onu, gücü irade eden dönüştürülmüş bir enerji olarak serbest bıraktı. Ve kapitalizm, teknikçilik ve bürokrasi, saf gücün tohumunun büyümesine izin veren mükemmel topraklardı ve bir kez çapa kozmik olarak büyülenmiş olandan serbest bırakıldığında, artık durmak yoktu.
Fıkıh (Şeriat), Ahlâk ve Epistemoloji
Bakışlarımızı Şeriat’ın hem tarihsel hem de çağdaş olan üç yönü üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum. Tarihsel ve çağdaş derken kastettiğim şey, Şeriat’ı kendi iyiliği için çalışmanın sözde içsel değerine ek olarak, tabii eğer bu mümkünse, size karşı dürüst olmak gerekirse, içsel ilgiye inanmıyorum. İnsanların bir şeye ilgi duymasının ardında her zaman bir şeyler vardır.