Güneş doğmuş çaydanlıklar koyulmuştu mavi alevin üstüne. Alelacele bir yere yetişmek için evinden fırlayan insanlar, parke taşlarla döşenmiş sokakları hızlı hızlı geçip doldurmuştu -yeniden- iki metrekare olan çay ocağını. Ocaktan yükselen buharlar bir nem bulutu oluşturmuştu. Neredeyse yağmur oluşturacak doygunluktaydı. Sigara dumanları da bu bulutlara sis gibi eşlik ediyordu. Ocaktaki çaydanlık biraz daha fokurdasa hafiften çiseleyecek neredeyse.
Yavaştan doluyordu içerisi. Düzensiz nefesler, soluk yüzler ile bu insanlar mevsiminin sararıp dökülen birer yaprak taneleri. İkişer, üçer oturulmuştu karşılıklı.
Biri gidip beriki geliyor biri susup öteki konuşuyordu. Bir başkası çayının son demini hüpletip kalkarken öbürü çayını ısmarlamış, diğerlerinin yanında yerini almıştı bile. Bir anda camın önünde beliren adını bilmediğim türlü gölgeler de yine adını bilmediğim bir dille ocakta duran çaycıya çay siparişlerini iletiyorlardı. Karmaşık geldi bir an bu iletişim türü. Ne bildiğimiz sözlü ne de yazılı bir şey vardı ortada. Aklımda iletişimin türlü şekilleri olabildiği düşüncesi belirdi âniden. Bu da onlardan biri olmalıydı diye beni düşündürdü bir müddet.
Burası belki de dünyada bir avuç insandan başka yerini bilmediği ama yine de gelip gidenin fazla olduğu bir yer idi. Evet, birkaç sefer oturup dinlendiğim bu yerde, etrafta bin bir surat dolaşan bu insanları izlerken edindiğim tecrübe tüm bunlara gebeydi. Evet, öyle idi. Biraz uzak biraz da köşe bucak. Derin sohbetler ediliyordu! Bazen taziye havasında uzunca bir sessizlik sürüp gider bazen de sohbeti kesen bir ses yükselirdi, şimdi ikizi dahi bulunmayan bir televizyondan. Herkes bir anda oraya döner ve tüm dikkatler o küçük kare ekrana verilirdi. Bazılarına göre güzel mi güzel bir haber sunucusu yine gündeme dair olan biteni bildiriyordu karıncalı ekrandan. Bazılarına göre elbet… Çünkü Çaycı Mehmet haz etmezdi pek yandaş medyanın güzellerinden. Durduk yere sohbete dalar, insanların istemediği bir lafebeliğine bürünürdü. Orta yaşlardaydı veya biraz daha fazla. Uzun ve izbandut terimlerini tıpatıp karşılayacak özelliği ile beraber söyledikleri ve yaptıklarıyla aklının kısalığı ters orantılıydı. Kısaca küçük dünyasında kocamanlığı oynamak gibi bir rolü vardı. Güzel sunucunun gündemi bildiren haberinin ardından birkaç polemik, küfür ve argo sözler karışırdı sisli havaya. Sonra yine çaylar yudumlanır, geçinmenin zorluğundan söz edilirdi. Dakikalar ve saatler erir giderdi bu sıradanlıkta. Saat başı bir ritüel gibi devam ederdi bu durum.
Sıcacık olmuştu içerisi. Ancak bu sıcaklığın sebebi insanların kalabalık olması veya iç ısıtan samimi sohbetlerinden değildi. Aksine bu sıcaklık fokurdayan çaydanlığın salıverdiği buhardan ve karşımdaki duvara asılı uzunca bir elektrikli sobadandı. Kırmızı ile turuncu arası karasız görünen renginin bizlere yayılmasıydı. Burada kalpler birbirine soğuktu. Şükür yoktu. Nefis vardı. Biri çıkarken içeri giren kişi, beriki arkasını dönerken diğeri konuşurdu. Sözcükler hep öteki hakkında sayıp dökülürdü çay kaşığının tıngırtısı eşliğinde. Bu öteki, hakkında sayılıp dökülen kim olursa olsun hep ortamı ilk terk eden kişi olurdu. Kötü ağızlardaki konuşmalar çay ocağının nemli, tozlanmış pis duvarlarına siniyordu durmaksızın. Belki de o nem, taştan, betondan yapılmış bu duvarların gözyaşlarıdır şu sıradan insanların durumuna dair. Kim bilir o duvarlar daha neleri duymuştu. Daha nelere ağlamıştı da sesini duyuramamıştı. Zaman daralmıştı. Ben daralmıştım. İnsan başkası hakkında hep suizan içindeyken nasıl yaşar, nasıl ölür? Bir bitkiden farkı yokmuş gibiydiler. Gerekli ortam koşullarında sadece canlılıklarını koruyabilmiş insanlardı. İçler çürümüş. Tahammül yok. Ruh çoktan terk etmiş gibi. Bundan daha kötü ölüm tanımadım.
Ortam kalabalıklaştıkça son çayımızı içmeye karar verdik bir dostla. Günün ilk müşteri unvanına sahip olarak kalktık. Dar sokaklara kapıdan çıkınca sola kıvrılarak daldık. Her zamanki gibi ellerim cebimdeydi. Arada bir esnafa selam vermek için çıkarttığım ellerim bu sokaklarda hep üşürdü olur olmaz. Sebebini düşündüm. Bulamadım henüz. Ki bulmuş olsam ısınır mıydı onu da bilemezdim ya. Takırdı ve lakırdıların soğuk sesleri yükseliyordu çarşı sokağında. İnsanın içini hep üşüten bir edayla yapardı bunu. Sokaklara sıra sıra dizilmiş esnaf. Kalaycılar, bakırcılar, baharatçılar… Bir bakırcının tencereyi parlatmak için sarf ettiği gücün tiz sesi, bir demircinin bükmek için uğraştığı uzunca demir parçasından yansıyan tok çekiç sesleri ister istemez kulak çınlatarak bakışları kendine çekiyordu. Sokak sokak gezerken bu ses cümbüşü gelen geçende bir mıknatıs etkisi oluşturuyordu. Sanki bir kez daha bakılması için dövülüyordu o metaller. Selamlaşıp ayrılacağımız yere kadar yürüyedurduk. Tamamıyla buraya ait değildi bu dost. Sözleri ve gözleri buna şahitti. Onun her şeye alışmış gözlerle bakması ise artık beni şaşırtmıyordu. O sıradanlığın yarattığı insanlara aralarında bulunduğu onca vakit kim bilir neler anlatıp durmuştu. Hayata, insana, yaşanan düne ve bugüne, belki de çok uzak yarınlara dair neler neler… Okuyan bilirdi. Bilirken öğretmeliydi ona göre. O anlattı belki defalarca. Karşıdaki anlamadı. O dinledi. Karşıdaki susmadı. Ve o sustu. Bir ayrık otu gibi aralarına karıştı. Artık bilenin veya bilmeyenin önemi yoktu. O da orada hepten sıradandı. Ben de orada hepten sıradandım. Bir farkımız vardı sadece; biz daha çok susanlardık. Çünkü artık bir dinleyenimiz kalmamıştı. Oysa hayatı anlamak ve anlatmak gerekirdi. Öyle okuduk, öyle bildik. Biz anladığımızı sanmıştık. Meğer bazen ölmek gerekiyormuş anlamak için. Öyle bir defa filan değil. Yüzlerce, binlerce kez… Ölüp ölüp dirilmek. Ama bu insanlar çok şanslı, sadece bir kez ölecekler. Yazık, çok yazık hepimize. En çok ötekine…
Gece gün değildir. İki gün arasında sınırlanır, belirsiz bir form olarak gözükür. Yönetilemez bir zaman, belki de gayri-zaman olarak dünyayı örter. Postmodern söylem ağında “duyumsanamaz bir karanlık öncü” anlayışının yeniden gündeme gelmesi veya getirilmesiyle gece, iki gün arasında iletişimi temin eden o eski, çağlar öncesine uzanan karmaşıklığını tekrar kazandı
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”
Düşlenen diyarlar ya da lanetlenen diyarlar; rüyalarımıza sinen cennet ya da kabuslarımızı yönlendiren cehennem! Ütopyaların ve distopyaların edebiyat içinde önemli bir yeri var. İçinde olduğumuz normdan, vasattan taşmak, onu kıyasıya eleştirmek için göz kamaştırıcı bir fırsattı bunlar. Masallar, efsaneler çağı kapanıp gücünü yitirirken; antik edebiyatın modern edebiyata lehimlendiği noktalarda beliriyor ütopyalar ve distopyalar.
Bir secde gayretinde, hayatı yorumlayıp yaşayabilmek… Bir secde yakınlığıyla kendisini yaratanı Halık bilip; mahlûk olmanın mütevazılığını anlayabilmek… Her günün gecesinde bir muhasip gibi kendini sorguya çekebilmek… Ve gözlerini yumarken karanlıkların içinde yarının aydınlığının kendine rahmet getireceği ve getirmesi ümidiyle; sabahlara uyanabilmek…
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Hep Aynı Sıradanlık
Güneş doğmuş çaydanlıklar koyulmuştu mavi alevin üstüne. Alelacele bir yere yetişmek için evinden fırlayan insanlar, parke taşlarla döşenmiş sokakları hızlı hızlı geçip doldurmuştu -yeniden- iki metrekare olan çay ocağını. Ocaktan yükselen buharlar bir nem bulutu oluşturmuştu. Neredeyse yağmur oluşturacak doygunluktaydı. Sigara dumanları da bu bulutlara sis gibi eşlik ediyordu. Ocaktaki çaydanlık biraz daha fokurdasa hafiften çiseleyecek neredeyse.
Biri gidip beriki geliyor biri susup öteki konuşuyordu. Bir başkası çayının son demini hüpletip kalkarken öbürü çayını ısmarlamış, diğerlerinin yanında yerini almıştı bile. Bir anda camın önünde beliren adını bilmediğim türlü gölgeler de yine adını bilmediğim bir dille ocakta duran çaycıya çay siparişlerini iletiyorlardı. Karmaşık geldi bir an bu iletişim türü. Ne bildiğimiz sözlü ne de yazılı bir şey vardı ortada. Aklımda iletişimin türlü şekilleri olabildiği düşüncesi belirdi âniden. Bu da onlardan biri olmalıydı diye beni düşündürdü bir müddet.
Burası belki de dünyada bir avuç insandan başka yerini bilmediği ama yine de gelip gidenin fazla olduğu bir yer idi. Evet, birkaç sefer oturup dinlendiğim bu yerde, etrafta bin bir surat dolaşan bu insanları izlerken edindiğim tecrübe tüm bunlara gebeydi. Evet, öyle idi. Biraz uzak biraz da köşe bucak. Derin sohbetler ediliyordu! Bazen taziye havasında uzunca bir sessizlik sürüp gider bazen de sohbeti kesen bir ses yükselirdi, şimdi ikizi dahi bulunmayan bir televizyondan. Herkes bir anda oraya döner ve tüm dikkatler o küçük kare ekrana verilirdi. Bazılarına göre güzel mi güzel bir haber sunucusu yine gündeme dair olan biteni bildiriyordu karıncalı ekrandan. Bazılarına göre elbet… Çünkü Çaycı Mehmet haz etmezdi pek yandaş medyanın güzellerinden. Durduk yere sohbete dalar, insanların istemediği bir lafebeliğine bürünürdü. Orta yaşlardaydı veya biraz daha fazla. Uzun ve izbandut terimlerini tıpatıp karşılayacak özelliği ile beraber söyledikleri ve yaptıklarıyla aklının kısalığı ters orantılıydı. Kısaca küçük dünyasında kocamanlığı oynamak gibi bir rolü vardı. Güzel sunucunun gündemi bildiren haberinin ardından birkaç polemik, küfür ve argo sözler karışırdı sisli havaya. Sonra yine çaylar yudumlanır, geçinmenin zorluğundan söz edilirdi. Dakikalar ve saatler erir giderdi bu sıradanlıkta. Saat başı bir ritüel gibi devam ederdi bu durum.
Sıcacık olmuştu içerisi. Ancak bu sıcaklığın sebebi insanların kalabalık olması veya iç ısıtan samimi sohbetlerinden değildi. Aksine bu sıcaklık fokurdayan çaydanlığın salıverdiği buhardan ve karşımdaki duvara asılı uzunca bir elektrikli sobadandı. Kırmızı ile turuncu arası karasız görünen renginin bizlere yayılmasıydı. Burada kalpler birbirine soğuktu. Şükür yoktu. Nefis vardı. Biri çıkarken içeri giren kişi, beriki arkasını dönerken diğeri konuşurdu. Sözcükler hep öteki hakkında sayıp dökülürdü çay kaşığının tıngırtısı eşliğinde. Bu öteki, hakkında sayılıp dökülen kim olursa olsun hep ortamı ilk terk eden kişi olurdu. Kötü ağızlardaki konuşmalar çay ocağının nemli, tozlanmış pis duvarlarına siniyordu durmaksızın. Belki de o nem, taştan, betondan yapılmış bu duvarların gözyaşlarıdır şu sıradan insanların durumuna dair. Kim bilir o duvarlar daha neleri duymuştu. Daha nelere ağlamıştı da sesini duyuramamıştı. Zaman daralmıştı. Ben daralmıştım. İnsan başkası hakkında hep suizan içindeyken nasıl yaşar, nasıl ölür? Bir bitkiden farkı yokmuş gibiydiler. Gerekli ortam koşullarında sadece canlılıklarını koruyabilmiş insanlardı. İçler çürümüş. Tahammül yok. Ruh çoktan terk etmiş gibi. Bundan daha kötü ölüm tanımadım.
Ortam kalabalıklaştıkça son çayımızı içmeye karar verdik bir dostla. Günün ilk müşteri unvanına sahip olarak kalktık. Dar sokaklara kapıdan çıkınca sola kıvrılarak daldık. Her zamanki gibi ellerim cebimdeydi. Arada bir esnafa selam vermek için çıkarttığım ellerim bu sokaklarda hep üşürdü olur olmaz. Sebebini düşündüm. Bulamadım henüz. Ki bulmuş olsam ısınır mıydı onu da bilemezdim ya. Takırdı ve lakırdıların soğuk sesleri yükseliyordu çarşı sokağında. İnsanın içini hep üşüten bir edayla yapardı bunu. Sokaklara sıra sıra dizilmiş esnaf. Kalaycılar, bakırcılar, baharatçılar… Bir bakırcının tencereyi parlatmak için sarf ettiği gücün tiz sesi, bir demircinin bükmek için uğraştığı uzunca demir parçasından yansıyan tok çekiç sesleri ister istemez kulak çınlatarak bakışları kendine çekiyordu. Sokak sokak gezerken bu ses cümbüşü gelen geçende bir mıknatıs etkisi oluşturuyordu. Sanki bir kez daha bakılması için dövülüyordu o metaller. Selamlaşıp ayrılacağımız yere kadar yürüyedurduk. Tamamıyla buraya ait değildi bu dost. Sözleri ve gözleri buna şahitti. Onun her şeye alışmış gözlerle bakması ise artık beni şaşırtmıyordu. O sıradanlığın yarattığı insanlara aralarında bulunduğu onca vakit kim bilir neler anlatıp durmuştu. Hayata, insana, yaşanan düne ve bugüne, belki de çok uzak yarınlara dair neler neler… Okuyan bilirdi. Bilirken öğretmeliydi ona göre. O anlattı belki defalarca. Karşıdaki anlamadı. O dinledi. Karşıdaki susmadı. Ve o sustu. Bir ayrık otu gibi aralarına karıştı. Artık bilenin veya bilmeyenin önemi yoktu. O da orada hepten sıradandı. Ben de orada hepten sıradandım. Bir farkımız vardı sadece; biz daha çok susanlardık. Çünkü artık bir dinleyenimiz kalmamıştı. Oysa hayatı anlamak ve anlatmak gerekirdi. Öyle okuduk, öyle bildik. Biz anladığımızı sanmıştık. Meğer bazen ölmek gerekiyormuş anlamak için. Öyle bir defa filan değil. Yüzlerce, binlerce kez… Ölüp ölüp dirilmek. Ama bu insanlar çok şanslı, sadece bir kez ölecekler. Yazık, çok yazık hepimize. En çok ötekine…
Yazar
İlgili Yazılar
Gece`nin Yönetimi
Gece gün değildir. İki gün arasında sınırlanır, belirsiz bir form olarak gözükür. Yönetilemez bir zaman, belki de gayri-zaman olarak dünyayı örter. Postmodern söylem ağında “duyumsanamaz bir karanlık öncü” anlayışının yeniden gündeme gelmesi veya getirilmesiyle gece, iki gün arasında iletişimi temin eden o eski, çağlar öncesine uzanan karmaşıklığını tekrar kazandı
Kalk Kendi Önünden
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”
Su İçinde Susuzluk: Aklına Tekme Atan İnsan
Düşlenen diyarlar ya da lanetlenen diyarlar; rüyalarımıza sinen cennet ya da kabuslarımızı yönlendiren cehennem! Ütopyaların ve distopyaların edebiyat içinde önemli bir yeri var. İçinde olduğumuz normdan, vasattan taşmak, onu kıyasıya eleştirmek için göz kamaştırıcı bir fırsattı bunlar. Masallar, efsaneler çağı kapanıp gücünü yitirirken; antik edebiyatın modern edebiyata lehimlendiği noktalarda beliriyor ütopyalar ve distopyalar.
Ölümü Anlayabilmek…
Bir secde gayretinde, hayatı yorumlayıp yaşayabilmek… Bir secde yakınlığıyla kendisini yaratanı Halık bilip; mahlûk olmanın mütevazılığını anlayabilmek… Her günün gecesinde bir muhasip gibi kendini sorguya çekebilmek… Ve gözlerini yumarken karanlıkların içinde yarının aydınlığının kendine rahmet getireceği ve getirmesi ümidiyle; sabahlara uyanabilmek…
Emperyalizm ve Edebiyat
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.