“De ki suyunuz yerin dibine çekiliverse söyleyin bakalım size kim bir akarsu getirebilir?” (Mülk-30)
İnsanlığın yaratılış amacından uzaklaşıp kendini zihinsel sapmaların içinde bulmadığı bir çağ nerdeyse yok gibidir. Her çağda insanlık çeşitli aldanmalar, bozulmalar ve kendilik değerini düşüren hal ve davranışlar içinde bulunmuştur. Bu da insanın seçme ve bağımsız bir iradesinin olduğunun göstergesidir. Hiçbir insan zoraki doğruyu bulmaya ve yaşamaya icbar edilmemiş ve edilemez de. Her zihin bu arayışını kendi özgün ve hür kararıyla yapmış ve bunun sonuçlarını da kendisi ve içinde bulunduğu toplumuyla paylaşmıştır.
Ama maalesef her zaman insanın bu ‘yaratılış amacı’ndaki serüveni, iyiyi, doğruyu bulup yaşamasıyla olmamıştır. Yeryüzüne gönderilen o kadar ilahi rehberliklere, peygamberlere rağmen insanlık, iradesini genellikle yanlışlardan, bozgunculuktan yana kullanagelmiştir.
Yaratılmışların en şereflisi, en özeli, en güzeli, en önemlisi olduğu halde bu öneminin kıymetini bilmeyip; kendisine bahşedilen bunca güzel hasleti istismar ederek kendini dünyanın efendisi görmekten çekinmemiştir. Oysaki bu güzel hasletler ona dünyadan sorumlu olduğu, onun idaresini en adil bir şekilde yapması için verilmişti.
“Onlar öyle kimselerdir ki kendilerine bir yerde egemenlik versek, namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emreder ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Hac-41)
Ama insanın hırslı ve güçlü olma isteği çoğu zaman kendisine galip gelip dünyayı bir emanet yeri olarak değil de bir sömürü yeri olarak görmesine sebep olmuştur. Bir mirasyedi aç gözlülüğüyle dünyanın bütün nimetlerinin kendisinin olduğunu zannetmiştir. Oysaki bu dünya insanlık için bir misafirhaneydi. Burada kalıcı değillerdi. Kendilerinden öncekiler gibi onlar da bu hayat sofrasından yiyip içerek, yapıp ettikleriyle kalkıp gideceklerdi. Fakat bu fânilik duygusu insanın çok da hoşuna giden bir durum değildi.
O, ebedi kalmak, güçlü olmak ve acizliğinin üstünü ‘sahiplenme’ duygusuyla örtmek istiyordu. Ama insanın acizliği çıplak bir şekilde ortadaydı. İstediği kadar farklı kisvelerle bunu örtmeye çalışsa da, hayat ona aciz olduğunu her dem hatırlatıyordu. İstediği kadar kendini devler aynasında görüp “güç bende artık” dese de, kılıcını kuşanıp yel değirmenleriyle savaşa girse de; güç hiçbir zaman onda olmadı ve olmayacaktır da.
Tarih bunun örnekleriyle doludur, Firavunların, Nemrutların, Hâmanların saltanatı, günü gelince acizliklerine, fâniliklerine teslim olmuşlardır.
Gücü, kuvveti, kudreti insanın iç dünyasında habis bir ur gibi büyüyüp onu ele geçirdiğinde artık insan kendi kendinin düşmanı olmaya başlamıştır. Göklere, yere, uzaya hâkim olduğunu; teknolojinin, bilimin, yapay zekânın ilerlediği bir zamanda her şeyin kontrolünde olduğunu zanneder. Ama kendi faniliğinin, kontrolünde olmadığını unutur. Bu unutuş çok tehlikeli mecralara insanı ve insanlığı götürebilir. Nitekim götürüyor da…
“Suyun üzerinde mi yürüyorsun? Bunu bir kamış da yapar.
Havada mı uçuyorsun? Bir sinek bunu daha iyi yapar.
İyisi mi sen kalbini fethet belki o zaman bir şahsiyet olursun.” (Abdullah Ensarî)
Elbette ki, gelişim, ilerleme, güç ve kuvvet sahibi olmak, güzel ve teşvik edilmiş hasletlerdir. Zaten insan yaratılış olarak buna göre kodlanmıştır. İlerlemeyi, gelişmeyi ister ve yapar. Ama tehlikeli olan, bu gelişim ve ilerlemelerin kendi aciz tarafını kendine unutturmamasıdır.
Zaten kişi acziyetinin farkında oldukça sınırlarının da farkında olur. Nerelerde yol alacağını, nerelerde duracağını bilir. Acizliğinin bir eksiklik değil, denge olduğunu bilir. Yeryüzünün dengesinin ona bağlı olduğunu, emanet alınan bu dünyanın müsrifi olmaması gerektiğini ancak acizliğiyle öğrenir.
Acziyetinin farkında olan insan, savaşların gölgesinde çocukların büyümesini istemez. Çünkü hiçbir kazanç insanın canından, kanından daha değerli değildir… Acziyetinin farkında olan insan “dünya hayatının” insanın güzel, yararlı ve kalıcı işler yapacağı bir yer olduğunu bilir.
“Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk-2)
Acziyetinin farkında olan insan; “insan, insanın kurdu değil; insan, insanın yurdudur!” düşüncesiyle toplumsal iletişime önem verir. Kendisinden sonra devam edecek hayata bir değer ve anlam katmaya çalışır. Hemcinsinin fikri ve zikri ne olursa olsun, onu bir rakip ve düşman görmez. Bu hayatı onunla paylaşacağı bir çağdaşı olarak görür.
Acziyetinin farkında olan insan, kendisine bahşedilen her nefesin muhasebesini yaparak yaşar. Zamanın değirmeninde bir un gibi değil de değirmenci olmak ister. Ayrıştırdığı buğdayı, içinde bulunduğu toplumun ne kadar faydasına olduğunu bilerek, yaptığı işten, harcadığı mesaiden onur duyan insandır.
Acziyetini bilen insan, insanın muhtaç olma halinin toplumda nasıl bir mutluluk oluşturduğunun farkında olan insandır. Bu muhtaçlık olmazsa, herkes kendi benliğini öne çıkarırsa, o zaman “mutluluk” kavramı yeryüzünden silinirdi. Ve insanın insana yarenlik etmediği, güvenmediği bir çağda, ‘Kendi kendime yetiyorum, kimseye ihtiyacım yok!’ sanısı insanın mutsuzluğa razı edilmesidir. Oysa hayat, insanla ve insanın paylaştıklarıyla güzel ve anlamlıdır.
Acziyetini bilmek, insanın tevekkülünü de aynı zamanda arttırır. Tedbir ve takdir çizgisini daha iyi kavratır… Tevekkül, insana zihinsel bir sığınak oluşturur. Gelecek kaygısı ve endişesinden uzaklaştırır.
“Tevekkül, asla tembellik ve miskinlik olarak değil; insanın acziyetinde ve güçsüzlüğünde kudreti, fakriyetinde ve ihtiyaçları gidermede zenginliği bulduran bir pusula olarak değerlendirilmelidir.” (Nevzat Tarhan)
Acziyetini bilen insan, mustağnileşip ulûhiyet makamına kafa tutmaz. Kafasını önüne koyup onun gösterdiği yol işaretlerini takip ederek bu acizliğini avantaja dönüştürür. Zaten çok uzun olmayan bu hayatı, kendisini yaratana başkaldırarak, isyan ederek geçirmesi hem kendine hem de etrafındakilere zarardan başka bir şey kazandırmayacaktır.
Acziyetinin farkında olan insan, Sorumluluklarının da farkında olarak kibirlenip büyüklenmez. Gücünü, aklını, kalbini daha yaşanılır bir hayat ve sonrası için kullanır. Kendi heva ve arzuları için yaşamaz. İşte bu sorumluluk tüm insanlığın özlemini çektiği bir dünyanın oluşmasına vesiledir. Her ilerleyiş, ilerleyiş olmayabilir. Her güç, gerçek bir güç değil; insanlığı bitiren bir yok oluş olabilir. Onun için artık şu çağda bize sunulan her şeye bir ölçü ile bakmamız gerekiyor. Gerçekten bilim insanı, ilim insanı dediğimiz şahsiyetler, dünyayı ve içinde barındırdığı tüm canlıları düşünerek mi bu işe koyuldular, yoksa belli heva ve benliklerini tatmin etmek için mi bunları yapıyorlar diye düşünmemiz gerekiyor.
Dünyanın daha yaşanılır bir yer olmasını isteyenlerin samimiyetini sorgulamamız gerekiyor. Yoksa bugün yaşadığımız trajedileri, savaşları, görünen görünmeyen virüsleri diğer çağlara da miras bırakacağız. Ve bunlar hiç de övünülesi miraslar değil.
Muhtaç ve aciz olduğumuzu tekrar hatırlayıp unutmamak gerekiyor. İster buna inanalım ister inanmayalım. Her şey hiçbir zaman için kontrolümüzde olmayacak.
“Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Övgüye layıktır. Dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize yeni bir topluluk getirir. Bu Allah için zor değildir.” (Fâtır, 15-17)
Şüheda, sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Malatya’da dünyaya geldi. İlköğretim dışındaki eğitimlerini uzaktan eğitim yoluyla tamamladı. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ve derneklerin eğitim komisyonlarında görev aldı.
2000 yılından bu yana Nida Dergisi’nde yazılar kaleme alan Şüheda, sosyoloji mezunudur ve aile danışmanlığı yapmaktadır. Aynı zamanda aile ve toplum üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.
Yayımlanmış eserleri arasında; Merhamet Durağı (Nida Dergisi Yayınları, 2017), Yol Arkadaşı Cümleler (Mümbit Yayınları, 2020) ve Ey Yavrucuğum (Mümbit Yayınları, 2020) bulunmaktadır.
“Her Şeyi Onaran Adam, dışarı çıktığında yıkılmaya yüz tutan evin tek kendi evi olmadığını gördü. Mahallesinde onarılması gereken başka evler de vardı.”
“Onardıkça kent büyüyordu. (Sonra) Şehir bir çığ gibi adamın üstüne yıkıldı. Fakat yığınların içinden çıktı adam.
Her Şeyi Onaran Adam, her şeyi yeniden inşa etmesini de biliyordu.
Yeniden işe koyuldu.”
– Onarmak nedir?
– Kırılan bir şeyi tekrar kullanılabilecek hâle getirmek ya da başka bir şeye dönüştürmektir.
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Çocuk aklımla, ağaçların yaşlı ama gücü kuvveti yerinde, temiz yüzlü insanlara benzediğini düşünürdüm. Kaybolma korkusuna karşı zihnimin kendi kendine oynadığı bir korunma oyununda ağaçlar güvenli varlıklara dönüşürdü. Sığınma isteğiydi aslında bu.
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu. İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip …
Acziyetinin Farkında Olmak
“De ki suyunuz yerin dibine çekiliverse söyleyin bakalım size kim bir akarsu getirebilir?” (Mülk-30)
İnsanlığın yaratılış amacından uzaklaşıp kendini zihinsel sapmaların içinde bulmadığı bir çağ nerdeyse yok gibidir. Her çağda insanlık çeşitli aldanmalar, bozulmalar ve kendilik değerini düşüren hal ve davranışlar içinde bulunmuştur. Bu da insanın seçme ve bağımsız bir iradesinin olduğunun göstergesidir. Hiçbir insan zoraki doğruyu bulmaya ve yaşamaya icbar edilmemiş ve edilemez de. Her zihin bu arayışını kendi özgün ve hür kararıyla yapmış ve bunun sonuçlarını da kendisi ve içinde bulunduğu toplumuyla paylaşmıştır.
Ama maalesef her zaman insanın bu ‘yaratılış amacı’ndaki serüveni, iyiyi, doğruyu bulup yaşamasıyla olmamıştır. Yeryüzüne gönderilen o kadar ilahi rehberliklere, peygamberlere rağmen insanlık, iradesini genellikle yanlışlardan, bozgunculuktan yana kullanagelmiştir.
Yaratılmışların en şereflisi, en özeli, en güzeli, en önemlisi olduğu halde bu öneminin kıymetini bilmeyip; kendisine bahşedilen bunca güzel hasleti istismar ederek kendini dünyanın efendisi görmekten çekinmemiştir. Oysaki bu güzel hasletler ona dünyadan sorumlu olduğu, onun idaresini en adil bir şekilde yapması için verilmişti.
“Onlar öyle kimselerdir ki kendilerine bir yerde egemenlik versek, namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emreder ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Hac-41)
Ama insanın hırslı ve güçlü olma isteği çoğu zaman kendisine galip gelip dünyayı bir emanet yeri olarak değil de bir sömürü yeri olarak görmesine sebep olmuştur. Bir mirasyedi aç gözlülüğüyle dünyanın bütün nimetlerinin kendisinin olduğunu zannetmiştir. Oysaki bu dünya insanlık için bir misafirhaneydi. Burada kalıcı değillerdi. Kendilerinden öncekiler gibi onlar da bu hayat sofrasından yiyip içerek, yapıp ettikleriyle kalkıp gideceklerdi. Fakat bu fânilik duygusu insanın çok da hoşuna giden bir durum değildi.
O, ebedi kalmak, güçlü olmak ve acizliğinin üstünü ‘sahiplenme’ duygusuyla örtmek istiyordu. Ama insanın acizliği çıplak bir şekilde ortadaydı. İstediği kadar farklı kisvelerle bunu örtmeye çalışsa da, hayat ona aciz olduğunu her dem hatırlatıyordu. İstediği kadar kendini devler aynasında görüp “güç bende artık” dese de, kılıcını kuşanıp yel değirmenleriyle savaşa girse de; güç hiçbir zaman onda olmadı ve olmayacaktır da.
Tarih bunun örnekleriyle doludur, Firavunların, Nemrutların, Hâmanların saltanatı, günü gelince acizliklerine, fâniliklerine teslim olmuşlardır.
Gücü, kuvveti, kudreti insanın iç dünyasında habis bir ur gibi büyüyüp onu ele geçirdiğinde artık insan kendi kendinin düşmanı olmaya başlamıştır. Göklere, yere, uzaya hâkim olduğunu; teknolojinin, bilimin, yapay zekânın ilerlediği bir zamanda her şeyin kontrolünde olduğunu zanneder. Ama kendi faniliğinin, kontrolünde olmadığını unutur. Bu unutuş çok tehlikeli mecralara insanı ve insanlığı götürebilir. Nitekim götürüyor da…
“Suyun üzerinde mi yürüyorsun? Bunu bir kamış da yapar.
Havada mı uçuyorsun? Bir sinek bunu daha iyi yapar.
İyisi mi sen kalbini fethet belki o zaman bir şahsiyet olursun.” (Abdullah Ensarî)
Elbette ki, gelişim, ilerleme, güç ve kuvvet sahibi olmak, güzel ve teşvik edilmiş hasletlerdir. Zaten insan yaratılış olarak buna göre kodlanmıştır. İlerlemeyi, gelişmeyi ister ve yapar. Ama tehlikeli olan, bu gelişim ve ilerlemelerin kendi aciz tarafını kendine unutturmamasıdır.
Zaten kişi acziyetinin farkında oldukça sınırlarının da farkında olur. Nerelerde yol alacağını, nerelerde duracağını bilir. Acizliğinin bir eksiklik değil, denge olduğunu bilir. Yeryüzünün dengesinin ona bağlı olduğunu, emanet alınan bu dünyanın müsrifi olmaması gerektiğini ancak acizliğiyle öğrenir.
“Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk-2)
Acziyetinin farkında olan insan; “insan, insanın kurdu değil; insan, insanın yurdudur!” düşüncesiyle toplumsal iletişime önem verir. Kendisinden sonra devam edecek hayata bir değer ve anlam katmaya çalışır. Hemcinsinin fikri ve zikri ne olursa olsun, onu bir rakip ve düşman görmez. Bu hayatı onunla paylaşacağı bir çağdaşı olarak görür.
Acziyetinin farkında olan insan, kendisine bahşedilen her nefesin muhasebesini yaparak yaşar. Zamanın değirmeninde bir un gibi değil de değirmenci olmak ister. Ayrıştırdığı buğdayı, içinde bulunduğu toplumun ne kadar faydasına olduğunu bilerek, yaptığı işten, harcadığı mesaiden onur duyan insandır.
Acziyetini bilen insan, insanın muhtaç olma halinin toplumda nasıl bir mutluluk oluşturduğunun farkında olan insandır. Bu muhtaçlık olmazsa, herkes kendi benliğini öne çıkarırsa, o zaman “mutluluk” kavramı yeryüzünden silinirdi. Ve insanın insana yarenlik etmediği, güvenmediği bir çağda, ‘Kendi kendime yetiyorum, kimseye ihtiyacım yok!’ sanısı insanın mutsuzluğa razı edilmesidir. Oysa hayat, insanla ve insanın paylaştıklarıyla güzel ve anlamlıdır.
Acziyetini bilmek, insanın tevekkülünü de aynı zamanda arttırır. Tedbir ve takdir çizgisini daha iyi kavratır… Tevekkül, insana zihinsel bir sığınak oluşturur. Gelecek kaygısı ve endişesinden uzaklaştırır.
“Tevekkül, asla tembellik ve miskinlik olarak değil; insanın acziyetinde ve güçsüzlüğünde kudreti, fakriyetinde ve ihtiyaçları gidermede zenginliği bulduran bir pusula olarak değerlendirilmelidir.” (Nevzat Tarhan)
Acziyetini bilen insan, mustağnileşip ulûhiyet makamına kafa tutmaz. Kafasını önüne koyup onun gösterdiği yol işaretlerini takip ederek bu acizliğini avantaja dönüştürür. Zaten çok uzun olmayan bu hayatı, kendisini yaratana başkaldırarak, isyan ederek geçirmesi hem kendine hem de etrafındakilere zarardan başka bir şey kazandırmayacaktır.
Acziyetinin farkında olan insan, Sorumluluklarının da farkında olarak kibirlenip büyüklenmez. Gücünü, aklını, kalbini daha yaşanılır bir hayat ve sonrası için kullanır. Kendi heva ve arzuları için yaşamaz. İşte bu sorumluluk tüm insanlığın özlemini çektiği bir dünyanın oluşmasına vesiledir. Her ilerleyiş, ilerleyiş olmayabilir. Her güç, gerçek bir güç değil; insanlığı bitiren bir yok oluş olabilir. Onun için artık şu çağda bize sunulan her şeye bir ölçü ile bakmamız gerekiyor. Gerçekten bilim insanı, ilim insanı dediğimiz şahsiyetler, dünyayı ve içinde barındırdığı tüm canlıları düşünerek mi bu işe koyuldular, yoksa belli heva ve benliklerini tatmin etmek için mi bunları yapıyorlar diye düşünmemiz gerekiyor.
Dünyanın daha yaşanılır bir yer olmasını isteyenlerin samimiyetini sorgulamamız gerekiyor. Yoksa bugün yaşadığımız trajedileri, savaşları, görünen görünmeyen virüsleri diğer çağlara da miras bırakacağız. Ve bunlar hiç de övünülesi miraslar değil.
Muhtaç ve aciz olduğumuzu tekrar hatırlayıp unutmamak gerekiyor. İster buna inanalım ister inanmayalım. Her şey hiçbir zaman için kontrolümüzde olmayacak.
“Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Övgüye layıktır. Dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize yeni bir topluluk getirir. Bu Allah için zor değildir.” (Fâtır, 15-17)
Yazar
Şüheda, sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Malatya’da dünyaya geldi. İlköğretim dışındaki eğitimlerini uzaktan eğitim yoluyla tamamladı. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ve derneklerin eğitim komisyonlarında görev aldı.
2000 yılından bu yana Nida Dergisi’nde yazılar kaleme alan Şüheda, sosyoloji mezunudur ve aile danışmanlığı yapmaktadır. Aynı zamanda aile ve toplum üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.
Yayımlanmış eserleri arasında; Merhamet Durağı (Nida Dergisi Yayınları, 2017), Yol Arkadaşı Cümleler (Mümbit Yayınları, 2020) ve Ey Yavrucuğum (Mümbit Yayınları, 2020) bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Her Şeyi Onaran Adam
“Her Şeyi Onaran Adam, dışarı çıktığında yıkılmaya yüz tutan evin tek kendi evi olmadığını gördü. Mahallesinde onarılması gereken başka evler de vardı.”
“Onardıkça kent büyüyordu. (Sonra) Şehir bir çığ gibi adamın üstüne yıkıldı. Fakat yığınların içinden çıktı adam.
Her Şeyi Onaran Adam, her şeyi yeniden inşa etmesini de biliyordu.
Yeniden işe koyuldu.”
– Onarmak nedir?
– Kırılan bir şeyi tekrar kullanılabilecek hâle getirmek ya da başka bir şeye dönüştürmektir.
Bay Şavşan ve Basit’in Karmakarışık Oyunları
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
Mektup III
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Çocuk Aklı
Çocuk aklımla, ağaçların yaşlı ama gücü kuvveti yerinde, temiz yüzlü insanlara benzediğini düşünürdüm. Kaybolma korkusuna karşı zihnimin kendi kendine oynadığı bir korunma oyununda ağaçlar güvenli varlıklara dönüşürdü. Sığınma isteğiydi aslında bu.
Aynı Dili Konuşmak
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu. İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip …