Çocuk aklımla, ağaçların yaşlı ama gücü kuvveti yerinde, temiz yüzlü insanlara benzediğini düşünürdüm. Kaybolma korkusuna karşı zihnimin kendi kendine oynadığı bir korunma oyununda ağaçlar güvenli varlıklara dönüşürdü. Sığınma isteğiydi aslında bu.
‘Çocuk aklımız’ dediğimizde bunun gibi bir sürü hikâye hatırlarız. Rüyalarımıza kadar her türlü hayal ve düşümüzü, kaç yaşına gelirsek gelelim, aynı hissiyatla anımsarız. Bundan da anlaşıldığı üzere ‘çocuk aklı’ asla hafife alınamayacak güce sahiptir.
Örneğin bir yetişkin ile çocuğun duyma kapasitesi birbirinden çok farklıdır. Her ses, her tıkırtı çocuğun dünyasında yer edinir ve yeniden bir tını kazanır. Örneğin cama vuran yağmur damlaları âdeta zihin kapısına gelen bir haberciye benzer. Ya da belki de sabahın ilk saatlerinde hızla koşan bir ata. Hatta tam burada aktarmak istediğim benim için kısa ama hakikatli bir hikâyem var.
“Köy evinin balkonuna çıktığımızda etrafımızı dağlar, ağaçlar kaplardı. İster istemez serin esen rüzgâra kendimizi kaptırır, tepelerde görünen pervanelere dalardık. Balkonda birkaç sandalye, masa ve divan diziliydi. Balkondan içeriye girdiğimizde ise yığınla bekleyen işler uyandırırdı o büyülü tablodan bizi. Kâh içerde, kâh balkonda, tarlada… Neden sonra susmak bilmeyen bir sandalye sesi çınlamaya ve herkesi rahatsız etmeye başlamıştı. Ses ara ara kesilse de tamamen bitmiyordu. Birkaç sandalye içerisinden özenle demir olanını seçen evin en küçük çocuğu, kalabalıktan sürekli uyarı gelse de inatla sandalyeyi sürüklemekten vazgeçmiyor, balkondan eve dolan, gittikçe tahammül edilemeyen gürültüler çıkarıyordu.
“Bu ses! Sence güzel mi?” diye soran annesine:
– Ne yapayım, atıma sus diyorum, susmuyor! Koşmak istiyor. Tarlaya koşunca sesi oraya gidiyor, dağlara koşunca da balkondan eve…
Bu hikâye iki sonuca varır. Birincisi, düşünde sandalyeye atlayıp yine uzaklara koşan çocuğun nereye gittiğini bilemeyip arkasından bakakalan ev halkına ya da ‘Çocuğun Atı’na atlayan, çocuğun sırtına göğsünü veren, kollarını kalbini saran gövdesine dolayan, çocukla koşan, çocukla varan, uzaklaşan, dönen anne babalara…
Her çocuğun hayalinde bir belki de daha fazla atı olmuştur sevgili okurlarım. Küçükken bir balkon sandalyesi iken büyüdükçe o at değişir. Hızla değişen zaman, zararlı oyun ve oyuncaklar, yayınlar, giyim kuşam, tüketim alışkanlıkları, merak duygusunu öldüren eğitim sistemi ve daha birçok tehlike hırsla bekleyen atlar gibi çocuğun dikkatini tahrik eder. İyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı ayırt etmesi için çocuğa bilgi depolamak ya da eğitim kurumlarına güvenmek ise en çok düşülen yanlışlardan biri olur maalesef.
Çünkü biz bilgi yüklemesi ile meşgulken; o sırada oyun atı büyüyor, büyüyor seri katil adayı taşımaya başlıyor artık sırtında. Ya da yaşını unutmuş, kozmetik tuzağına kapılmış körpe bir tüketim bağımlısını götürüyor vitrinlere. Ve en acısı daha süratli şekilde yitiriyor masumiyetini çocuklar.
Güvenebileceğimiz tek şey kalbimiz.
Çocuk aklımızı tekrar başımıza aldığımızda her sesin, her görünenin çocuktaki yankısını bulmaya başlayabilir ve çocuğun zihin dünyasına girebiliriz. Bizler Müslüman anne babalar olarak, çocuklarımızın, kardeşlerimizin, öğrencilerimizin zihin dünyalarına girmeyi doğrudan dünyalarında olmak olarak kabul ettiğimizden, dünyalarının ruhuna talip olduğumuzu bir kez daha vurgulayabiliriz….
Evet, dünyanın ruhunun ahiret olduğu bilinci ile çocuklara tekrar yöneliriz.
Bu yönelmenin olmazsa olmaz şartlarından biri kalbimize güvenmektir. Kalbine güvenen anne babalar safında olabilmektir. Çocuğun kalbine girebilmek için, kalbimizi kullanabiliyor olmalıyız zira. Çocuklar anne babalarını, öğretmenlerini zaten sever diye düşünürsek hata ederiz. Çocuk, anne ve babasına ihtiyaç duyar ve bağlanır. Ve sever de evet. Fakat onun ruhunu öldüren bir tehlikeyi de severek bağlanabilir, bağımlı olabilir. Yücelten, geliştiren sevgilerden bahsediyorum yönelmek başlığı altında.
Yücelten sevginin şartı ise biz Müslüman anne ve babalar için en Yüce’ye vardıran sevgidir. Yüce bir kalp işidir bu. Dünyalık işler kalbimizi çoğu zaman durdurur ve çocuğu tercihe dönüştürür. Başarılı olanı tercih ederiz. Uslu olanı. Belki de fiziki özelliklerini, cinsiyetini, bunun gibi bir sürü tercihte bulunuruz. Tercihler ısmarlama bir hayata dönüşür ve kalbimizin kendine ilk ihaneti böyle başlar. Ya tercih edemediğimiz çocuklar?
Oysa kalbimizi çocuğa açmak demek, çocuğu muhatap kabul etmek anlamına gelir.
Karşınızdaki muhatap kim? Dünyaya nasıl bakıyor? Ve gerçekten neye ihtiyacı var?
Bunları tespit ettikten sonra başlıyor asıl mesele. Muhatabımızda olumlu duygular oluşturabildik mi? Yoksa kapasite ve ihtiyaç yanılgısına düşüp çocuğu zehirledik mi?
Muhatabımız, bizden soyut bilgiler istemiyor aslında. Aksine gerçek inanca ulaşmasını engelleyen bilgi yığınlarından kurtulmasını mümkün hâle getirmemiz gerekiyor. Çünkü ne anlatırsak anlatalım, hangi bilgiyi aktarırsak aktaralım, sözlerimiz bir kulağından girip diğerinden hızla çıkıyor. Bizlerin üzerinde durması gereken, düşünce ve davranış şeması oluşturmaktır. Ana şema ise, gördüğü ile Allah arasında bağ kurabilmesi ve bunu dillendirebilmesidir. Eğer bu düşünce kalıbı çocukken oluşmazsa ilerde bunu engelleyen bilgi yığınları ile sürekli boğuşup duracaktır.
Ana şemayı, yani Yaratıcı ile olan bağı nasıl kurabiliriz sorusunun cevabı, olumlu teneffüs ortamları kurmaktan başkası olamaz. Evde, okulda, nerede olursa olsun, eğer o manevi ortam sağlanmaz ise çocuk bize kalbini açmayacaktır. Gergin, hızlı, huzursuz bir ortam ise oluşturduğumuz, çocuk orda edindiği bilgileri sadece kusabilir. Davranışa dönüşmeyen bu bilgiler çocuğun hayatında kalıpların da oluşmasını engeller. Örneğin çocuğa besmelenin bilgisi verilse de, alışkanlığa dönüşmez. Oysa arabaya binerken hatta sınıfa girerken -bismillah- fısıltısı bizi birbirimize benzetir. Kimliğimiz olur. Camide iki cihan serverinin adı geçtiğinde eli kalbine giden amcalar, gözü nemlenen analar…
Şairin de dediği: “gözyaşıymış / insanın insana raptolduğu cevher”
Bizi birbirimize bağlayan, birbirimize benzemeyi kimlik kabul eden cevher bilgiden daha fazlasıdır. İşte tam bu noktada, çocuğa soyut kavramları nasıl anlatacağımızın cevabını buluruz. Manevi ortamlarda teneffüs edebildiği kadar inanabilir.
Evinde infakı, nifaka karşı panzehir olarak kullanan bir anne var ise o evin manevi ortamından paylaşmak doğar. Teyemmüm, itikâf vb kavramlarını ders olarak görmek ile hissetmek arasındaki en büyük fark; biri kuru bir bilgiye dönüşürken, diğeri his tohumu olur, ekilir. Çocuk büyüdükçe bilgiler de değişir durur ama atılan tohumlar er ya da geç meyvesini verecektir Allah’ın izni ile. Modern hayat, eğitim sistemi ve diğer dış etkenler; büyümekte olan ağacın dallarını kesip meyvesini engeller, belki de gövdesini baltalar ama tohum sağlam bir toprakta oldukça o ağaçtan ümit kesilmez. Kökler sağlamdır. Değişen bilgilere karşı sapasağlam duran davranış kalıpları hep vardır.
Manevi ortamlar bizi yanlış reçetelerden de korur. Allah’ı çocuğuma nasıl anlatayım, peygamberimi nasıl sevdireyim başlığı altında bilgi arayışına düşmekten muhafaza eder.
Tam burada, gerçek bir reçeteden bahsetmek isterim. Tâhirü’l Mevlevî’nin çocuklar için kaleme aldığı ‘Hazreti Peygamber ve Zamanı’ adlı kitaptan. Tahir Olgun, yarını var edecek olanların çocuklar olduğunu idrak etmiş, bu idrak durumunu sadece düşünerek bırakmayıp konuştuklarıyla ve yazdıklarıyla da fiile dönüştürmüştür.
Yanlış reçetelerden bir diğeri de gereksiz ve yapmacık bir çocuk dili kullanımıdır. Aslında verilemeyen hissiyatı, abartılı bir çocuk diliyle örtbas etme hatası maalesef işin ciddiyetini tehlikeye sokuyor. Yukarıda zikrettiğim kitap ise gayet sade bir anlatımla, çocuğu muhatap alıyor.
“Hicaz kıtasına bir peygamber gelmemiş, ahali ise cahil olduğundan İsmail Peygamber’in söylediklerini yapıp zapt etmiş, babadan oğula, dededen toruna geçmek üzere bir müddet peygamberin dedikleri yapılmıştı.
Fakat yıllar geçince ve bilenler eksilince herkes ne yapacağını şaşırdı. Sonra Amir bin Luhay isminde bir herif yetişti. Bir defa Şam taraflarına gidip oradaki insanların taştan yontulmuş, ağaçtan yapılmış insan şeklinde putlara -hâşâ- Allah diye taptıklarını gördü. Kendi de bu hâle özenip bir tane put aldı. Devesine yükleyip Mekke’ye götürdü. Kâbe-i Mükerreme’nin önünde o putu dikip tapınmaya başladı. Mekkeliler de karşısında secdeye kapıldılar, bostan korkuluğu gibi olan o putu -hâşa ve kella- tanrı sandılar.”
Okuduğunuz bu satırlar kitabın en can alıcı bölümlerinden biri. Muhatabını çok iyi tanıyan yazar, kalbinin sesini hiç kısmıyor. Çocuğu aktivite nesnesi olarak gören modern eğitime karşı, çocuğun hayal dünyasında ilerliyor. Ve peygamberimize olan inancını hiç zorlanmadan telaffuz ederken, sahabe efendilerimizi de hayallerimize dâhil ediyor. Örneğin “İmana gelir gelmez, Müslümanlığın meydana çıkmasına ve Kâbe’nin karşısında ilk defa cemaat olarak namaz kılınmasına sebep olan muhterem zat” bir bilgiden çok taze bir sevince dönüşüyor. Evet, Hz. Ömer’dir o. Onun gibi bir idareci bir daha zor bulunur.
Yine “Said bin Zeyd, kendisi tam bir ahiret adamıdır!”
“Ebu Ubeyde, ümmetin güveniliridir.”
Ve daha birçok sahabe, peygamberimizin günlük hayatı, savaşları, çocukları vb. konular hakkında derli toplu bir anlatım ile çocuğu ciddiye alarak kaleme alınmış bu ve bunun gibi değerli her kitaba çocukların ulaşmasını sağlamak boynumuzun borcudur.
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok!
Kehanet nedir, gerçekten nerede ayrılır, bugünle gelecek arasındaki muhayyel gerilim nasıl dindirilir? Bilimkurgucular kadrosuz bilim insanları mıdır? Fantastik edebiyat menkıbeler mi anlatır? Bilim, sözünü nasıl dinletir? Olmayan şey ciddiye alınır mı? İnsan, içinde olduğu atmosferin ne kadar farkındadır? Bizi birleştiren bayraklar, törenler mi yoksa birlikte yapıp anlattığımız öyküler midir?
Eğitimi ve eğitimcileri konu edinen filmlerin kahir ekseriyetinde ana karakterlerin çocuklar ve gençler olması dikkat çekici bir hâl alır. Bunu anlamlı kılan unsurlardan biri, filmin hikâyesinin eğitim, öğretmenler ve öğrenciler etrafında geçmesinde aranabilir. Eğitimci ve öğrenci arasındaki ilişkiyi sorgulamak, filmlerdeki ana karakterlerin yaş ortalamaları hakkında bir fikir verebildiği gibi, farklı ülkelerden yönetmenlerin kamerasından yansıtılan mesajların genellikle beynelmilel bir forma dönüştüğü söylenebilir. Bu husus, eğitim ve eğitimciyi temel alan filmlerin mesajlarının, üretilmiş oldukları menşeden uzaklaştığı gerçeğine ve hikâyelerin her izleyicide yankıları olabildiğine delalet eder.
Memleketin ahvali böyleyken, oyuncak bebeklerin kırık-kopuk kafaları yollar boyunca uzanırken, küçüğümüz ilk arkadaşını buluyor. Gösterişli oyuncaklarla çevrelenmiş küçük kızın başı dönmemiş olacak ki tatlı küçük at diye sarıp sarmalıyor kahramanımızı. Öylesine duyarlı, öylesine sevgi dolu ki elli öpücük ve kâfi miktar yiyecekle uğurluyor tahta atı.
“Kader! Değiştirilmesi ve önceden bilinmesi mümkün olmayan bir hakikat. Alın yazısı dedikleri herkes için büyük bir sır. Yaşanır, yaşarken de öğrenilir. Kader de insanın kaderidir. Dünyanın yaratıldığı andan, Âdem ile Havva’nın cennetten çıkarıldığından beri bu hep böyledir. Aslında kaderin sır olması bile bir kaderdir. Ta o andan itibaren asırlar boyu, günden güne, her dakika ve her an bir sır olan kader, herkes için sonsuza dek gizemini korumaya devam edecektir…”
Çocuk Aklı
Çocuk aklımla, ağaçların yaşlı ama gücü kuvveti yerinde, temiz yüzlü insanlara benzediğini düşünürdüm. Kaybolma korkusuna karşı zihnimin kendi kendine oynadığı bir korunma oyununda ağaçlar güvenli varlıklara dönüşürdü. Sığınma isteğiydi aslında bu.
Örneğin bir yetişkin ile çocuğun duyma kapasitesi birbirinden çok farklıdır. Her ses, her tıkırtı çocuğun dünyasında yer edinir ve yeniden bir tını kazanır. Örneğin cama vuran yağmur damlaları âdeta zihin kapısına gelen bir haberciye benzer. Ya da belki de sabahın ilk saatlerinde hızla koşan bir ata. Hatta tam burada aktarmak istediğim benim için kısa ama hakikatli bir hikâyem var.
“Köy evinin balkonuna çıktığımızda etrafımızı dağlar, ağaçlar kaplardı. İster istemez serin esen rüzgâra kendimizi kaptırır, tepelerde görünen pervanelere dalardık. Balkonda birkaç sandalye, masa ve divan diziliydi. Balkondan içeriye girdiğimizde ise yığınla bekleyen işler uyandırırdı o büyülü tablodan bizi. Kâh içerde, kâh balkonda, tarlada… Neden sonra susmak bilmeyen bir sandalye sesi çınlamaya ve herkesi rahatsız etmeye başlamıştı. Ses ara ara kesilse de tamamen bitmiyordu. Birkaç sandalye içerisinden özenle demir olanını seçen evin en küçük çocuğu, kalabalıktan sürekli uyarı gelse de inatla sandalyeyi sürüklemekten vazgeçmiyor, balkondan eve dolan, gittikçe tahammül edilemeyen gürültüler çıkarıyordu.
“Bu ses! Sence güzel mi?” diye soran annesine:
– Ne yapayım, atıma sus diyorum, susmuyor! Koşmak istiyor. Tarlaya koşunca sesi oraya gidiyor, dağlara koşunca da balkondan eve…
Bu hikâye iki sonuca varır. Birincisi, düşünde sandalyeye atlayıp yine uzaklara koşan çocuğun nereye gittiğini bilemeyip arkasından bakakalan ev halkına ya da ‘Çocuğun Atı’na atlayan, çocuğun sırtına göğsünü veren, kollarını kalbini saran gövdesine dolayan, çocukla koşan, çocukla varan, uzaklaşan, dönen anne babalara…
Her çocuğun hayalinde bir belki de daha fazla atı olmuştur sevgili okurlarım. Küçükken bir balkon sandalyesi iken büyüdükçe o at değişir. Hızla değişen zaman, zararlı oyun ve oyuncaklar, yayınlar, giyim kuşam, tüketim alışkanlıkları, merak duygusunu öldüren eğitim sistemi ve daha birçok tehlike hırsla bekleyen atlar gibi çocuğun dikkatini tahrik eder. İyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı ayırt etmesi için çocuğa bilgi depolamak ya da eğitim kurumlarına güvenmek ise en çok düşülen yanlışlardan biri olur maalesef.
Çünkü biz bilgi yüklemesi ile meşgulken; o sırada oyun atı büyüyor, büyüyor seri katil adayı taşımaya başlıyor artık sırtında. Ya da yaşını unutmuş, kozmetik tuzağına kapılmış körpe bir tüketim bağımlısını götürüyor vitrinlere. Ve en acısı daha süratli şekilde yitiriyor masumiyetini çocuklar.
Güvenebileceğimiz tek şey kalbimiz.
Çocuk aklımızı tekrar başımıza aldığımızda her sesin, her görünenin çocuktaki yankısını bulmaya başlayabilir ve çocuğun zihin dünyasına girebiliriz. Bizler Müslüman anne babalar olarak, çocuklarımızın, kardeşlerimizin, öğrencilerimizin zihin dünyalarına girmeyi doğrudan dünyalarında olmak olarak kabul ettiğimizden, dünyalarının ruhuna talip olduğumuzu bir kez daha vurgulayabiliriz….
Evet, dünyanın ruhunun ahiret olduğu bilinci ile çocuklara tekrar yöneliriz.
Bu yönelmenin olmazsa olmaz şartlarından biri kalbimize güvenmektir. Kalbine güvenen anne babalar safında olabilmektir. Çocuğun kalbine girebilmek için, kalbimizi kullanabiliyor olmalıyız zira. Çocuklar anne babalarını, öğretmenlerini zaten sever diye düşünürsek hata ederiz. Çocuk, anne ve babasına ihtiyaç duyar ve bağlanır. Ve sever de evet. Fakat onun ruhunu öldüren bir tehlikeyi de severek bağlanabilir, bağımlı olabilir. Yücelten, geliştiren sevgilerden bahsediyorum yönelmek başlığı altında.
Yücelten sevginin şartı ise biz Müslüman anne ve babalar için en Yüce’ye vardıran sevgidir. Yüce bir kalp işidir bu. Dünyalık işler kalbimizi çoğu zaman durdurur ve çocuğu tercihe dönüştürür. Başarılı olanı tercih ederiz. Uslu olanı. Belki de fiziki özelliklerini, cinsiyetini, bunun gibi bir sürü tercihte bulunuruz. Tercihler ısmarlama bir hayata dönüşür ve kalbimizin kendine ilk ihaneti böyle başlar. Ya tercih edemediğimiz çocuklar?
Oysa kalbimizi çocuğa açmak demek, çocuğu muhatap kabul etmek anlamına gelir.
Karşınızdaki muhatap kim? Dünyaya nasıl bakıyor? Ve gerçekten neye ihtiyacı var?
Bunları tespit ettikten sonra başlıyor asıl mesele. Muhatabımızda olumlu duygular oluşturabildik mi? Yoksa kapasite ve ihtiyaç yanılgısına düşüp çocuğu zehirledik mi?
Muhatabımız, bizden soyut bilgiler istemiyor aslında. Aksine gerçek inanca ulaşmasını engelleyen bilgi yığınlarından kurtulmasını mümkün hâle getirmemiz gerekiyor. Çünkü ne anlatırsak anlatalım, hangi bilgiyi aktarırsak aktaralım, sözlerimiz bir kulağından girip diğerinden hızla çıkıyor. Bizlerin üzerinde durması gereken, düşünce ve davranış şeması oluşturmaktır. Ana şema ise, gördüğü ile Allah arasında bağ kurabilmesi ve bunu dillendirebilmesidir. Eğer bu düşünce kalıbı çocukken oluşmazsa ilerde bunu engelleyen bilgi yığınları ile sürekli boğuşup duracaktır.
Ana şemayı, yani Yaratıcı ile olan bağı nasıl kurabiliriz sorusunun cevabı, olumlu teneffüs ortamları kurmaktan başkası olamaz. Evde, okulda, nerede olursa olsun, eğer o manevi ortam sağlanmaz ise çocuk bize kalbini açmayacaktır. Gergin, hızlı, huzursuz bir ortam ise oluşturduğumuz, çocuk orda edindiği bilgileri sadece kusabilir. Davranışa dönüşmeyen bu bilgiler çocuğun hayatında kalıpların da oluşmasını engeller. Örneğin çocuğa besmelenin bilgisi verilse de, alışkanlığa dönüşmez. Oysa arabaya binerken hatta sınıfa girerken -bismillah- fısıltısı bizi birbirimize benzetir. Kimliğimiz olur. Camide iki cihan serverinin adı geçtiğinde eli kalbine giden amcalar, gözü nemlenen analar…
Şairin de dediği: “gözyaşıymış / insanın insana raptolduğu cevher”
Evinde infakı, nifaka karşı panzehir olarak kullanan bir anne var ise o evin manevi ortamından paylaşmak doğar. Teyemmüm, itikâf vb kavramlarını ders olarak görmek ile hissetmek arasındaki en büyük fark; biri kuru bir bilgiye dönüşürken, diğeri his tohumu olur, ekilir. Çocuk büyüdükçe bilgiler de değişir durur ama atılan tohumlar er ya da geç meyvesini verecektir Allah’ın izni ile. Modern hayat, eğitim sistemi ve diğer dış etkenler; büyümekte olan ağacın dallarını kesip meyvesini engeller, belki de gövdesini baltalar ama tohum sağlam bir toprakta oldukça o ağaçtan ümit kesilmez. Kökler sağlamdır. Değişen bilgilere karşı sapasağlam duran davranış kalıpları hep vardır.
Manevi ortamlar bizi yanlış reçetelerden de korur. Allah’ı çocuğuma nasıl anlatayım, peygamberimi nasıl sevdireyim başlığı altında bilgi arayışına düşmekten muhafaza eder.
Tam burada, gerçek bir reçeteden bahsetmek isterim. Tâhirü’l Mevlevî’nin çocuklar için kaleme aldığı ‘Hazreti Peygamber ve Zamanı’ adlı kitaptan. Tahir Olgun, yarını var edecek olanların çocuklar olduğunu idrak etmiş, bu idrak durumunu sadece düşünerek bırakmayıp konuştuklarıyla ve yazdıklarıyla da fiile dönüştürmüştür.
Yanlış reçetelerden bir diğeri de gereksiz ve yapmacık bir çocuk dili kullanımıdır. Aslında verilemeyen hissiyatı, abartılı bir çocuk diliyle örtbas etme hatası maalesef işin ciddiyetini tehlikeye sokuyor. Yukarıda zikrettiğim kitap ise gayet sade bir anlatımla, çocuğu muhatap alıyor.
“Hicaz kıtasına bir peygamber gelmemiş, ahali ise cahil olduğundan İsmail Peygamber’in söylediklerini yapıp zapt etmiş, babadan oğula, dededen toruna geçmek üzere bir müddet peygamberin dedikleri yapılmıştı.
Fakat yıllar geçince ve bilenler eksilince herkes ne yapacağını şaşırdı. Sonra Amir bin Luhay isminde bir herif yetişti. Bir defa Şam taraflarına gidip oradaki insanların taştan yontulmuş, ağaçtan yapılmış insan şeklinde putlara -hâşâ- Allah diye taptıklarını gördü. Kendi de bu hâle özenip bir tane put aldı. Devesine yükleyip Mekke’ye götürdü. Kâbe-i Mükerreme’nin önünde o putu dikip tapınmaya başladı. Mekkeliler de karşısında secdeye kapıldılar, bostan korkuluğu gibi olan o putu -hâşa ve kella- tanrı sandılar.”
Okuduğunuz bu satırlar kitabın en can alıcı bölümlerinden biri. Muhatabını çok iyi tanıyan yazar, kalbinin sesini hiç kısmıyor. Çocuğu aktivite nesnesi olarak gören modern eğitime karşı, çocuğun hayal dünyasında ilerliyor. Ve peygamberimize olan inancını hiç zorlanmadan telaffuz ederken, sahabe efendilerimizi de hayallerimize dâhil ediyor. Örneğin “İmana gelir gelmez, Müslümanlığın meydana çıkmasına ve Kâbe’nin karşısında ilk defa cemaat olarak namaz kılınmasına sebep olan muhterem zat” bir bilgiden çok taze bir sevince dönüşüyor. Evet, Hz. Ömer’dir o. Onun gibi bir idareci bir daha zor bulunur.
Yine “Said bin Zeyd, kendisi tam bir ahiret adamıdır!”
“Ebu Ubeyde, ümmetin güveniliridir.”
Ve daha birçok sahabe, peygamberimizin günlük hayatı, savaşları, çocukları vb. konular hakkında derli toplu bir anlatım ile çocuğu ciddiye alarak kaleme alınmış bu ve bunun gibi değerli her kitaba çocukların ulaşmasını sağlamak boynumuzun borcudur.
Yazar
İlgili Yazılar
Her Şeye Rağmen Hayat Güzel
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok!
Sözümü Özümü Tartın Öyle Yargılayın Beni
Kehanet nedir, gerçekten nerede ayrılır, bugünle gelecek arasındaki muhayyel gerilim nasıl dindirilir? Bilimkurgucular kadrosuz bilim insanları mıdır? Fantastik edebiyat menkıbeler mi anlatır? Bilim, sözünü nasıl dinletir? Olmayan şey ciddiye alınır mı? İnsan, içinde olduğu atmosferin ne kadar farkındadır? Bizi birleştiren bayraklar, törenler mi yoksa birlikte yapıp anlattığımız öyküler midir?
Gençlerin Rüyasını Ekim Düşü’nde (1999) Görmek ve Kadın Öğretmenlerin Değerine Dair Kısa Bir Giriş
Eğitimi ve eğitimcileri konu edinen filmlerin kahir ekseriyetinde ana karakterlerin çocuklar ve gençler olması dikkat çekici bir hâl alır. Bunu anlamlı kılan unsurlardan biri, filmin hikâyesinin eğitim, öğretmenler ve öğrenciler etrafında geçmesinde aranabilir. Eğitimci ve öğrenci arasındaki ilişkiyi sorgulamak, filmlerdeki ana karakterlerin yaş ortalamaları hakkında bir fikir verebildiği gibi, farklı ülkelerden yönetmenlerin kamerasından yansıtılan mesajların genellikle beynelmilel bir forma dönüştüğü söylenebilir. Bu husus, eğitim ve eğitimciyi temel alan filmlerin mesajlarının, üretilmiş oldukları menşeden uzaklaştığı gerçeğine ve hikâyelerin her izleyicide yankıları olabildiğine delalet eder.
Bir Çocuğun Karakutusu Olarak Oyuncak ve Dünyanın Türlü Türlü Halleri
Memleketin ahvali böyleyken, oyuncak bebeklerin kırık-kopuk kafaları yollar boyunca uzanırken, küçüğümüz ilk arkadaşını buluyor. Gösterişli oyuncaklarla çevrelenmiş küçük kızın başı dönmemiş olacak ki tatlı küçük at diye sarıp sarmalıyor kahramanımızı. Öylesine duyarlı, öylesine sevgi dolu ki elli öpücük ve kâfi miktar yiyecekle uğurluyor tahta atı.
“Eller Ne Derse Desin, Kullar Kader Yazamaz”
“Kader! Değiştirilmesi ve önceden bilinmesi mümkün olmayan bir hakikat. Alın yazısı dedikleri herkes için büyük bir sır. Yaşanır, yaşarken de öğrenilir. Kader de insanın kaderidir. Dünyanın yaratıldığı andan, Âdem ile Havva’nın cennetten çıkarıldığından beri bu hep böyledir. Aslında kaderin sır olması bile bir kaderdir. Ta o andan itibaren asırlar boyu, günden güne, her dakika ve her an bir sır olan kader, herkes için sonsuza dek gizemini korumaya devam edecektir…”