İnsanın yeryüzü sahnesine inişinden günümüze değin; insanoğlu, kendisini ifade etmek için, duygularını düşüncelerini anlatmak için, söz söyleme/cümle kurma gibi insanî hasletlerden yararlanır. Çağımız yazarlarından birçoğunun kitaplarında yer verdikleri Yuhanna İncilinde geçen “Önce söz vardı,” ifadesi bu açıdan ele alınabilir. Bunun yanında Hindistanlı bir bilge, “Önce sükût vardı; kelam değil der.” Ve bundan hareketle Tanrı sükûttur der. Ben bu söze iki açıdan bakıyorum. Birincisi, Allah’ı sözle, şiirle anlatamayacağımız. Bununla beraber Allah’ı sadece kelâmla sınırlandıramayacağımız gerçeği. İkincisi ise, Kur’ân-ı Kerîm’de, İnsan sûresinin ilk âyetinde geçen “dehr” kelimesiyle, yani dünyanın yaratılışıyla insanın yaratılışı arasındaki vakte (insanın bir değer olarak hiç anılmadığı zamanlar) işaret edebileceğini düşünüyorum.
Bu insanî hasletler, kişinin birikimince muayyen bir form alır ve bu form çerçevesinde kalıba dökülür. Kalıba dökülen bu form, kişinin kelimelerle çizilen suretidir artık. Bu suret, kiminde şiir; kiminde ise düzyazı ismini alıp, söz konusu kişinin suretine göre şair/yazar hüviyeti kazandırır kendisine. Sözgelimi İsmet Özel, şiir ile düzyazıyı keskin bir şekilde ayırıp, şiiri seçenlerin dini, düzyazıyı seçenlerin ise parayı tercih ettiğini söyler. Buradan hareketle şiirin ‘dile doğru’, nesrin ise ‘dilden doğru’ olduğunu belirtir. Yazıyı şiirin izomeri olarak görüyorum. Yani biçimleri, görünüşleri farklı olsa da yapıtaşları tek zihinden ve kalpten çıktığı için ortak bir noktada buluşurlar. Buradan hareketle bu yazıda, Platon’un “büyülü bir söz” dediği şiiri ele almaya çalışacağım.
Bertrand Russell’in felsefeyi tanımlarken söylediği çoklu durumu şiirin tanımı için de söyleyebiliriz. Bu bakımdan yazılmış şiir kadar şiir tanımı var dersek, abartmış sayılmayız. Hemen hemen her şairin bir şiir tanımı vardır. Bu tanımlar; genel olarak şairin dünya görüşüne, şairin birikimine ve çağın kültürel kodlarına bağlı olarak değişiklik gösterir. Kimi Verlaine, Rimbaud, Cenap Şahabettin ve Ahmet Haşim gibi sözden ziyade mûsikiye yakın görüp bu minvalde tanımlar yapar. (Yani şiir, anlaşılmaktan ziyade duyulmak için yazılmalıdır görüşü.) Kimi, şiiri; akıl ve mantıktan bağımsız sayıp, tamamen içgüdüye bağlayıp ona göre tanım yapmıştır. Aragon ve Cemal Süreya gibi…
Meselâ
Fuzûlî, şiiri ilim ve sevgi perspektifinden tanımlarken, Sezai Karakoç ise, şiirin ruh pencerelerini Allah’a açtıkça, kendisinden söz edilebileceğine dâir bir tanım çizer hafızamıza.
Yine Mayakovski devrim perdesinden şiir için bir tanım yaparken, Neruda ise hüzünlü kuğu, ay ışığı gibi metaforlar üzerinden tanımlar şiiri. Cemil Meriç, aşkı/dini/şiiri yan yana getirip, boşlukta yuvarlanan insanın yıldızlara uzattığı merdivenler olarak tanımlar şiiri. Muhyiddin İbnü’l Arabî, şiiri aşk gezegeni olan Venüs’ten(Hz. Yusuf’un makamından) hareketle tanımlar. Aristo ise şiirin “taklit” olduğunu söyler. Bu hususta aklıma Hz. Ebubekir’i defnederken Hz. Ömer’in söylediği “Ya Ebûbekir, peşinden zor gidilecek bir çığır açtın,” sözü geliyor. Buradaki meseleyi şiiri uyarlarsak, özellikle Divan Edebiyatı, akabinde ise Tanzimat Dönemi Edebiyatı ile Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı arasındaki dönemde şiirleri neşretmiş kişilerin seviyesini yakalamak gerçekten zor. Fakat sırf taklit ederim düşüncesiyle, büyük şairlerin şiirlerini okumamak da yanlıştır. Bu konuda en güzel açıklamayı sanırım Prof. Dr. Mehmet Kaplan yapmıştır. Hülasa şiiri aslana benzetip şöyle demiştir: “Aslan yediği hayvanlardan mürekkeptir (ibarettir yani); ancak hiçbiriniz kalkıp aslana diğer hayvanların ismiyle hitap etmezsiniz.” Ayrıca, Roger Garaudy’nin “Atalarımın külü değil, ateşi olmalıyım” sözü, bu konuda bizim için bir ilke konumundadır. Benim şiir tanımlarımdan biri ise şudur: Şiir, şiiri yazan kişinin yüksekliği (ufku) ile çağın genişliği ölçüsünce seyahate çıkmış, içsel(enfüsî) ve dışsal(afakî) koşullara bağlı olarak, duygudan düşünceye veya düşünceden duyguya gidip gelen bir teleferiktir. İkinci olarak bir tanım yapmam gerekirse, şiir, envai türde ve renkte olan çiçeklerden gelen kokuyu altın oranda karıştırıp kalemin elbisesine sürmektir. Necip Fazıl’ın dediği gibi, “Arı bal yapar; ama balı izah edemez” deyip, şiir tanımlarını burada bitirerek yazımıza devam edelim.
İslâmiyetten sonraki dönemden, yazılı edebiyatımızın başladığı on birinci yüzyıldan(Kutadgu Bilig, Divan-ı Hikmet dönemi yani) günümüze kadar sayısız şair ve şiir geldi geçti. Bu on asırlık süreç içerisinde, kimileri unutuldu, kimileri ise hem eserleriyle hem de ismiyle hâlâ aramızda yaşıyor.
Şurası gerçek ki, şiir, doğu toplumlarında batı toplumlarına karşın, daha belirgin bir düzeydedir. Bunun en büyük nedeni, doğu toplumlarının daha çok gönül ile batı toplumlarının ise daha çok akıl ile ilişki kurmasıdır. Günümüzde bu fark çok belirgin olmasa da aslıyla var olan durum budur.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Cumhuriyet dönemi edebiyatının bir medeniyet kriziyle başladığını söyler. Bu medeniyet krizi, 1930’larda ve sonraki yıllarda doğan şairler tarafından belli ölçüde aşılmıştır. Ancak; bu kriz, yine gelip kapımıza dayanmıştır. Sezai Karakoç, toplumu; Doğan Hızlan ise sanatı -birleşik kaplara- benzetir. Yani bu şu demektir. Bir toplumun veya sanatın gelişimi tek yönlü ve tek taraflı değildir. Bunun içine toplumun epistemolojik, ontolojik, metodolojik ve aksiyolojik hasletiyle birinci dereceden ilgili birçok unsur girer. Buna kültür ve tarih bilinci, sosyal bilimler, fen bilimleri ve hatta ekonomi de dâhildir.
20.yüzyıl başında dilimizdeki -seksen bin- civarındaki kelime sayısı, 1932 yılında kurulan Türk Dil Kurumu’nun daha sonraki yıllarda(1970’li yıllar) reforme(!) edilmesi de dâhil olmak üzere -yirmi altı bin- civarındaki kelime sayısına ancak ulaşabilmiştir. Altmış bin kelime, yani sözlüğümüzdeki kelimelerin yaklaşık dörtte üçü atılmıştır. Özel olarak şiirimizin genel olarak edebiyatımızın, beklenen seviyeye çıkamamasında, bu hezeyanın da etkisi vardır.
Biliyorsunuz, bugün yaşadığımız çağa bilgi/uzay çağı denmektedir. Ancak; ben burada bu ifadenin bir paradoks olduğunu düşünüyorum. Tam aksine bilgisizlik çağındayız. Buradaki bilgiden kastım, bilgiye ulaşmak değil, bilgiyi kullanmak olduğunu hatırlatmalıyım.
Takdir edersiniz ki, şiir için ahenk, ölçü, kafiye, redif, uyum, mûsiki, teknik, söz sanatları vs. gibi öğeler önemlidir. Bu öğelerin önemi, aruzda da hecede de serbest şiirde de geçerlidir. Yoksa sözgelimi, sanılanın aksine serbest şiir demek, ölçüsüz şiir demek değildir.
Bütün bu öğelerin yanında, bilgi ve birikim de bir şiir için en gerekli malzemelerdin biridir. Maddi olan boyutunu saymazsak, konumuzun mütemmim cüzü olduğunu düşündüğüm, ünlü bir ressam olan Picasso’nun başından geçen bir olayı size aktarmak istiyorum.
Picasso’nun hayranlarından biri, ünlü ressamın yanına gelip, kendisinden bir resim yapmasını ister. Picasso, bu kişiye bir kalem ve bir kâğıt getirdiği takdirde, isteğini yerine getireceğini söyler. Ve hayranı bir kalem ve bir kâğıt getirince, Picasso elini kâğıttan hiç kaldırmadan bir ağaç resmi çizer. Hayranı resmi beğenir ve ücretinin ne olduğunu söyler. Picasso, ücreti biraz fazla söyleyince, hayranı şaşırır. Ve der ki, “Ne yapıyorsunuz üstat, iki dakikada yapılan bir resim için bu kadar ücret istenir mi?” deyince, Picasso, “Yanılıyorsunuz bayım, altmış iki yıl artı iki dakika.” der. İşte şiir de böyle yıllar boyu süren bir emeğin, bir birikimin ürünüdür.
Şiiri bir binaya benzetirsek; bilgi o binanın kolonu, duygu harcı, kıtalar/mısralar o binanın birer dairesi; üslup, binanın üst katlarına çıkmamıza yardım eden bir asansör, estetiği ise dışarıdan alıcı bir gözle binaya derunî şekilde bakmak olarak ele alabiliriz.
Şiir, emek ve bakım ister. Bu iki husus kendi için de bir disiplini doğurur. Yahya Kemal’in yıllarca bir mısra üzerinde çalıştığını biliriz. Hatta şunu söyleyebiliriz ki, bir mısraında geçen “siyah” kelimesini “serin” kelimesi olarak değiştirmesi yıllarını almıştır. Yine Mayakovski’nin iyi bir şiir yazmak için bir gününün yaklaşık üçte ikisini şiire verdiğini söyleyebiliriz. Bu konuda Fuzûlî ise, bizi beş asır öncesinden uyarır. Şiir yazmanın tehlikeli bir boyutundan bahseder. O boyut da işte bu zaman boyutudur. Yani dikkat edilmezse, şiir bizi kendisiyle uğraştırır, bu şekilde büyük bir zaman kaybı söz konusu olabilir. O yüzden disiplinli bir şekilde çalışarak; ancak dünyaya sadece şiir yazmamız için gönderilmediğimizin de farkında olarak şiire bakarsak bizler için daha tutarlı bir yol olur.
Toplumların birleşik kap gibi işleyişinden bahsettim. Bunu biraz daha açayım. Günümüzde şiir yazan, ya da şiir yazdığını sanan insanların sayısı ile şiir okuyan insanlar sayısı arasında uçurum vardır. Burada gözle görülür bir dengesizlik görünüyor. Tam dersi bir durum olsaydı, yani şiir okuyanlar şiir yazanlardan daha çok olsaydı, bu durum sayı olarak dengeli olmasa da, nitelik ve kalite olarak bir denge durumuna dönüşebilirdi. (Üç tane sekizin toplamı da yirmi dörttür, on iki tane ikinin toplamı da yirmi dörttür.) Ama ne yazık ki, günümüzde bu konuda herhangi bir dengeden bahsedemeyiz. Arz ve talep dengesizliği gibi de düşünülebilir. Arz çok; ama talep az.
Genç kardeşlerimizin helecanını ve heyecanını anlayabiliriz. Ancak; ilk yazdığı şiirlerle de kendini tanıtmak, ya da tanıtmaya çalışmak bizi popülarite gibi canavar bir nefisle karşı karşıya bırakabilir. Ki günümüzde de olan budur. Hem büyüklerimizin edindiği tecrübeyle sabittir ki, çabuk yükselen çabuk düşer. Zaten çabuk yükselenler de köpük, balon, içi boş ceviz, kâğıt gibi hafif şeylerdir. Biz Dostoyevski olduktan sonra, Allah karşımıza bir Berlinski çıkarır. Şayet biz, Dostoyevski olduğumuz hâlde karşımıza bir Berlinski çıkmıyorsa, üzülerek söylemek isterim ki, bu durum, toplumun bu değeri hak etmediğini gösterir. Bu yazar için de böyledir, şair için de böyledir, siyaset adamı… için de böyledir. Biliyorsunuz, Cahit Sıtkı’nın tanınma macerası, Peyami Safa’nın 1932-1933 yıllarında Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde, Cahit Sıtkı hakkında yazdığı birkaç yazıyla gerçekleşmiştir.
Şairlerin de diğer sanatçılar gibi sermayelerinin dert olduğunu söyleyebiliriz. Nurettin Topçu’nun dediği gibi, “Çile tanrı lokmasıdır, hazır (aç) değilsen, hazmedemezsin.” Buradaki açlık/hazırlık, daha çok istemek ya da farkındalık gibi bir anlamda kullanılmıştır. Yoksa özellikle günümüzde manevi açlığı olmayan bir insan yok gibidir. Bu açlığın farkında olup, o lokmayı öğütebilecek/sindirebilecek bir dil ile bir mideye ihtiyaç vardır. Buradaki dil, söz/şiir; mide ise bir bilgi süzgeci olarak ele alınabilir.
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
Merhabaların anlamını kaybetmediği hakikatten hareketle, merhabalar diyorum bu mektupta da… Zira Arapça bir kelime olan merhaba “rahaba” kelimesinden türeyen “ferahlıkla” anlamına gelir. Ferahlık ne çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönem, sıkılıyor içimiz, daralıyor yüreğimiz. Nedenleri meçhul, sonuçları malum, kötülük için gayret edenler yordu dünyanın her yerinde hayata tutunmaya gayret edenleri. Adaletsizlik büktü boynumuzu. Ferahlık için fersah fersah yol kat edip hakikate ulaşmaya, hakikatle buluşmaya, hakikatin hayat bulması için çalışmaya ihtiyacımız var. Aslında mecburuz buna. Diyeceğim bunlar değildi aslında ama nedenlice böyle geldi kelam daha başlar başlamaz dertleşmekten çok dert-deşmeye hatta dert-dermeye durdu kalem…
Lumiere Kardeşlerin ilk çektiği videolardan Griffith’in Bir Ulusun Doğuşu filmine, 1920’lerin Arap Şeyhleri temalı filmlerinden 11 Eylül olaylarına, oradan da günümüze kadar uzanan pek çok tarihi filmde ‘öteki’ temsilinin beyazperdede farklı biçimlerde yer edindiği söylenebilir. Hollywood sinemasında öne çıkan “öteki” temsili tarihsel süreçte farklı toplumlar ve ırklar bağlamında sahnelenir. Sinemada öteki sunumunda “kötü adamlar” kategorisine …
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse Batı toplumlarında yaşadıkları sorunlar karşımıza çıkar. Müslüman kadınların Batıda yaşadığı sorunları bir tarafa bırakıp Doğu’da, daha doğru kendi toplumunda yaşadıklarını bu yazıda ele alacağız.
Tüm renkler yan yana sıralanmıştı. Yılda bir kez kurulan panayırın her memleketten misafiri vardı. Renklerin gösterisi bir cümbüş havasındaydı. Hayatına yeni bir renk arayanlar, eskisini değiştirmek isteyenler dükkânlarının önünden geçiyordu. En usta satıcılar, ellerinde bulunan renkleri pazarlamaya çalışıyor, tezgâhtaki ürününü öve öve bitiremiyordu.
Şiirin Burcunda Tanımsal Bir Gezinti
İnsanın yeryüzü sahnesine inişinden günümüze değin; insanoğlu, kendisini ifade etmek için, duygularını düşüncelerini anlatmak için, söz söyleme/cümle kurma gibi insanî hasletlerden yararlanır. Çağımız yazarlarından birçoğunun kitaplarında yer verdikleri Yuhanna İncilinde geçen “Önce söz vardı,” ifadesi bu açıdan ele alınabilir. Bunun yanında Hindistanlı bir bilge, “Önce sükût vardı; kelam değil der.” Ve bundan hareketle Tanrı sükûttur der. Ben bu söze iki açıdan bakıyorum. Birincisi, Allah’ı sözle, şiirle anlatamayacağımız. Bununla beraber Allah’ı sadece kelâmla sınırlandıramayacağımız gerçeği. İkincisi ise, Kur’ân-ı Kerîm’de, İnsan sûresinin ilk âyetinde geçen “dehr” kelimesiyle, yani dünyanın yaratılışıyla insanın yaratılışı arasındaki vakte (insanın bir değer olarak hiç anılmadığı zamanlar) işaret edebileceğini düşünüyorum.
Bu insanî hasletler, kişinin birikimince muayyen bir form alır ve bu form çerçevesinde kalıba dökülür. Kalıba dökülen bu form, kişinin kelimelerle çizilen suretidir artık. Bu suret, kiminde şiir; kiminde ise düzyazı ismini alıp, söz konusu kişinin suretine göre şair/yazar hüviyeti kazandırır kendisine. Sözgelimi İsmet Özel, şiir ile düzyazıyı keskin bir şekilde ayırıp, şiiri seçenlerin dini, düzyazıyı seçenlerin ise parayı tercih ettiğini söyler. Buradan hareketle şiirin ‘dile doğru’, nesrin ise ‘dilden doğru’ olduğunu belirtir. Yazıyı şiirin izomeri olarak görüyorum. Yani biçimleri, görünüşleri farklı olsa da yapıtaşları tek zihinden ve kalpten çıktığı için ortak bir noktada buluşurlar. Buradan hareketle bu yazıda, Platon’un “büyülü bir söz” dediği şiiri ele almaya çalışacağım.
Bertrand Russell’in felsefeyi tanımlarken söylediği çoklu durumu şiirin tanımı için de söyleyebiliriz. Bu bakımdan yazılmış şiir kadar şiir tanımı var dersek, abartmış sayılmayız. Hemen hemen her şairin bir şiir tanımı vardır. Bu tanımlar; genel olarak şairin dünya görüşüne, şairin birikimine ve çağın kültürel kodlarına bağlı olarak değişiklik gösterir. Kimi Verlaine, Rimbaud, Cenap Şahabettin ve Ahmet Haşim gibi sözden ziyade mûsikiye yakın görüp bu minvalde tanımlar yapar. (Yani şiir, anlaşılmaktan ziyade duyulmak için yazılmalıdır görüşü.) Kimi, şiiri; akıl ve mantıktan bağımsız sayıp, tamamen içgüdüye bağlayıp ona göre tanım yapmıştır. Aragon ve Cemal Süreya gibi…
Meselâ
Yine Mayakovski devrim perdesinden şiir için bir tanım yaparken, Neruda ise hüzünlü kuğu, ay ışığı gibi metaforlar üzerinden tanımlar şiiri. Cemil Meriç, aşkı/dini/şiiri yan yana getirip, boşlukta yuvarlanan insanın yıldızlara uzattığı merdivenler olarak tanımlar şiiri. Muhyiddin İbnü’l Arabî, şiiri aşk gezegeni olan Venüs’ten(Hz. Yusuf’un makamından) hareketle tanımlar. Aristo ise şiirin “taklit” olduğunu söyler. Bu hususta aklıma Hz. Ebubekir’i defnederken Hz. Ömer’in söylediği “Ya Ebûbekir, peşinden zor gidilecek bir çığır açtın,” sözü geliyor. Buradaki meseleyi şiiri uyarlarsak, özellikle Divan Edebiyatı, akabinde ise Tanzimat Dönemi Edebiyatı ile Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı arasındaki dönemde şiirleri neşretmiş kişilerin seviyesini yakalamak gerçekten zor. Fakat sırf taklit ederim düşüncesiyle, büyük şairlerin şiirlerini okumamak da yanlıştır. Bu konuda en güzel açıklamayı sanırım Prof. Dr. Mehmet Kaplan yapmıştır. Hülasa şiiri aslana benzetip şöyle demiştir: “Aslan yediği hayvanlardan mürekkeptir (ibarettir yani); ancak hiçbiriniz kalkıp aslana diğer hayvanların ismiyle hitap etmezsiniz.” Ayrıca, Roger Garaudy’nin “Atalarımın külü değil, ateşi olmalıyım” sözü, bu konuda bizim için bir ilke konumundadır. Benim şiir tanımlarımdan biri ise şudur: Şiir, şiiri yazan kişinin yüksekliği (ufku) ile çağın genişliği ölçüsünce seyahate çıkmış, içsel(enfüsî) ve dışsal(afakî) koşullara bağlı olarak, duygudan düşünceye veya düşünceden duyguya gidip gelen bir teleferiktir. İkinci olarak bir tanım yapmam gerekirse, şiir, envai türde ve renkte olan çiçeklerden gelen kokuyu altın oranda karıştırıp kalemin elbisesine sürmektir. Necip Fazıl’ın dediği gibi, “Arı bal yapar; ama balı izah edemez” deyip, şiir tanımlarını burada bitirerek yazımıza devam edelim.
İslâmiyetten sonraki dönemden, yazılı edebiyatımızın başladığı on birinci yüzyıldan(Kutadgu Bilig, Divan-ı Hikmet dönemi yani) günümüze kadar sayısız şair ve şiir geldi geçti. Bu on asırlık süreç içerisinde, kimileri unutuldu, kimileri ise hem eserleriyle hem de ismiyle hâlâ aramızda yaşıyor.
Şurası gerçek ki, şiir, doğu toplumlarında batı toplumlarına karşın, daha belirgin bir düzeydedir. Bunun en büyük nedeni, doğu toplumlarının daha çok gönül ile batı toplumlarının ise daha çok akıl ile ilişki kurmasıdır. Günümüzde bu fark çok belirgin olmasa da aslıyla var olan durum budur.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Cumhuriyet dönemi edebiyatının bir medeniyet kriziyle başladığını söyler. Bu medeniyet krizi, 1930’larda ve sonraki yıllarda doğan şairler tarafından belli ölçüde aşılmıştır. Ancak; bu kriz, yine gelip kapımıza dayanmıştır. Sezai Karakoç, toplumu; Doğan Hızlan ise sanatı -birleşik kaplara- benzetir. Yani bu şu demektir. Bir toplumun veya sanatın gelişimi tek yönlü ve tek taraflı değildir. Bunun içine toplumun epistemolojik, ontolojik, metodolojik ve aksiyolojik hasletiyle birinci dereceden ilgili birçok unsur girer. Buna kültür ve tarih bilinci, sosyal bilimler, fen bilimleri ve hatta ekonomi de dâhildir.
20.yüzyıl başında dilimizdeki -seksen bin- civarındaki kelime sayısı, 1932 yılında kurulan Türk Dil Kurumu’nun daha sonraki yıllarda(1970’li yıllar) reforme(!) edilmesi de dâhil olmak üzere -yirmi altı bin- civarındaki kelime sayısına ancak ulaşabilmiştir. Altmış bin kelime, yani sözlüğümüzdeki kelimelerin yaklaşık dörtte üçü atılmıştır. Özel olarak şiirimizin genel olarak edebiyatımızın, beklenen seviyeye çıkamamasında, bu hezeyanın da etkisi vardır.
Biliyorsunuz, bugün yaşadığımız çağa bilgi/uzay çağı denmektedir. Ancak; ben burada bu ifadenin bir paradoks olduğunu düşünüyorum. Tam aksine bilgisizlik çağındayız. Buradaki bilgiden kastım, bilgiye ulaşmak değil, bilgiyi kullanmak olduğunu hatırlatmalıyım.
Bütün bu öğelerin yanında, bilgi ve birikim de bir şiir için en gerekli malzemelerdin biridir. Maddi olan boyutunu saymazsak, konumuzun mütemmim cüzü olduğunu düşündüğüm, ünlü bir ressam olan Picasso’nun başından geçen bir olayı size aktarmak istiyorum.
Picasso’nun hayranlarından biri, ünlü ressamın yanına gelip, kendisinden bir resim yapmasını ister. Picasso, bu kişiye bir kalem ve bir kâğıt getirdiği takdirde, isteğini yerine getireceğini söyler. Ve hayranı bir kalem ve bir kâğıt getirince, Picasso elini kâğıttan hiç kaldırmadan bir ağaç resmi çizer. Hayranı resmi beğenir ve ücretinin ne olduğunu söyler. Picasso, ücreti biraz fazla söyleyince, hayranı şaşırır. Ve der ki, “Ne yapıyorsunuz üstat, iki dakikada yapılan bir resim için bu kadar ücret istenir mi?” deyince, Picasso, “Yanılıyorsunuz bayım, altmış iki yıl artı iki dakika.” der. İşte şiir de böyle yıllar boyu süren bir emeğin, bir birikimin ürünüdür.
Şiiri bir binaya benzetirsek; bilgi o binanın kolonu, duygu harcı, kıtalar/mısralar o binanın birer dairesi; üslup, binanın üst katlarına çıkmamıza yardım eden bir asansör, estetiği ise dışarıdan alıcı bir gözle binaya derunî şekilde bakmak olarak ele alabiliriz.
Şiir, emek ve bakım ister. Bu iki husus kendi için de bir disiplini doğurur. Yahya Kemal’in yıllarca bir mısra üzerinde çalıştığını biliriz. Hatta şunu söyleyebiliriz ki, bir mısraında geçen “siyah” kelimesini “serin” kelimesi olarak değiştirmesi yıllarını almıştır. Yine Mayakovski’nin iyi bir şiir yazmak için bir gününün yaklaşık üçte ikisini şiire verdiğini söyleyebiliriz. Bu konuda Fuzûlî ise, bizi beş asır öncesinden uyarır. Şiir yazmanın tehlikeli bir boyutundan bahseder. O boyut da işte bu zaman boyutudur. Yani dikkat edilmezse, şiir bizi kendisiyle uğraştırır, bu şekilde büyük bir zaman kaybı söz konusu olabilir. O yüzden disiplinli bir şekilde çalışarak; ancak dünyaya sadece şiir yazmamız için gönderilmediğimizin de farkında olarak şiire bakarsak bizler için daha tutarlı bir yol olur.
Toplumların birleşik kap gibi işleyişinden bahsettim. Bunu biraz daha açayım. Günümüzde şiir yazan, ya da şiir yazdığını sanan insanların sayısı ile şiir okuyan insanlar sayısı arasında uçurum vardır. Burada gözle görülür bir dengesizlik görünüyor. Tam dersi bir durum olsaydı, yani şiir okuyanlar şiir yazanlardan daha çok olsaydı, bu durum sayı olarak dengeli olmasa da, nitelik ve kalite olarak bir denge durumuna dönüşebilirdi. (Üç tane sekizin toplamı da yirmi dörttür, on iki tane ikinin toplamı da yirmi dörttür.) Ama ne yazık ki, günümüzde bu konuda herhangi bir dengeden bahsedemeyiz. Arz ve talep dengesizliği gibi de düşünülebilir. Arz çok; ama talep az.
Genç kardeşlerimizin helecanını ve heyecanını anlayabiliriz. Ancak; ilk yazdığı şiirlerle de kendini tanıtmak, ya da tanıtmaya çalışmak bizi popülarite gibi canavar bir nefisle karşı karşıya bırakabilir. Ki günümüzde de olan budur. Hem büyüklerimizin edindiği tecrübeyle sabittir ki, çabuk yükselen çabuk düşer. Zaten çabuk yükselenler de köpük, balon, içi boş ceviz, kâğıt gibi hafif şeylerdir. Biz Dostoyevski olduktan sonra, Allah karşımıza bir Berlinski çıkarır. Şayet biz, Dostoyevski olduğumuz hâlde karşımıza bir Berlinski çıkmıyorsa, üzülerek söylemek isterim ki, bu durum, toplumun bu değeri hak etmediğini gösterir. Bu yazar için de böyledir, şair için de böyledir, siyaset adamı… için de böyledir. Biliyorsunuz, Cahit Sıtkı’nın tanınma macerası, Peyami Safa’nın 1932-1933 yıllarında Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde, Cahit Sıtkı hakkında yazdığı birkaç yazıyla gerçekleşmiştir.
Şairlerin de diğer sanatçılar gibi sermayelerinin dert olduğunu söyleyebiliriz. Nurettin Topçu’nun dediği gibi, “Çile tanrı lokmasıdır, hazır (aç) değilsen, hazmedemezsin.” Buradaki açlık/hazırlık, daha çok istemek ya da farkındalık gibi bir anlamda kullanılmıştır. Yoksa özellikle günümüzde manevi açlığı olmayan bir insan yok gibidir. Bu açlığın farkında olup, o lokmayı öğütebilecek/sindirebilecek bir dil ile bir mideye ihtiyaç vardır. Buradaki dil, söz/şiir; mide ise bir bilgi süzgeci olarak ele alınabilir.
Yazar
İlgili Yazılar
Seyyah
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
Mektup VI
Merhabaların anlamını kaybetmediği hakikatten hareketle, merhabalar diyorum bu mektupta da… Zira Arapça bir kelime olan merhaba “rahaba” kelimesinden türeyen “ferahlıkla” anlamına gelir. Ferahlık ne çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönem, sıkılıyor içimiz, daralıyor yüreğimiz. Nedenleri meçhul, sonuçları malum, kötülük için gayret edenler yordu dünyanın her yerinde hayata tutunmaya gayret edenleri. Adaletsizlik büktü boynumuzu. Ferahlık için fersah fersah yol kat edip hakikate ulaşmaya, hakikatle buluşmaya, hakikatin hayat bulması için çalışmaya ihtiyacımız var. Aslında mecburuz buna. Diyeceğim bunlar değildi aslında ama nedenlice böyle geldi kelam daha başlar başlamaz dertleşmekten çok dert-deşmeye hatta dert-dermeye durdu kalem…
Sinemada Öteki ve Oryantalizm Üzerine Okumalar
Lumiere Kardeşlerin ilk çektiği videolardan Griffith’in Bir Ulusun Doğuşu filmine, 1920’lerin Arap Şeyhleri temalı filmlerinden 11 Eylül olaylarına, oradan da günümüze kadar uzanan pek çok tarihi filmde ‘öteki’ temsilinin beyazperdede farklı biçimlerde yer edindiği söylenebilir. Hollywood sinemasında öne çıkan “öteki” temsili tarihsel süreçte farklı toplumlar ve ırklar bağlamında sahnelenir. Sinemada öteki sunumunda “kötü adamlar” kategorisine …
Afganistan’a Yolculuk ve Sabır Taşı’nın Çatlaması
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse Batı toplumlarında yaşadıkları sorunlar karşımıza çıkar. Müslüman kadınların Batıda yaşadığı sorunları bir tarafa bırakıp Doğu’da, daha doğru kendi toplumunda yaşadıklarını bu yazıda ele alacağız.
Tövbeler Olsun!
Tüm renkler yan yana sıralanmıştı. Yılda bir kez kurulan panayırın her memleketten misafiri vardı. Renklerin gösterisi bir cümbüş havasındaydı. Hayatına yeni bir renk arayanlar, eskisini değiştirmek isteyenler dükkânlarının önünden geçiyordu. En usta satıcılar, ellerinde bulunan renkleri pazarlamaya çalışıyor, tezgâhtaki ürününü öve öve bitiremiyordu.