“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.” (Ferîdüddîn Attâr)
Nedendir bilinmez ama insan, en büyük hasmını hep dışarda aramayı sever. Ve bir şekilde onu bulur ve düşman ilan eder. Düşman dışardan biri olunca onunla savaşmanın ve mücadele etmenin daha kolay olacağını bilir. Ama bilmez ki insan en büyük yenilgileri çoğu zaman kendi içsel savaşında kaybeder. Kimi zaman gerçekten göremediği, kimi zaman da görmek istemediği düşmandan her zaman daha çok zarar görür. Görünen düşman görünmeyenden her zaman daha az tehlikelidir. Onun içindir ki iki gözle dünyaya bakmak gerektiği vurgulanmıştır: “Biri dışarıyı gözlerken, diğeri içini gözlesin.”
Hayat yolculuğu bir günlük yol olmadığı için bu yola çıkan insanın sürekli kendisini güçlendirecek teçhizat ve donanıma ihtiyacı vardır. Her yeni gün, farklı şekillerde tezahür eder. Her yeni gün, bağrında bir demet gülün yanında; bir tutam da diken taşır. Hiçbiri diğerinin aynısı değildir. Güle ‘eyvallah’ diyen dikene de râm olmuştur. Dikeni için gülden vazgeçilseydi, yeryüzünde mücadele etmenin anlamı kalmazdı.
Değişen çağ ve zamanların imtihan soruları da farklı olacaktır. İnsan nasıl ki bir yüzyıl öncenin insanı değilse sorunlar da aynı olmayacaktır. Karşılaşılan sorunlar şimdinin sorunları olduğundan, insanın üreteceği çözüm ve fıkhın da buna göre şekil alması gerekiyor.
“Eşyanın hakikatine uygun bilgi, eşyanın tabiatına uygun hareket etmeyi gerektirir. Rüzgârın tabiatını bilen kaptan, gemisini ona göre yürütür. Ağaç türlerini bilen marangoz, hızarını ona göre sürer. Toprağını tanıyan çiftçi, ekinini ona göre eker.” (İbrahim Kalın)
İçinde bulunduğu toplumu tanımadan; sosyolojik, psikolojik, sosyokültürel, inanç, gelenek vb. durumları tahlil etmeden; gelişigüzel, oturduğu yerden sürekli geçmişe öykünmek ya da kaçınılmaz teknolojik değişimleri göz ardı ederek çağın nabzının tutulamayacağı ortadadır.
Dünyanın bu hızlı değişiminin içinde boğulmamak, kenarda kıyıda izleyicisi olmamak için ciddi rollere talip olmak gerekiyor. Bu olan bitenin sadece bir izleyicisi olamayacağımız ortadadır. Herkes nasibine düşeni olumlu/olumsuz alacaktır. ‘Ben etkilenmem, bana bir şey olmaz’ düşüncesi ya kendimizi iyi tanımadığımızdandır ya tarihi iyi okumadığımızdandır ya da üçüncü bir şık; henüz sorumluluklarımızın farkında değilizdir.
Bu da kendi kendimizin musibeti olmaktan bizi uzaklaştırmıyor. İçimizdeki ataletin fay hatlarına her gün yeni konfor alanları inşa ediyoruz. Cehaletin karanlık yüzünü hazlarımızla parlatıp cilalamaya çalışıyoruz. Bizi esir alan tüketimin kollarında özgürleşmeye çalışıyoruz. Ve bunları yaparken ana merkezden ne kadar uzaklaştığımızın ve kendimize ne kadar kötülük yaptığımızın farkında bile değiliz. Bir elimizle kötülüğü yok etmeye çalışırken; bir elimizle onu tekrar imar ediyoruz. Yanlış giden bir şeylerin farkında olmak; farkındalığı artırmıyor. Orada yapıcı ve kalıcı çözümler sundukça farkındalık büyüyüp boy veriyor.
Kendi kendimizin musibeti olmak, maruz kalınan sorunlara çözüm bulamamaktır. Tefekkür arayışına çıkmaktan çekinip ciddi soruları soramamaktır. Rabbinin kendine bahşettiği o güçlü yetenekleri keşfedememektir.
“Bazı insanlar kendi kendilerine yabancıdır. Bakışlarını asla dış dünyadan kendilerine çevirmeyi bilmezler. Daha doğrusu ilgilerini dışarda olan bitene o kadar çevirmişlerdir ki var oluşlarını bulup keşfetmek için kendi içlerine inmeye cesaret edemezler. Bu şu anlama gelir; hayat tersine gidiyor, dış olaylara kapılan, kendini kontrol edemeyen, ilgisiz, alâkasız, tıpkı rüzgârda savrulan yaprak gibidirler. Tecrübelerinden koca bir hiç edinirler. Onca şeye bakarken aslında hiçbir yere bakmadıkları anlaşılır.” (Jules Payot, İrade Terbiyesi)
Kendi kendinin musibeti olmak; aklını arzularının pençesinden kurtaramamaktır. İradesini hayra yönlendirmek için çaba gösterememektir. Üzerindeki ataleti başarı diye göstermektir. Birçok bilgi kırıntısına sahip olmayı bilgelik zannetmektir. Sadra ve zihne şifa olan hakikatin kelimelerini küçümseyip; ithal kelimelerle kendine şifa bulmaya çalışmaktır.
Kendi kendinin musibeti olmak; isabet edilenin arkasındaki hikmeti arama gayretinde bulunmamaktır. Her uyarının bir uyanış olacağının fevkinde, idrakinde olmamaktır. İçsel zenginliği her gün biraz daha yitirip; sükûnetin o devasa zenginliğinin, günlük kaygıların fukaralığı altında ezilip yok olmasına göz yummaktır.
İçsel kaynaklarının kıymetini bilmeyip onları gelişigüzel yok ederek tükettikçe insanlık; yeryüzündeki hiçbir kaynak onları kurtaramayacaktır. Dışsal, çevresel, sosyal sorunların en büyük sebebi de içsel sıkıntıların dışa doğru yansımasıdır. İçteki marazlar tedavi edilmedikçe ne önünde duran ufku görebilir insan ne de ufuk olabilir. Ufuk olmayınca elde avuçta tutmaya çalışılan umut da kanatlanıp uçuyor. Hep arkadan izlemek kaderimiz olmasa gerek. Akif’in ifadesiyle: “Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz? Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?”
“Bodrum katlarından dağlara bakanlar, oralarda neler olup bittiğini tam olarak göremez ve kavrayamazlar.” (Alev Alatlı)
‘Ben Müslümanım!’ diyenlerin artık bodrum katlarından çıkıp zirvede neler olup bittiğini görmeleri lazım. Yapılan yorumlara bir yenisini eklemek, bir başarı veya üretkenlik değildir. Artık somut anlamda tüketici değil üretici olmak zorundayız. Hep gösterilen kuyruklara ekleme olursak; ne kendi içsel zenginliğimizi fark edeceğiz ne de yapabileceğimiz işlerin farkında olacağız. Çünkü takip daha az riskli gibi gözükse de uzun vadede daha büyük riskler doğurmaya adaydır.
Aslında insan, risk aldıkça, yeniliklere açık oldukça, insanlığın derdiyle dertlendikçe, daha çok üretken olmaya başlıyor. Ve bu üretkenlik insanın kendini tanımasına, yapabileceği işleri görmesine vesile oluyor. Çünkü yol aldıkça insanın karakteri ortaya çıkıyor. Eksi ve artılarınızı fark ediyor ve bu şekilde “nefs-i mutmain”e doğru uzanıyorsunuz. Zalimin elindeki en büyük silahın mazlumun zihniyeti olduğunu anlıyor ve zalim duygu ve düşüncelerinizi büyüten pasif yanlarınızı güçlendiriyorsunuz. İç savaşı verilmemiş bir hayat, sorgu suali yapılmamış bir yaşamın sizi nasıl miskinleştirdiği ve en basit bir rolden sizi devler aynasında gösterip sonra da hunharca katlettiğini göreceksiniz.
Artık kendi kendimizin önünde durmayalım. Biz kendimize engel olmadığımızda göreceğiz ki engel gördüklerimiz, aslında bizim kadar bize engel değilmiş. Haydi, artık çekilelim kendi önümüzden! Nefeslerimiz, kendimize engel olacak kadar sayısız değil… Bunu unutmayalım…
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Malik b. Nebi, Rumuzlu Neşîdeler adlı şiirinde: “Ey ekin peşindeki kardeşim, tohumuKendi tarlandan da uzaklara saçGün gelir, uzun yollar düşerse menzilineSana doğru haykıran sesler de duyacaksın” demekteydi. Muhsin de öyle yaptı ve tohumlarını, gücünün yettiği en uzak topraklara kadar saçmaya çalıştı. Şimdi ise o tohumlar boy vermiş, bereketli bir başak misali karşısında duruyor ve kendi …
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Kalk Kendi Önünden
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.” (Ferîdüddîn Attâr)
Nedendir bilinmez ama insan, en büyük hasmını hep dışarda aramayı sever. Ve bir şekilde onu bulur ve düşman ilan eder. Düşman dışardan biri olunca onunla savaşmanın ve mücadele etmenin daha kolay olacağını bilir. Ama bilmez ki insan en büyük yenilgileri çoğu zaman kendi içsel savaşında kaybeder. Kimi zaman gerçekten göremediği, kimi zaman da görmek istemediği düşmandan her zaman daha çok zarar görür. Görünen düşman görünmeyenden her zaman daha az tehlikelidir. Onun içindir ki iki gözle dünyaya bakmak gerektiği vurgulanmıştır: “Biri dışarıyı gözlerken, diğeri içini gözlesin.”
Hayat yolculuğu bir günlük yol olmadığı için bu yola çıkan insanın sürekli kendisini güçlendirecek teçhizat ve donanıma ihtiyacı vardır. Her yeni gün, farklı şekillerde tezahür eder. Her yeni gün, bağrında bir demet gülün yanında; bir tutam da diken taşır. Hiçbiri diğerinin aynısı değildir. Güle ‘eyvallah’ diyen dikene de râm olmuştur. Dikeni için gülden vazgeçilseydi, yeryüzünde mücadele etmenin anlamı kalmazdı.
Değişen çağ ve zamanların imtihan soruları da farklı olacaktır. İnsan nasıl ki bir yüzyıl öncenin insanı değilse sorunlar da aynı olmayacaktır. Karşılaşılan sorunlar şimdinin sorunları olduğundan, insanın üreteceği çözüm ve fıkhın da buna göre şekil alması gerekiyor.
“Eşyanın hakikatine uygun bilgi, eşyanın tabiatına uygun hareket etmeyi gerektirir. Rüzgârın tabiatını bilen kaptan, gemisini ona göre yürütür. Ağaç türlerini bilen marangoz, hızarını ona göre sürer. Toprağını tanıyan çiftçi, ekinini ona göre eker.” (İbrahim Kalın)
İçinde bulunduğu toplumu tanımadan; sosyolojik, psikolojik, sosyokültürel, inanç, gelenek vb. durumları tahlil etmeden; gelişigüzel, oturduğu yerden sürekli geçmişe öykünmek ya da kaçınılmaz teknolojik değişimleri göz ardı ederek çağın nabzının tutulamayacağı ortadadır.
Dünyanın bu hızlı değişiminin içinde boğulmamak, kenarda kıyıda izleyicisi olmamak için ciddi rollere talip olmak gerekiyor. Bu olan bitenin sadece bir izleyicisi olamayacağımız ortadadır. Herkes nasibine düşeni olumlu/olumsuz alacaktır. ‘Ben etkilenmem, bana bir şey olmaz’ düşüncesi ya kendimizi iyi tanımadığımızdandır ya tarihi iyi okumadığımızdandır ya da üçüncü bir şık; henüz sorumluluklarımızın farkında değilizdir.
Bu da kendi kendimizin musibeti olmaktan bizi uzaklaştırmıyor. İçimizdeki ataletin fay hatlarına her gün yeni konfor alanları inşa ediyoruz. Cehaletin karanlık yüzünü hazlarımızla parlatıp cilalamaya çalışıyoruz. Bizi esir alan tüketimin kollarında özgürleşmeye çalışıyoruz. Ve bunları yaparken ana merkezden ne kadar uzaklaştığımızın ve kendimize ne kadar kötülük yaptığımızın farkında bile değiliz. Bir elimizle kötülüğü yok etmeye çalışırken; bir elimizle onu tekrar imar ediyoruz. Yanlış giden bir şeylerin farkında olmak; farkındalığı artırmıyor. Orada yapıcı ve kalıcı çözümler sundukça farkındalık büyüyüp boy veriyor.
“Bazı insanlar kendi kendilerine yabancıdır. Bakışlarını asla dış dünyadan kendilerine çevirmeyi bilmezler. Daha doğrusu ilgilerini dışarda olan bitene o kadar çevirmişlerdir ki var oluşlarını bulup keşfetmek için kendi içlerine inmeye cesaret edemezler. Bu şu anlama gelir; hayat tersine gidiyor, dış olaylara kapılan, kendini kontrol edemeyen, ilgisiz, alâkasız, tıpkı rüzgârda savrulan yaprak gibidirler. Tecrübelerinden koca bir hiç edinirler. Onca şeye bakarken aslında hiçbir yere bakmadıkları anlaşılır.” (Jules Payot, İrade Terbiyesi)
Kendi kendinin musibeti olmak; aklını arzularının pençesinden kurtaramamaktır. İradesini hayra yönlendirmek için çaba gösterememektir. Üzerindeki ataleti başarı diye göstermektir. Birçok bilgi kırıntısına sahip olmayı bilgelik zannetmektir. Sadra ve zihne şifa olan hakikatin kelimelerini küçümseyip; ithal kelimelerle kendine şifa bulmaya çalışmaktır.
Kendi kendinin musibeti olmak; isabet edilenin arkasındaki hikmeti arama gayretinde bulunmamaktır. Her uyarının bir uyanış olacağının fevkinde, idrakinde olmamaktır. İçsel zenginliği her gün biraz daha yitirip; sükûnetin o devasa zenginliğinin, günlük kaygıların fukaralığı altında ezilip yok olmasına göz yummaktır.
İçsel kaynaklarının kıymetini bilmeyip onları gelişigüzel yok ederek tükettikçe insanlık; yeryüzündeki hiçbir kaynak onları kurtaramayacaktır. Dışsal, çevresel, sosyal sorunların en büyük sebebi de içsel sıkıntıların dışa doğru yansımasıdır. İçteki marazlar tedavi edilmedikçe ne önünde duran ufku görebilir insan ne de ufuk olabilir. Ufuk olmayınca elde avuçta tutmaya çalışılan umut da kanatlanıp uçuyor. Hep arkadan izlemek kaderimiz olmasa gerek. Akif’in ifadesiyle: “Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz? Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?”
“Bodrum katlarından dağlara bakanlar, oralarda neler olup bittiğini tam olarak göremez ve kavrayamazlar.” (Alev Alatlı)
‘Ben Müslümanım!’ diyenlerin artık bodrum katlarından çıkıp zirvede neler olup bittiğini görmeleri lazım. Yapılan yorumlara bir yenisini eklemek, bir başarı veya üretkenlik değildir. Artık somut anlamda tüketici değil üretici olmak zorundayız. Hep gösterilen kuyruklara ekleme olursak; ne kendi içsel zenginliğimizi fark edeceğiz ne de yapabileceğimiz işlerin farkında olacağız. Çünkü takip daha az riskli gibi gözükse de uzun vadede daha büyük riskler doğurmaya adaydır.
Aslında insan, risk aldıkça, yeniliklere açık oldukça, insanlığın derdiyle dertlendikçe, daha çok üretken olmaya başlıyor. Ve bu üretkenlik insanın kendini tanımasına, yapabileceği işleri görmesine vesile oluyor. Çünkü yol aldıkça insanın karakteri ortaya çıkıyor. Eksi ve artılarınızı fark ediyor ve bu şekilde “nefs-i mutmain”e doğru uzanıyorsunuz. Zalimin elindeki en büyük silahın mazlumun zihniyeti olduğunu anlıyor ve zalim duygu ve düşüncelerinizi büyüten pasif yanlarınızı güçlendiriyorsunuz. İç savaşı verilmemiş bir hayat, sorgu suali yapılmamış bir yaşamın sizi nasıl miskinleştirdiği ve en basit bir rolden sizi devler aynasında gösterip sonra da hunharca katlettiğini göreceksiniz.
Artık kendi kendimizin önünde durmayalım. Biz kendimize engel olmadığımızda göreceğiz ki engel gördüklerimiz, aslında bizim kadar bize engel değilmiş. Haydi, artık çekilelim kendi önümüzden! Nefeslerimiz, kendimize engel olacak kadar sayısız değil… Bunu unutmayalım…
İlgili Yazılar
Üzerimde Kalan Yaşamak Suçu mu?
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
Emperyalizm ve Edebiyat
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Zenofobiye Edebi Bir Bakış
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Pencere Değiştikçe Manzara Değişir
Malik b. Nebi, Rumuzlu Neşîdeler adlı şiirinde: “Ey ekin peşindeki kardeşim, tohumuKendi tarlandan da uzaklara saçGün gelir, uzun yollar düşerse menzilineSana doğru haykıran sesler de duyacaksın” demekteydi. Muhsin de öyle yaptı ve tohumlarını, gücünün yettiği en uzak topraklara kadar saçmaya çalıştı. Şimdi ise o tohumlar boy vermiş, bereketli bir başak misali karşısında duruyor ve kendi …
Bir An Önce
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.