Daha iyisi için değişiyordu her şey. Daha yenisi, büyüğü, güzeli için… Ya da daha küçüğü, daha az yer kaplayanı, daha az renklisi için. Evlerimiz hızlanıyordu günden güne. Çocuk, evini seçemiyordu, arkadaşına tarif etmek için. Öyle günlerdi. Kuşatılmıştı renkler. Kuş sesleri, telefon oyunlarından bile kesilmişti. Babasının en çok neye güldüğünü unutan çocuklar, sabahtan akşama kadar şıkları işaretliyordu. Hatırlamadık, duvarda nakışlı, ütülü zarf gibi dikilmiş Mushaf kabı asılırdı, ekseri yeşil ve beyaz renkli. Kapılar kilitlenmez, bir tül eserdi, eşiği temiz. Girişte kolonya ve mendil… Unuttuk. Avlumuz kesildi. Batıya döndü aynası konsolun.
“Her evin, bütün gün boyunca bir yanı güneş, bir yanı gölge olan bir avlusu vardır. Burada suyun sesi, çiçeklerin renkleri, meyvenin, sebzenin kokusu vardır.” diyen mimarların göçüp gittiği günlerdi. Camiye, cemaate, ezana vakitsiz günlerden bir gündü ve saat durdu. Dünyanın savaşına kumanda tuttuğumuz anlardan birinde! Dünden kalan yemeği, limon kokulu çöp torbasına attığımız akşamüzerinde! Masallarla küs uyuyan çocuğun odasına, peşin fiyatına taksitle halı aldığımız o mağazada! O lokalde, o kitapçıda, o sahilde… Nasıl çıkmışsanız, o halde! Elendik. Evet… Elendiniz!
Ellerinizi kaldırın ve değiştirdiğiniz tüm düzeni, tekrar kurmayı hayal edene kadar yıkayın. Ellerinizi yıkamadan, sakın ola yüzünüzü saklamaya çalışmayın. Zira ellerinizle değiştirdiğiniz ne varsa gözlerinizden içinize sızmak için pusuda bekliyor.
Bozulan ve değişen ne varsa vücudumuza saldırmak için bekleyen bir virüse mi döndü Allah’ım?
-Evet, almamalıydım o son lacivert pardösüyü.
-Ellerinizi yıkamadan yüzünüze sürmeyin.
Evler… Hatırlayabilseydik, avludaki kolonyayı. Mutlu, ışıklı, pencereli, fısıltılı o dönülesi evleri… Sahi, şimdi kendimizi korumaya alabileceğimiz kaç evimiz var? Benim üç evim var! Birincisi özel bir ev; ailemle yaşadığım evim. Beş odalı… Sofada ben dururum. Üç küçük odayı anlatayım, gerisini siz anlayın. Kuş yuvasına benzer üçü de. Biri dağınık ama sapasağlam. Nerden bulur bunca farklı otu çöpü bilmem. Kararsız bir kuşa benzer. Diğer odam, çamuru jilet gibi sıvanmış, duvarları yüksek, tek hamlede örülmüş tertemiz bir yuva. Üçüncü ve en küçük odam ise iki dal yeter diyen, yuvasında bekleyen bir yavru kuş yuvasıdır sanki. Aile evinde kalp atışları hep farklıdır, odalara ulaşmak için çıkarsınız, inersiniz, dönersiniz… Aile evinin eşyaları ezbere de değildir; hatta ‘Bu odaya niye gelmiştim?’ diye düşünüp kalakalırsınız olduğunuz yerde. Hızınız dengelenir.
Diğer evim ‘zihin evim’dir. Basık değil, tıkış tıkış değil… Tokmağından anlarsınız içerdekilerin hallerini.
Üçüncü evim ise yaşadığım ev. Adresim aynı. Orta katlarda. Parka bakan kocaman bir balkon.
Bu kadar ev olur mu? Aklımın ucuna bile gelmezdi elbette. Yüksek mühendis-mimar, ozan, yazar Cengiz Bektaş’ın onlarca yıldır yaptığı Anadolu gezileri ve mavi yolculuklarda biriktirdiği söylence ve oyunları, çocuklarımızla paylaştığı ‘Ebemevi’ kitabının ilk hikâyesini dinleyene kadar… Hikâye şöyle:
“Yapılarla kuşların ne ilgileri var, demeyin! Öyle ilgileri var ki… Bakın anlatayım:
-Benim bir işim de mimarlık. Geçen yıl, Eyüp Usta ile birlikte ufacık bir ev onardık. Eyüp Usta, yetmişin üstünde ama sağlıklı, sapasağlam. Kişi onu görünce, “İşleyen demir ışıldar” sözüne inanıyor. Evin yıkanma yerini yapıyorduk. Eyüp Usta dedi ki:
-Gel oğul şu karşı duvara da küçük bir pencere açalım.
Bence ikinci bir pencereye gerek yoktu. Ama elceğiz bir pencere için Eyüp Usta’yı mı kıracağım? Besbelli yıkanma yeri daha iyi havalansın diye düşünüyordu.
-Açalım Eyüp Usta, dedim.
O da tavana yakın, ulaşabileceğim bir yere bir pencerecik açtı. Pencerecik diyorum; çünkü eni boyu bir karışı ancak aşıyor. Güzel oldu. Güle oynaya çalışarak günler geçti, ev bitti, içine taşındım. Evimi öyle seviyordum ki… Bana göre küçük, şipşirin bir evdi. Herkes de sevsin istiyordum. Bir sabah, yıkanma yerinde elimi yüzümü yıkarken, bir ses duydum:
-Guguk guk…
Başımı kaldırdım. O da ne? Eyüp Usta’nın yaptığı küçücük pencerenin içine bir kumru yerleşmemiş mi? Nasıl da görmemiştim daha önce? Yuvasını bile yapmış. Belki yumurtaları da vardı. Korkar, kaçar diye uzanıp da bakamadım. Öyle sevindim ki sormayın:
-Demek kuşlar da evi sevdiler, diye düşündüm.”
Yazar anlatmaya devam ediyor:
“Kuşlar öyle her yapıya konarlar mı? Öyle her yere yuva yapar mı sanıyorsunuz? Kuşlar bile seçerler yapılarını. Öyle çirkin yapılar vardır ki üzerine kuşlar konmazlar. Atalarımız da, yapılarına kuşlar konsun istemişlerdir hep. İstanbul’da yaşayanlarımızın gözüne çarpmıştır; birçok eski yapının bir yanına, köşesine taştan oyulmuş kuş evleri oturtulmuştur. Bu kuş evleri öyle güzel ki… Hem oyuncaktan daha oyuncak hem de gerçek bir ev, bir saray gibiler; ama kuşların boyuna göre, küçücük. Kuşlar yapıyı sevsinler de, gelip konsunlar istemiş yapanlar. Bilmem anlatabildim mi, kuşlarla yapılar arasındaki ilgiyi?
İşte böyle, kuşlar bile ilgilidirler yapılarla. Bence sizler de ilgili olmalısınız. Çevrenizdeki çirkin yapının çirkinliğini yapanlara, yaptıranlara söylemelisiniz. Kimsenin sizi çirkin, korkulu yapılarda, o çirkin beton kovuklarda yaşatmaya hakkı yok, hele çevrelerinde bir tek ağaç bırakılmamış alanlarda… Üzerine kuşlar bile konmayan saygısız yapılar dikerek, size bir karış oyun yeri bırakmayanlara, gerekeni söylemelisiniz bence. ‘‘Biz nereden anlayalım güzelini, çirkinini, saygılısını, saygısızını?‘‘ demeyin! En iyi sizler anlarsınız, inanın.
İnsanlar büyüdükçe böyle şeylerden anlamaz oluyorlar. Ben bir okul yaptım. Çocuklar, içinde öğretmenden hiç korkmadılar. Çünkü yapı onları hiç ezmedi, evlerinde gibiydiler. Sevmişlerdi onu. Bir büyüğü çağırsam, önce: “Orası burası doğru olmuş mu, kurallara uygun mu?” diye bakardı. Oysa sizler, “Sevgisi var mı, sevgiyle yapılmış mı, sevilebiliyor mu?” diye bakıyorsunuz her zaman. Sizler anlıyorsunuz. İnanın, asıl sizler anlıyorsunuz.”
Hikâyenin yazarı, ne yaparsanız ‘sevgiyle yapın’ diyerek, güzel pencereler açarak geçmiştir bu dünyadan. Aslında tüm şairler, aynı mısraı tekrarlıyordu bize her defasında: ‘Eve dönün!’
“Evde kalın!” çağrılarının yapıldığı günlerdi. Eve döndü herkes. Ama bazı kimseler, otobüsleri özledi. Vapurları, trenleri, uçakları… Her gün ayakta içtikleri kahve için uğradıkları yerleri… İşlerini… Vasıflarını… Eve dönmek o kadar da kolay mıydı sanki? Evleri kırmıştık bir kere. İncitmiştik, ışığı…
Evlere hürmet ettikçe mahremiyetinin artacağını söyleyen güzel evlerin mimarı Cengiz Bektaş, ‘güzel’i de çocuklara emanet ediyor hikâyesinde. Çünkü güzel olan ne varsa sevgiyle ortaya çıkmıştır ve sevilerek korunmuştur ona göre. Sevgisizlikten ve sevgisiz yapılardan rahatsız olmayanların sadece yetişkinler olduğunu söyleyen şair, Kuşla Kuş adlı şiir kitabında ise çocuklara şöyle fısıldıyor:
Daha birkaç saat önce toprağı terk eden çiçekler. Daha birkaç saat önce hayatın yabanıl yanında umut diye haykıran! Vurdumduymaz bir insanın elinde; bu uzun bardağın içinde, duyguları adına terkedilen çiçekler. Kimi bir kadının ruhuna ruh oluyor, kimi dinlediği müziği yaşıyordu. Kimisi de rüzgârın özlemiyle gözyaşı döküyordu.
“Bana bir şey olmaz.” deyip “Bir defalık yanlıştan ne çıkar?” diyerek yol alanların; yolun sonunda “ne çok yanılgı yaşadım.” diyenlerin yeridir dünya… Kimi zaman hatalarla yüzleşmekten kaçındığımız, kimi zaman kendimizden kaçtığımız yerdir dünya…
Forrester’ı Bulmak, sinemada eğitim mefhumun sınırlarını ve eğitim verildiği yerin ölçülerini belirli kurumların dışına da taşabileceğine dikkat çeker. Okul, eğitim, öğrenmek deyince zihnimizde beliren mekanlar birbirine benzeşebilir. Ancak bu film eğitimle ilgili kavramları farklı yerlerde aramak gerektiğini, eğitimci ve öğrenci ilişkisini farklı mahallerde bulmak gerektiğini söyler adeta. Forrester’ın evinde birçok şeyin de cevabını bulan Cemal, yaşlı adamın evinde çantasını unutmuş, daha sonra ise çantasına kavuştuğunda defterine yazdığı yazıların karalandığını fark etmiştir.
Post-kolonyal çalışmaların şekillendirdiği alanların başında kültür çalışmaları ve edebiyat gelir. Edebi eserlerin birçoğu dönemin siyasi, toplumsal ve ekonomik altyapısından etkilenir veya döneme damgasını vuran olaylar ve süreçler yazarlara, şairlere ilham kaynağı olur.
Kore Savaşı (Güney Kore’de Hanguk-jeonjaeng (Han-Guk Savaşı) veya Yugio sabyeon yani 25 Haziran Olayı, (Kuzey Kore’de Chogukhaebang chŏnjaeng yani Vatan Kurtuluş Savaşı), 1950-1953 yılları arasında yapılan, Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki savaştır. Soğuk Savaş’ın ilk sıcak çatışması olmuştur. Savaş, ABD ve müttefiklerinin, daha sonra da Çin’in müdahalesiyle uluslararası bir boyut kazanmıştır. Kore Savaşı sonunda …
Sevgiyle Yap
“Ak duvarlarınız olacak dal gölgeli
Ak tutun yüreğinizi
Gül yastığı sol yanı boş komayın”
Cengiz Bektaş
Daha iyisi için değişiyordu her şey. Daha yenisi, büyüğü, güzeli için… Ya da daha küçüğü, daha az yer kaplayanı, daha az renklisi için. Evlerimiz hızlanıyordu günden güne. Çocuk, evini seçemiyordu, arkadaşına tarif etmek için. Öyle günlerdi. Kuşatılmıştı renkler. Kuş sesleri, telefon oyunlarından bile kesilmişti. Babasının en çok neye güldüğünü unutan çocuklar, sabahtan akşama kadar şıkları işaretliyordu. Hatırlamadık, duvarda nakışlı, ütülü zarf gibi dikilmiş Mushaf kabı asılırdı, ekseri yeşil ve beyaz renkli. Kapılar kilitlenmez, bir tül eserdi, eşiği temiz. Girişte kolonya ve mendil… Unuttuk. Avlumuz kesildi. Batıya döndü aynası konsolun.
“Her evin, bütün gün boyunca bir yanı güneş, bir yanı gölge olan bir avlusu vardır. Burada suyun sesi, çiçeklerin renkleri, meyvenin, sebzenin kokusu vardır.” diyen mimarların göçüp gittiği günlerdi. Camiye, cemaate, ezana vakitsiz günlerden bir gündü ve saat durdu. Dünyanın savaşına kumanda tuttuğumuz anlardan birinde! Dünden kalan yemeği, limon kokulu çöp torbasına attığımız akşamüzerinde! Masallarla küs uyuyan çocuğun odasına, peşin fiyatına taksitle halı aldığımız o mağazada! O lokalde, o kitapçıda, o sahilde… Nasıl çıkmışsanız, o halde! Elendik. Evet… Elendiniz!
Bozulan ve değişen ne varsa vücudumuza saldırmak için bekleyen bir virüse mi döndü Allah’ım?
-Evet, almamalıydım o son lacivert pardösüyü.
-Ellerinizi yıkamadan yüzünüze sürmeyin.
Evler… Hatırlayabilseydik, avludaki kolonyayı. Mutlu, ışıklı, pencereli, fısıltılı o dönülesi evleri… Sahi, şimdi kendimizi korumaya alabileceğimiz kaç evimiz var? Benim üç evim var! Birincisi özel bir ev; ailemle yaşadığım evim. Beş odalı… Sofada ben dururum. Üç küçük odayı anlatayım, gerisini siz anlayın. Kuş yuvasına benzer üçü de. Biri dağınık ama sapasağlam. Nerden bulur bunca farklı otu çöpü bilmem. Kararsız bir kuşa benzer. Diğer odam, çamuru jilet gibi sıvanmış, duvarları yüksek, tek hamlede örülmüş tertemiz bir yuva. Üçüncü ve en küçük odam ise iki dal yeter diyen, yuvasında bekleyen bir yavru kuş yuvasıdır sanki. Aile evinde kalp atışları hep farklıdır, odalara ulaşmak için çıkarsınız, inersiniz, dönersiniz… Aile evinin eşyaları ezbere de değildir; hatta ‘Bu odaya niye gelmiştim?’ diye düşünüp kalakalırsınız olduğunuz yerde. Hızınız dengelenir.
Diğer evim ‘zihin evim’dir. Basık değil, tıkış tıkış değil… Tokmağından anlarsınız içerdekilerin hallerini.
Üçüncü evim ise yaşadığım ev. Adresim aynı. Orta katlarda. Parka bakan kocaman bir balkon.
Bu kadar ev olur mu? Aklımın ucuna bile gelmezdi elbette. Yüksek mühendis-mimar, ozan, yazar Cengiz Bektaş’ın onlarca yıldır yaptığı Anadolu gezileri ve mavi yolculuklarda biriktirdiği söylence ve oyunları, çocuklarımızla paylaştığı ‘Ebemevi’ kitabının ilk hikâyesini dinleyene kadar… Hikâye şöyle:
“Yapılarla kuşların ne ilgileri var, demeyin! Öyle ilgileri var ki… Bakın anlatayım:
-Benim bir işim de mimarlık. Geçen yıl, Eyüp Usta ile birlikte ufacık bir ev onardık. Eyüp Usta, yetmişin üstünde ama sağlıklı, sapasağlam. Kişi onu görünce, “İşleyen demir ışıldar” sözüne inanıyor. Evin yıkanma yerini yapıyorduk. Eyüp Usta dedi ki:
-Gel oğul şu karşı duvara da küçük bir pencere açalım.
Bence ikinci bir pencereye gerek yoktu. Ama elceğiz bir pencere için Eyüp Usta’yı mı kıracağım? Besbelli yıkanma yeri daha iyi havalansın diye düşünüyordu.
-Açalım Eyüp Usta, dedim.
O da tavana yakın, ulaşabileceğim bir yere bir pencerecik açtı. Pencerecik diyorum; çünkü eni boyu bir karışı ancak aşıyor. Güzel oldu. Güle oynaya çalışarak günler geçti, ev bitti, içine taşındım. Evimi öyle seviyordum ki… Bana göre küçük, şipşirin bir evdi. Herkes de sevsin istiyordum. Bir sabah, yıkanma yerinde elimi yüzümü yıkarken, bir ses duydum:
-Guguk guk…
Başımı kaldırdım. O da ne? Eyüp Usta’nın yaptığı küçücük pencerenin içine bir kumru yerleşmemiş mi? Nasıl da görmemiştim daha önce? Yuvasını bile yapmış. Belki yumurtaları da vardı. Korkar, kaçar diye uzanıp da bakamadım. Öyle sevindim ki sormayın:
-Demek kuşlar da evi sevdiler, diye düşündüm.”
Yazar anlatmaya devam ediyor:
“Kuşlar öyle her yapıya konarlar mı? Öyle her yere yuva yapar mı sanıyorsunuz? Kuşlar bile seçerler yapılarını. Öyle çirkin yapılar vardır ki üzerine kuşlar konmazlar. Atalarımız da, yapılarına kuşlar konsun istemişlerdir hep. İstanbul’da yaşayanlarımızın gözüne çarpmıştır; birçok eski yapının bir yanına, köşesine taştan oyulmuş kuş evleri oturtulmuştur. Bu kuş evleri öyle güzel ki… Hem oyuncaktan daha oyuncak hem de gerçek bir ev, bir saray gibiler; ama kuşların boyuna göre, küçücük. Kuşlar yapıyı sevsinler de, gelip konsunlar istemiş yapanlar. Bilmem anlatabildim mi, kuşlarla yapılar arasındaki ilgiyi?
İşte böyle, kuşlar bile ilgilidirler yapılarla. Bence sizler de ilgili olmalısınız. Çevrenizdeki çirkin yapının çirkinliğini yapanlara, yaptıranlara söylemelisiniz. Kimsenin sizi çirkin, korkulu yapılarda, o çirkin beton kovuklarda yaşatmaya hakkı yok, hele çevrelerinde bir tek ağaç bırakılmamış alanlarda… Üzerine kuşlar bile konmayan saygısız yapılar dikerek, size bir karış oyun yeri bırakmayanlara, gerekeni söylemelisiniz bence. ‘‘Biz nereden anlayalım güzelini, çirkinini, saygılısını, saygısızını?‘‘ demeyin! En iyi sizler anlarsınız, inanın.
İnsanlar büyüdükçe böyle şeylerden anlamaz oluyorlar. Ben bir okul yaptım. Çocuklar, içinde öğretmenden hiç korkmadılar. Çünkü yapı onları hiç ezmedi, evlerinde gibiydiler. Sevmişlerdi onu. Bir büyüğü çağırsam, önce: “Orası burası doğru olmuş mu, kurallara uygun mu?” diye bakardı. Oysa sizler, “Sevgisi var mı, sevgiyle yapılmış mı, sevilebiliyor mu?” diye bakıyorsunuz her zaman. Sizler anlıyorsunuz. İnanın, asıl sizler anlıyorsunuz.”
Hikâyenin yazarı, ne yaparsanız ‘sevgiyle yapın’ diyerek, güzel pencereler açarak geçmiştir bu dünyadan. Aslında tüm şairler, aynı mısraı tekrarlıyordu bize her defasında: ‘Eve dönün!’
“Evde kalın!” çağrılarının yapıldığı günlerdi. Eve döndü herkes. Ama bazı kimseler, otobüsleri özledi. Vapurları, trenleri, uçakları… Her gün ayakta içtikleri kahve için uğradıkları yerleri… İşlerini… Vasıflarını… Eve dönmek o kadar da kolay mıydı sanki? Evleri kırmıştık bir kere. İncitmiştik, ışığı…
Evlere hürmet ettikçe mahremiyetinin artacağını söyleyen güzel evlerin mimarı Cengiz Bektaş, ‘güzel’i de çocuklara emanet ediyor hikâyesinde. Çünkü güzel olan ne varsa sevgiyle ortaya çıkmıştır ve sevilerek korunmuştur ona göre. Sevgisizlikten ve sevgisiz yapılardan rahatsız olmayanların sadece yetişkinler olduğunu söyleyen şair, Kuşla Kuş adlı şiir kitabında ise çocuklara şöyle fısıldıyor:
Odanı sen kur
Ele bırakma
Sokağını sonra
Kentini
Haydi
Ve tüm insanlara sesleniyor:
Bakacak arkamdan mutfak penceremiz,
Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla,
Ben bu avluda bahtiyar yaşadım,
Bilemediğiniz kadar,
Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize…
Yazar
İlgili Yazılar
Kadının Ayağı Gül Oldu
Daha birkaç saat önce toprağı terk eden çiçekler. Daha birkaç saat önce hayatın yabanıl yanında umut diye haykıran! Vurdumduymaz bir insanın elinde; bu uzun bardağın içinde, duyguları adına terkedilen çiçekler. Kimi bir kadının ruhuna ruh oluyor, kimi dinlediği müziği yaşıyordu. Kimisi de rüzgârın özlemiyle gözyaşı döküyordu.
Hayatı Ciddiye Almanın Bir Adıdır Tövbe
“Bana bir şey olmaz.” deyip “Bir defalık yanlıştan ne çıkar?” diyerek yol alanların; yolun sonunda “ne çok yanılgı yaşadım.” diyenlerin yeridir dünya… Kimi zaman hatalarla yüzleşmekten kaçındığımız, kimi zaman kendimizden kaçtığımız yerdir dünya…
Düşünmek mi Yazmak mı? Forrester’ı Bulmak Üzerine Bir Deneme
Forrester’ı Bulmak, sinemada eğitim mefhumun sınırlarını ve eğitim verildiği yerin ölçülerini belirli kurumların dışına da taşabileceğine dikkat çeker. Okul, eğitim, öğrenmek deyince zihnimizde beliren mekanlar birbirine benzeşebilir. Ancak bu film eğitimle ilgili kavramları farklı yerlerde aramak gerektiğini, eğitimci ve öğrenci ilişkisini farklı mahallerde bulmak gerektiğini söyler adeta. Forrester’ın evinde birçok şeyin de cevabını bulan Cemal, yaşlı adamın evinde çantasını unutmuş, daha sonra ise çantasına kavuştuğunda defterine yazdığı yazıların karalandığını fark etmiştir.
Toni Morrison ve Ötekilerin Kökeni
Post-kolonyal çalışmaların şekillendirdiği alanların başında kültür çalışmaları ve edebiyat gelir. Edebi eserlerin birçoğu dönemin siyasi, toplumsal ve ekonomik altyapısından etkilenir veya döneme damgasını vuran olaylar ve süreçler yazarlara, şairlere ilham kaynağı olur.
Alternatif Ayla Hikâyesi
Kore Savaşı (Güney Kore’de Hanguk-jeonjaeng (Han-Guk Savaşı) veya Yugio sabyeon yani 25 Haziran Olayı, (Kuzey Kore’de Chogukhaebang chŏnjaeng yani Vatan Kurtuluş Savaşı), 1950-1953 yılları arasında yapılan, Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki savaştır. Soğuk Savaş’ın ilk sıcak çatışması olmuştur. Savaş, ABD ve müttefiklerinin, daha sonra da Çin’in müdahalesiyle uluslararası bir boyut kazanmıştır. Kore Savaşı sonunda …