[O yardıma layık olanlar ki,] kendilerini yeryüzünde egemen kılsak
salâta devam ederler (salatı ikâme ederler), arınmak için verilmesi gerekeni verirler,
yapılması iyi ve doğru olanı emreder, yanlış ve kötü olanı yasaklarlar;
ama yine de, olup biten her şeyin sonucu Allah’a kalmıştır.
(Hac /41)
Dünya devlet aracılığıyla değiştirilemez.
Hem kurumsal düşünce hem de yüzyıllık kötü deneyim
bize bunun böyle olduğunu gösteriyor.
“Size söylemiştik” der halinden memnun olanlar.
“Hep söyledik. Makul olmadığını,
insan doğasına karşı gelemeyeceğinizi anladık.
Vazgeçin bu rüyadan, vazgeçin.”
John Holloway / İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek
Her din, dünya görüşü ve ideoloji bir ‘hakikat’ iddiası içerir. Bu hakikat insanı öyle bir kuşatır ki, insan onunla görür, onunla düşünür, onunla işitir ve onunla hisseder. Hiçbirşeyi onun dışında yorumlayamaz olur! Bunun güzel bir örneği Orphalese halkına giderayak hitâb eden Ermiş’de görülür.[1] İnsan ve insanın halleri, tarih ve tarihin çarpan ruhu, toplum ve toplumun iniş ve çıkışları önce o hakikatle yoğrulur, sonra da yorumlanır, ete kemiğe bürünür.
Burdan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz diye düşünüyorum: yaşama, hissetme, duyma, gör/ebil/me biçiminden; idâre etme, siyaset eyleme, sosyal veya siyasal olaylara refleks verme eşiklerimiz aslında hangi hakikat kümesine ait olduğumuzu ele verir. Zaman zaman o denli kahredici sonuçlarla karşılaşır ki insan, görmemek için penceresini değiştirir; işte o vakit görmez olur, görmek istemediği için. Görürse bakar, bakarsa senelerce kendini ait hissettiği, gönülden inandığını varsaydığı değil; bir başka hakikat kümesine ait olduğuyla yüzleşir. Bir acı şey daha var; ikircikli halini görmeye yanaşmayan insanın, bu halini kimsenin görmediğini sanması…
Yazımızda ‘hakikat’, ‘iktidar’ ve ‘güç’ konusunu birlikte ele almaya çalışacağız.
Bireysel hayatta tepe noktada beklenen tutarlılık ve ahlâkiliğin, söz konusu iktidar alanı olduğunda, sınırların olabildiğince esnetiliyor, hatta iktidar alanına ahlâkilik anlamında özel bir statü tayin ediliyor oluşu, acaba ne ile ilgili? Siyasetin kirli doğasıyla mı, insanın kirlenen doğasıyla mı ilgili? Aslında ikisinin birbirinden pek de bir farkı yok. Çünkü siyaseti insan; insanı da siyasetin belirlediğine dair ciddi argümanlar sıralayabiliriz.
O halde siyaset alanını, iktidarı kendi ‘hakikat bütünlüğüne’ göre değerlendirememesi, insanın aslında bir hakikatinin olmayışıyla mı; hakikat bildiğine güvensizliği/inançsızlığıyla mı; hakikatini parçalayarak hakikatini tayin ettiği bir alanla sınırlayışıyla mı; siyasetin ayrıcalıklı(!) konumuyla mı yoksa iktidara doğru ve yanlışını kendi belirleme ‘tanrısal(!)’ rolünü vermesiyle mi ilgili!? Ne dersiniz!?
Post-modern dönemde iktidarın modern tanımlarına karşı çıkarak, iktidarı hukuki ve ekonomik modellere sıkıştırılmış durumdan çıkarıp onu baskıcı yapısından ziyade üretken ve süreğen bir yapıda tanımlayan ve bunu sistematik bir şekilde sunan Foucault oldu.
Aslında iktidar sadece ekonomik-hukuki-siyasal alanda değil, evde, iş yerinde, okulda, her bir insan öbeğinde mevcut olan bir durumdur.
Sen neredesin? Hakikatin nerede? Muhalefetin nereden? İktidarın senin mi?
Birkaç soru sormak istiyorum: İnandığını söylediğin ‘hakikat kümesine/bütünlüğüne’ yaslanmayan iktidar, senin/dünya görüşünün iktidarı mıdır? Bir de şöyle soralım: ‘Kendi hakikat bütününe’ yaslanmadan yaptığın muhalefet, senin muhalefetin midir? Sen nerdesin, kendini ait hissettiğin hakikatin nerede? Bir soru daha: Hâkim, güçlü ve başarılı olan ‘hakikat(!)’, seni bu kadar kolay nasıl baştan çıkarabiliyor, yörüngesine alabiliyor, hatta ‘hakikatinin!’ (varsa şayet) yerine rahatlıkla geçebiliyor?
Burada zorunlu gördüğüm bir izah yapmak istiyorum: İslam hakikat dairesinde, teslim olan kişi: hakka ve hakta olanlarla muvafık; bâtıla ve bâtılda olanlara muhaliftir. Hakikat kümesince muvafakat ve muhalefet ontolojik bir durumken, bugün muhalefeti, aynı iktidar zemininde hareket edenlerin fikir ayrılıkları, yaklaşım farklılıkları olarak sunmak, muhalefeti ihya etmek değil; sahici muhalefeti ilga etmek, değilse bile meseleyi sulandırmaktır.
Nedir hakikat bütünlüğü! Biz hakikat bütünlüğünü, bir başka kullanımla hakikat kümesini ‘yön’ olarak anlıyoruz. Nasıl ki yönünü bilmeyen kaptana ne açık denizlere dayanıklı gemi, ne yelken, ne de rüzgar yardım edebilirse; yönü olmayan kişinin kaderi de eklektik dünyasında salına salına, aylak aylak yürümektir herhalde.
Bir benzetmeyle ifade edecek olursak; kırılan vazonun her bir parçası vazodan bir parçadır ama vazonun kendisi değildir. Vazonun kırılmış olan parçası kırılmanın şekli ve şiddetine göre saksı olarak veya başka bir süslemede kullanılabilir. Ama artık o bir vazo değildir. İşte hakikatin bütünlüğü de böyledir, bir çok parçasını başka bir kümenin içinde görebilirsiniz fakat o parça o kümeyi kendisi kılmaz. İşte ‘hakikat bütünlüğü’ derken ontolojik bir varlık ve bütünlüktür kastımız.
İslam, ontolojik[2] bir bütünlüğün adıdır. O bütünlük bozulduğu veya parçalandığında, her biri kendi başına işe yarayabilen ama tümel anlamda ed-din olan İslam’ı tanımlayamayan parçalardan bahsediyor olmuş olacağız. Mesela ‘sadaka’ vermek, ‘yolda kalmışa yardım etmek’, ‘oruç tutmak’ aziz İslam’ın da birer emri ve rüknu iken; ‘İslam sadaka vermektir’, ‘İslam oruç tutmaktır’, ‘İslam namaz kılmaktır’ gibi partiküler tanımların hiçbiri doğru tanım olmayacaktır. Meşhur bir benzetmeyle her biri ayrı bir tarafını tutmuş kişilerin fili tarifi gibi. Bu sadece İslam için değil; tüm dünya görüşleri için geçerlidir.
Ontolojik düzlemde birbirine zıt iki felsefî görüş, dünya görüşü, bazı erdemlerde buluştuklarında iki farklı ekol/okulun aynı ontolojik yapı, aynı fikir ve hayallere sahip olduğu sonucuna taşır mı? Tabiî ki hayır! Teşbihim mâzur görülsün, sütünü içer, faydalanır ama kimse inek olmaya veya ineğin yaşamına özenmez.
“Güç” ve “İktidar”
Şimdi de ‘güç’ ve ‘iktidar’ kavramı üzerinde düşüneceğiz. Bazı küçük analizler yapmaya ve bir çürüme hikayesi üzerinde sesli düşünerek anlamaya çalışacağız.
Hemen her düşünce kümesinin ‘kutsallığa’ yakın bir merak ve temayülle üzerine çullandıkları ‘iktidar’ ve ‘güç’ kavramı üzerinde ne kadar kafa yorduğu üzerine sanırım kafa yormamız gerekiyor.
İktidar: Gücün bir merkezde temerküz etmesi… Bu temerküz eden gücün belli aygıtları elde edip yapabilme, yaptırabilme gücüne varmasıdır. Bir iktidar biçimi olarak ‘siyasal iktidar’ tüm kurum ve aygıtlarıyla ‘yaptırabilme gücünü’ elinde bulunduran otoritedir, devlettir, hükümettir vs… İktidar, tüm aygıtları kullanarak yönetme, hükmetme gücünü elinde bulundurmak ister. Bu bekası için zorunludur.
Canetti’ye göre iktidar, güce nisbetle daha törenseldir, hatta belirli bir sabır ölçüsü vardır. İktidarla güç arasındaki ilişki kedi ile fare arasındaki ilişkiyle örneklendirilebilir. Kedi, gücü, fareyi yakalamak, onu ele geçirmek, pençelerinin arasında tutmak ve nihai olarak da öldürmek için kullanır. Ama fareyle oynarken bir başka etken daha vardır. Kedi farenin gitmesine izin verir, biraz kaçmasına, hatta arkasını dönmesine fırsat tanır; bu süre boyunca fare artık güce maruz değildir. Kedinin egemen olduğu uzam, fareye yaşattığı umut anları, bir yandan da bütün bu zaman zarfında onu yakından izlemeyi sürdürmesi ve onu yok etmeye gösterdiği ilgiyi ve yok etme niyetini asla elden bırakmaması; bunların hepsine, gerçek iktidar gövdesi ya da daha basit bir biçimde, iktidarın ta kendisi denebilir…[3]
İktidar, kuşatıcı, tüm detayları bilici ve hatta hükmedici olmak ister. Çünkü iktidar güç olmadan ayakta kalamaz, o haliyle sürdürülebilir değildir.
“Güç, iktidar olmadan da var olabilendir.”
Hangi güç, nasıl bir güç ki iktidar olmadan da varolabilir? O halde şunu diyerek başlayalım: asıl ‘güç’ iktidar olmadan da varolabilen, seslendirilebilen, değiştirme ve dönüştürme kudretine erişmiş olan güçtür. Bu konu üzerinde biraz daha duralım.
Buradaki güç, salt fiziki güç değil; ‘inanç, entelektüel, fikrî ve kültürel güç’tür. Yorumlama ve tanımlama gücüdür… Yorumlama ve tanımlamaya kaynaklık edecek olan ‘dünya görüşü’ anlamındaki bir güç… İktidar olmadan konuşan, konuşulan, değiştiren ve yön veren güç…
Bir felsefî güce yaslanmıyorsa –ki genelde felsefik gücün etkisiyle kurulur ama onunla yol almaz iktidarlar- sentetik bir sürece girer. Sentetik iktidar… Bu noktayı biraz daha açmamız gerektiğinin farkındayım.
14 yy önce Mekke… Kuşaklar boyu huzur ve adalet vermeyen adet-gelenek-görenek, din/yaşam tarzı; sömürge ve köleliğe dayanan iktisadi ve siyasi ilişkilerin iktidar olduğu bir yerdi. Bu iktidar, içlerinden biri olan Rasul Muhammed’e (s) gelen sözler karşısında neden bu kadar telaşlandı? Nitekim ‘söz’ler değil miydi? Muhammed (s)’e gelmeye başlayan vahiy, Arab’ın tüm hayatı, kavram ve anlam dünyasını derinden etkiliyor, dili şekillendiriyor, Arab’ın anlama biçimini inşa ediyordu. Güzeli-çirkini, kârı-zararı, kâfiri-mü’mini, izzeti-zilleti, hidayeti-dalaleti vs… Gün geçmiyordu ki Arab’ın bir adet ve göreneği tartışmaya açılmıyor olsun. Vahiy, merkezine aldığı konularla kavramlara yeni anlamlar yüklüyor, semantik müdahalelerle ilahî perspektifi dile nakış nakış işliyordu. Dil, Arab’ın elinden kayıp gidiyordu. Giden, dille birlikte inançtı, dünya görüşüydü. Çok felsefî olmasa da ‘çıkar, sömürge ve dini istismar’ merkezli bir yaşam biçimi kurmuşlardı. İlahî/vahyî dil[4] Müslümanları Mekke’de her geçen gün daha da güçlendiriyordu. Ama iktidar yapmıyordu. İnananı merakı ve imanından; inanmayanı hased, endişe ve korkusundan ‘acaba bugün nasıl bir ayet gelecek’ kıvamında yaşamaya başladılar. Bu, düşünsel bir güç kazandırıyordu inananlara. İnananların sayılarının artması da bu felsefî güç, dünya görüşü sebebiyledir. İşte bu güç, yukarıdan beri ifade ettiğimiz hakikatin bütünlüklü gücüydü. Ve bu ‘güce’ teslim olan (müslimler) bir iktidara sığınmış olmanın değil; ‘hakikatin çağrısına’ güvenmenin, teslim olmanın huzur ve güveni içerisindeydiler. Medine’ye hicret de bu bağlamda değerlendirilebilir.
Kendisi felsefî anlamda laik bir filozof olan Spinoza da ‘iktidar’ ile ‘gücü’ birbirinden ayırmakta ve ‘iktidarın’ gücü azaltan, emilime uğratıp bloke eden yönüne dikka çekiyor.
Ulus Baker’den aktarıyoruz:
“Spinoza’nın ‘iktidar’ ile ‘güç’ arasında yaptığı bir ayırım var. Birincisi, iktidar bizi güçlerimizden ayrı düşüren, yani bizim gücümüzü azaltan bir mekanizmadır, düzenektir, buna potestas diyor. Yani bir hükümranlık gücü, ya da bir toplumsal sözleşmeyle -o devirde böyle şeyler varsayılıyordu, Hobbes, Locke tarafından- bir egemene devredilen yapıp etme gücü, bizim elimizden kaçar. Toplumun elinden kaçıp gider ve bir devlete, bir hükümranlık aygıtına bunu kullanma yetkesi verilir. İkincisi, bunu kullanabilme yetkesinin ona, egemene verilmiş olması, bunu onun da kullanabileceği anlamına gelmez; çünkü gerçek anlamda yapıp etme güçlerimizle, faaliyet güçlerimizle ve kendi özgürlüğümüzü üretebilme, yaratabilme güçlerimizle alakası yoktur açıkçası o potestas dediğimizin, tümüyle varsayımsaldır.”[5]
Spinoza başka bir zeminden tanımlıyor konuyu. ‘Tanrısal gücü’ de bireyin gücünü kısıtlayacağı ve daraltacağı için iktidarla aynı kategoride ele alıyor. İslam’ın zeminindeyse ‘Allah dilemedikçe hiç kimse bir şey dileyemez.’ Mutlak güç ve iktidar Allah’ındır. Biz beşerî iktidardan bahsediyoruz ve beşerin iktidarı, velev ki söz konusu olan Müslümanlar bile olsa, Allah’ın iktidarı olmuş olmayacaktır. O’nu eleştiren Allah’ı eleştirmiş olmayacak, biat etmeyen Allah’a biatsizlik yapmış olmayacaktır. Peygamber kızı Fatıma’yı hatırlayın, tarihi rivayetlere göre ölene kadar Ebu Bekr’e biat etmemesi bir de bu bağlamda değerlendirilebilir. Bu saptamamızın şöyle de bir değeri söz konusu: Bizim kullandığımız anlamda felsefî/dünya görüşügücünü kaybetmeme ve bu gücü kaybettirecek münasebetlerden uzak durmanın önemsenmesi gerekir. Bundan sebep Sultan ‘Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’ değil; imtihanını ‘sultanlıkta veren bir ‘kul’dur. Diğerleri gibi kendisini hesap beklemektedir.
İktidar kaygısı hakikat iddiasının önüne geçerse…
Son iki yüz yıl içindeki İslamcı çabaların kahir ekseriyetinde ‘iktidar’ olma kaygısı ve çabasının, İslam’ın hakikate ve bu hakikate boyun eğme ve teslim olma çağrısının önüne geçtiğini görmek hiç de zor olmasa gerek.
Bu durum ‘kurtuluşçu’[6], savunmacı dönem için izah edilebilirse de; daha sonraki süreçte ‘siyasal iktidar’ talebinin, Müslüman yoğunluklu coğrafyalarda bir hırs ve yapay düşmanlıklar üzerinden nüfuz savaşına dönüştürülmesi oldukça hazin sonuçlar ortaya çıkarmıştır. İslam’ın hakikatine olan güven, onun korunması ve bu çağrının herkese ve heryere ulaştırılması asıl ödevdir.
İktidarların insanla kurmak istediği ilişki genellikle ‘yarı-tanrısal’ bir hissiyatla ‘kulluk’ ilişkisidir. İslam ontolojisiyse insanı ‘kula kulluktan kurtarıp yalnızca Allah’a kul kılma çabasıdır.” İnsanı, güdülecek değil; istişare edilecek aktif bir özne olarak görme üzerinedir. İnsan aklı, üretkenlik ve arayışının, sorgulayışının bizatihi değeri üzerine kuruludur. Çünkü insan, kötü bir doğuşla doğmamıştır. Eğilimi ihanet ve kalleşlik üzerine değil; hak, hakikat, tevhid ve adalet üzerinedir.
Felsefî bir mesele olarak ‘hakikat’ten değil, bizatihi yaratıcı tarafından belirlenmiş bir ‘hakikatten’ yani ‘vahiy’den bahsediyoruz. Vahiy, nazil olduğu dönemin sorunlarına kendi üslubu, mantığı ve bütünlüğü içerisinde müdahale eder.
İslam, kendi ontolojik zemininden hitap eder. İçindeki tüm kavramlar bu zemin üzerinden okunabilirse o insicam ve bütünlük görülebilir. İşte bu ontolojik bütünlüğe ‘İslam’, bu bütünlüğe sadık kalan insana ‘Müslüman’, cemiyete ‘Müslüman cemaat’ diyoruz. ‘Hakikat ancak İslam’dır’, ‘Allah katında din İslam’dır’, ‘Sizin dininiz size benim dinim banadır’ gibi ayetler bir slogan değil; ‘ontolojik’ bir ayrışmaya işaret eder.
Hakikat olma vasfından uzaklaşırsa İslamcılık
Hakikat Allah’tandır, vehbîdir. İnsan bu ‘hakikat’le yürür. İnsana düşen bu hakikatle yürümektir, ihmal etmeden, açık vermeden ve ihanet etmeden.
Bu yoldan uzaklaşanlar, hakikatin gücünü değil; ‘hakikat’ diye inşa ettiği şeyin gücünü bulacaktır karşısında. Somutlaştırdığı bu gücü hakikatle izah ettiği için ‘tanrısal güç’[7] atfetmekte zorlanmayacaktır.
Dönüştürücü bir güç olarak ‘hakikat’ çoklarına oldukça soyut ve uzak görünür. Böyle görenler O’nu hissetmekte, duymakta tatmin bulmayacaklardır.
İsrailoğullarının buzağı yapmalarına bir de böyle bakalım, olmaz mı? Çünkü Mûsâ’nın ilahı onlar için tatmin edici değildi, müdahaleye açık durmamaktaydı. Müdahaleye daha açık, kendilerinin de hükmetme habis duygularını giydirebilecekleri bir ‘iktidar’ alanı oluşturmak istemelerinin cevabıydı buzağı. Hakikatin gücünün bir sonucu olarak görülmeyip bir hırsa dönüştürüldüğünde iktidar, Allah’a rağmen kendine iktidar alanı açma istenci gibi gözükmektedir. Ve bu hırs her inanç ve toplumda ‘elçinin izinden bir avuç toprak’ alarak kendini inandırıcı kılmak istemiştir. ‘Elçinin izi, sözü, çağrısı’ her zaman temiz olandır. Çünkü O, kendi isteği değil; görevlendirildiği risalet için onca külfete katlanmaktadır. Kavminin tüm azgınlık ve sapkınlıklarına rağmen… Jacques Ellul, Fernand Ryser’in ‘görme ve putperestlik’ arasındaki ilişkiye dair çalışması üzerine şunları söyleyecektir.
“Mesele, “insanlara, onu konuşan kişiye bağlı geçici bir söz değil, daha çok, herkes tarafından görülebilir ve herkese açık bir şey sunmaktır. Bu tam da Tanrı kadar emin olunabilecek ve inanılabilecek, fakat çok daha kolayca emin olunabilecek ve inanılabilecek bir şey sunmak olacaktır.” Bu yüzden, ilk adımda şöyle bir objektifikasyona ve genellemeye ulaşırız: Görülebilir nesne daimidir (sözün aksine) ve bizim mizacımızdandır. Nesne, birinin onu görmesine imkân verir; oysa söz herhangi biri için değildir; söz, özel konumda birine yöneltilir.
Bu sonuç temelinde, Ryser’in kitabından çıkan üç temel düşünceyi ele almalıyız. Bunların ilki, görülebilir bir şeyin, işitilen şeyin yerine ikame edilmesidir. Ryser, altın yüzükler sorununun ince hakikatini açıkça görür: Buzağı, “kulakları süsleyen yüzüklerden elde edilen altınla yapılabilecektir; yani, sözü işitmemize imkan veren organı süsleyen yüzüklerden! “Harun, kulağı şerefsizleştirir; artık kulak hesaba katılmayacaktır; bundan böyle göz önemlidir. Tanrı’nın Söz’ünü işitmek artık önemli değildir; artık bir imajı görmenin ve bir imaja bakmanın merkezî bir yeri vardır. Görme inancın yerini alır. Bir kişinin kalbinden veya zihninden doğan kavram insan elleriyle biçimlendirilen bir esere dönüştürülmüş ve yukarıdan gelen görülmez vahyin yerini almıştır.”
İkinci fikir, resmedilen tanrının , yani görülebilir Baal’ın bir güç, bir sahip olma ve egemenlik (verimlilik) Tanrısı olmasıdır. Güçle ilişkili olan görülebilir olan şeydir. Bu, insanlığın yakın ve fiilen bilinen bir tanrıya sahip olma arzusunun, korkunç, acımasız tiranik tanrılar yapılmasına yol açması anlamına gelir.
Üçüncüsü, Harun’un boğanın örtüsünü kaldırırken yaptığı tebliğden doğar: “Ey İsrail, sizi Mısır toprağından çıkaran tanrınız budur.” (Çıkış, 32:4) Bunun hayati bir önemi vardır: burada sahip olduğumuz şey, bir Tanrı’dan diğerine dönüş değildir; aksine, İmaj olarak kalmayan bir imaja dönüştür! O artık Tanrı’nın kendisi haline gelmiştir. Bu imaj İsrail kavmini Mısır’dan çıkarmıştır.”[8]
Sonuç Yerine
İçerik ve ahlâkilik meselesini tamamlamamış, hatta buna kafa bile yormamış, salt bir ‘kimlik’ olarak taşınan İslam, dönüştürücü gücü budanmış bir ‘İslamdır!’
Konu, refleksif tavırla ‘iktidar’a odaklanmış İslamcılığın da, ‘iktidar’ talebi olmayan ve iktidardan koparılmış bir ‘İslam’/‘İslamcılık’ dikotomisinin de dışına çıkarılmalıdır.
Sarmaşık güzeldir ancak bir türü olan kudzu sarmaşığı[9], o devasa ağaçların yanında zayıf bünyesiyle nasıl ki kendi dışındaki tüm ağaçları boğuyor ve tüm bitkisel alanı işgal ediyorsa iktidarın da böyle bir doğası vardır. Yıllık çınarların gövdesinde bir yeşillik gibi duruyorsa da aslında o çınarı boğuyordur. Çınar bağırır, çağırır ama duymak için ‘bilmek’ gerekir. Bilmeyen, hislerinin zebunudur, maalesef. O ümitle, umutla bakar ama gelen baharın, bizim baharımız olmadığını görmez, göremez. Gözüne yalancı bahar kataraktı inmiştir.
Bugün İslam, ısrarla ‘iktidar’ parantezine sıkıştırılarak konuşulmakla başbaşa bırakılıyor. İslamcılıksa[10] karşılaştığı kavşakta, kendisini massetme tehlikesi olan iktidarın zayıf ve primitif doğasıyla değil; daha güçlü, kurucu bir dil olan içerik ve ahlakî tavrıyla yoluna devam etmek; kendine özgü edasına yönelmek durumundadır.
Özgüvensizlik, ödevlerini yapmama, hakikatine yabancılaşma -alinasyon- hakikatin gücüne değil; gücün hakikatine rıza gösterme, dost-düşman, iyi-kötü, hakikat-zulüm algısını dağıtma, olmadan olmuş gibi görmek istenci; teslimiyet eksikliği, beka korkusu, ‘Harman, harman vakti atılır!’ fırsatçılığı… Bunun gibi bir yığın sebep var ki bize bir ayeti hatırlatmaktadır:
Ondan ihtiyacı kadar içen affa mazhar olurken; kana kana içen gücünü kaybedecek ve bizden olmayacaktır.[11] Muhammed Esed, ayetin “ancak ondan sadece bir avuç dolusu içen müstesna” kısmıyla ilgili ‘İnanç -birinin kendi dâvâsının haklılığına inanması- yüksek bir iç-disiplin ile desteklenmedikçe ve kişisel menfaatler gözardı edilmedikçe bir değer taşımaz.’ demektedir.
Hakikatle hareket ettikçe onun nefes alıp-verişlerini duyarsınız. Destek çırpınışlarını görür, nasihatlerini dinler, size olan sadakatini bizzat yaşarsınız. Sizden tek bir şey bekler, her şeye rağmen yine ve yeniden istikamet, sebat ve disiplin! Çünkü hakikat sizi sürekli bir hayat ciddiyetine davet eder, ağırbaşlılığınızı bozmamanızı, laubaliliğe düşmemenizi, neye bedel neyi feda ettiğinizi görmenizi ister.
[1] Aşk üstüne, Evlilik üstüne, Çocuklar üstüne, Vermek üstüne, Yemek-İçmek, Çalışmak Üstüne, Acı, Özgürlük vs… üstüne konuşan Ermiş’in konuşmasının sonlarına doğru yaşlı rahip ‘bize dinden bahset’ der. İşte o vakit el Mustafa: Peki, bugün ben, başka birşeyden mi söz ettim? Her eylem ve her düşünce din değil midir?.. Eğer tanrıyı bilmek istiyorsanız bilmece çözmeye kalkışmayın. Daha çok çevrenize bakın, onu çocuklarınızla oynarken göreceksiniz. Gözlerinizi göğe çevirin, onun bulutların üstünde yürüdüğünü, şimşekte kollarını uzattığını ve yağmurla indiğini göreceksiniz. Onun çiçeklerde gülümsediğini, sonra doğrulup ağaçlarda el salladığını göreceksiniz. Halil Cibran, Ermiş, Remzi Yy. 2015, s.78
[2] Christian Wolff, ‘Ontoloji’yi; bütün bilimlerin temeli, çekim merkezi olarak görüp, bütün bilimlere temel oluşturan, bütün bilimleri kendi içinde ilişkilendirip sistematik hale getiren ‘rehber bilim’, kavramlarını da ‘rehber kavramlar’ olarak görür. İslam’ın ontolojik yapısı derken de biz, ‘İslam’ın varlık için öngördüğü bütünlük’, ‘İslam’ın rehberiyeti’ni kastediyoruz. https://dgocmenfelsefe.files.wordpress.com/2013/03/christian-wolff-ve-ilk-felsefe-ya-da-ontoloji_bir2.pdf.
[3] Elias Canetti, Kitle ve İktidar, Ayrıntı yay, İstanbul, s.283.
[4] İlahi dil derken ‘Arapça lisanını’ değil, Arab’ın muhayyilesini, düşün dünyasını kastediyoruz.
[5] Ulus Baker, Sanat ve Arzu, İletişim Yay. Ankara, s.183.
[6] Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmeye başladığı dönemde ortaya çıkan İslamcı söylem ve çabaların ana karakteri ‘kurtuluşçu’dur. Osmanlı bakiyesi ve halkının kahir ekseriyeti Müslüman coğrafya üzerindeki ‘kolonyal’ güçten kurtulma yönündeki çaba… Bu kavramı Alev Erkilet hocadan ödünçle kullanıyorum.
[7] Bunu iktidarın muktedir olabilmek için kendinde görme eğiliminde olduğu güç istenci için kullanıyoruz.
[8] Jacques Ellul, Sözün Düşüşü, Paradigma Yay. s.111
[9] Japon sarmaşığı diye bilinir, işgalci sarmaşıktır. Yayıldığı yerde kendisi dışındaki yeşilliği boğar.
[10] Biz mevcut iktidarı İslamcı olarak değil, Allah rahmet etsin, Akif Emre’nin ifadesiyle yorumluyoruz: “…İşin tuhaf tarafı AK Parti hiçbir zaman kendini İslamcı olarak tanımlamasa, sosyolojik gerçekliği bir tarafa, siyasal çizgi olarak kendini muhafazakâr ve demokrat saysa da birileri İslamcılık hanesine yazmaya ant içmiş görünüyordu.” https://www.yenisafak.com/yazarlar/akifemre/islamcilik-tartismalarinin-hedefi-neydi-2031314
Zevkinde sefasında gamında kederinde
Canan gide rindân dağıla mey ola rizân
böyle gecenin hayr umulur mu seherinde
Hayr umma eğer sadr-ı cihan olsa da
Bilfarz her kim ki hasâset ola ırk u güherinde
Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde
Anlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât
Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde
Ayînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
Geçen gün bir tv kanalında sevdiğim bir doçent kardeşimiz İslam’ın korkulacak bir din olmadığını, aksine barış ve esenlik dini olduğunu, İslamafobyanın insanları ürkütüp İslam’dan uzak tutmak için İslam ve Müslüman sevmez emperyalist güçler tarafından kasıtlı olarak oluşturulduğunu anlatıyordu. Şüphesiz barış ve esenlik olan İslam’ı öcü gibi görmenin ve göstermenin haksızlık olduğu bir gerçek. Ancak kültürde …
İnsanların şiddete başvurmalarını çoğunlukla toplum, din veya kültür bağlantılı olarak ele alma eğilimi çalışmalara hâkim durumdadır. Bu yaklaşımların, bir dinin ve özellikle İslâm’ın bu soruna sunduğu çözümü ortaya çıkarmakta yetersiz kalacağı açıktır. Bazı insanların sorunlarını çözmek veya istedikleri sonuca ulaşmak için neden şiddeti tercih ettiğini anlamak için insan psikolojisini tahlil etmeye çalışabiliriz.
İslam, bireysel hayattan toplumsal hayata, inançtan ibadete, ahlâktan siyasete, sanattan iktisada kadar hayatın her yönünü bütünüyle ele alan bir dindir. İslam’ın diğer alanlarının öğrenilmesi, uygulanması ne kadar önemliyse iktisada ait hükümlerin öğrenilmesi, uygulanması da o kadar önemlidir.Bazı Müslüman âlimler tarafından 1970’lerin başlarında, sömürge sonrası, Müslümanların inancına uygun iktisadi alanda bir sistem oluşturma amacıyla çalışmalar başlatılmıştır. …
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir.
Gücünü ‘Hakikat’ten Almayan ‘İktidar’
“Allah nezdinde hak din (ed-dîn) İslâm’dır.”
(Al-i İmran /19)
[O yardıma layık olanlar ki,] kendilerini yeryüzünde egemen kılsak
salâta devam ederler (salatı ikâme ederler), arınmak için verilmesi gerekeni verirler,
yapılması iyi ve doğru olanı emreder, yanlış ve kötü olanı yasaklarlar;
ama yine de, olup biten her şeyin sonucu Allah’a kalmıştır.
(Hac /41)
Dünya devlet aracılığıyla değiştirilemez.
Hem kurumsal düşünce hem de yüzyıllık kötü deneyim
bize bunun böyle olduğunu gösteriyor.
“Size söylemiştik” der halinden memnun olanlar.
“Hep söyledik. Makul olmadığını,
insan doğasına karşı gelemeyeceğinizi anladık.
Vazgeçin bu rüyadan, vazgeçin.”
John Holloway / İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek
Her din, dünya görüşü ve ideoloji bir ‘hakikat’ iddiası içerir. Bu hakikat insanı öyle bir kuşatır ki, insan onunla görür, onunla düşünür, onunla işitir ve onunla hisseder. Hiçbirşeyi onun dışında yorumlayamaz olur! Bunun güzel bir örneği Orphalese halkına giderayak hitâb eden Ermiş’de görülür.[1] İnsan ve insanın halleri, tarih ve tarihin çarpan ruhu, toplum ve toplumun iniş ve çıkışları önce o hakikatle yoğrulur, sonra da yorumlanır, ete kemiğe bürünür.
Burdan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz diye düşünüyorum: yaşama, hissetme, duyma, gör/ebil/me biçiminden; idâre etme, siyaset eyleme, sosyal veya siyasal olaylara refleks verme eşiklerimiz aslında hangi hakikat kümesine ait olduğumuzu ele verir. Zaman zaman o denli kahredici sonuçlarla karşılaşır ki insan, görmemek için penceresini değiştirir; işte o vakit görmez olur, görmek istemediği için. Görürse bakar, bakarsa senelerce kendini ait hissettiği, gönülden inandığını varsaydığı değil; bir başka hakikat kümesine ait olduğuyla yüzleşir. Bir acı şey daha var; ikircikli halini görmeye yanaşmayan insanın, bu halini kimsenin görmediğini sanması…
Yazımızda ‘hakikat’, ‘iktidar’ ve ‘güç’ konusunu birlikte ele almaya çalışacağız.
Bireysel hayatta tepe noktada beklenen tutarlılık ve ahlâkiliğin, söz konusu iktidar alanı olduğunda, sınırların olabildiğince esnetiliyor, hatta iktidar alanına ahlâkilik anlamında özel bir statü tayin ediliyor oluşu, acaba ne ile ilgili? Siyasetin kirli doğasıyla mı, insanın kirlenen doğasıyla mı ilgili? Aslında ikisinin birbirinden pek de bir farkı yok. Çünkü siyaseti insan; insanı da siyasetin belirlediğine dair ciddi argümanlar sıralayabiliriz.
O halde siyaset alanını, iktidarı kendi ‘hakikat bütünlüğüne’ göre değerlendirememesi, insanın aslında bir hakikatinin olmayışıyla mı; hakikat bildiğine güvensizliği/inançsızlığıyla mı; hakikatini parçalayarak hakikatini tayin ettiği bir alanla sınırlayışıyla mı; siyasetin ayrıcalıklı(!) konumuyla mı yoksa iktidara doğru ve yanlışını kendi belirleme ‘tanrısal(!)’ rolünü vermesiyle mi ilgili!? Ne dersiniz!?
Aslında iktidar sadece ekonomik-hukuki-siyasal alanda değil, evde, iş yerinde, okulda, her bir insan öbeğinde mevcut olan bir durumdur.
Sen neredesin? Hakikatin nerede? Muhalefetin nereden? İktidarın senin mi?
Birkaç soru sormak istiyorum: İnandığını söylediğin ‘hakikat kümesine/bütünlüğüne’ yaslanmayan iktidar, senin/dünya görüşünün iktidarı mıdır? Bir de şöyle soralım: ‘Kendi hakikat bütününe’ yaslanmadan yaptığın muhalefet, senin muhalefetin midir? Sen nerdesin, kendini ait hissettiğin hakikatin nerede? Bir soru daha: Hâkim, güçlü ve başarılı olan ‘hakikat(!)’, seni bu kadar kolay nasıl baştan çıkarabiliyor, yörüngesine alabiliyor, hatta ‘hakikatinin!’ (varsa şayet) yerine rahatlıkla geçebiliyor?
Burada zorunlu gördüğüm bir izah yapmak istiyorum: İslam hakikat dairesinde, teslim olan kişi: hakka ve hakta olanlarla muvafık; bâtıla ve bâtılda olanlara muhaliftir. Hakikat kümesince muvafakat ve muhalefet ontolojik bir durumken, bugün muhalefeti, aynı iktidar zemininde hareket edenlerin fikir ayrılıkları, yaklaşım farklılıkları olarak sunmak, muhalefeti ihya etmek değil; sahici muhalefeti ilga etmek, değilse bile meseleyi sulandırmaktır.
Nedir hakikat bütünlüğü! Biz hakikat bütünlüğünü, bir başka kullanımla hakikat kümesini ‘yön’ olarak anlıyoruz. Nasıl ki yönünü bilmeyen kaptana ne açık denizlere dayanıklı gemi, ne yelken, ne de rüzgar yardım edebilirse; yönü olmayan kişinin kaderi de eklektik dünyasında salına salına, aylak aylak yürümektir herhalde.
Bir benzetmeyle ifade edecek olursak; kırılan vazonun her bir parçası vazodan bir parçadır ama vazonun kendisi değildir. Vazonun kırılmış olan parçası kırılmanın şekli ve şiddetine göre saksı olarak veya başka bir süslemede kullanılabilir. Ama artık o bir vazo değildir. İşte hakikatin bütünlüğü de böyledir, bir çok parçasını başka bir kümenin içinde görebilirsiniz fakat o parça o kümeyi kendisi kılmaz. İşte ‘hakikat bütünlüğü’ derken ontolojik bir varlık ve bütünlüktür kastımız.
İslam, ontolojik[2] bir bütünlüğün adıdır. O bütünlük bozulduğu veya parçalandığında, her biri kendi başına işe yarayabilen ama tümel anlamda ed-din olan İslam’ı tanımlayamayan parçalardan bahsediyor olmuş olacağız. Mesela ‘sadaka’ vermek, ‘yolda kalmışa yardım etmek’, ‘oruç tutmak’ aziz İslam’ın da birer emri ve rüknu iken; ‘İslam sadaka vermektir’, ‘İslam oruç tutmaktır’, ‘İslam namaz kılmaktır’ gibi partiküler tanımların hiçbiri doğru tanım olmayacaktır. Meşhur bir benzetmeyle her biri ayrı bir tarafını tutmuş kişilerin fili tarifi gibi. Bu sadece İslam için değil; tüm dünya görüşleri için geçerlidir.
Ontolojik düzlemde birbirine zıt iki felsefî görüş, dünya görüşü, bazı erdemlerde buluştuklarında iki farklı ekol/okulun aynı ontolojik yapı, aynı fikir ve hayallere sahip olduğu sonucuna taşır mı? Tabiî ki hayır! Teşbihim mâzur görülsün, sütünü içer, faydalanır ama kimse inek olmaya veya ineğin yaşamına özenmez.
“Güç” ve “İktidar”
Şimdi de ‘güç’ ve ‘iktidar’ kavramı üzerinde düşüneceğiz. Bazı küçük analizler yapmaya ve bir çürüme hikayesi üzerinde sesli düşünerek anlamaya çalışacağız.
Hemen her düşünce kümesinin ‘kutsallığa’ yakın bir merak ve temayülle üzerine çullandıkları ‘iktidar’ ve ‘güç’ kavramı üzerinde ne kadar kafa yorduğu üzerine sanırım kafa yormamız gerekiyor.
İktidar: Gücün bir merkezde temerküz etmesi… Bu temerküz eden gücün belli aygıtları elde edip yapabilme, yaptırabilme gücüne varmasıdır. Bir iktidar biçimi olarak ‘siyasal iktidar’ tüm kurum ve aygıtlarıyla ‘yaptırabilme gücünü’ elinde bulunduran otoritedir, devlettir, hükümettir vs… İktidar, tüm aygıtları kullanarak yönetme, hükmetme gücünü elinde bulundurmak ister. Bu bekası için zorunludur.
Canetti’ye göre iktidar, güce nisbetle daha törenseldir, hatta belirli bir sabır ölçüsü vardır. İktidarla güç arasındaki ilişki kedi ile fare arasındaki ilişkiyle örneklendirilebilir. Kedi, gücü, fareyi yakalamak, onu ele geçirmek, pençelerinin arasında tutmak ve nihai olarak da öldürmek için kullanır. Ama fareyle oynarken bir başka etken daha vardır. Kedi farenin gitmesine izin verir, biraz kaçmasına, hatta arkasını dönmesine fırsat tanır; bu süre boyunca fare artık güce maruz değildir. Kedinin egemen olduğu uzam, fareye yaşattığı umut anları, bir yandan da bütün bu zaman zarfında onu yakından izlemeyi sürdürmesi ve onu yok etmeye gösterdiği ilgiyi ve yok etme niyetini asla elden bırakmaması; bunların hepsine, gerçek iktidar gövdesi ya da daha basit bir biçimde, iktidarın ta kendisi denebilir…[3]
İktidar, kuşatıcı, tüm detayları bilici ve hatta hükmedici olmak ister. Çünkü iktidar güç olmadan ayakta kalamaz, o haliyle sürdürülebilir değildir.
“Güç, iktidar olmadan da var olabilendir.”
Hangi güç, nasıl bir güç ki iktidar olmadan da varolabilir? O halde şunu diyerek başlayalım: asıl ‘güç’ iktidar olmadan da varolabilen, seslendirilebilen, değiştirme ve dönüştürme kudretine erişmiş olan güçtür. Bu konu üzerinde biraz daha duralım.
Buradaki güç, salt fiziki güç değil; ‘inanç, entelektüel, fikrî ve kültürel güç’tür. Yorumlama ve tanımlama gücüdür… Yorumlama ve tanımlamaya kaynaklık edecek olan ‘dünya görüşü’ anlamındaki bir güç… İktidar olmadan konuşan, konuşulan, değiştiren ve yön veren güç…
Bir felsefî güce yaslanmıyorsa –ki genelde felsefik gücün etkisiyle kurulur ama onunla yol almaz iktidarlar- sentetik bir sürece girer. Sentetik iktidar… Bu noktayı biraz daha açmamız gerektiğinin farkındayım.
14 yy önce Mekke… Kuşaklar boyu huzur ve adalet vermeyen adet-gelenek-görenek, din/yaşam tarzı; sömürge ve köleliğe dayanan iktisadi ve siyasi ilişkilerin iktidar olduğu bir yerdi. Bu iktidar, içlerinden biri olan Rasul Muhammed’e (s) gelen sözler karşısında neden bu kadar telaşlandı? Nitekim ‘söz’ler değil miydi? Muhammed (s)’e gelmeye başlayan vahiy, Arab’ın tüm hayatı, kavram ve anlam dünyasını derinden etkiliyor, dili şekillendiriyor, Arab’ın anlama biçimini inşa ediyordu. Güzeli-çirkini, kârı-zararı, kâfiri-mü’mini, izzeti-zilleti, hidayeti-dalaleti vs… Gün geçmiyordu ki Arab’ın bir adet ve göreneği tartışmaya açılmıyor olsun. Vahiy, merkezine aldığı konularla kavramlara yeni anlamlar yüklüyor, semantik müdahalelerle ilahî perspektifi dile nakış nakış işliyordu. Dil, Arab’ın elinden kayıp gidiyordu. Giden, dille birlikte inançtı, dünya görüşüydü. Çok felsefî olmasa da ‘çıkar, sömürge ve dini istismar’ merkezli bir yaşam biçimi kurmuşlardı. İlahî/vahyî dil[4] Müslümanları Mekke’de her geçen gün daha da güçlendiriyordu. Ama iktidar yapmıyordu. İnananı merakı ve imanından; inanmayanı hased, endişe ve korkusundan ‘acaba bugün nasıl bir ayet gelecek’ kıvamında yaşamaya başladılar. Bu, düşünsel bir güç kazandırıyordu inananlara. İnananların sayılarının artması da bu felsefî güç, dünya görüşü sebebiyledir. İşte bu güç, yukarıdan beri ifade ettiğimiz hakikatin bütünlüklü gücüydü. Ve bu ‘güce’ teslim olan (müslimler) bir iktidara sığınmış olmanın değil; ‘hakikatin çağrısına’ güvenmenin, teslim olmanın huzur ve güveni içerisindeydiler. Medine’ye hicret de bu bağlamda değerlendirilebilir.
Ulus Baker’den aktarıyoruz:
“Spinoza’nın ‘iktidar’ ile ‘güç’ arasında yaptığı bir ayırım var. Birincisi, iktidar bizi güçlerimizden ayrı düşüren, yani bizim gücümüzü azaltan bir mekanizmadır, düzenektir, buna potestas diyor. Yani bir hükümranlık gücü, ya da bir toplumsal sözleşmeyle -o devirde böyle şeyler varsayılıyordu, Hobbes, Locke tarafından- bir egemene devredilen yapıp etme gücü, bizim elimizden kaçar. Toplumun elinden kaçıp gider ve bir devlete, bir hükümranlık aygıtına bunu kullanma yetkesi verilir. İkincisi, bunu kullanabilme yetkesinin ona, egemene verilmiş olması, bunu onun da kullanabileceği anlamına gelmez; çünkü gerçek anlamda yapıp etme güçlerimizle, faaliyet güçlerimizle ve kendi özgürlüğümüzü üretebilme, yaratabilme güçlerimizle alakası yoktur açıkçası o potestas dediğimizin, tümüyle varsayımsaldır.”[5]
Spinoza başka bir zeminden tanımlıyor konuyu. ‘Tanrısal gücü’ de bireyin gücünü kısıtlayacağı ve daraltacağı için iktidarla aynı kategoride ele alıyor. İslam’ın zeminindeyse ‘Allah dilemedikçe hiç kimse bir şey dileyemez.’ Mutlak güç ve iktidar Allah’ındır. Biz beşerî iktidardan bahsediyoruz ve beşerin iktidarı, velev ki söz konusu olan Müslümanlar bile olsa, Allah’ın iktidarı olmuş olmayacaktır. O’nu eleştiren Allah’ı eleştirmiş olmayacak, biat etmeyen Allah’a biatsizlik yapmış olmayacaktır. Peygamber kızı Fatıma’yı hatırlayın, tarihi rivayetlere göre ölene kadar Ebu Bekr’e biat etmemesi bir de bu bağlamda değerlendirilebilir. Bu saptamamızın şöyle de bir değeri söz konusu: Bizim kullandığımız anlamda felsefî/dünya görüşü gücünü kaybetmeme ve bu gücü kaybettirecek münasebetlerden uzak durmanın önemsenmesi gerekir. Bundan sebep Sultan ‘Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’ değil; imtihanını ‘sultanlıkta veren bir ‘kul’dur. Diğerleri gibi kendisini hesap beklemektedir.
İktidar kaygısı hakikat iddiasının önüne geçerse…
Bu durum ‘kurtuluşçu’[6], savunmacı dönem için izah edilebilirse de; daha sonraki süreçte ‘siyasal iktidar’ talebinin, Müslüman yoğunluklu coğrafyalarda bir hırs ve yapay düşmanlıklar üzerinden nüfuz savaşına dönüştürülmesi oldukça hazin sonuçlar ortaya çıkarmıştır. İslam’ın hakikatine olan güven, onun korunması ve bu çağrının herkese ve heryere ulaştırılması asıl ödevdir.
İktidarların insanla kurmak istediği ilişki genellikle ‘yarı-tanrısal’ bir hissiyatla ‘kulluk’ ilişkisidir. İslam ontolojisiyse insanı ‘kula kulluktan kurtarıp yalnızca Allah’a kul kılma çabasıdır.” İnsanı, güdülecek değil; istişare edilecek aktif bir özne olarak görme üzerinedir. İnsan aklı, üretkenlik ve arayışının, sorgulayışının bizatihi değeri üzerine kuruludur. Çünkü insan, kötü bir doğuşla doğmamıştır. Eğilimi ihanet ve kalleşlik üzerine değil; hak, hakikat, tevhid ve adalet üzerinedir.
“Allah katında tek bir hakikat vardır: İslam”
Allah nezdinde tek [hak] din, [insanın] O’na teslimiyetidir; daha önce vahiy verilenler, kıskançlıklarından dolayı, kendilerine [hakikat] bilgi[si] geldikten sonra [bu konuda] farklı görüşlere sarıldılar. Allah’ın mesajlarının doğruluğunu inkar edenlere gelince; unutma, Allah hesap görmede hızlıdır. (3:19)
Felsefî bir mesele olarak ‘hakikat’ten değil, bizatihi yaratıcı tarafından belirlenmiş bir ‘hakikatten’ yani ‘vahiy’den bahsediyoruz. Vahiy, nazil olduğu dönemin sorunlarına kendi üslubu, mantığı ve bütünlüğü içerisinde müdahale eder.
İslam, kendi ontolojik zemininden hitap eder. İçindeki tüm kavramlar bu zemin üzerinden okunabilirse o insicam ve bütünlük görülebilir. İşte bu ontolojik bütünlüğe ‘İslam’, bu bütünlüğe sadık kalan insana ‘Müslüman’, cemiyete ‘Müslüman cemaat’ diyoruz. ‘Hakikat ancak İslam’dır’, ‘Allah katında din İslam’dır’, ‘Sizin dininiz size benim dinim banadır’ gibi ayetler bir slogan değil; ‘ontolojik’ bir ayrışmaya işaret eder.
Hakikat olma vasfından uzaklaşırsa İslamcılık
Hakikat Allah’tandır, vehbîdir. İnsan bu ‘hakikat’le yürür. İnsana düşen bu hakikatle yürümektir, ihmal etmeden, açık vermeden ve ihanet etmeden.
Bu yoldan uzaklaşanlar, hakikatin gücünü değil; ‘hakikat’ diye inşa ettiği şeyin gücünü bulacaktır karşısında. Somutlaştırdığı bu gücü hakikatle izah ettiği için ‘tanrısal güç’[7] atfetmekte zorlanmayacaktır.
İsrailoğullarının buzağı yapmalarına bir de böyle bakalım, olmaz mı? Çünkü Mûsâ’nın ilahı onlar için tatmin edici değildi, müdahaleye açık durmamaktaydı. Müdahaleye daha açık, kendilerinin de hükmetme habis duygularını giydirebilecekleri bir ‘iktidar’ alanı oluşturmak istemelerinin cevabıydı buzağı. Hakikatin gücünün bir sonucu olarak görülmeyip bir hırsa dönüştürüldüğünde iktidar, Allah’a rağmen kendine iktidar alanı açma istenci gibi gözükmektedir. Ve bu hırs her inanç ve toplumda ‘elçinin izinden bir avuç toprak’ alarak kendini inandırıcı kılmak istemiştir. ‘Elçinin izi, sözü, çağrısı’ her zaman temiz olandır. Çünkü O, kendi isteği değil; görevlendirildiği risalet için onca külfete katlanmaktadır. Kavminin tüm azgınlık ve sapkınlıklarına rağmen… Jacques Ellul, Fernand Ryser’in ‘görme ve putperestlik’ arasındaki ilişkiye dair çalışması üzerine şunları söyleyecektir.
“Mesele, “insanlara, onu konuşan kişiye bağlı geçici bir söz değil, daha çok, herkes tarafından görülebilir ve herkese açık bir şey sunmaktır. Bu tam da Tanrı kadar emin olunabilecek ve inanılabilecek, fakat çok daha kolayca emin olunabilecek ve inanılabilecek bir şey sunmak olacaktır.” Bu yüzden, ilk adımda şöyle bir objektifikasyona ve genellemeye ulaşırız: Görülebilir nesne daimidir (sözün aksine) ve bizim mizacımızdandır. Nesne, birinin onu görmesine imkân verir; oysa söz herhangi biri için değildir; söz, özel konumda birine yöneltilir.
Bu sonuç temelinde, Ryser’in kitabından çıkan üç temel düşünceyi ele almalıyız. Bunların ilki, görülebilir bir şeyin, işitilen şeyin yerine ikame edilmesidir. Ryser, altın yüzükler sorununun ince hakikatini açıkça görür: Buzağı, “kulakları süsleyen yüzüklerden elde edilen altınla yapılabilecektir; yani, sözü işitmemize imkan veren organı süsleyen yüzüklerden! “Harun, kulağı şerefsizleştirir; artık kulak hesaba katılmayacaktır; bundan böyle göz önemlidir. Tanrı’nın Söz’ünü işitmek artık önemli değildir; artık bir imajı görmenin ve bir imaja bakmanın merkezî bir yeri vardır. Görme inancın yerini alır. Bir kişinin kalbinden veya zihninden doğan kavram insan elleriyle biçimlendirilen bir esere dönüştürülmüş ve yukarıdan gelen görülmez vahyin yerini almıştır.”
İkinci fikir, resmedilen tanrının , yani görülebilir Baal’ın bir güç, bir sahip olma ve egemenlik (verimlilik) Tanrısı olmasıdır. Güçle ilişkili olan görülebilir olan şeydir. Bu, insanlığın yakın ve fiilen bilinen bir tanrıya sahip olma arzusunun, korkunç, acımasız tiranik tanrılar yapılmasına yol açması anlamına gelir.
Üçüncüsü, Harun’un boğanın örtüsünü kaldırırken yaptığı tebliğden doğar: “Ey İsrail, sizi Mısır toprağından çıkaran tanrınız budur.” (Çıkış, 32:4) Bunun hayati bir önemi vardır: burada sahip olduğumuz şey, bir Tanrı’dan diğerine dönüş değildir; aksine, İmaj olarak kalmayan bir imaja dönüştür! O artık Tanrı’nın kendisi haline gelmiştir. Bu imaj İsrail kavmini Mısır’dan çıkarmıştır.”[8]
Sonuç Yerine
İçerik ve ahlâkilik meselesini tamamlamamış, hatta buna kafa bile yormamış, salt bir ‘kimlik’ olarak taşınan İslam, dönüştürücü gücü budanmış bir ‘İslamdır!’
Konu, refleksif tavırla ‘iktidar’a odaklanmış İslamcılığın da, ‘iktidar’ talebi olmayan ve iktidardan koparılmış bir ‘İslam’/‘İslamcılık’ dikotomisinin de dışına çıkarılmalıdır.
Sarmaşık güzeldir ancak bir türü olan kudzu sarmaşığı[9], o devasa ağaçların yanında zayıf bünyesiyle nasıl ki kendi dışındaki tüm ağaçları boğuyor ve tüm bitkisel alanı işgal ediyorsa iktidarın da böyle bir doğası vardır. Yıllık çınarların gövdesinde bir yeşillik gibi duruyorsa da aslında o çınarı boğuyordur. Çınar bağırır, çağırır ama duymak için ‘bilmek’ gerekir. Bilmeyen, hislerinin zebunudur, maalesef. O ümitle, umutla bakar ama gelen baharın, bizim baharımız olmadığını görmez, göremez. Gözüne yalancı bahar kataraktı inmiştir.
Bugün İslam, ısrarla ‘iktidar’ parantezine sıkıştırılarak konuşulmakla başbaşa bırakılıyor. İslamcılıksa[10] karşılaştığı kavşakta, kendisini massetme tehlikesi olan iktidarın zayıf ve primitif doğasıyla değil; daha güçlü, kurucu bir dil olan içerik ve ahlakî tavrıyla yoluna devam etmek; kendine özgü edasına yönelmek durumundadır.
Özgüvensizlik, ödevlerini yapmama, hakikatine yabancılaşma -alinasyon- hakikatin gücüne değil; gücün hakikatine rıza gösterme, dost-düşman, iyi-kötü, hakikat-zulüm algısını dağıtma, olmadan olmuş gibi görmek istenci; teslimiyet eksikliği, beka korkusu, ‘Harman, harman vakti atılır!’ fırsatçılığı… Bunun gibi bir yığın sebep var ki bize bir ayeti hatırlatmaktadır:
Ondan ihtiyacı kadar içen affa mazhar olurken; kana kana içen gücünü kaybedecek ve bizden olmayacaktır.[11] Muhammed Esed, ayetin “ancak ondan sadece bir avuç dolusu içen müstesna” kısmıyla ilgili ‘İnanç -birinin kendi dâvâsının haklılığına inanması- yüksek bir iç-disiplin ile desteklenmedikçe ve kişisel menfaatler gözardı edilmedikçe bir değer taşımaz.’ demektedir.
Hakikatle hareket ettikçe onun nefes alıp-verişlerini duyarsınız. Destek çırpınışlarını görür, nasihatlerini dinler, size olan sadakatini bizzat yaşarsınız. Sizden tek bir şey bekler, her şeye rağmen yine ve yeniden istikamet, sebat ve disiplin! Çünkü hakikat sizi sürekli bir hayat ciddiyetine davet eder, ağırbaşlılığınızı bozmamanızı, laubaliliğe düşmemenizi, neye bedel neyi feda ettiğinizi görmenizi ister.
[1] Aşk üstüne, Evlilik üstüne, Çocuklar üstüne, Vermek üstüne, Yemek-İçmek, Çalışmak Üstüne, Acı, Özgürlük vs… üstüne konuşan Ermiş’in konuşmasının sonlarına doğru yaşlı rahip ‘bize dinden bahset’ der. İşte o vakit el Mustafa: Peki, bugün ben, başka birşeyden mi söz ettim? Her eylem ve her düşünce din değil midir?.. Eğer tanrıyı bilmek istiyorsanız bilmece çözmeye kalkışmayın. Daha çok çevrenize bakın, onu çocuklarınızla oynarken göreceksiniz. Gözlerinizi göğe çevirin, onun bulutların üstünde yürüdüğünü, şimşekte kollarını uzattığını ve yağmurla indiğini göreceksiniz. Onun çiçeklerde gülümsediğini, sonra doğrulup ağaçlarda el salladığını göreceksiniz. Halil Cibran, Ermiş, Remzi Yy. 2015, s.78
[2] Christian Wolff, ‘Ontoloji’yi; bütün bilimlerin temeli, çekim merkezi olarak görüp, bütün bilimlere temel oluşturan, bütün bilimleri kendi içinde ilişkilendirip sistematik hale getiren ‘rehber bilim’, kavramlarını da ‘rehber kavramlar’ olarak görür. İslam’ın ontolojik yapısı derken de biz, ‘İslam’ın varlık için öngördüğü bütünlük’, ‘İslam’ın rehberiyeti’ni kastediyoruz. https://dgocmenfelsefe.files.wordpress.com/2013/03/christian-wolff-ve-ilk-felsefe-ya-da-ontoloji_bir2.pdf.
[3] Elias Canetti, Kitle ve İktidar, Ayrıntı yay, İstanbul, s.283.
[4] İlahi dil derken ‘Arapça lisanını’ değil, Arab’ın muhayyilesini, düşün dünyasını kastediyoruz.
[5] Ulus Baker, Sanat ve Arzu, İletişim Yay. Ankara, s.183.
[6] Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmeye başladığı dönemde ortaya çıkan İslamcı söylem ve çabaların ana karakteri ‘kurtuluşçu’dur. Osmanlı bakiyesi ve halkının kahir ekseriyeti Müslüman coğrafya üzerindeki ‘kolonyal’ güçten kurtulma yönündeki çaba… Bu kavramı Alev Erkilet hocadan ödünçle kullanıyorum.
[7] Bunu iktidarın muktedir olabilmek için kendinde görme eğiliminde olduğu güç istenci için kullanıyoruz.
[8] Jacques Ellul, Sözün Düşüşü, Paradigma Yay. s.111
[9] Japon sarmaşığı diye bilinir, işgalci sarmaşıktır. Yayıldığı yerde kendisi dışındaki yeşilliği boğar.
[10] Biz mevcut iktidarı İslamcı olarak değil, Allah rahmet etsin, Akif Emre’nin ifadesiyle yorumluyoruz: “…İşin tuhaf tarafı AK Parti hiçbir zaman kendini İslamcı olarak tanımlamasa, sosyolojik gerçekliği bir tarafa, siyasal çizgi olarak kendini muhafazakâr ve demokrat saysa da birileri İslamcılık hanesine yazmaya ant içmiş görünüyordu.” https://www.yenisafak.com/yazarlar/akifemre/islamcilik-tartismalarinin-hedefi-neydi-2031314
[11] Bakara, 249
İlgili Yazılar
Mevcut Toplumda Bir Din Telâkkisi
Zevkinde sefasında gamında kederinde
Canan gide rindân dağıla mey ola rizân
böyle gecenin hayr umulur mu seherinde
Hayr umma eğer sadr-ı cihan olsa da
Bilfarz her kim ki hasâset ola ırk u güherinde
Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde
Anlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât
Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde
Ayînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
İslam’dan Değil, Ama Müslümanlardan Korkulur
Geçen gün bir tv kanalında sevdiğim bir doçent kardeşimiz İslam’ın korkulacak bir din olmadığını, aksine barış ve esenlik dini olduğunu, İslamafobyanın insanları ürkütüp İslam’dan uzak tutmak için İslam ve Müslüman sevmez emperyalist güçler tarafından kasıtlı olarak oluşturulduğunu anlatıyordu. Şüphesiz barış ve esenlik olan İslam’ı öcü gibi görmenin ve göstermenin haksızlık olduğu bir gerçek. Ancak kültürde …
Şiddet Epistemolojisinin Temeli ve Yönelimleri
İnsanların şiddete başvurmalarını çoğunlukla toplum, din veya kültür bağlantılı olarak ele alma eğilimi çalışmalara hâkim durumdadır. Bu yaklaşımların, bir dinin ve özellikle İslâm’ın bu soruna sunduğu çözümü ortaya çıkarmakta yetersiz kalacağı açıktır. Bazı insanların sorunlarını çözmek veya istedikleri sonuca ulaşmak için neden şiddeti tercih ettiğini anlamak için insan psikolojisini tahlil etmeye çalışabiliriz.
İslam İktisadı
İslam, bireysel hayattan toplumsal hayata, inançtan ibadete, ahlâktan siyasete, sanattan iktisada kadar hayatın her yönünü bütünüyle ele alan bir dindir. İslam’ın diğer alanlarının öğrenilmesi, uygulanması ne kadar önemliyse iktisada ait hükümlerin öğrenilmesi, uygulanması da o kadar önemlidir.Bazı Müslüman âlimler tarafından 1970’lerin başlarında, sömürge sonrası, Müslümanların inancına uygun iktisadi alanda bir sistem oluşturma amacıyla çalışmalar başlatılmıştır. …
Bir Hazan Yurdu: Filistin
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir.