Farklı fikirlere tahammülü olmayan insanların fikirleri değil ön kabulleri vardır. Hangi konu olursa olsun kalıp çözümleri olan bu insanların, insanlığın yararına bir şey ortaya koymaları mümkün değildir. Aksine bu insanlar, en başta kendilerine ve içinde yaşadıkları topluma zarar verirler.
“Hikmet” ise birçok kişinin emeğiyle yoğrularak günümüze ulaştığı için bir topluma ya da gruba özgü olan bir şey değildir. Bu gerçeğin farkında olan kişiler ve toplumlar farklı toplumlarda üretilen eserlerden faydalanmanın bir zorunluluk olduğunu bilirler.
Müslümanların tarihinde yaşanan çeviri hareketleri bunun güzel bir örneğidir. Gerek Zerdüşt düşüncenin gerekse de Yunan düşüncesinin ortaya koyduğu eserlerin- birtakım siyasi gerekçelerle de olsa- Arapçaya çevrilmesi, fikri ve ilmi anlamda önemli gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Bir asırdan fazla süren bu dönemin sonunda Müslümanlar, çeviri hareketlerinin sebep oldukları olumsuzlukları bir kenara bırakırsak, çevrilen eserlerdeki düşünceleri de aşan eserler ortaya koyabilmişlerdir.
Bunun diğer bir örneği de Endülüs tecrübesidir. Müslümanlar Endülüs’te Müslüman olmayan birçok bilim insanıyla bir arada yaşayıp, birçok meseleyi müzakere etmişlerdir. Bu müzakereler esnasında bir ilke olarak benimsedikleri “Kimse kendi kutsal kitabından delil getirmeyecek, meselelerin tartışılmasında akli deliller ortaya konulacak” ilkesi Müslümanların farklılıklara gösterdiği tahammülün ne boyutta olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.(1)
Ancak toplumsal değişimler, siyasi ve ekonomik gelişmeler, özellikle de Moğol ve Haçlı saldırıları bu birikimlerin ciddi anlamda zarar görmesini ve toplumda farklılıklara olan tahammülün giderek azalmasını beraberinde getirmiştir.
Bugün bu yetkinlikte eserler ortaya koyamıyor oluşumuzu biraz da bu iki tecrübenin değerinin farkında olmayışımızla açıklayabiliriz. Bu dönemlerden günümüze kalabilen eserler üzerinden araştırma yapmayı bırakın bu eserlerin önemli bir bölümünün dilimize çevrilmemiş olması, elimizdeki hazinenin değerinin farkında olmadığımızı gösterir. Ancak elimizdekinin değerini idrak ettikten sonra bu eserlerin kritiğini yaparak bugüne ne gibi faydalarının olabileceğini belirlemek mümkün olacaktır.
Farklı fikirlerin rahat bir şekilde dile getirilebilmesi bir zenginliktir. Bir meselenin çözümünde samimi gayret gösteren insanların dikkat etmesi gereken nokta biraz da burasıdır.
Faklı fikirleri, kendi fikrini tartmakta birer araç olarak görmek; kişinin fikriyatını zenginleştirecek, varsa çelişkilerini görebilmesini sağlayacaktır.
Dolayısıyla fikri zenginlik farklılıklara gösterilen tahammül oranında ortaya çıkacak, farklılıkları yok etmeye yönelik her türlü tavır fikri anlamda kısır bir süreci beraberinde getirecektir.
İnsanın düşün dünyasındaki kanaatlerini gerektiğinde değiştirebilmesi, daha iyiye ve doğruya yönelik her türlü delili değerlendirmeye almayı daha başından kabullenmesi kişisel olarak insanı ataletten de kurtaracaktır.
Bunu göze alamayan insanların ve dolayısıyla toplumların fikri bir ilerleme ortaya koyabilmeleri mümkün değildir.
Ayrıca ciddi fikirlerin ortaya konulabilmesi ancak bir metodolojiyle mümkündür. Bir metodolojiden yoksun düşünme biçimiyle ciddi eserler ortaya koyabilmenin ve problemleri çözebilmenin imkânı yoktur. Her şeyi bir teoriyle açıklamak ya da bir ideolojiyi bütün problemlerin ilacı olarak görmek ciddi bir hastalıktır. Özellikle de sosyal meselelerin anlaşılmasında ve çözümünde çok yönlü bir bakış açısının ortaya konulabilmesi, meseleyle ilgili ciddi araştırmaların yapılması bir zorunluluktur. Toplumun karşı karşıya olduğu problemlerin sebeplerini anlayabilmek ve problemlere çözümler üretebilmek hem topyekûn bir çalışmayı hem de meselelerini çözmüş toplumların tecrübelerinden faydalanmayı zorunluk kılmaktadır. Bugün tartışılan ve büyük bir ihtimalle daha uzun bir dönem tartışılmaya devam edecek olan birçok meseleyi tek bir teori ile açıklamaya çalışmak veya olaylara “çözümü basit” naifliğiyle yaklaşmakla kat edeceğimiz mesafe sınırlıdır. Problemin sebeplerini doğru bir şekilde tespit edebilmek, çözümü noktasında da ciddi fikri yoğunluk yaşamak ve özellikle de farklı çözüm önerilerini dikkate almak bir zorunluluktur.
Ancak bizimle aynı fikriyata sahip insanlarla, sosyal bir meselenin çözümüne yönelik çalışmalar yapmak, farklı bakış açılarını yakalamakta karşılaşılabilecek zorluklardan dolayı her zaman sağlıklı bir sonuç vermeyebilir.
Bunu başarabilecek insanlar, hem sivil hem de kurumsal yapılarda yetişen insanlar olacaktır elbette. Bu kurumsal yapılardan birini de bugün, dünya siyasetinde söz sahibi ülkelerin önemli güçlerinden biri olan üniversiteler oluşturmaktadır. Bu üniversiteler, teoriler üretip bunu pratiğe dökebilen, toplumlarını tanıyan, toplumun problemlerini kendine dert edinmiş ve toplumun ufkunu açabilen kurumlardır. Bu kurumlarda bilime, bilim adamına gereken değer verilir ve onların önünü açılır.
Bizde ise üniversiteler teoriler ortaya koyabilen, çözümler üreten, uzun dönemli stratejiler belirleyen kurum olma özelliğine sahip değildir. Üniversitelerin birer yüksek lise pozisyonunda işlev görmesi, akademik personelin ciddi anlamda yetersiz oluşu ve uzun dönemdir üniversitelerin bilim merkezi olmaktan daha çok politik meselelerle uğraşan bir yer haline gelmesi, üniversitelerin kadro alımlarında politik, ideolojik ve ekonomik kaygılarla hareket etmesi, büyük büyük binalar yapıp içine bir kütüphane kurmayı düşünememek, var olan kütüphaneleri gençlerin okumak ve araştırma yapmak için kullanmak yerine test çözmek için kullanması ve üniversitelerin meslek edindirme kursu işlevi görmesi gibi birçok yanlış bunun sebeplerinden bir kaçıdır.
Üniversite sistemindeki başarı, üniversiteyi, ciddi beyinleri kendisine çeken bir cazibe merkezi haline getirecektir. Bugün nasıl dünyadaki belirli yerler bilim insanları için cazibe merkezi ise Endülüs’te ve çeviri hareketlerinin yapıldığı dönemlerde İslam dünyası bu nitelikteki insanlar için birer cazibe merkezi idi.
Ayrıca ilme gereken değerin verilmesi sadece devletlerin görevi değildir. İlme değer verecek bir toplum da gereklidir. Çeviri hareketleri döneminde tam gün çeviri işiyle uğraşan bir mütercimin aylık geliri 500 dinar civarındadır. Bugünkü değerle 2125 gram altın eden bu değeri mütercimlere ödeyen Halife başta olmak üzere, Abbasi ailesi, saray çevresi, devlet memurları, askerler ve ilme değer veren zenginlerdir. (2.) Bugün birçok yayınevinin ya da derginin uzun soluklu olmadığı gerçeğini düşündüğümüzde sadece devletin değil toplumun da bu işe gereken önemi vermediğini söyleyebiliriz.
İlme, ilim adamına değer verilmeyen bir topumda ilmin gelişmesi mümkün değildir. Alıp okuduğunuz her kitap, abone olduğunuz her dergi, takip ettiğiniz içinde fikir bulunan her toplantı ilmin gelişmesine sunulmuş bir katkı olacaktır.
KAYNAK:
Daha geniş bilgi için bakınız: Taha AKYOL, Bilim ve Yanılgı, Doğan Kitap, 6. Baskı, İstanbul, Kasım 2017
Daha geniş bilgi için bakınız. Dimitri GUTAS, Yunanca Düşüne Arapça Kültür, Kitap Yayınevi, İstanbul Temmuz 2003, s.121- 146
Samimiyet; kirlenmemiş, temiz, saf, arı – duru, ihlaslı, sadakatli olmak, içten davranmak demektir. Gerçekçi olmaktır. Gerçek demektir. İnanılan gerçeğin, fiillere yansımasıdır. Somutlaşmasıdır. Şekle dönüşmesidir. Fiillerin, inanç ve düşünceye uyum sağlamasıdır. Ruh ile bedenin zıtlaşmaması, ayrı düşmemesi; bir ve beraber olmasıdır. Yekvücut haline gelmesidir. İnancın, düşüncenin ve davranışların gerçekle, doğrulukla mayalanışı demektir samimiyet. Samimiyetsizlik; kişinin kendisini …
Mesela iddiası ile hareketi örtüşmeyenlerin ne garip bir görüntü sergilediklerini. Anlamak için okumaktan öte, uydurmak için okuyanların, anlamadan anlatmaya çalışanların oluşturduğu bu gürültülü dönemde neler hissettiğini kayıt altına almazsan korkarım sen bile unutursun bir gün. O nedenle yaz, ısrarla yaz. Bir kenara not al lütfen. Yazman gerektiğini not al hiç olmazsa umulur ki o not harekete geçirir zamanın bir yerinde…
Dünya Kızılderili’nin evidir derler. Bu sebeple küçük ağaç, büyükbabası ve büyükannesi sayesinde doğayı tanır, açık havada, dağlarda dolaşır. Küçük Ağaç’ın Eğitimi, insana kendisiyle, çevresiyle ve bütün evrenle dost ve barışık olmayı öğreten bir hayat hikayesi. İlişkilerin yüzeyselleştiği, algılamanın mekanikleştiği, kalabalıkların bunalttığı , niceliğin egemen olduğu dünyamızda, sevgiyi, duyarlılığı, dürüstlüğü, samimiyeti Kızılderili mantığıyla işleyen muhteşem bir kitap
Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz.
“Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde muhtaçları doyurmaktır. Mesela yakın olan bir yetimi, ya da evsiz, barksız, yurtsuz, yuvasız bir düşkünü… Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir”. Beled/12-17 Bir nefes, bir nefes daha diyorum… Bir nefes daha istiyorum Allah’ım! Şu uçlarını …
Düşünmeyi Düşünmek
Farklı fikirlere tahammülü olmayan insanların fikirleri değil ön kabulleri vardır. Hangi konu olursa olsun kalıp çözümleri olan bu insanların, insanlığın yararına bir şey ortaya koymaları mümkün değildir. Aksine bu insanlar, en başta kendilerine ve içinde yaşadıkları topluma zarar verirler.
“Hikmet” ise birçok kişinin emeğiyle yoğrularak günümüze ulaştığı için bir topluma ya da gruba özgü olan bir şey değildir. Bu gerçeğin farkında olan kişiler ve toplumlar farklı toplumlarda üretilen eserlerden faydalanmanın bir zorunluluk olduğunu bilirler.
Müslümanların tarihinde yaşanan çeviri hareketleri bunun güzel bir örneğidir. Gerek Zerdüşt düşüncenin gerekse de Yunan düşüncesinin ortaya koyduğu eserlerin- birtakım siyasi gerekçelerle de olsa- Arapçaya çevrilmesi, fikri ve ilmi anlamda önemli gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Bir asırdan fazla süren bu dönemin sonunda Müslümanlar, çeviri hareketlerinin sebep oldukları olumsuzlukları bir kenara bırakırsak, çevrilen eserlerdeki düşünceleri de aşan eserler ortaya koyabilmişlerdir.
Bunun diğer bir örneği de Endülüs tecrübesidir. Müslümanlar Endülüs’te Müslüman olmayan birçok bilim insanıyla bir arada yaşayıp, birçok meseleyi müzakere etmişlerdir. Bu müzakereler esnasında bir ilke olarak benimsedikleri “Kimse kendi kutsal kitabından delil getirmeyecek, meselelerin tartışılmasında akli deliller ortaya konulacak” ilkesi Müslümanların farklılıklara gösterdiği tahammülün ne boyutta olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.(1)
Ancak toplumsal değişimler, siyasi ve ekonomik gelişmeler, özellikle de Moğol ve Haçlı saldırıları bu birikimlerin ciddi anlamda zarar görmesini ve toplumda farklılıklara olan tahammülün giderek azalmasını beraberinde getirmiştir.
Bugün bu yetkinlikte eserler ortaya koyamıyor oluşumuzu biraz da bu iki tecrübenin değerinin farkında olmayışımızla açıklayabiliriz. Bu dönemlerden günümüze kalabilen eserler üzerinden araştırma yapmayı bırakın bu eserlerin önemli bir bölümünün dilimize çevrilmemiş olması, elimizdeki hazinenin değerinin farkında olmadığımızı gösterir. Ancak elimizdekinin değerini idrak ettikten sonra bu eserlerin kritiğini yaparak bugüne ne gibi faydalarının olabileceğini belirlemek mümkün olacaktır.
Farklı fikirlerin rahat bir şekilde dile getirilebilmesi bir zenginliktir. Bir meselenin çözümünde samimi gayret gösteren insanların dikkat etmesi gereken nokta biraz da burasıdır.
Dolayısıyla fikri zenginlik farklılıklara gösterilen tahammül oranında ortaya çıkacak, farklılıkları yok etmeye yönelik her türlü tavır fikri anlamda kısır bir süreci beraberinde getirecektir.
Bunu göze alamayan insanların ve dolayısıyla toplumların fikri bir ilerleme ortaya koyabilmeleri mümkün değildir.
Ayrıca ciddi fikirlerin ortaya konulabilmesi ancak bir metodolojiyle mümkündür. Bir metodolojiden yoksun düşünme biçimiyle ciddi eserler ortaya koyabilmenin ve problemleri çözebilmenin imkânı yoktur. Her şeyi bir teoriyle açıklamak ya da bir ideolojiyi bütün problemlerin ilacı olarak görmek ciddi bir hastalıktır. Özellikle de sosyal meselelerin anlaşılmasında ve çözümünde çok yönlü bir bakış açısının ortaya konulabilmesi, meseleyle ilgili ciddi araştırmaların yapılması bir zorunluluktur. Toplumun karşı karşıya olduğu problemlerin sebeplerini anlayabilmek ve problemlere çözümler üretebilmek hem topyekûn bir çalışmayı hem de meselelerini çözmüş toplumların tecrübelerinden faydalanmayı zorunluk kılmaktadır. Bugün tartışılan ve büyük bir ihtimalle daha uzun bir dönem tartışılmaya devam edecek olan birçok meseleyi tek bir teori ile açıklamaya çalışmak veya olaylara “çözümü basit” naifliğiyle yaklaşmakla kat edeceğimiz mesafe sınırlıdır. Problemin sebeplerini doğru bir şekilde tespit edebilmek, çözümü noktasında da ciddi fikri yoğunluk yaşamak ve özellikle de farklı çözüm önerilerini dikkate almak bir zorunluluktur.
Ancak bizimle aynı fikriyata sahip insanlarla, sosyal bir meselenin çözümüne yönelik çalışmalar yapmak, farklı bakış açılarını yakalamakta karşılaşılabilecek zorluklardan dolayı her zaman sağlıklı bir sonuç vermeyebilir.
Bunu başarabilecek insanlar, hem sivil hem de kurumsal yapılarda yetişen insanlar olacaktır elbette. Bu kurumsal yapılardan birini de bugün, dünya siyasetinde söz sahibi ülkelerin önemli güçlerinden biri olan üniversiteler oluşturmaktadır. Bu üniversiteler, teoriler üretip bunu pratiğe dökebilen, toplumlarını tanıyan, toplumun problemlerini kendine dert edinmiş ve toplumun ufkunu açabilen kurumlardır. Bu kurumlarda bilime, bilim adamına gereken değer verilir ve onların önünü açılır.
Bizde ise üniversiteler teoriler ortaya koyabilen, çözümler üreten, uzun dönemli stratejiler belirleyen kurum olma özelliğine sahip değildir. Üniversitelerin birer yüksek lise pozisyonunda işlev görmesi, akademik personelin ciddi anlamda yetersiz oluşu ve uzun dönemdir üniversitelerin bilim merkezi olmaktan daha çok politik meselelerle uğraşan bir yer haline gelmesi, üniversitelerin kadro alımlarında politik, ideolojik ve ekonomik kaygılarla hareket etmesi, büyük büyük binalar yapıp içine bir kütüphane kurmayı düşünememek, var olan kütüphaneleri gençlerin okumak ve araştırma yapmak için kullanmak yerine test çözmek için kullanması ve üniversitelerin meslek edindirme kursu işlevi görmesi gibi birçok yanlış bunun sebeplerinden bir kaçıdır.
Üniversite sistemindeki başarı, üniversiteyi, ciddi beyinleri kendisine çeken bir cazibe merkezi haline getirecektir. Bugün nasıl dünyadaki belirli yerler bilim insanları için cazibe merkezi ise Endülüs’te ve çeviri hareketlerinin yapıldığı dönemlerde İslam dünyası bu nitelikteki insanlar için birer cazibe merkezi idi.
Ayrıca ilme gereken değerin verilmesi sadece devletlerin görevi değildir. İlme değer verecek bir toplum da gereklidir. Çeviri hareketleri döneminde tam gün çeviri işiyle uğraşan bir mütercimin aylık geliri 500 dinar civarındadır. Bugünkü değerle 2125 gram altın eden bu değeri mütercimlere ödeyen Halife başta olmak üzere, Abbasi ailesi, saray çevresi, devlet memurları, askerler ve ilme değer veren zenginlerdir. (2.) Bugün birçok yayınevinin ya da derginin uzun soluklu olmadığı gerçeğini düşündüğümüzde sadece devletin değil toplumun da bu işe gereken önemi vermediğini söyleyebiliriz.
İlme, ilim adamına değer verilmeyen bir topumda ilmin gelişmesi mümkün değildir. Alıp okuduğunuz her kitap, abone olduğunuz her dergi, takip ettiğiniz içinde fikir bulunan her toplantı ilmin gelişmesine sunulmuş bir katkı olacaktır.
KAYNAK:
İlgili Yazılar
Samimiyet Sınavında Başarımız
Samimiyet; kirlenmemiş, temiz, saf, arı – duru, ihlaslı, sadakatli olmak, içten davranmak demektir. Gerçekçi olmaktır. Gerçek demektir. İnanılan gerçeğin, fiillere yansımasıdır. Somutlaşmasıdır. Şekle dönüşmesidir. Fiillerin, inanç ve düşünceye uyum sağlamasıdır. Ruh ile bedenin zıtlaşmaması, ayrı düşmemesi; bir ve beraber olmasıdır. Yekvücut haline gelmesidir. İnancın, düşüncenin ve davranışların gerçekle, doğrulukla mayalanışı demektir samimiyet. Samimiyetsizlik; kişinin kendisini …
Mektup XI
Mesela iddiası ile hareketi örtüşmeyenlerin ne garip bir görüntü sergilediklerini. Anlamak için okumaktan öte, uydurmak için okuyanların, anlamadan anlatmaya çalışanların oluşturduğu bu gürültülü dönemde neler hissettiğini kayıt altına almazsan korkarım sen bile unutursun bir gün. O nedenle yaz, ısrarla yaz. Bir kenara not al lütfen. Yazman gerektiğini not al hiç olmazsa umulur ki o not harekete geçirir zamanın bir yerinde…
Küçük Ağaç’ın Eğitimi ya da Çeroki’nin Özgür Ruhu
Dünya Kızılderili’nin evidir derler. Bu sebeple küçük ağaç, büyükbabası ve büyükannesi sayesinde doğayı tanır, açık havada, dağlarda dolaşır. Küçük Ağaç’ın Eğitimi, insana kendisiyle, çevresiyle ve bütün evrenle dost ve barışık olmayı öğreten bir hayat hikayesi. İlişkilerin yüzeyselleştiği, algılamanın mekanikleştiği, kalabalıkların bunalttığı , niceliğin egemen olduğu dünyamızda, sevgiyi, duyarlılığı, dürüstlüğü, samimiyeti Kızılderili mantığıyla işleyen muhteşem bir kitap
Denetimli Özgürlük!
Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz.
Sarp Yokuşu Aşabilmek
“Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde muhtaçları doyurmaktır. Mesela yakın olan bir yetimi, ya da evsiz, barksız, yurtsuz, yuvasız bir düşkünü… Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir”. Beled/12-17 Bir nefes, bir nefes daha diyorum… Bir nefes daha istiyorum Allah’ım! Şu uçlarını …