“İslam, pragmatik bir din midir?” sorusuna; “Evet, İslam pragmatik bir dindir.” diye cevap vermek de “Hayır, pragmatik değildir.” diye cevap vermek de mümkündür.
Peki, aynı soruya hem “Evet” hem “Hayır” diyerek cevap vermek saçmalık değil midir? diye soran birine de: “Evet, saçmalık gibi görünüyor fakat aynı zamanda saçmalık değil, makul ve mantıklıdır.” diye de cevap verebiliriz.
Üstelik sadece pragmatizm için de değil, mesela, “İslam determinizmi yadsır mı?” sorusuna “Evet, yadsır fakat aynı zamanda yadsımaz da.” denebilir.
Yine “İslam rasyonel bir dindir fakat olmayabilir de.” diyebileceğimiz gibi… “İslam realist olsa bile realizm ile bağdaşmaz.” demek de mantığa aykırı ve çelişik cevaplar sayılmayabilir.
Biliyorum elbet, “Saçmalıyor!” diyeceksiniz. Fakat yanılıyorsunuz çünkü saçmalamıyorum.
Bu karmaşık ve çapraşık durumu izah ve sizi ikna etmem lazım.
O halde konu ilginizi çekiyorsa geliniz bu meseleyi çözmek üzere birlikte biraz fikir jimnastiği yapalım.
“Kavramlar balıklar gibidir, tam yakaladığınızı sandığınız anda elinizden kaçıverirler.”
Hele de bu kavramlar dil, din, kültür, hayat görüşü birbirine benzemeyen uygarlıkların mensupları tarafından üretilmişlerse onlara müşterek anlamlar yükleyerek kullanışlı hale getirmek neredeyse imkânsızdır.
İşte yukarıda bahsi geçen felsefi kavramlar, bunların çarpıcı örneklerindendir.
Varlık âlemine bakışı, hayatı anlamlandırışı farklı; beşer türüne ait olmaktan öte hiçbir ortak yanı bulunmayanların kendi dünya görüşlerindeki ya da hayatlarındaki çözümsüzlükleri aşmak için icad ettikleri felsefi teori ve kavramların içini doldurmak, anlam bütünlüğü sağlamak hiç de kolay değildir.
Evet, belki insan olmak gibi, maddi cevher açısından ortak yanımız bulunması hasebiyle bireysel ve sosyal alanda günübirlik ihtiyaçları gidermede bu felsefi teorilerin kimi kısmi yararlarından söz edilebilir. Fakat evren, insan, hayat, ölüm ve ölüm sonrası ile ilgili kanaatleri taban tabana zıt iki ayrı zihin dünyasının ürettikleri düşünce ve çözümler elbet yekdiğerinin temel ihtiyaçları için çare olmayacaktır.
İşte “pragmatizm” de Batılı insanın seküler zihin yapısının ürünüdür. Bu yüzden de bizim için ne anlam ifade ettiği ve ne amaçladığı hususunda, üzerinde mutabakat sağlayamıyor, müşterek bir anlam vermekte zorlanıyoruz.
Esasen teorisyenleri bile pragmatizmin tanımı konusunda farklı görüşlere sahiptirler. Yine faydalının, zararlının, iyi ve kötünün ne olduğu konusunda da aynı kanaatleri taşımamaktadırlar.
Pragmatizm, faydacılık; bir fikrin, bir eylemin, iyi mi kötü mü, faydalı mı zararlı mı olduğunun, doğuracağı sonuçlarla test edilmesi gerektiğini iddia eden felsefi bir bakış açısıdır diye tanımlanabilir. Pragmatizme göre, bir önermenin doğru olması demek, fayda sağlaması, başarıya götürmesi demektir.
Bu tanımdan hareketle elbette bir fikir veya amel faydalı ve iyi sonuçlar doğuruyorsa yapılan işe doğru da yararlı da demek mümkündür. Fakat böyle sığ ve basit bir mantıkla işin içinden çıkmak kolay değildir. Bu sathi iddia peşi sıra birçok soru, itiraz ve izahı da davet etmektedir.
Öncelikle bir fikri üretmek, onu eyleme dökmek ve olumlu sonuçlar alabilmek, öyle hiç bir esaslı temele dayanmadan, emek vermeden hasbelkader ortaya atılacak ve üstesinden gelinecek bir iş değildir.
Bir düşünce ve fiil; ancak üzerinde yoğun çaba, birikim, laboratuvar ortamında ya da sosyal alanda defalarca tecrübe edilmiş, sonuçları gözlenmiş, eksiği-gediği giderilmiş ise bir değer ifade eder.
Yoksa rastgele ortaya attığınız bir düşünceyi eyleme dökerek sonuçlarının ne olacağını beklemek, bir şans oyunundan farklı değildir. Bir şans oyunu olarak kalsa yine neyse… Ne sonuç vereceği belli olmayan felsefi görüş ve ideolojiler, dönem dönem kitlelere dayatılmış, kötü sonuçlar doğurduğu ortaya çıkarak (Marksizmde olduğu gibi) iflas etmiş fakat milyonlarca insanın canına malolmuştur. Bu bakımdan bu şans oyunlarının bedeli hep ağırdır.
Bu tarz düşünce ekolleri iyi ya da kötüyü tespit konusunda belli bir ölçüye sahip olmayanlar için bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Elinde doğru ve yanlışların neler olduğu konusunda peşin bir kriteri bulunmayan insanın iyiyi ve kötüyü ancak deneme yanılma yoluyla bulmaya çalışması kaçınılmazdır.
Elbet insanoğlu hayatını nasıl düzenleyeceği konusunda kendisini bu zahmetten kurtaracak tarih boyunca gönderilen hak ve hakikat rehberlerini reddettiğinden, hakikat arayışındaki bu uzun ve çileli yola girmekten başka seçeneği kalmamıştır.
İnsanın, faydalıyı bulmak için katettiği uzun yol ve zahmetler sonucunda kimi kısmi hakikatlere ulaşması da mümkündür elbet. Fakat dönüp dolaşıp ulaştığı bu hakikat kırıntıları, aklını kullanarak sahiplenseydi zaten kendisine rabbi tarafından hem de fazlasıyla bir lütuf olarak peşinen bahşedilmişti.
Evet, bir fikir ya da fiil yararlı, iyi sonuçlar doğuruyorsa o fikir veya fiil iyi kabul edilebilir. Fakat iyi nedir kötü ne? Faydalı nedir zararlı ne? İnsanların tamamı bu konuda ortak bir karara varmış mıdır?
Mesela bir sosyalist ile bir kapitalist, liberal biri ile faşist, ulusalcı biri ile enternasyonalist, inançlı biriyle bir nihilist, bir Müslim ile ateist için ulaşılacak hangi sonuç iyi ya da kötü sayılacaktır. Bunun kıstası nedir? Bir kapitalist için sermaye, özel mülkiyet, faiz meşru gerekli, ulaşılması gereken güzel ve yararlı bir sonuç iken; sosyalist biri bütün bunları adaletsizlik ve sömürü aracı saymaktadır. Ülkenin menfaatlerinin ve toplumsal barışın ancak baskıcı bir dikta rejimi ile korunabileceğini düşünen faşizm taraftarı biri ile liberal veya demokrat bir insan için ulaşılacak hangi sonuç yararlı ya da zararlı bulunacaktır. V. yüzyılda İran’da ortaya çıkan Mazdeizm, dünya metaının (kadınlar dahil) toplumun ortak malı olması gerektiğini faydalı görmüş, hayvanlarda bile rastlanmayacak bu uygulamayı 40-50 yıl sürdürmüştür. Son dönemde Komünizm de benzer bir iddiayı yararlı görmüş fakat bu insan tabiatına ters düşen iddia 70 yılda iflas etmiştir. Eski Yunan’da hırsızlık, hayli itibarlı bir meslek kabul edilerek itibar görmüştür. Bu anlayışı faydalı görmek mümkün müdür?
Günümüzde eşcinsellerin evliliklerini meşru ve yararlı bir sonuç olarak gören sapık anlayışla bu çarpık ve sapık telakkiyi iğrenç bularak ortadan kaldırmayı amaçlayan insanların, faydalı-zararlı veya iyi-kötü konusunda anlaşması mümkün müdür?
Bütün felsefi ekollerin ve ideolojilerin ulaşmak istedikleri faydalı sonuç nihai olarak insan mutluluğunu sağlamaktır herhalde.
Peki, insanı mutlu etmek için lazım olan gereçler nelerdir? Anlaşılan o ki dünyacı anlayış açısından insan mutluluğunun en temel ihtiyacı, refah ve zenginliği artırmaktır. Fakat refah düzeyinin artması, insan mutluluğu için gerçekten yeterli midir?
Hatta mutluluk nedir? Dünyada serapâ mutluluk mümkün müdür? İslam’ın insan için dünyada mutluluk vaadi var mıdır? İmtihan dünyasında sürekli bir mutluluktan söz edilebilir mi?
Bence mutluluk da tanımı doğru dürüst yapılmamış, göreli kavramlardan biridir.
Şayet insanın mutluluğu için refah ve zenginlik yeterliyse niçin refahın zirvesine çıkmış kimi ülkelerde -istatistikler doğruysa- açık uyuşturucu pazarları kurulmakta, intihar oranları hayli yukarılarda bulunmaktadır. İnsanlar mutluluktan intihar ediyor olmamalılar.
70 yıl boyunca hayatları İsrail’in zulümlerine direnmekle geçen Filistinli yoksul gençlerin, refah içinde yüzen Hollandalı gençlerden daha mutsuz olduğunu nasıl ispat ederiz? Birisi kalkıp; “Nasıl olacak, yüz ifadelerinden… Filistinli genç ağlarken, Hollandalı genç gülüyor.” diyebilir. Acaba bu doğru bir tespit midir? İnsanlar her zaman mutsuzken ağlar, mutluyken güler mi sizce? O zaman zorlu bir müsabakayı birincilikle bitiren atletin hüngür hüngür ağlamasına ne diyeceğiz? Altın kemer kazanan boksörün ringde, dünya şampiyonu olan bir güreşçinin minderde, Oscar ödülü kazanan bir sanatçının sahnedeki hıçkırıklarını nasıl izah edeceğiz? Peki, aynı sporculara mağlup olan rakiplerin şampiyonluğu kıl payı kaçırmaları sebebiyle ağlamaları gerekirken acı acı tebessüm etmelerini… Hiç ummadığı bir ihanete uğrayan adamın kaderin cilvesine ağlaması gerekirken acı acı gülmesi mutluluktan mıdır?!
Biliyorum biliyorum! Bu söylediklerimde hakikat payı bulunsa da sıra dışı örneklerdir daha çok… Yoksa evladını yitiren Filistinli annenin mutluluktan ağladığını söyleyecek değilim. Fakat şunu kesine yakın bir ifade ile söyleyebilirim ki Filistinli ağlarken de gülerken de gerçek duygularını en içten bir şekilde yüze vururken; bir Avrupalı, iç âlemini yansıtmayan, yüzüne her nasılsa kondurulmuş, sahte, soğuk ve suni bir tebessüm maskesiyle dolaşır ortalıkta sürekli. Merak etmişimdir hep; mesela bir İngiliz veya Alman ya da Hollandalı katıla katıla gülmeyi veya katıla katıla ağlamayı becerebilir mi? “Ne yani marifet mi?” derseniz tartışılır elbet. Hele bir de gülmek ve ağlamakla alakalı İslami adab-ı muaşeret kuralları da aklımıza geldiğinde bunu ayrı bir zamanda ayrı bir tartışma konusu olarak bir kenara bırakınız.
Anlatmak istediğim şudur; Batılı adam duygularını bastırarak taktığı maskla hinliği, Doğulu insan içinden geldiği gibi davranarak saflığı tercih etmiştir hayat tarzı olarak. Kim bilir, Batı karşıtlığım ve nefretim beni yine yanıltıyor bu genellemelerle belki de…
“Mutlu insan kimdir?” sorusuna dönersek… Son derece yorucu, çileli bir çabadan sonra ulaştığı herhangi bir başarı ve bu uğurda harcanan mesai mi mutlu eder insanı; yoksa rahatını bozmadan uzandığı banktan denizi ve uçuşan martıları seyreden, gelecek endişesi ve beklentisi taşımayan biri mi daha mutludur acaba? “Sakin ve gösterişsiz bir hayat, sürekli başarı peşinde koşmaktan daha fazla mutluluk getirir…” diyen Albert Einstein gerçekten haklı mıdır? İnsanlara mutlu olmaları için sade bir hayat mı önerilmelidir? O zaman başarı nasıl sağlanacak, insanoğlu nasıl mesafe katedecektir? Yahut başarılı ama mutsuz veya başarısız ama mutlu bir hayat mı tercih edilmelidir?
Düşünen, akleden, varlıkla ilgili fikir çilesi çeken bir mütefekkir mi mutludur; günübirlik meşgalelerden başka kaygısı olmayan bir ebleh mi? Ne yani; “Gördüm ki ateşte cımbızda yokmuş / fikir çilesinden büyük işkence” diyen sultanü’ş-şuarâ sizce boş mu konuşmuş?
Ahiret endişesiyle nefsinin birçok arzusuna gem vurarak disiplinli ve ahlaklı bir hayat yaşama çabasını elden bırakmayan biri mi mutludur yoksa amiyane tabirle dünyaya boş vermiş, hiçbir kuralla kendini bağlı saymayan bir berduş mu mutludur? Mesela kızgın güneşin altında göğsüne ağır taşlar konularak işkence edilirken la ilahe illallah diyen Bilal-i Habeşi mi mutluydu, onun imanını susturamadığı için öfkeden çılgına dönen Mekke’nin müreffeh mütrefleri mi? Mesela milyonlarca liranın, fabrikaların, filoların, yatların, katların sahibi bir adam mı mutludur yoksa çiçeklerin, kelebeklerin içinde dere kenarlarında kavalını çalarak koyunlarını otlatan bir çoban mı? Allah’ı zikreden bir kalp mi mutludur yoksa gönlü dünya malından başka bir şey istemeyen muhteris adam mı?
Öyle görünüyor ki mutluluğun tanımı, refahın insan saadetine ne kattığı konusunda bile kimsenin itiraz edemeyeceği bir karara varmış değiliz henüz. İnsanın mutluluğu ki bütün ideolojilerin ve felsefi çabaların nihai hedefidir.
Daha işin başında düştüğü bu açmaza rağmen pragmatizm ulaşılan sonucun iyi ya da kötü olduğunu hangi kıstasla belirleyecektir?
Hiç şüphe yok ki ölçüsüz insan için bir fikir ya da fiilin ve bunların doğurduğu sonucun faydalı mı zararlı mı olduğu hususunda karar vermek, mutluluğun tespiti konusunda karar vermekten daha zor daha karmaşıktır.
İslam açısından, dünya malına karşı hırs ve tamah etmemek, hatta bazen hakkından feragat ve fedakârlık ederek maddi kayba uğramak doğru bir davranıştır. Oysa materyalist insan için asıl amaç dünyevi çıkar ve kâr elde etmektir. Böyle bir insan hangi saikle maddi kazancından vazgeçecek ve bunu faydalı bir sonuç sayacaktır.
Bütün bu söylediklerimden İslam’ın dünyayı küçümsediği, insanların “bir lokma bir hırka”ya kanaat etmelerini telkin ettiği gibi mistik bir anlayışı savunduğu iddiasında olduğum anlaşılmamalıdır. Elbet dünya da önemlidir, maddi gücü elde etmek de. Maddi imkânlar Müslümanların elinde baskı, sömürü ve zulüm aracı olmaz (olmamalıdır.) İşte bu noktada şayet bir fikir ve eylem meşru yollarla maddi kazanç sağlıyorsa bu İslam açısından da iyi bir sonuç sayılabilir, bu mânâda pragmatizm yadırganmaz.
Fakat pragmatik anlayışa sahip birinin asla anlayamayacağı şu husus bir Müslümanla maddeci pragmatist insan arasındaki en derin ve temel farktır. Pragmatik zihin yapısı ahiret kaygısı taşımadığından, tıpkı Karun gibi salt maddi kazancı fayda diye niteler ve sonucu kendi bilgi ve becerisine bağlarken; bir Müslüman için meşru yolla elde edilen maddi kazanç şayet hayra vesile olabiliyorsa iyi bir sonuç sayılabilir. Ayrıca maddi kazanç elde etmek sadece insanın kendi bilgi ve becerisine bağlanmaz. Amaca ulaşmak için elbet fikir ve eylem alanında çaba sarfedilmelidir fakat başarı ancak Allah’ın dilemesiyle ortaya çıkar.
Bazen de maddi kazanç sağlasa bile bu sonuca götüren düşünce ve eylem yanlış ve kötü olabilir. Soyduğu kuyumcu dükkânından kilolarca altın çalan maharetli bir hırsız hayli kârlı bir sonuç almıştır fakat maddi kazanç sağlayan bu düşünce de eylem de gayrimeşrudur.
İyi niyet, ilme dayalı fikir ve o fikre dayalı amel Müslüman adamın şiarıdır. Sonunda maddi kayba uğrasa bile başlı başına bu davranış biçimi peşinen iyi ve faydalı bir sonuç sayılır. İnsan, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiş ve maddi kayba rağmen sevap kazanmıştır. Müslümanlar için aslolan alınacak dünyevi semere değildir. Bir işin meşru niyet ve eylemle ortaya konulması yeterlidir. Bu sonuç Allah’ı razı etmek gibi nihai ve en ulvi hedefidir Müslümanın.
Netice itibariyle varlık âlemini sadece görülen ve beş duyuyla algılanandan ibaret sayan maddeci zihinlerin ürettikleri felsefi görüşlerden Müslümanlara ekmek çıkmaz. İslam gibi bir hazinenin sahiplerine bu tarz felsefi görüşlerin fikir jimnastiğinden gayrı katacağı hiçbir şey yoktur. Tabiî bu da bir yarar sayılabilir. Durağan bir akla göre dinamik bir akıl daha evladır elbet.
“Müşrikler zorda kaldıklarında Allah’a yönelirler, Müslümanlar zorda kaldıklarında Allah’a şirk koşarlar.”
“Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri”nde Prof. Dr. Said Şimşek bu ifadeyi kullanmış. İlk okuduğumda biraz ağır gelmişti bana. Ama üzerinde biraz düşünüp de örnekler gözümüzün önünden geçtiğinde hak vermemek mümkün değil. Aslında bildiğimiz bir gerçek, çok net ve açık bir biçimde dile getirilmişti.
Bulunduğumuz toplumda türbelerde yapılanlar, bir hastalık ve çaresizlikte gidilen “… babalar”, cinciler üzerinden iş yürütmeler, şirkin bazı örnekleridir. Allah’tan başkasından yardım istemeler, bizim Allah’ın yardımı olarak baktığımız olaylara “şeyhlerinin kerameti” olarak bakmalar…
Günümüzde Müslümanlar üç hastalıkla sınav halindedir. Bunlar; devletçilik, milliyetçilik (ulusçuluk) ve pragmatizmdir. İslâmi düşünce ile örtüşmeyen bu üç özellik Müslümanların kimlik bunalımı yaşamalarının en önemli nedenidir belki de. Çünkü Müslümanların pek çok ilişki biçimi devletçi, milliyetçi ve pragmatist zihin dünyasının etkisi altındadır. İslâmi kesimin kültürel kodlarını esareti altına alan bu üç hastalık seküler değerler manzumesi …
Günümüzde toplumlar, iletişim ve bilişim dünyasında meydana gelen gelişmelere paralel olarak daha hızlı bir değişim geçirmekte ve bunun sonucu olarak da kuşaklar arasında ciddi çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Biraz da kaçınılmaz olan bu durum yeni kuşakların bir önceki kuşağın değerlerini önemli ölçüde sorgulayıp bu değerlerle arasına ciddi mesafeler koymalarını hatta zaman zaman bu değerlere karşı hasmane …
Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz.
Pragmatizmden Ekmek Çıkmaz; Fikir Jimnastiğinden Gayri
“İslam, pragmatik bir din midir?” sorusuna; “Evet, İslam pragmatik bir dindir.” diye cevap vermek de “Hayır, pragmatik değildir.” diye cevap vermek de mümkündür.
Peki, aynı soruya hem “Evet” hem “Hayır” diyerek cevap vermek saçmalık değil midir? diye soran birine de: “Evet, saçmalık gibi görünüyor fakat aynı zamanda saçmalık değil, makul ve mantıklıdır.” diye de cevap verebiliriz.
Üstelik sadece pragmatizm için de değil, mesela, “İslam determinizmi yadsır mı?” sorusuna “Evet, yadsır fakat aynı zamanda yadsımaz da.” denebilir.
Yine “İslam rasyonel bir dindir fakat olmayabilir de.” diyebileceğimiz gibi… “İslam realist olsa bile realizm ile bağdaşmaz.” demek de mantığa aykırı ve çelişik cevaplar sayılmayabilir.
Biliyorum elbet, “Saçmalıyor!” diyeceksiniz. Fakat yanılıyorsunuz çünkü saçmalamıyorum.
Bu karmaşık ve çapraşık durumu izah ve sizi ikna etmem lazım.
O halde konu ilginizi çekiyorsa geliniz bu meseleyi çözmek üzere birlikte biraz fikir jimnastiği yapalım.
“Kavramlar balıklar gibidir, tam yakaladığınızı sandığınız anda elinizden kaçıverirler.”
Hele de bu kavramlar dil, din, kültür, hayat görüşü birbirine benzemeyen uygarlıkların mensupları tarafından üretilmişlerse onlara müşterek anlamlar yükleyerek kullanışlı hale getirmek neredeyse imkânsızdır.
İşte yukarıda bahsi geçen felsefi kavramlar, bunların çarpıcı örneklerindendir.
Varlık âlemine bakışı, hayatı anlamlandırışı farklı; beşer türüne ait olmaktan öte hiçbir ortak yanı bulunmayanların kendi dünya görüşlerindeki ya da hayatlarındaki çözümsüzlükleri aşmak için icad ettikleri felsefi teori ve kavramların içini doldurmak, anlam bütünlüğü sağlamak hiç de kolay değildir.
Evet, belki insan olmak gibi, maddi cevher açısından ortak yanımız bulunması hasebiyle bireysel ve sosyal alanda günübirlik ihtiyaçları gidermede bu felsefi teorilerin kimi kısmi yararlarından söz edilebilir. Fakat evren, insan, hayat, ölüm ve ölüm sonrası ile ilgili kanaatleri taban tabana zıt iki ayrı zihin dünyasının ürettikleri düşünce ve çözümler elbet yekdiğerinin temel ihtiyaçları için çare olmayacaktır.
İşte “pragmatizm” de Batılı insanın seküler zihin yapısının ürünüdür. Bu yüzden de bizim için ne anlam ifade ettiği ve ne amaçladığı hususunda, üzerinde mutabakat sağlayamıyor, müşterek bir anlam vermekte zorlanıyoruz.
Esasen teorisyenleri bile pragmatizmin tanımı konusunda farklı görüşlere sahiptirler. Yine faydalının, zararlının, iyi ve kötünün ne olduğu konusunda da aynı kanaatleri taşımamaktadırlar.
Pragmatizm, faydacılık; bir fikrin, bir eylemin, iyi mi kötü mü, faydalı mı zararlı mı olduğunun, doğuracağı sonuçlarla test edilmesi gerektiğini iddia eden felsefi bir bakış açısıdır diye tanımlanabilir. Pragmatizme göre, bir önermenin doğru olması demek, fayda sağlaması, başarıya götürmesi demektir.
Bu tanımdan hareketle elbette bir fikir veya amel faydalı ve iyi sonuçlar doğuruyorsa yapılan işe doğru da yararlı da demek mümkündür. Fakat böyle sığ ve basit bir mantıkla işin içinden çıkmak kolay değildir. Bu sathi iddia peşi sıra birçok soru, itiraz ve izahı da davet etmektedir.
Öncelikle bir fikri üretmek, onu eyleme dökmek ve olumlu sonuçlar alabilmek, öyle hiç bir esaslı temele dayanmadan, emek vermeden hasbelkader ortaya atılacak ve üstesinden gelinecek bir iş değildir.
Yoksa rastgele ortaya attığınız bir düşünceyi eyleme dökerek sonuçlarının ne olacağını beklemek, bir şans oyunundan farklı değildir. Bir şans oyunu olarak kalsa yine neyse… Ne sonuç vereceği belli olmayan felsefi görüş ve ideolojiler, dönem dönem kitlelere dayatılmış, kötü sonuçlar doğurduğu ortaya çıkarak (Marksizmde olduğu gibi) iflas etmiş fakat milyonlarca insanın canına malolmuştur. Bu bakımdan bu şans oyunlarının bedeli hep ağırdır.
Bu tarz düşünce ekolleri iyi ya da kötüyü tespit konusunda belli bir ölçüye sahip olmayanlar için bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Elinde doğru ve yanlışların neler olduğu konusunda peşin bir kriteri bulunmayan insanın iyiyi ve kötüyü ancak deneme yanılma yoluyla bulmaya çalışması kaçınılmazdır.
Elbet insanoğlu hayatını nasıl düzenleyeceği konusunda kendisini bu zahmetten kurtaracak tarih boyunca gönderilen hak ve hakikat rehberlerini reddettiğinden, hakikat arayışındaki bu uzun ve çileli yola girmekten başka seçeneği kalmamıştır.
İnsanın, faydalıyı bulmak için katettiği uzun yol ve zahmetler sonucunda kimi kısmi hakikatlere ulaşması da mümkündür elbet. Fakat dönüp dolaşıp ulaştığı bu hakikat kırıntıları, aklını kullanarak sahiplenseydi zaten kendisine rabbi tarafından hem de fazlasıyla bir lütuf olarak peşinen bahşedilmişti.
Evet, bir fikir ya da fiil yararlı, iyi sonuçlar doğuruyorsa o fikir veya fiil iyi kabul edilebilir. Fakat iyi nedir kötü ne? Faydalı nedir zararlı ne? İnsanların tamamı bu konuda ortak bir karara varmış mıdır?
Mesela bir sosyalist ile bir kapitalist, liberal biri ile faşist, ulusalcı biri ile enternasyonalist, inançlı biriyle bir nihilist, bir Müslim ile ateist için ulaşılacak hangi sonuç iyi ya da kötü sayılacaktır. Bunun kıstası nedir? Bir kapitalist için sermaye, özel mülkiyet, faiz meşru gerekli, ulaşılması gereken güzel ve yararlı bir sonuç iken; sosyalist biri bütün bunları adaletsizlik ve sömürü aracı saymaktadır. Ülkenin menfaatlerinin ve toplumsal barışın ancak baskıcı bir dikta rejimi ile korunabileceğini düşünen faşizm taraftarı biri ile liberal veya demokrat bir insan için ulaşılacak hangi sonuç yararlı ya da zararlı bulunacaktır. V. yüzyılda İran’da ortaya çıkan Mazdeizm, dünya metaının (kadınlar dahil) toplumun ortak malı olması gerektiğini faydalı görmüş, hayvanlarda bile rastlanmayacak bu uygulamayı 40-50 yıl sürdürmüştür. Son dönemde Komünizm de benzer bir iddiayı yararlı görmüş fakat bu insan tabiatına ters düşen iddia 70 yılda iflas etmiştir. Eski Yunan’da hırsızlık, hayli itibarlı bir meslek kabul edilerek itibar görmüştür. Bu anlayışı faydalı görmek mümkün müdür?
Günümüzde eşcinsellerin evliliklerini meşru ve yararlı bir sonuç olarak gören sapık anlayışla bu çarpık ve sapık telakkiyi iğrenç bularak ortadan kaldırmayı amaçlayan insanların, faydalı-zararlı veya iyi-kötü konusunda anlaşması mümkün müdür?
Bütün felsefi ekollerin ve ideolojilerin ulaşmak istedikleri faydalı sonuç nihai olarak insan mutluluğunu sağlamaktır herhalde.
Hatta mutluluk nedir? Dünyada serapâ mutluluk mümkün müdür? İslam’ın insan için dünyada mutluluk vaadi var mıdır? İmtihan dünyasında sürekli bir mutluluktan söz edilebilir mi?
Bence mutluluk da tanımı doğru dürüst yapılmamış, göreli kavramlardan biridir.
Şayet insanın mutluluğu için refah ve zenginlik yeterliyse niçin refahın zirvesine çıkmış kimi ülkelerde -istatistikler doğruysa- açık uyuşturucu pazarları kurulmakta, intihar oranları hayli yukarılarda bulunmaktadır. İnsanlar mutluluktan intihar ediyor olmamalılar.
70 yıl boyunca hayatları İsrail’in zulümlerine direnmekle geçen Filistinli yoksul gençlerin, refah içinde yüzen Hollandalı gençlerden daha mutsuz olduğunu nasıl ispat ederiz? Birisi kalkıp; “Nasıl olacak, yüz ifadelerinden… Filistinli genç ağlarken, Hollandalı genç gülüyor.” diyebilir. Acaba bu doğru bir tespit midir? İnsanlar her zaman mutsuzken ağlar, mutluyken güler mi sizce? O zaman zorlu bir müsabakayı birincilikle bitiren atletin hüngür hüngür ağlamasına ne diyeceğiz? Altın kemer kazanan boksörün ringde, dünya şampiyonu olan bir güreşçinin minderde, Oscar ödülü kazanan bir sanatçının sahnedeki hıçkırıklarını nasıl izah edeceğiz? Peki, aynı sporculara mağlup olan rakiplerin şampiyonluğu kıl payı kaçırmaları sebebiyle ağlamaları gerekirken acı acı tebessüm etmelerini… Hiç ummadığı bir ihanete uğrayan adamın kaderin cilvesine ağlaması gerekirken acı acı gülmesi mutluluktan mıdır?!
Biliyorum biliyorum! Bu söylediklerimde hakikat payı bulunsa da sıra dışı örneklerdir daha çok… Yoksa evladını yitiren Filistinli annenin mutluluktan ağladığını söyleyecek değilim. Fakat şunu kesine yakın bir ifade ile söyleyebilirim ki Filistinli ağlarken de gülerken de gerçek duygularını en içten bir şekilde yüze vururken; bir Avrupalı, iç âlemini yansıtmayan, yüzüne her nasılsa kondurulmuş, sahte, soğuk ve suni bir tebessüm maskesiyle dolaşır ortalıkta sürekli. Merak etmişimdir hep; mesela bir İngiliz veya Alman ya da Hollandalı katıla katıla gülmeyi veya katıla katıla ağlamayı becerebilir mi? “Ne yani marifet mi?” derseniz tartışılır elbet. Hele bir de gülmek ve ağlamakla alakalı İslami adab-ı muaşeret kuralları da aklımıza geldiğinde bunu ayrı bir zamanda ayrı bir tartışma konusu olarak bir kenara bırakınız.
Anlatmak istediğim şudur; Batılı adam duygularını bastırarak taktığı maskla hinliği, Doğulu insan içinden geldiği gibi davranarak saflığı tercih etmiştir hayat tarzı olarak. Kim bilir, Batı karşıtlığım ve nefretim beni yine yanıltıyor bu genellemelerle belki de…
“Mutlu insan kimdir?” sorusuna dönersek… Son derece yorucu, çileli bir çabadan sonra ulaştığı herhangi bir başarı ve bu uğurda harcanan mesai mi mutlu eder insanı; yoksa rahatını bozmadan uzandığı banktan denizi ve uçuşan martıları seyreden, gelecek endişesi ve beklentisi taşımayan biri mi daha mutludur acaba? “Sakin ve gösterişsiz bir hayat, sürekli başarı peşinde koşmaktan daha fazla mutluluk getirir…” diyen Albert Einstein gerçekten haklı mıdır? İnsanlara mutlu olmaları için sade bir hayat mı önerilmelidir? O zaman başarı nasıl sağlanacak, insanoğlu nasıl mesafe katedecektir? Yahut başarılı ama mutsuz veya başarısız ama mutlu bir hayat mı tercih edilmelidir?
Düşünen, akleden, varlıkla ilgili fikir çilesi çeken bir mütefekkir mi mutludur; günübirlik meşgalelerden başka kaygısı olmayan bir ebleh mi? Ne yani; “Gördüm ki ateşte cımbızda yokmuş / fikir çilesinden büyük işkence” diyen sultanü’ş-şuarâ sizce boş mu konuşmuş?
Ahiret endişesiyle nefsinin birçok arzusuna gem vurarak disiplinli ve ahlaklı bir hayat yaşama çabasını elden bırakmayan biri mi mutludur yoksa amiyane tabirle dünyaya boş vermiş, hiçbir kuralla kendini bağlı saymayan bir berduş mu mutludur? Mesela kızgın güneşin altında göğsüne ağır taşlar konularak işkence edilirken la ilahe illallah diyen Bilal-i Habeşi mi mutluydu, onun imanını susturamadığı için öfkeden çılgına dönen Mekke’nin müreffeh mütrefleri mi? Mesela milyonlarca liranın, fabrikaların, filoların, yatların, katların sahibi bir adam mı mutludur yoksa çiçeklerin, kelebeklerin içinde dere kenarlarında kavalını çalarak koyunlarını otlatan bir çoban mı? Allah’ı zikreden bir kalp mi mutludur yoksa gönlü dünya malından başka bir şey istemeyen muhteris adam mı?
Öyle görünüyor ki mutluluğun tanımı, refahın insan saadetine ne kattığı konusunda bile kimsenin itiraz edemeyeceği bir karara varmış değiliz henüz. İnsanın mutluluğu ki bütün ideolojilerin ve felsefi çabaların nihai hedefidir.
Daha işin başında düştüğü bu açmaza rağmen pragmatizm ulaşılan sonucun iyi ya da kötü olduğunu hangi kıstasla belirleyecektir?
İslam açısından, dünya malına karşı hırs ve tamah etmemek, hatta bazen hakkından feragat ve fedakârlık ederek maddi kayba uğramak doğru bir davranıştır. Oysa materyalist insan için asıl amaç dünyevi çıkar ve kâr elde etmektir. Böyle bir insan hangi saikle maddi kazancından vazgeçecek ve bunu faydalı bir sonuç sayacaktır.
Bütün bu söylediklerimden İslam’ın dünyayı küçümsediği, insanların “bir lokma bir hırka”ya kanaat etmelerini telkin ettiği gibi mistik bir anlayışı savunduğu iddiasında olduğum anlaşılmamalıdır. Elbet dünya da önemlidir, maddi gücü elde etmek de. Maddi imkânlar Müslümanların elinde baskı, sömürü ve zulüm aracı olmaz (olmamalıdır.) İşte bu noktada şayet bir fikir ve eylem meşru yollarla maddi kazanç sağlıyorsa bu İslam açısından da iyi bir sonuç sayılabilir, bu mânâda pragmatizm yadırganmaz.
Fakat pragmatik anlayışa sahip birinin asla anlayamayacağı şu husus bir Müslümanla maddeci pragmatist insan arasındaki en derin ve temel farktır. Pragmatik zihin yapısı ahiret kaygısı taşımadığından, tıpkı Karun gibi salt maddi kazancı fayda diye niteler ve sonucu kendi bilgi ve becerisine bağlarken; bir Müslüman için meşru yolla elde edilen maddi kazanç şayet hayra vesile olabiliyorsa iyi bir sonuç sayılabilir. Ayrıca maddi kazanç elde etmek sadece insanın kendi bilgi ve becerisine bağlanmaz. Amaca ulaşmak için elbet fikir ve eylem alanında çaba sarfedilmelidir fakat başarı ancak Allah’ın dilemesiyle ortaya çıkar.
Bazen de maddi kazanç sağlasa bile bu sonuca götüren düşünce ve eylem yanlış ve kötü olabilir. Soyduğu kuyumcu dükkânından kilolarca altın çalan maharetli bir hırsız hayli kârlı bir sonuç almıştır fakat maddi kazanç sağlayan bu düşünce de eylem de gayrimeşrudur.
İyi niyet, ilme dayalı fikir ve o fikre dayalı amel Müslüman adamın şiarıdır. Sonunda maddi kayba uğrasa bile başlı başına bu davranış biçimi peşinen iyi ve faydalı bir sonuç sayılır. İnsan, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiş ve maddi kayba rağmen sevap kazanmıştır. Müslümanlar için aslolan alınacak dünyevi semere değildir. Bir işin meşru niyet ve eylemle ortaya konulması yeterlidir. Bu sonuç Allah’ı razı etmek gibi nihai ve en ulvi hedefidir Müslümanın.
Netice itibariyle varlık âlemini sadece görülen ve beş duyuyla algılanandan ibaret sayan maddeci zihinlerin ürettikleri felsefi görüşlerden Müslümanlara ekmek çıkmaz. İslam gibi bir hazinenin sahiplerine bu tarz felsefi görüşlerin fikir jimnastiğinden gayrı katacağı hiçbir şey yoktur. Tabiî bu da bir yarar sayılabilir. Durağan bir akla göre dinamik bir akıl daha evladır elbet.
İlgili Yazılar
Gaflet mi, Cehalet mi?
“Müşrikler zorda kaldıklarında Allah’a yönelirler, Müslümanlar zorda kaldıklarında Allah’a şirk koşarlar.”
“Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri”nde Prof. Dr. Said Şimşek bu ifadeyi kullanmış. İlk okuduğumda biraz ağır gelmişti bana. Ama üzerinde biraz düşünüp de örnekler gözümüzün önünden geçtiğinde hak vermemek mümkün değil. Aslında bildiğimiz bir gerçek, çok net ve açık bir biçimde dile getirilmişti.
Bulunduğumuz toplumda türbelerde yapılanlar, bir hastalık ve çaresizlikte gidilen “… babalar”, cinciler üzerinden iş yürütmeler, şirkin bazı örnekleridir. Allah’tan başkasından yardım istemeler, bizim Allah’ın yardımı olarak baktığımız olaylara “şeyhlerinin kerameti” olarak bakmalar…
İlkesizlik ve Pragmatik Savrulmalar
Günümüzde Müslümanlar üç hastalıkla sınav halindedir. Bunlar; devletçilik, milliyetçilik (ulusçuluk) ve pragmatizmdir. İslâmi düşünce ile örtüşmeyen bu üç özellik Müslümanların kimlik bunalımı yaşamalarının en önemli nedenidir belki de. Çünkü Müslümanların pek çok ilişki biçimi devletçi, milliyetçi ve pragmatist zihin dünyasının etkisi altındadır. İslâmi kesimin kültürel kodlarını esareti altına alan bu üç hastalık seküler değerler manzumesi …
Neleri Topluyoruz
“Cehennem, arkasını dönüp yüz çevireni ve (servet) toplayıp yığan kimseyi kendine çağırır.” (Me’aric 17-18) …
Toplumu Ayakta Tutan Değer: Yardımlaşma
Günümüzde toplumlar, iletişim ve bilişim dünyasında meydana gelen gelişmelere paralel olarak daha hızlı bir değişim geçirmekte ve bunun sonucu olarak da kuşaklar arasında ciddi çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Biraz da kaçınılmaz olan bu durum yeni kuşakların bir önceki kuşağın değerlerini önemli ölçüde sorgulayıp bu değerlerle arasına ciddi mesafeler koymalarını hatta zaman zaman bu değerlere karşı hasmane …
Denetimli Özgürlük!
Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz.