“Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.”
S.a.v.
Her çocuk tabii hilkat ile tertemiz yaratılır. İslam’ın aslıdır bu. Anasından doğduğu gibi yaşamaya devam edebilen her çocuk, müslüman olarak yaşar ve ölür. O nedenle ayrıca İslam fıtratı olarak belirtmek fıtratı tanımadığımızı gösterir. Zira İslam fıtratı diyecek olursak akabinde yahudi, hristiyan fıtratları da gündeme gelir ki bu fıtrat türlerini de kabul etmiş oluruz.
İslam neyse fıtrî olan da odur. Diğer inanç ve kültür grupları İslam’a yakın olabilirler belki fakat ortaklık ve aynîlik söz konusu değildir. Çünkü mutlak hakikat İslam’dır ve fıtrata kodlanmıştır. Bu bağlamda İslam ahlâkî bir öğreti değildir ve ortak kabullere de indirgenemez. Aksi halde bu insan fıtratına da zulüm olur.
Evrenin fıtratı ile insan fıtratı arasında kopmaz bir ilişki vardır. Fıtrat kelimesi göklerin ve yerin yaratılışı bağlamında kullanıldığı gibi insanın yaradılışında da kullanılır. Denizler ve gök, dağlar, yıldızlar ve tüm evren nasıl bir düzen ve denge ile kurulduysa insanın da bedeni ve ruhu aynı denge ile yaratılmıştır ve buna fıtrat yasası denmiştir.
Eşyanın ve tabiatın musahhar kılınmasının yanı sıra secde eder olması özellikle de temaşaya vesile kılınması fıtrat yasası gereğidir. Dolayısıyla insanın attığı her adımın da muhakkak bir karşılığı vardır. Mükelleftir insan. Her eyleminden sorumludur. Ayrıca insanoğlunun doğuştan getirdiği bir özellik olarak hem kendi fıtratını hem de eşyanın fıtratını bozmaya meyyaldir. Fesat ve tuğyan insanın sınırlılığını ve emanet bilincini unutmasının sonucu olarak ortaya çıkar ki insan neslinin helak olma sebebidir.
Anamızdan doğduğumuz gibi, tabiî fıtratımıza dönmemiz için arız olan tüm etkilerden, kabullerden, redlerden, toplumdan hatta eğitim adına takıldığımız bütün engellerden yüz çevirmeliyiz.
Fıtrat üzere yaratıldık ve bir anadan doğduk. Fakat artık çocuk değiliz!
İsmet Özel’in de dediği gibi
“Ben size artık çocuk olmadığınızı hatırlatmak istiyorum. Yemek bulduğunuzda hemen başına çöküp yemeden önce bir düşüneceksiniz. O yemeği yemenin neye mal olacağını hesap etmek akıllı bir yetişkinin ilk işi.”
Bize sunulan iyi şeylerin ne olduğunu ve karşılığında bizden ne istendiğini tartmadan yaşayamayız.
Tek başına tabiattaki nizamı inceleyen Hay bin Yakzan çocuk olmasına rağmen doğduğu gibi fıtratını korumayı başarmış ve daha yedi yaşında ölüm ile bağ kurarak hakikatin peşine düşmüştü. Ve on yaşında artık göğe hayran oluyor ve evren perdesini aralamaya başlıyordu. Aynı şekilde yedi yaşında çocuklarımızı namaza ısındırmak için çalışmamızı on yaşında kılabilecek hale getirmemizi tavsiye eden peygamberimiz fıtratı nasıl muhafaza edeceğimizi bize öğretirken , arızi etkilere karşı da uyanık olmamızı hatırlatıyor.
Ebeveynler olarak artık çocuk değiliz fakat bir çocuğun fıtratından yüz çevirmeye başladığını da göremiyoruz. Fıtratımızdan yüz çevirdikce çoğalan kabuller, yaratılış dengemizi alt üst ediyor. Bize iyi şeylerin sunulmasını bekliyoruz surekli ve her şeyi kabul edebilecek kıvama geliyoruz. Çocuk değiliz ama iyiyi ve kötüyü ayırt edemeyen ve sadece kendi çıkarlarını hedefleyen bir hayat yaşıyoruz. Kimse de artık sunulan seyleri kabul etmememizi, çünkü ‘iyi şeylerin yalnızca kazanılmış şeyler olduğunu, hazırda bulunmayacağını’ söylemiyor bize.
Bir nesil olarak helak oluyor, bir nesli helak ediyoruz. Oysa fıtratımızı korumak kadar aslî ve devredilemez bir görevimiz daha var ki o da neslimizi korumak, namazı yani salatı ve dik duruşu emretmek.
Evlerimizin de fıtratı vardır. Hatta sesi, kokusu, rengi… ev bir başlangıçtır aslında. Evden sokağa taşar ‘haydi namaza’ çağrısı. Başa dönmenin ya da olduğun yerde kalmanın anlamsız ve boş olduğu o anda
‘Başa dönemezsin
Ama dön’ çağrısı duyulur evden.
‘eve dön!
Kalbine dön!’
Ev bizi fıtratımıza döndürür.
-Şayet bir evimiz kaldıysa-
Yalnızca konakladığımız yabancı bir yer olmaya başladıysa ev, vicdanımızın sesi kalbimizden kesilerek duyulmaz olur. Kalpsiz evlerin hikayeleri yayılır şehre yavaş yavaş inen sis gibi.
Evin kalbi çocuk ise de fıtratı annedir. Uykusunda bile evladını koruyabilecek güce sahiptir çünkü o. Evin fıtrat yasasını belirler.
Düzen ve dengedir anne.
“Yer ve gök yeni bir dünyaydı benim için Annemin kucağı kocaman bir cihandı benim için”
Bu yazıya ilham veren satırlar Muhammed Ikbal’in BİR ANNENİN RÜYASI adlı şiir kitabından… Doğunun büyük düşünür ve şairi Allame Muhammed İkbal annenin çocuk için ilk yurt olduğunu söylüyor… Dünyaya yeni gelmiş daha konuşmayı bilmeyen bir bebeği evren hiç mi hiç ilgilendirmiyor ona göre zira bebeğin cihanı annesinin kucagıdır. Evet büyümeyle birlikte ayı ve yıldızları farkedecek , algıları gelişecektir fakat her birini annesinin göğünde görürse tanıyacaktır.
“Uzaklaşsın sayemde karanlıklar dünyadan
Aydınlansın her taraf parıltımla ey Rabbim”
Dua şiirinden de anlaşıldığı gibi İslam Dünyası’ nın geleceğinin teminatı çocuklardır Ikbal’e göre.
“Her hareketimde haz aldığım yeni bir nokta vardı
Dilim vardı ağzımda ama ondan anlamsız sesler çıkardı
Eğer bir sıkıntı ya da ağrı beni ağlatsa küçükken
Huzur bulurdum kapıda asılı, sallanan zilden”
Mısralarında ise bizim gördüğümüz her şeyin ve alışagelmiş olayların bile çocukluk yurdunda bambaşka ve hayret verici anlamlara dönüşebildiğini gösteriyor bize. Kapıda öylesine asılı duran zil, çocuğa göre ağrısını unutturacak kadar yeni ve keşfedilmeye değer. O halde çocuklara hangi amaca göre tasarlandığını bile bilmediğimiz oyuncakları alarak zulmetmekten kaçmalıyız. Onlar bir dalı su birikintisine bırakırken, okyanusları hayal ederler… bir yaprak düşse avuçlarına ağacın sesini duyarlar.
Çocukluk yurduna gireriz onları takip edebilirsek. Ellerini tutunca hızlanır ayaklarımız, koştukça kendi çocukluğumuzu yakalarız.
Fakat çocukluk başkenti yoksa o yurt işgalden kurtulmaz. Tehdit ve saldırılara karşı kendimizi korumayı ilk çocukluk başkentinde öğrenebiliriz çünkü. Korku ve zaaflarımızı saklamak yerine tüm saflığı ile anne ya da babamıza anlattığımız yerdir çocukluk başkenti.
“Ne güzeldi, saatlerce aya bakıp durmak
Parça parça bulutlar arasından sessizce süzülüşüne dalmak.
Onun dağ ve kırlardan haber alması ile ilgili sorularıma
Şaşırırdım annemin yalancıktan verdiği cevapları duyunca”
Büyük şair bu satırlarda da çocuğun dili ve aklı yettikçe sorular sorduğunu ve annesinin vereceği her cevaba nasıl inandığını hatta yalancıktan söylediklerine bile hayret ettiğini vurgulayarak dikkatimizi çocukluk başkentine tekrar çekmektedir.
Çocuğun ana dilini öğrenemediğimiz sürece çocukluk başkentini de kuramayız. Çocukluk başkentini biz mi kuracağız diye soracak olursanız, bunun cevabı evettir. Fakat bu sorudan önce kendimize asıl sormamız gereken soru ; kendi çocukluk başkentimizin nerede olduğudur?
“Toprağın karanlığında tohumu besleyen kim?
Denizin dalgalarında bulutu yükselten kim?
Burada Muhammed İkbal, çocukluk sorularını tekrar dile getirirken, öğretmenlere de şöyle seslenir ;
“Amaç eğer Bedahşan yakutunu eğitmekse
Yolunu şaşırmış güneş ışınları yaramaz işe.
Dünya geleneklerinin zincirine tutulmuş
Okul ve okulların koşuşturmasının faydası ne?
Dönemlerin önderliğini yapabilecek olanlar
Takılmışlar köhne fikirler peşine”
İkbal, bu şiirinde çocuk yetiştirmenin son derece katı ve işlemesi zor olan Bedahşan yakutuna benzetir ve yolunu kaybetmiş güneş ışınlarının hiçbir işe yaramayacağını söyler.
Hadis-i Şerife de dönecek olursak, fıtrat üzere doğan her çocuk yakuttur. Ve ancak yolunu kaybetmemiş olanlar ona şekil verebilirler. Kendi fıtratını da zararlı ışınlardan korumak için çaba gösteren, tehditlere karşı daima Rahman olan Allah’a sığınırken içindeki merhamet ışığını da ellerine bırakılmış yakuttan asla esirgemeyenler o güzelliği ortaya çıkarmaya vesile olabilir ancak. Elbette zordur güzel olan her şey. Ve asıl güzellik ahiret sahnesindeki güzelliktir.
Tüm gücümüzü toplayıp çocuklara seslenmeliyiz! Önce kendi mahzenimize inip, çocukluk fotoğrafımızı çıkarmalıyız tozlu sandıklardan. Çünkü şair İkbal’in de dediği gibi;
“Senin gönül aynan temizdi heveslerin tozundan!
Henüz iyiyi kötüyü ayıracak yaşta değilsin ama
Yaradanın sırrı senin gözlerinde ışıldamakta”
Muhammed İkbal çocuklara şiirler yazmıştır. Hem de İslam tarihinin en kötü dönemlerinden birinde. Şiirlerinde doğrudan hem çocuklara hem gençlere seslenmiştir.
“Ey Fatıma ! Sen yüz akısın bu merhum ümmetin! “
vücudunun her bir zerresi masum ve pak senin!”
Allah yolunda kılıçsız ve zırhsız yaptığın bu cihat ne yüce!
Ikbal’e göre Fatıma’lar, Ali’ler, Enes’ler saklı evlerde.
Allah’ın evinin bir şubesi olabilir ona göre her ev.
Bir annenin kucağında şahlanabilir, millet!
Bir hareket, bir kıvılcım, bir erken uyanış bir vazgeçiş olsun yeterki! Reddet tüm yalancı emzikleri anne!
Tüm bahaneleri boşa çıkar ve uyan erkenden.
Haydi çocuklar diyerek, sokağa in!
Haydi namaza,
Şiire …
haydi masala.
Haydi İbrahime ve Yunus’a
Meryem oğlu İsa’ya!.
Adem babamıza
Kardeşlere ve Yusufa!
O şerefli kimliğimize,
sallallahu aleyhi veselleme..!
“Dua ederdi annem Ümmeti Muhammed çocuklarını içinde de benim çocuğumu koru diye. Yerimi annemin duasından öğrendim ben. “
Yeşil ışığın gözleri kapanmak üzere. Can havliyle gaz pedalına asılanlar, başlarını omuzlarına çekerek ışığın öte yakasına geçmeye gayret ediyor. Birbirine karışıyor kornalar. Camdan dışarı uzanıveriyor eller. Ardından yanan sarı ışığın hüzünden ziyade korkuyu çağrıştıran soğukluğu gözlere yansıyor. Nihayet korkulan başa geliyor. Beklemenin rengi, altmış-yetmiş saniyelik yerini alıyor. Kimi eller tespihle kimi eller pet şişeyle buluşuyor. Makyaj düzeltmek için yardıma çağrılan eller de var. Hepsinden daha fazla “akıllı cihazlara” dokunan eller…
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?
Bu mektupta kelamdan konuşalım dedim, kavramdan, anlamdan, bizi ilgilendiren en önemli konuların birinden yazayım istedim. Öyle ya, anlaşmak ancak ve ancak, anlamaya durmak, anlatmaya çalışmakla mümkündür, bunun için de söze/kelama ihtiyaç vardır. Gündemi dolduran konular bazen gönlü yoruyor ama daha sonraki mektuplara ertelemek doğru olur düşüncesi ile gündemden bahsetmeyip, kelam hakkında dile gelebilenleri yazayım istedim etraflıca olamasa bile…
Saatlerce masanın başında durdu, neden sonra sandalyeyi hızlıca çekti ve oturdu. Günlerdir elinden düşürmediği romana baktı. Bir bekleyiş ve umut ediş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi dedi mırıldanarak. Kitabı eline aldı ve bir süre evirip çevirdikten sonra “Ah Drago” dedi. “Ah Drago…” Kitabın adını ve yazarını ancak kendi duyabileceği bir ses tonuyla tekrarladı: “Tatar Çölü/Dino …
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Bir Annenin Rüyası
“Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.”
S.a.v.
Her çocuk tabii hilkat ile tertemiz yaratılır. İslam’ın aslıdır bu. Anasından doğduğu gibi yaşamaya devam edebilen her çocuk, müslüman olarak yaşar ve ölür. O nedenle ayrıca İslam fıtratı olarak belirtmek fıtratı tanımadığımızı gösterir. Zira İslam fıtratı diyecek olursak akabinde yahudi, hristiyan fıtratları da gündeme gelir ki bu fıtrat türlerini de kabul etmiş oluruz.
İslam neyse fıtrî olan da odur. Diğer inanç ve kültür grupları İslam’a yakın olabilirler belki fakat ortaklık ve aynîlik söz konusu değildir. Çünkü mutlak hakikat İslam’dır ve fıtrata kodlanmıştır. Bu bağlamda İslam ahlâkî bir öğreti değildir ve ortak kabullere de indirgenemez. Aksi halde bu insan fıtratına da zulüm olur.
Evrenin fıtratı ile insan fıtratı arasında kopmaz bir ilişki vardır. Fıtrat kelimesi göklerin ve yerin yaratılışı bağlamında kullanıldığı gibi insanın yaradılışında da kullanılır. Denizler ve gök, dağlar, yıldızlar ve tüm evren nasıl bir düzen ve denge ile kurulduysa insanın da bedeni ve ruhu aynı denge ile yaratılmıştır ve buna fıtrat yasası denmiştir.
Eşyanın ve tabiatın musahhar kılınmasının yanı sıra secde eder olması özellikle de temaşaya vesile kılınması fıtrat yasası gereğidir. Dolayısıyla insanın attığı her adımın da muhakkak bir karşılığı vardır. Mükelleftir insan. Her eyleminden sorumludur. Ayrıca insanoğlunun doğuştan getirdiği bir özellik olarak hem kendi fıtratını hem de eşyanın fıtratını bozmaya meyyaldir. Fesat ve tuğyan insanın sınırlılığını ve emanet bilincini unutmasının sonucu olarak ortaya çıkar ki insan neslinin helak olma sebebidir.
Anamızdan doğduğumuz gibi, tabiî fıtratımıza dönmemiz için arız olan tüm etkilerden, kabullerden, redlerden, toplumdan hatta eğitim adına takıldığımız bütün engellerden yüz çevirmeliyiz.
Fıtrat üzere yaratıldık ve bir anadan doğduk. Fakat artık çocuk değiliz!
İsmet Özel’in de dediği gibi
“Ben size artık çocuk olmadığınızı hatırlatmak istiyorum. Yemek bulduğunuzda hemen başına çöküp yemeden önce bir düşüneceksiniz. O yemeği yemenin neye mal olacağını hesap etmek akıllı bir yetişkinin ilk işi.”
Bize sunulan iyi şeylerin ne olduğunu ve karşılığında bizden ne istendiğini tartmadan yaşayamayız.
Tek başına tabiattaki nizamı inceleyen Hay bin Yakzan çocuk olmasına rağmen doğduğu gibi fıtratını korumayı başarmış ve daha yedi yaşında ölüm ile bağ kurarak hakikatin peşine düşmüştü. Ve on yaşında artık göğe hayran oluyor ve evren perdesini aralamaya başlıyordu. Aynı şekilde yedi yaşında çocuklarımızı namaza ısındırmak için çalışmamızı on yaşında kılabilecek hale getirmemizi tavsiye eden peygamberimiz fıtratı nasıl muhafaza edeceğimizi bize öğretirken , arızi etkilere karşı da uyanık olmamızı hatırlatıyor.
Ebeveynler olarak artık çocuk değiliz fakat bir çocuğun fıtratından yüz çevirmeye başladığını da göremiyoruz. Fıtratımızdan yüz çevirdikce çoğalan kabuller, yaratılış dengemizi alt üst ediyor. Bize iyi şeylerin sunulmasını bekliyoruz surekli ve her şeyi kabul edebilecek kıvama geliyoruz. Çocuk değiliz ama iyiyi ve kötüyü ayırt edemeyen ve sadece kendi çıkarlarını hedefleyen bir hayat yaşıyoruz. Kimse de artık sunulan seyleri kabul etmememizi, çünkü ‘iyi şeylerin yalnızca kazanılmış şeyler olduğunu, hazırda bulunmayacağını’ söylemiyor bize.
Bir nesil olarak helak oluyor, bir nesli helak ediyoruz. Oysa fıtratımızı korumak kadar aslî ve devredilemez bir görevimiz daha var ki o da neslimizi korumak, namazı yani salatı ve dik duruşu emretmek.
Evlerimizin de fıtratı vardır. Hatta sesi, kokusu, rengi… ev bir başlangıçtır aslında. Evden sokağa taşar ‘haydi namaza’ çağrısı. Başa dönmenin ya da olduğun yerde kalmanın anlamsız ve boş olduğu o anda
‘Başa dönemezsin
Ama dön’ çağrısı duyulur evden.
‘eve dön!
Kalbine dön!’
Ev bizi fıtratımıza döndürür.
-Şayet bir evimiz kaldıysa-
Yalnızca konakladığımız yabancı bir yer olmaya başladıysa ev, vicdanımızın sesi kalbimizden kesilerek duyulmaz olur. Kalpsiz evlerin hikayeleri yayılır şehre yavaş yavaş inen sis gibi.
Evin kalbi çocuk ise de fıtratı annedir. Uykusunda bile evladını koruyabilecek güce sahiptir çünkü o. Evin fıtrat yasasını belirler.
Düzen ve dengedir anne.
“Yer ve gök yeni bir dünyaydı benim için Annemin kucağı kocaman bir cihandı benim için”
Bu yazıya ilham veren satırlar Muhammed Ikbal’in BİR ANNENİN RÜYASI adlı şiir kitabından… Doğunun büyük düşünür ve şairi Allame Muhammed İkbal annenin çocuk için ilk yurt olduğunu söylüyor… Dünyaya yeni gelmiş daha konuşmayı bilmeyen bir bebeği evren hiç mi hiç ilgilendirmiyor ona göre zira bebeğin cihanı annesinin kucagıdır. Evet büyümeyle birlikte ayı ve yıldızları farkedecek , algıları gelişecektir fakat her birini annesinin göğünde görürse tanıyacaktır.
“Uzaklaşsın sayemde karanlıklar dünyadan
Aydınlansın her taraf parıltımla ey Rabbim”
Dua şiirinden de anlaşıldığı gibi İslam Dünyası’ nın geleceğinin teminatı çocuklardır Ikbal’e göre.
“Her hareketimde haz aldığım yeni bir nokta vardı
Dilim vardı ağzımda ama ondan anlamsız sesler çıkardı
Eğer bir sıkıntı ya da ağrı beni ağlatsa küçükken
Huzur bulurdum kapıda asılı, sallanan zilden”
Mısralarında ise bizim gördüğümüz her şeyin ve alışagelmiş olayların bile çocukluk yurdunda bambaşka ve hayret verici anlamlara dönüşebildiğini gösteriyor bize. Kapıda öylesine asılı duran zil, çocuğa göre ağrısını unutturacak kadar yeni ve keşfedilmeye değer. O halde çocuklara hangi amaca göre tasarlandığını bile bilmediğimiz oyuncakları alarak zulmetmekten kaçmalıyız. Onlar bir dalı su birikintisine bırakırken, okyanusları hayal ederler… bir yaprak düşse avuçlarına ağacın sesini duyarlar.
Fakat çocukluk başkenti yoksa o yurt işgalden kurtulmaz. Tehdit ve saldırılara karşı kendimizi korumayı ilk çocukluk başkentinde öğrenebiliriz çünkü. Korku ve zaaflarımızı saklamak yerine tüm saflığı ile anne ya da babamıza anlattığımız yerdir çocukluk başkenti.
“Ne güzeldi, saatlerce aya bakıp durmak
Parça parça bulutlar arasından sessizce süzülüşüne dalmak.
Onun dağ ve kırlardan haber alması ile ilgili sorularıma
Şaşırırdım annemin yalancıktan verdiği cevapları duyunca”
Büyük şair bu satırlarda da çocuğun dili ve aklı yettikçe sorular sorduğunu ve annesinin vereceği her cevaba nasıl inandığını hatta yalancıktan söylediklerine bile hayret ettiğini vurgulayarak dikkatimizi çocukluk başkentine tekrar çekmektedir.
Çocuğun ana dilini öğrenemediğimiz sürece çocukluk başkentini de kuramayız. Çocukluk başkentini biz mi kuracağız diye soracak olursanız, bunun cevabı evettir. Fakat bu sorudan önce kendimize asıl sormamız gereken soru ; kendi çocukluk başkentimizin nerede olduğudur?
“Toprağın karanlığında tohumu besleyen kim?
Denizin dalgalarında bulutu yükselten kim?
Burada Muhammed İkbal, çocukluk sorularını tekrar dile getirirken, öğretmenlere de şöyle seslenir ;
“Amaç eğer Bedahşan yakutunu eğitmekse
Yolunu şaşırmış güneş ışınları yaramaz işe.
Dünya geleneklerinin zincirine tutulmuş
Okul ve okulların koşuşturmasının faydası ne?
Dönemlerin önderliğini yapabilecek olanlar
Takılmışlar köhne fikirler peşine”
İkbal, bu şiirinde çocuk yetiştirmenin son derece katı ve işlemesi zor olan Bedahşan yakutuna benzetir ve yolunu kaybetmiş güneş ışınlarının hiçbir işe yaramayacağını söyler.
Hadis-i Şerife de dönecek olursak, fıtrat üzere doğan her çocuk yakuttur. Ve ancak yolunu kaybetmemiş olanlar ona şekil verebilirler. Kendi fıtratını da zararlı ışınlardan korumak için çaba gösteren, tehditlere karşı daima Rahman olan Allah’a sığınırken içindeki merhamet ışığını da ellerine bırakılmış yakuttan asla esirgemeyenler o güzelliği ortaya çıkarmaya vesile olabilir ancak. Elbette zordur güzel olan her şey. Ve asıl güzellik ahiret sahnesindeki güzelliktir.
Tüm gücümüzü toplayıp çocuklara seslenmeliyiz! Önce kendi mahzenimize inip, çocukluk fotoğrafımızı çıkarmalıyız tozlu sandıklardan. Çünkü şair İkbal’in de dediği gibi;
“Senin gönül aynan temizdi heveslerin tozundan!
Henüz iyiyi kötüyü ayıracak yaşta değilsin ama
Yaradanın sırrı senin gözlerinde ışıldamakta”
“Ey Fatıma ! Sen yüz akısın bu merhum ümmetin! “
vücudunun her bir zerresi masum ve pak senin!”
Allah yolunda kılıçsız ve zırhsız yaptığın bu cihat ne yüce!
Ikbal’e göre Fatıma’lar, Ali’ler, Enes’ler saklı evlerde.
Allah’ın evinin bir şubesi olabilir ona göre her ev.
Bir annenin kucağında şahlanabilir, millet!
Bir hareket, bir kıvılcım, bir erken uyanış bir vazgeçiş olsun yeterki! Reddet tüm yalancı emzikleri anne!
Tüm bahaneleri boşa çıkar ve uyan erkenden.
Haydi çocuklar diyerek, sokağa in!
Haydi namaza,
Şiire …
haydi masala.
Haydi İbrahime ve Yunus’a
Meryem oğlu İsa’ya!.
Adem babamıza
Kardeşlere ve Yusufa!
O şerefli kimliğimize,
sallallahu aleyhi veselleme..!
“Dua ederdi annem Ümmeti Muhammed çocuklarını içinde de benim çocuğumu koru diye. Yerimi annemin duasından öğrendim ben. “
Annenin duasıdır yakuta şekil verecek ışınlar.
Bir Annenin Rüyası ne ise çocuk odur.
Yazar
İlgili Yazılar
Kamlumbağa Hızına Ulaşmak
Yeşil ışığın gözleri kapanmak üzere. Can havliyle gaz pedalına asılanlar, başlarını omuzlarına çekerek ışığın öte yakasına geçmeye gayret ediyor. Birbirine karışıyor kornalar. Camdan dışarı uzanıveriyor eller. Ardından yanan sarı ışığın hüzünden ziyade korkuyu çağrıştıran soğukluğu gözlere yansıyor. Nihayet korkulan başa geliyor. Beklemenin rengi, altmış-yetmiş saniyelik yerini alıyor. Kimi eller tespihle kimi eller pet şişeyle buluşuyor. Makyaj düzeltmek için yardıma çağrılan eller de var. Hepsinden daha fazla “akıllı cihazlara” dokunan eller…
Değişmek mi Zor Değiştirmek mi? İmparatorlar Kulübü’nde Karakterli Olmayı Aramak
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?
Mektup II
Bu mektupta kelamdan konuşalım dedim, kavramdan, anlamdan, bizi ilgilendiren en önemli konuların birinden yazayım istedim. Öyle ya, anlaşmak ancak ve ancak, anlamaya durmak, anlatmaya çalışmakla mümkündür, bunun için de söze/kelama ihtiyaç vardır. Gündemi dolduran konular bazen gönlü yoruyor ama daha sonraki mektuplara ertelemek doğru olur düşüncesi ile gündemden bahsetmeyip, kelam hakkında dile gelebilenleri yazayım istedim etraflıca olamasa bile…
Sessizlik Öyküleri II.
Saatlerce masanın başında durdu, neden sonra sandalyeyi hızlıca çekti ve oturdu. Günlerdir elinden düşürmediği romana baktı. Bir bekleyiş ve umut ediş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi dedi mırıldanarak. Kitabı eline aldı ve bir süre evirip çevirdikten sonra “Ah Drago” dedi. “Ah Drago…” Kitabın adını ve yazarını ancak kendi duyabileceği bir ses tonuyla tekrarladı: “Tatar Çölü/Dino …
Mektup IV
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…