İslâm’ın son Rasûlü Muhammed a.s.’a gelmeye başlayan vahiy, sadece toplumun karanlıklara gömülmüş dimağlarını aydınlatmakla kalmadı; dönemin en popüler sanatı ve aynı zamanda ‘silahı’ olan şairi ve şiiri de etkileri. Aciz bıraktı, içeriğini şekillendirdi, dilin kavramlarını şekillendirdi vs..
Vahyin gelmeye başlamasıyla birlikte yirmi beş-otuz yıl gibi kısa bir sürede büyük ölçekli dini ve toplumsal değişim gösteren Arap toplumu, bu değişimlerin yanında yegâne kültürel fenomenleri olan şiir bazında da gözle görülür düzeyde bir değişim yaşamış, Cahiliye şiiri, yerine İslami motiflerle bezenmiş bir şiir bırakmıştır. Netice olarak İslamî şiirin devamı sayılan Emevi ve Abbasi şiiri Cahiliye şiiriyle boy ölçüşecek bir düzeye ulaşmıştır.
Mahmut Yavuz’la kitabı olan ‘kur’an ve şiir’i konuştuk.
Yavuz çalışmasının çerçevenibi şöyle ifade ediyor: ‘Cahiliyeden İslamî döneme geçişte Müslümanlaşma sürecine giren topluma paralel bir şekilde İslam’a giren kimi şairler de Müslüman olmaları esnasında Kur’an karşısında şiirlerinin almış olduğu pozisyon ve Kur’an’dan etkilenme derecesini ölçmeye çalıştık’.
Muhadram ve Muhadramlık nedir bu kitapla birlikte geliştirilen bir tez mi yoksa tarihi olarak ortak bir tanım mıdır?
Muhadram elbette klasik bir terimdir. Arap edebiyatı tarihine mahsus bir terim. Muhadram terimi iki ayrı alanda kullanılmaktadır. Birincisi siyerin konusu olarak Muhadram. Bu genel olarak Allah’ın Resulü aleyhisselam’dan önce yaşamış, İslam’ın gelişi ile beraber onu bir Resul olarak kabul etmiş ve İslam’a girmiş kimseler için kullanılır. Edebiyat Tarihi bakımından da şairler ile ilgilidir. Daha doğrusu yukarıdaki tanım neredeyse olduğu gibi bu şiirlere uyarlanmıştır. Yani hem Cahiliye Dönemi’nde şiir söylemiş hem de Müslüman olduktan sonra şiir söylemeye devam etmiş kişiler için genel bir şekilde kullanılır. Edebiyat tarihçilerinin Muhadramlık için şart koştukları Müslüman olmak ne yazık ki nesnel bir kural değildir. Aşırı bir etki altında olmanın gerilimi ile yapılmış bir tanımdır. Kur’an ve Şiirde esas olarak tartıştığımız konulardan bir tanesi de bu sorundur. Çünkü şair, şiirinden ötürü edebiyat tarihinin ilgi odağındadır. Onun kişisel zevkleri, anlayış ve inançları, tavır ve tutumları şiirine yansımadığı sürece herhangi bir insanınki gibi biyografik bir özellik arz eder. Şiirine yansıdığı andan itibaren de edebiyatın ve edebiyat tarihinin konusu haline gelir. Bu tanımda tam olarak bu nokta göz ardı edilmiştir. Bunun göz ardı edilmesi, şairleri dolayısıyla şiirin doğru konumlandırılmaması sorununa yol açmıştır. Halbuki Arap Edebiyat tarihinde Cahiliye Dönemi’nde şiir inşâd edip (söyleyip) İslami Dönemde şiir ile ilişkileri bakımından şairler üçe ayrılmaktadırlar.
Birincisi: Cahiliye döneminde şiir söylediği gibi Müslüman olduktan sonra şiir söylemeye devam eden şairler. Hassan bin Sabit ve Kab Bin Malik gibi.
İkincisi: Cahiliye Dönemi’nde şiir söyleyip İslami Dönemde şiir söylemekten vazgeçen şairler. Lebid bin Rebia gibi.
Üçüncüsü: Hem Cahiliye hem de İslami Dönemde şiir söylediği; Müslüman olanlara oranla şiiri çok güçlü bir şekilde Kur’an’dan etkilendiği halde Müslüman olmayan şairler. El-A’şa gibi.
Hemen şunu belirtelim ki ikinci ve üçüncü grup ile ilgili elimizde sadece birer tane şair vardır. Belki denebilir ki madem bu böyledir o halde bunları neden birer grup olarak sayıyoruz? Çünkü bu her iki şair aynı zamanda muallakat sahibi şairlerdir. Bu özelliklerinden dolayı bunları göz ardı etmek Arap Edebiyat tarihinin şiire atfettiği derin anlamdan ötürü değerlendirmelerimiz de bizi çok yanlış sonuçlara götürecektir.
Kur’an’a şiirsel ve fonetik bakışın bugünkü durumu nedir? Kuran’ın Cahiliyeye meydan okuyan yönüne bugün nasıl bakılmaktadır? Ayrıca bugün yapılan meal ve çeşitli Kur’an çevirileri bu konunun neresinde konumlanmaktadır?
Bu gerçekten orijinal bir soru. Daha önce pek tartışıldığını sanmıyorum. Tartışılmamış olması, aslında son yüz yılda bu konu ile ilgilenilmediği anlamına da geliyor. Dahası, bu konunun başka bir yönü daha vardır ki, Kuran’ın meydan okuyuşu tarihi süreç içerisinde nedense Resulallah aleyhisselam’ın dönemine mahsus bir durummuş gibi algılanmıştır. Tam olarak böyle mi olmalıydı? Doğrusunu söylemek gerekirse Kuran-ı Kerim’de sözünü ettiğiniz meydan okumaların Kuran’ın nazil olduğu dönem ile sınırlı olmadığını dahası o dönem ile sınırlı olduğunu ifade eden herhangi bir Kurani kayıtla karşılaşmamaktayız. Bunun anlamı o meydan okuyuşun zamanlar üstü bir nitelik taşıdığını teslim etmeniz gerekir.
Sorunuzun Kuran’a şiirsel ve fonetik bakışın bugünkü durumu kısmına gelince belki şunları söylemek mümkündür: Ne bugün ne de geçmişte, Kuran’ın şiir ile kıyaslanması ve bu iki unsurun karşı karşıya getirilmesinden hep sakınılmıştır. Nedeni kitapta da uzun uzadıya izah etmeye çalıştığımız gibi bellidir. Malum olduğu üzere Kuran-ı Kerim’in 26. suresi Şuara Suresi’dir. Bu surei celilenin son üç ayeti kerimesi şiir ile değil, şairlerle ilgilidir. Orada “şairlerin derin bir sapıklık içerisinde olduklarından” söz edilir. Tarihsel olarak şairin toplum içerisindeki konumuna baktığımızda şairin sahip olduğu şiir yeteneğini, Resulullah aleyhisselam’ın Mekkelilere tebliğ ettiği vahye bir alternatif olarak toplumun önüne koyduklarını görüyoruz. Ayrıca şiirin toplum inancındaki cinlerle olan ilişkili boyutuna şimdilik girmeyelim. Sadece Cin suresinin 5. ayeti kerimesinin bu konudan söz ettiğini belirtmek ile yetinelim. Şairin şiire yüklemiş olduğu bu aşırı anlam dolayımından ötürü şair kendisini Peygamber aleyhisselam’ın “gaipten haber” verme yönüne bir alternatif olarak sunmuştur. İşte Kur’an Cahiliye şairlerini “ğâvûn” kimselerin yani hayal kırıklığına uğramış sapkın kimselerin arkalarına düştüğü liderler şeklinde göstermektedir. Şuara Suresinin 221. ayeti kerimesi, “Şeytanların kimlere ineceğini size haber vereyim mi?” diyerek şairin, şiir adı altında toplumu arkasından sürükleyerek “hayal kırıklığına uğratıp saptırdıklarını” ifade eder.
Soruya dönecek olursak bütün bu nedenlerden dolayı Kuran-ı Kerim’in kaynağının direkt Rabbülâlemin’in vahyi olduğunu hiçbir şaibeye mahal bırakmayacak şekilde ifade ettikten sonra şu ince ayrıntıya dikkat etmemiz gereki: Mekke gibi şiir ile yoğrulmuş bir topluma nazil olan bu Kerim ve cömert kitap, takdir edilmesi gerekir ki bir kenara koydurduğu şiirin topluma hissettirdiği şiirsel zevki, yine Kur’an bizzat kendisi aynı topluma tattırmıştır. Fakat ne yazık ki işin bu yönüne yukarıda uzun uzadıya açıklamaya çalıştığımız nedenden dolayı ne yazık ki pek kimse eğilmemiştir. Daha çok Kur’an’ın edebi yönü ile ilgili diğer İslami ilimlerle kıyaslanmayacak düzeyde bir ilgisizlikle, “bu da işin ekstrası olsun” kabilinden, zayıf, belirsiz bir ilgi ile ortaya konmuştur.
Estetiğin bir konusu olarak düşünebileceğimiz Kur’an’ın fonetik boyutu ise, neredeyse her zaman ve her dönemde çok uzak, flu, belirsiz genellemelerle dile getirilmiştir. Hatta denebilir ki standart olarak “Kuran’ın sesi çok tatlı, kulağa çok hoş gelir” gibi birkaç süslü cümleden öteye geçmemiş; derli toplu bir analiz konusu şeklinde incelenmemiştir. Bu söylediklerimize karşılık muhtemelen tecvit ilmi ileri sürülecektir ki, biz bundan söz etmiyoruz. Çok daha başka bir şey: Kur’an’ın ses ve anlam ilişkisi bağlamında bir icaz ve düzenden söz ediyoruz.
Sorunun üçüncü kısmı olan “bugün yapılan meal ve çeşitli Kur’an çevirilerinin, bu konunun neresinde konumlandığına” gelince; kanaatimizce Türkçe açısından bu çok lüks bir soru olarak durmaktadır. Çünkü meallerin Kur’an’ın şiirselliğini yansıtmaları bir kenara, ilk elden, bunların kalbe ve bilince hitap edebildiğini dahi ne yazık ki neredeyse konuşamıyoruz.
İslami şiir diye bir ortak adlandırmadan söz etmemiz mümkün müdür? Eğer mümkünse Mevdudi’nin de tanımlamasından hareketle bunun sınırları veya çerçevesi nedir veya İslami şiir tanımlamasından murat nedir?
Mevdudi şiirin İslâmîliği için bilindik ahlaki bir çerçeve çiziyor. Mevdudi’nin aslında çizdiği çerçeve sadece şiir için değil bütün insani, zihinsel sanatsal, üretimler için de geçerlidir.
Örneğin İslami ilkelere aykırı olmayacak, haramları övmeyecek, kimseye hakaret etmeyecek bir içerikten söz etmektedir.
Sadrul İslam’da yani İslam’ın ilk yıllarında/yüzyılında İslami şiirin temel konuları, İslam’ın tebliğ edilmesini merkeze alan bir içerik taşırdı. Yanı sıra bu kadar net bir taktik ve -eğer İslam’ın tebliğini ideolojik bir durum olarak değerlendirecek- şiir, siyasi bir içerik taşıyordu diyebiliriz. Bunun bir de toplumun ıslahına bakan bir yönü vardı. Bu toplamdan bakıldığında İslam’da şiir, siyasal ve toplumsal bir rol üstlenmişti. Hâlbuki adeta mercek ile büyütülmüş bu projeksiyondan uzaklaşarak, hayatın ortalama doğasından şiirin İslamiliğine baktığımızda, İslami şiirin standart bir tanımını yapmak yerine, belki daha uygun gelebilecek “eşyada asl olan ibahadır” temel ilkesi ile evrensel bir çerçeve çizilebilir. Buradan hareketle denebilir ki; günümüz için bile “İslami şiir” tanımlaması politik ve ideolojik bir tanımlamadır. Bu, akmakta olan bir dereden su içerken, içme eylemimizi bir şekilde ille de bir tanımlama çabasına girişmeye benziyor. Böyle bir tanımlamaya girişmek, hayatı ve eşyayı durduk yerde gereksiz bir şekilde kategorize ekmekten başka bir işe yaramaz. “Müslümanların deresi, kâfirlerin suyu; Müslümanların koyunu, keçisi, gayrimüslimlerin kedisi, köpeği” gibi acayip bir zeminde ve bağlamda konuyu durduk yere tanımlamaya benzer. Çünkü şiir; ağlamak ve gülmek gibi rengi olmayan, hayatın ve varlığın her yönüne bakan, insanın doğal varlığı ile bütünleşik sanatsal bir faaliyettir. Bu yönüyle şiirin bir rengi olamaz ama Müslümanın sınırları olur. Şair, Müslüman olduğu için diğer bütün faaliyetlerinde gösterdiği ahlaki ve tevhidi hassasiyeti, ortaya koyduğu şiirinde de aynı nezaketle gösterir. Bu şiirden ötürü değil, şairin İslami ve ahlaki kimliğinden ötürü böyledir. Belki tam bu noktada; Müslüman bir şahsiyetin/şairin yazmış olduğu şiirin, Müslüman olmayan şairlerin gayri ahlakiliğinden farklılıklar gösterecektir. Bu sınır farkı da sanırım sorunuzun cevabı olmaya yeterlidir.
İslam’ın yayılmasında şiirin nasıl bir rolünden söz edebiliriz?
İslam’ın Hicaz’da yayılmasında şiirin rolünden söz edilebilir. Hicaz’da ve Resulullah Aleyhisselam’ın yaşadığı dönemde… Bununla ilgili çok ciddi kanıtlar vardır. Yani şiirin siyasal bir işlevi yerine getirerek hem savaş meydanında hem de karşılıklı cedelleşmelerde Müslüman şairlerin İslam’ı savunmak amacıyla savaşçı gibi öne çıktıklarını biliyoruz. Hatta Resulullah’ın şairi unvanını Hassan bin Sabit tam olarak böyle bir ortamda almıştır. Resulullah Aleyhisselam’ın teşvik ve duasıyla… Fakat sonraki yüzyıllarda Hicaz’ın dışında Arap olmayanlarla yapılan savaşlarda belki sadece Müslüman savaşçıları cesaretlendirmek için tabii ki yine şiirin gücünden hayli istifade edilmiştir. Şiirin bu manada dolaylı bir rol oynadığını görüyoruz.
Mekke müşriklerinin dinlerken kendilerinde büyük heyecanlar yaratan surelerin, bugün biz Müslümanlardaki tesiri neden bir tepkisizlik düzeyinde?
Bunun daha çok teknik nedenleri olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce Aziz Kur’an Arapça nazil olmuş bir kitaptır. Biz de Arap değiliz. Sohbetin başında sizin sorduğunuz “Kur’an’ın şiirsel ve fonetik boyutunu” hatırlayarak belirtmeliyiz ki; Kuran-ı Kerim bir yandan bir anlamı ifade ederken, diğer yandan da insan ruhuyla, adeta bütün dokusuyla ve boyutlarıyla şiirsel ve müzikal irtibatlar kurarak o anlamları dile getirirdi. Bu, bir Arap için çok sarsıcı idi. Sarsıcı olabilmesi için ilgili kişinin Müslüman olması tabii ki gerekmiyordu. Arap ve insan olması yetiyordu. İnsan olması hasebiyle, kendisine Arapça hitap eden o metni iliklerine kadar hissediyordu. Bugün bizim Kuran-ı Kerim ile olan ilişkimiz ise, sadece anlam/a katmanı üzerinden gerçekleşiyor. Fakat bir Arabın ruhu ile irtibat kuran o muhteşem Kur’ani enstrümanlar, Türkçe meal ve tefsirlere yansıtılamadığı için, ruh ve vicdanımızda o sarsıcı patlamalar doğal olarak gerçekleşmemektedir. Yani dönemin bir müşrik Mekke insanının hissiyatını duyamıyoruz diye kendimizi paralamanın haklı bir gerekçesi yoktur. Fakat nedense kendimizi kınayıp eleştiren böyle yaygın bir söylem vardır. Bu adil bir yaklaşım değildir. Bu yüzden kendimize de daha fazla haksızlık edip kendimizi hırpalamayalım. Bundan başka Kuran-ı Kerim’den edindiğimiz anlamlardan etkilenip etkilenmemek her kişinin kalbi olgunluk ve marifetleri ile alakalıdır.
Bildiğim kadarıyla siz de şiir ile yakından ilgilisiniz şiire bakışınız ve şiirin hayatımızdaki yeri nedir?
Şairin dediği gibi “nice kara sıfatları üstüme alarak” çocukluğumdan bugüne kadar yakamı şiirden hiç kurtaramadım. Okuyorum ve yazıyorum. Çünkü şiir insani bir durumdur ve sanırım bütün insani damarları besleyen, insan olağanlığının çok üstünde bir imkândır. Yani olağan dışıdır ve büyük bir nimettir. Yükü de bir o kadar ağırdır… Yakın zamanda şairin zihinsel serüvenini; şairin zihin haritasının nasıl biçimlendiğini uzun uzadıya yazmıştım. Bir de bunun şaire çıkardığı maliyeti… Necip Fazıl, poetikasında “anladım ki şiir Allah’ı aramakmış” der. Şiire bakışımı bu kadar düz ve birdenbire Allah’a bağlayarak ifade etmem gerekir mi bilemiyorum ama Sezai Karakoç’un, Âdem empatisi ile Allah Teâlâ’ya hitaben “Senin kalbinden sürgün oldum İlkin” diye hayıflanması, şiirin Sezai Karakoç’un neresinde durduğunu çok iyi betimleyen bir mısradır. Her şairin çeşitli alanlarla ilgili ve hayatın çeşitli boyutlarıyla ilişkili olarak sergilediği, tanımlamaya çalıştığı, nüfuz etmeye uğraştığı, bir ressam gibi bin bir tasvire girişip, adeta hayatın ilmeklerini, kelime ve imgeleri ile dokuduğu, kişiliği haline gelen edebi ve sanatsal bir duruşu vardır. Ya Nasip!.. Her şair verdiği emek kadar kelimelerden ve şiirden nasiplenir… İyi bir şiirin belki kriterlerinden sayabileceğimiz yönlerinden biri de aykırı ve uyumsuz, sıra dışı bir zihne sahip olmaktır. Böyle bir zihnin sosyal faturası yüksektir ve fakat doğurduğu şiirin niteliği de genellikle daha iyi olur. Buradan bakınca çok da uyumsuz olduğum söylenemez. Bu çok iyi bir şiire sahip olmadığım anlamına da gelebilir mi acaba? :)) İşin şakası bir yana, şiirin günlük hayatta ve toplumsal planda doğurduğu maliyeti ve faturayı ödediğimi söyleyebilirim ama bu işin cezai yönü…
Muhtemelen siz bu soruyu daha çok anlama serüvenim ile ilişkili olarak sordunuz. Bu açıdan söyleyecek olursam şiir, anlamayı ve kavrayışı derinleştirip berraklaştıran, insanın sezgisel yönünü ciddi manada güçlendiren bir özelliğe sahiptir. Farklı perspektifler sunar insana. Çeşitli yerlerden bakmayı öğretir. Kendisi sıradışı olduğu kadar sahibine sıradışı olmayı öğütler. Bu yönüyle şiir hem cesur hem de gaddardır ve asla sıraya girmene izin vermez. Bu yüzden şair her zaman marjinaldir.
Bir de şiirin hayatımdaki yerini sordunuz. Evet, şiirin bu yönünden etkilenip istifade ettiğim doğrudur. Tabir caizse ruhumun dokusu, beyin haritam, zihnim şiirsiz bir hayat kabul edemez…
Kur’an’ın Cahiliye şiirine etki edip onu dönüştürdüğü tezi üzerinden soracak olursam, böyle bir durum varken Kur’an tefsiri için Cahiliye dil ve edebiyatına yapılan atıfları nasıl değerlendirebiliriz?
Evet doğrudur. Kur’an-ı Kerim Cahiliye toplumunu; hayata bakışıyla, algısıyla, değer yargılarıyla, sosyal yaşantısıyla ve söylenebilecek daha pek çok yönüyle değiştirmiştir. Şiiri adeta bir tapınma aracı olarak gören bir toplumun yüzünü şiirden kendine çevirmiştir. Mesela, Cahiliye toplumunun edebi zevkini değiştirmiştir. Bu soruyu, çelişki varmış gibi sormanızın temelinde sanırım toplumsal hafızamızda Cahiliye kavramının topyekûn negatif bir içerik taşıması ile ilgilidir. Fakat bu doğru bir tutum mudur? Tıpkı Cahiliye dendiğinde o dönemde yaşayan insanların bilgiden ve zekâdan nasip almamış; günümüz Türkçesinde kullanılan “cahil insan” örneğindeki anlamıyla anlaşılması gibi… Hâlbuki dönemin insanları hakkında böyle bir kanaat taşımak doğru değildir. Eğer “Cahiliye insanı” hiçbir şey bilmez anlamında olsaydı, her şeyden önce bir toplum olamazlardı. Yanı sıra, Cahiliye şiirinin hem içerik hem de estetik boyutu kendisinden sonraki yüzyıllarda hem Arap şiiriyle hem de başka medeniyetlerin şiiri ile ciddi manada boy ölçüşebilecek bir niteliğe sahip idi. Buradan bakınca toplumsal hafızamızdaki bu algının ne kadar arızalı olduğu görülecektir. Yani’si şudur: Cahiliye denince her şeyi ile reddedilmesi gereken bir dönemden söz etmiyoruz. Nitekim Allah’ın Resulü Aleyhisselam Kâbe ile ilgili geleneklerin neredeyse hiçbirini kaldırmamıştır. Aksine sadece ahlak ve Tevhide aykırı yönleri düzeltmiştir. Mekke’nin fethinde bile Kâbe’nin anahtarının elinde bulunduğu Müslüman olmayan ve bakıcı olan Osman bin Talha’dan anahtarı almamıştır. Hz Ali’nin teklifi ile Peygamber Efendimiz anahtarı amcası Abbas’a verince, Nisa Suresi 58. ayeti kerimesi iner ve “emaneti ehline veriniz” der. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz anahtarı henüz Müslüman olmayan Osman bin Talha’ya geri verir ve şöyle der: “Ey Osman işte Kâbe’nin anahtarı. Bugün iyilik ve vefa günüdür. Sen Cahiliye zamanında bu vazifeyi layıkıyla yaptın, inanıyorum ki şimdi daha güzel şekilde yaparsın” buyurdular ve anahtarı herkesin huzurunda yine Osman’a iade ettiler. Bu bile Cahiliyeye dair yanlış algılamamız ile ilgili ciddi bir düzeltmedir.
Bu algı düzeltmesi ile ilgili nottan sonra şunu belirtmeliyim: Aziz Kur’an Cahiliye halkının konuştuğu kelimelerle ve dille nazil oldu. O insanların kullanmış olduğu anlamlarda o kelimeleri kullandı. Dolayısıyla dil bakımından Kuran’ı anlamanın temel yolu, Cahiliye dönemi Hicazlıların kullanmış oldukları kelimeleri, bütün anlamlarıyla öğrenmekten geçer. Bu yüzden örneğin en büyük ve ilk müfessiri olarak kabul edilen İbni Abbas’ın sahabelere Kur’an-ı Kerim’de geçen pek çok kelimenin Cahiliye Dönemindeki sözlük anlamlarını vererek danışmanlık yaptığını görüyoruz. Hicri 170’li yıllarda vefat eden Ebu Zeyd el Ensari’nin bir kabilenin dilinde Yağmur ile ilgili kelimeleri topladığı “Kitabul-Matar” adında bir sözlük yazdığını görüyoruz. Bu kitapta, sadece bir kabilenin yöresel olarak yağmur, kar ve dolu ile ilgili 183 kelime kullandığını görüyoruz. O sözlüğü incelediğimizde Kur’an-ı Kerim’de yağmur ile ilgili pek çok kelimenin geçtiğini görüyoruz. Muhtemeldir ki Ebu Zeyd El-Ensari’yi bu araştırmaya sevk eden temel saiklerden biri de Kur’an’ın anlaşılması kaygısı idi. Yine Arap dilinin kurucularından 379’da vefat eden Abdülkahir Cürcani Delailül İcaz isimli eserinde kaynak olarak Cahiliye şiirini kullandığını ve bu münasebetle başta tefsirciler olmak üzere pek çok hadisçi ve fıkıhçının hışmına uğradığını görüyoruz. Cürcani kitabın 70’li sayfalarına kadar sürekli kendini savunarak “eğer Cahiliye şiirinden istifade eksilmeyecekse, ne Arap dilinin anlaşılıp inşa olabileceğini ne de Kur’an’ın anlaşılabileceğini” çok açık seçik bir şekilde dile getiriyor. Bununla da yetinmeyerek “Cahiliye döneminde kullanılan kelimelerin anlamlarını bilmeden Kur’an tefsirini yapmanın büyük bir zulüm olduğunu ve bunu yapan kimselerin cehaletlerinin kendileri ile sınırlı kalmayıp ne yazık ki bunu topluma da yansıttıklarını” büyük bir hayıflanma duygusu ile dile getirir. Buradan bakınca, sizin belki çelişki gibi gördüğünüz Cahiliye dil ve edebiyatının Kur’an’ın anlaşılmasında kullanılmasının, Cürcani gibi büyük otoritelerin perspektifinden bir zorunluluk olduğunu görüyoruz.
Cahiliye Dönemindeki kadına olan bakışı göz önünde bulundurursak kadının şiirle arası nasıldır ve İslam’dan sonra nasıl olmuştur?
Peşinen belirtelim ki bu sorunun cevabı bir alan araştırmasını gerektirir. Fakat bir takım genellemeler yaparak yine de bir fikir sahibi olabileceğimizi düşünüyorum: Cahiliye insanının günlük hayatında şiir daha önce de çeşitli vesilelerle yukarıda ifade ettiğimiz gibi hayatın bütün dokusunda soluk alıp veren bir gerçekliğe sahipti. Devesine binip geceli-gündüzlü çöl yolculuğunu yapan bedevi, yalnızlığını; herhangi bir Arap şairinin, devenin aruza uygun adımlarıyla biçimlenen ritminde bir ezgi ile gideriyordu. Günlük işlerini yapan, çocuğunu uyutan hem bedevi hem hadari (yerleşik) kadın yine benzer bir aruz vezni ile çoğunlukla da kendi kabilesinin şairlerinden birinin şiirini terennüm ediyordu. Hayat, şiir ve müzik böyle iç içe idi. Başka bir ifade ile herkes kendi çapında küçük de olsa bir şair idi. Dolayısıyla -pek çok alanda olduğu halde- toplumun, kadını bu atmosferden arındırıp izole etmesi hiç gerekmemiştir. Yani kadının Cahiliyede değersiz olması, şiirden uzak tutulması anlamına gelmiyordu. Tıpkı değersizdir diye nefes almaması gerektiğini düşünmemeleri gibi…
İslam ile beraber şiir sadece kadının değil bütün toplumun gündeminden düşmüştür. Bırakın şiiri, rivayetlerde geçtiği üzere Hazreti Ömer hadis rivayetini bile yasaklamamış olsa bile çok ağır şartlara ve kimi zaman müeyyidelere bağlamıştır.
Hz Ayşe’nin Ömer’in bu hadis sansürü ile ilgili bir serzenişi vardır. Şöyle der Ayşe annemiz: “Ömer’in elinden illallah ettik. Elinden gelse Resulullah’ın hatırasından bile söz etmeyi bize yasaklayacak“. Sadece Hazreti Ömer döneminde değil bir genelleme ile diyebiliriz ki dört halife dönemindeki ilk 40 yılda Hadis’in rivayet edilmesi pek sempati ile karşılanmamıştır. Nedenine gelince; insanların ilgisi Kur’an’ı okuyup anlamaktan başka bir şeye yönelmesin diyedir. Şimdi düşünün, Kur’an’dan ötürü hadislere sansür uygulanıyorsa, Cahiliye döneminde olduğu gibi şiir meclislerini tertip etmenin nasıl karşılanabileceğini varın siz tahmin edin… Çünkü şiir meclisi demek direkt eğlence partisi kurmak demek idi. Nitekim Emeviler döneminden itibaren tıpkı Cahiliyede olduğu gibi şiir, müzik, kadın ve içki dörtlemesi alıp başını gidiyordu… İsfahani, el-Ağani isimli 25 ciltlik eserinde yüzlerce kadın ve erkek şarkıcının biyografisini verir. Şiirlerinden örnekler sunar. Dolayısıyla Sadrul İslam’dan sonra Abid Cabiri’nin Arap Aklının Oluşumu kitabının hemen girişinde Cahiliyenin tanımını yaparken belirttiği gibi: “Fi zamandan başlayıp Sadrul İslam ile kesintiye uğrayan ve Emevilerle zirveye ulaşıp tamamlanan dönem”de her ne olduysa; sonraki dönemde daha profesyonel ve üstün bir zeka ve birikim ile cahiliye kendini Müslüman toplumda ağır ağır hissettirerek varlığını sürdürmüştür. Bundan herkes kadar kadın da nasibini almıştır.
Şimdi sene 2020. Müslüman bir toplum iddiasıyla bugün yaşadığımız realitenin mesela Hazreti Ömer’in perspektifinden bakacak olursak adı nedir?
Allah Kur’an’ın şiir olmadığı hususunda neden bu kadar ısrar etmektedir?
Bu sorunun bir yönünü yukarıda uzaktan konuşur gibi olduk. Aslında şairi konuşurken bu soruyu sormasaydınız bence konu eksik kalırdı. Bu yüzden bu soruyu sorduğunuz için teşekkür ederim. Kur’an’ın şiir ile olan sorunu şair ile olan sorununa benzerdir. Kur’an şiir değildir. Çünkü şiir insan kaynaklı bir üretimdir ve Allah Teâla da Kur’an şiir değildir yani beşeri bir üretim değildir demek istiyor.
Bunda anlaşılmayacak bir şey olmamasına rağmen, Kuran’la şiir yan yana geldiğinde garip bir yanılgıya düşüyoruz. Kur’an’ın şiire karşı olduğu yanılgısı. Hâlbuki Kuran-ı Kerim örneğin Yasin suresinin 69. ayeti kerimesinde şöyle der:
“Biz ona (Muhammed’e) şiir öğretmedik, (şiir) ona yakışmaz da. O(navahyedilen) sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.“
Dikkat edilirse burada önce Kur’an’ın şiir olmadığı daha sonra da Kur’an’ın ne olduğu ifade ediliyor. Yani konu şiir değil; konu Kur’an’ın ne olmadığı ve ne olduğudur. Ama pek çok durumda olduğu gibi burada da Kur’an’ın şiire karşı olduğu sonucunu çok garip bir şekilde çıkarsamışızdır. Hâlbuki Allah Resulü Aleyhisselam’ın hayatına baktığımızda daha önce de ifade ettiğimiz gibi şair olarak Hassan bin Sabit’in, İslam’ı müşrik şairlere karşı savunmasını istemiş ve kendisine dua etmiştir demiştik. Yanı sıra, “şiirin bir kısmının hikmet olduğunu” da belirtmiştir. Allah’ın Resulü Aleyhisselam Kuran-ı Kerim’in bir isminin “Hakim” olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Belki de Allah’ın Resulü Aleyhisselam’ın bunu göz önünde bulundurmamızı isteyerek Kur’an’ı anlamanın bir biçimi olarak, şiirin bu manada bir sonuç olduğunu ifade etmiş de olabilirler.
Sonuç olarak şunu belirtmeliyim ki; Kuran’ı ve Şuara Suresini bir kılıç gibi kullanarak, şiirin tepesine binmekten vazgeçmeliyiz artık vesselam…
Yine ideoloji, gerek temayı gerekse olay örgüsünü genellikle hedeflenen amaç doğrultusunda şekillendirir, belli olaylara odaklar. Mesaja/amaca odaklandığı için olayların çeşitliliğini ve akışını sınırlandırmak zorunda kalır. İdeolojik çatışmaları belirli bir zeminde tutma zorunluluğu ise olayların, hikâyenin ilerleyişini etkiler.
Fütürizm, gelecek kehanetlerinden çok daha fazlası ama gaybın bilgisi de değil. Belirsizliklerden, hayallerden, planlardan, programlardan, reklamlardan ilâ-âhir geleceğe dair her şeyden beslenen bir çalışma alanı. Peki, Fütürizm; bilim kurgu, ütopya ve distopyalar arasına sıkışmış çağdaş tahakküm araçlarından biri mi yoksa kaçırdığımız dünya gerçeklerinden biri mi? Fütürizm ile insanın, Müslümanın ve insanlığın ilişkisi nedir? Gelecekte nasıl bir dünya bizi bekliyor veya insanlar dünyaya nasıl bir gelecek sunmaya hazırlanıyor?
Cemâleddîn Efgânî çokça yanlış tanınan, çokça eleştirilen, çokça istismar edilen, çokça konuşulup/tartışılan ve belki de çok az anlaşılan bir isim. Son yüzyıllarda İslam Dünyasında hatta Dünyada bu kadar etkili olmuş ikinci bir isim bulmak gerçekten zor. Kim olduğu? Amacının ne olduğu? Neler yaptığı? Kimleri etkilediği? Nelere neden olduğu? Neler düşündüğü bu kadar önemli olup da bu kadar az anlaşılan ve tanınılmayan başka ikinci bir isim bulmak da gerçekten zor. Yunus Polat’ın çok titiz bir şekilde yüksek lisans tezi için yazdığı “Cemâleddîn Efgânî’nin etkileri ve hakkındaki tartışmalar” çalışmasını röportajımızda cevapladığı sorular ile bizler için adeta özetledi.
Değerler eğitimi, değerlerin öğretimi ile ilgili yapılan tüm etkinlikler şeklinde tanımlanabilir. Hayatımızda bizleri yönlendiren pek çok değer türü vardır. ‘Değerlerin öğretiminde edebiyatın, bilhassa çocuk edebiyatının işlevi nedir?’, ‘Edebi eserler değerleri nasıl öğretir?’, ‘Değerlerin öğretiminde yazarların sorumluluğu var mıdır?’, ‘Edebiyatın değerleri öğretmek gibi bir maksadı var mıdır?
Mahmut Yavuz’la Kuran ve Şiir Kitabı Üzerine
İslâm’ın son Rasûlü Muhammed a.s.’a gelmeye başlayan vahiy, sadece toplumun karanlıklara gömülmüş dimağlarını aydınlatmakla kalmadı; dönemin en popüler sanatı ve aynı zamanda ‘silahı’ olan şairi ve şiiri de etkileri. Aciz bıraktı, içeriğini şekillendirdi, dilin kavramlarını şekillendirdi vs..
Vahyin gelmeye başlamasıyla birlikte yirmi beş-otuz yıl gibi kısa bir sürede büyük ölçekli dini ve toplumsal değişim gösteren Arap toplumu, bu değişimlerin yanında yegâne kültürel fenomenleri olan şiir bazında da gözle görülür düzeyde bir değişim yaşamış, Cahiliye şiiri, yerine İslami motiflerle bezenmiş bir şiir bırakmıştır. Netice olarak İslamî şiirin devamı sayılan Emevi ve Abbasi şiiri Cahiliye şiiriyle boy ölçüşecek bir düzeye ulaşmıştır.
Mahmut Yavuz’la kitabı olan ‘kur’an ve şiir’i konuştuk.
Yavuz çalışmasının çerçevenibi şöyle ifade ediyor: ‘Cahiliyeden İslamî döneme geçişte Müslümanlaşma sürecine giren topluma paralel bir şekilde İslam’a giren kimi şairler de Müslüman olmaları esnasında Kur’an karşısında şiirlerinin almış olduğu pozisyon ve Kur’an’dan etkilenme derecesini ölçmeye çalıştık’.
Muhadram ve Muhadramlık nedir bu kitapla birlikte geliştirilen bir tez mi yoksa tarihi olarak ortak bir tanım mıdır?
Muhadram elbette klasik bir terimdir. Arap edebiyatı tarihine mahsus bir terim. Muhadram terimi iki ayrı alanda kullanılmaktadır. Birincisi siyerin konusu olarak Muhadram. Bu genel olarak Allah’ın Resulü aleyhisselam’dan önce yaşamış, İslam’ın gelişi ile beraber onu bir Resul olarak kabul etmiş ve İslam’a girmiş kimseler için kullanılır. Edebiyat Tarihi bakımından da şairler ile ilgilidir. Daha doğrusu yukarıdaki tanım neredeyse olduğu gibi bu şiirlere uyarlanmıştır. Yani hem Cahiliye Dönemi’nde şiir söylemiş hem de Müslüman olduktan sonra şiir söylemeye devam etmiş kişiler için genel bir şekilde kullanılır. Edebiyat tarihçilerinin Muhadramlık için şart koştukları Müslüman olmak ne yazık ki nesnel bir kural değildir. Aşırı bir etki altında olmanın gerilimi ile yapılmış bir tanımdır. Kur’an ve Şiirde esas olarak tartıştığımız konulardan bir tanesi de bu sorundur. Çünkü şair, şiirinden ötürü edebiyat tarihinin ilgi odağındadır. Onun kişisel zevkleri, anlayış ve inançları, tavır ve tutumları şiirine yansımadığı sürece herhangi bir insanınki gibi biyografik bir özellik arz eder. Şiirine yansıdığı andan itibaren de edebiyatın ve edebiyat tarihinin konusu haline gelir. Bu tanımda tam olarak bu nokta göz ardı edilmiştir. Bunun göz ardı edilmesi, şairleri dolayısıyla şiirin doğru konumlandırılmaması sorununa yol açmıştır. Halbuki Arap Edebiyat tarihinde Cahiliye Dönemi’nde şiir inşâd edip (söyleyip) İslami Dönemde şiir ile ilişkileri bakımından şairler üçe ayrılmaktadırlar.
Birincisi: Cahiliye döneminde şiir söylediği gibi Müslüman olduktan sonra şiir söylemeye devam eden şairler. Hassan bin Sabit ve Kab Bin Malik gibi.
İkincisi: Cahiliye Dönemi’nde şiir söyleyip İslami Dönemde şiir söylemekten vazgeçen şairler. Lebid bin Rebia gibi.
Üçüncüsü: Hem Cahiliye hem de İslami Dönemde şiir söylediği; Müslüman olanlara oranla şiiri çok güçlü bir şekilde Kur’an’dan etkilendiği halde Müslüman olmayan şairler. El-A’şa gibi.
Hemen şunu belirtelim ki ikinci ve üçüncü grup ile ilgili elimizde sadece birer tane şair vardır. Belki denebilir ki madem bu böyledir o halde bunları neden birer grup olarak sayıyoruz? Çünkü bu her iki şair aynı zamanda muallakat sahibi şairlerdir. Bu özelliklerinden dolayı bunları göz ardı etmek Arap Edebiyat tarihinin şiire atfettiği derin anlamdan ötürü değerlendirmelerimiz de bizi çok yanlış sonuçlara götürecektir.
Kur’an’a şiirsel ve fonetik bakışın bugünkü durumu nedir? Kuran’ın Cahiliyeye meydan okuyan yönüne bugün nasıl bakılmaktadır? Ayrıca bugün yapılan meal ve çeşitli Kur’an çevirileri bu konunun neresinde konumlanmaktadır?
Bu gerçekten orijinal bir soru. Daha önce pek tartışıldığını sanmıyorum. Tartışılmamış olması, aslında son yüz yılda bu konu ile ilgilenilmediği anlamına da geliyor. Dahası, bu konunun başka bir yönü daha vardır ki, Kuran’ın meydan okuyuşu tarihi süreç içerisinde nedense Resulallah aleyhisselam’ın dönemine mahsus bir durummuş gibi algılanmıştır. Tam olarak böyle mi olmalıydı? Doğrusunu söylemek gerekirse Kuran-ı Kerim’de sözünü ettiğiniz meydan okumaların Kuran’ın nazil olduğu dönem ile sınırlı olmadığını dahası o dönem ile sınırlı olduğunu ifade eden herhangi bir Kurani kayıtla karşılaşmamaktayız. Bunun anlamı o meydan okuyuşun zamanlar üstü bir nitelik taşıdığını teslim etmeniz gerekir.
Sorunuzun Kuran’a şiirsel ve fonetik bakışın bugünkü durumu kısmına gelince belki şunları söylemek mümkündür: Ne bugün ne de geçmişte, Kuran’ın şiir ile kıyaslanması ve bu iki unsurun karşı karşıya getirilmesinden hep sakınılmıştır. Nedeni kitapta da uzun uzadıya izah etmeye çalıştığımız gibi bellidir. Malum olduğu üzere Kuran-ı Kerim’in 26. suresi Şuara Suresi’dir. Bu surei celilenin son üç ayeti kerimesi şiir ile değil, şairlerle ilgilidir. Orada “şairlerin derin bir sapıklık içerisinde olduklarından” söz edilir. Tarihsel olarak şairin toplum içerisindeki konumuna baktığımızda şairin sahip olduğu şiir yeteneğini, Resulullah aleyhisselam’ın Mekkelilere tebliğ ettiği vahye bir alternatif olarak toplumun önüne koyduklarını görüyoruz. Ayrıca şiirin toplum inancındaki cinlerle olan ilişkili boyutuna şimdilik girmeyelim. Sadece Cin suresinin 5. ayeti kerimesinin bu konudan söz ettiğini belirtmek ile yetinelim. Şairin şiire yüklemiş olduğu bu aşırı anlam dolayımından ötürü şair kendisini Peygamber aleyhisselam’ın “gaipten haber” verme yönüne bir alternatif olarak sunmuştur. İşte Kur’an Cahiliye şairlerini “ğâvûn” kimselerin yani hayal kırıklığına uğramış sapkın kimselerin arkalarına düştüğü liderler şeklinde göstermektedir. Şuara Suresinin 221. ayeti kerimesi, “Şeytanların kimlere ineceğini size haber vereyim mi?” diyerek şairin, şiir adı altında toplumu arkasından sürükleyerek “hayal kırıklığına uğratıp saptırdıklarını” ifade eder.
Soruya dönecek olursak bütün bu nedenlerden dolayı Kuran-ı Kerim’in kaynağının direkt Rabbülâlemin’in vahyi olduğunu hiçbir şaibeye mahal bırakmayacak şekilde ifade ettikten sonra şu ince ayrıntıya dikkat etmemiz gereki: Mekke gibi şiir ile yoğrulmuş bir topluma nazil olan bu Kerim ve cömert kitap, takdir edilmesi gerekir ki bir kenara koydurduğu şiirin topluma hissettirdiği şiirsel zevki, yine Kur’an bizzat kendisi aynı topluma tattırmıştır. Fakat ne yazık ki işin bu yönüne yukarıda uzun uzadıya açıklamaya çalıştığımız nedenden dolayı ne yazık ki pek kimse eğilmemiştir. Daha çok Kur’an’ın edebi yönü ile ilgili diğer İslami ilimlerle kıyaslanmayacak düzeyde bir ilgisizlikle, “bu da işin ekstrası olsun” kabilinden, zayıf, belirsiz bir ilgi ile ortaya konmuştur.
Estetiğin bir konusu olarak düşünebileceğimiz Kur’an’ın fonetik boyutu ise, neredeyse her zaman ve her dönemde çok uzak, flu, belirsiz genellemelerle dile getirilmiştir. Hatta denebilir ki standart olarak “Kuran’ın sesi çok tatlı, kulağa çok hoş gelir” gibi birkaç süslü cümleden öteye geçmemiş; derli toplu bir analiz konusu şeklinde incelenmemiştir. Bu söylediklerimize karşılık muhtemelen tecvit ilmi ileri sürülecektir ki, biz bundan söz etmiyoruz. Çok daha başka bir şey: Kur’an’ın ses ve anlam ilişkisi bağlamında bir icaz ve düzenden söz ediyoruz.
Sorunun üçüncü kısmı olan “bugün yapılan meal ve çeşitli Kur’an çevirilerinin, bu konunun neresinde konumlandığına” gelince; kanaatimizce Türkçe açısından bu çok lüks bir soru olarak durmaktadır. Çünkü meallerin Kur’an’ın şiirselliğini yansıtmaları bir kenara, ilk elden, bunların kalbe ve bilince hitap edebildiğini dahi ne yazık ki neredeyse konuşamıyoruz.
İslami şiir diye bir ortak adlandırmadan söz etmemiz mümkün müdür? Eğer mümkünse Mevdudi’nin de tanımlamasından hareketle bunun sınırları veya çerçevesi nedir veya İslami şiir tanımlamasından murat nedir?
Örneğin İslami ilkelere aykırı olmayacak, haramları övmeyecek, kimseye hakaret etmeyecek bir içerikten söz etmektedir.
Sadrul İslam’da yani İslam’ın ilk yıllarında/yüzyılında İslami şiirin temel konuları, İslam’ın tebliğ edilmesini merkeze alan bir içerik taşırdı. Yanı sıra bu kadar net bir taktik ve -eğer İslam’ın tebliğini ideolojik bir durum olarak değerlendirecek- şiir, siyasi bir içerik taşıyordu diyebiliriz. Bunun bir de toplumun ıslahına bakan bir yönü vardı. Bu toplamdan bakıldığında İslam’da şiir, siyasal ve toplumsal bir rol üstlenmişti. Hâlbuki adeta mercek ile büyütülmüş bu projeksiyondan uzaklaşarak, hayatın ortalama doğasından şiirin İslamiliğine baktığımızda, İslami şiirin standart bir tanımını yapmak yerine, belki daha uygun gelebilecek “eşyada asl olan ibahadır” temel ilkesi ile evrensel bir çerçeve çizilebilir. Buradan hareketle denebilir ki; günümüz için bile “İslami şiir” tanımlaması politik ve ideolojik bir tanımlamadır. Bu, akmakta olan bir dereden su içerken, içme eylemimizi bir şekilde ille de bir tanımlama çabasına girişmeye benziyor. Böyle bir tanımlamaya girişmek, hayatı ve eşyayı durduk yerde gereksiz bir şekilde kategorize ekmekten başka bir işe yaramaz. “Müslümanların deresi, kâfirlerin suyu; Müslümanların koyunu, keçisi, gayrimüslimlerin kedisi, köpeği” gibi acayip bir zeminde ve bağlamda konuyu durduk yere tanımlamaya benzer. Çünkü şiir; ağlamak ve gülmek gibi rengi olmayan, hayatın ve varlığın her yönüne bakan, insanın doğal varlığı ile bütünleşik sanatsal bir faaliyettir. Bu yönüyle şiirin bir rengi olamaz ama Müslümanın sınırları olur. Şair, Müslüman olduğu için diğer bütün faaliyetlerinde gösterdiği ahlaki ve tevhidi hassasiyeti, ortaya koyduğu şiirinde de aynı nezaketle gösterir. Bu şiirden ötürü değil, şairin İslami ve ahlaki kimliğinden ötürü böyledir. Belki tam bu noktada; Müslüman bir şahsiyetin/şairin yazmış olduğu şiirin, Müslüman olmayan şairlerin gayri ahlakiliğinden farklılıklar gösterecektir. Bu sınır farkı da sanırım sorunuzun cevabı olmaya yeterlidir.
İslam’ın yayılmasında şiirin nasıl bir rolünden söz edebiliriz?
İslam’ın Hicaz’da yayılmasında şiirin rolünden söz edilebilir. Hicaz’da ve Resulullah Aleyhisselam’ın yaşadığı dönemde… Bununla ilgili çok ciddi kanıtlar vardır. Yani şiirin siyasal bir işlevi yerine getirerek hem savaş meydanında hem de karşılıklı cedelleşmelerde Müslüman şairlerin İslam’ı savunmak amacıyla savaşçı gibi öne çıktıklarını biliyoruz. Hatta Resulullah’ın şairi unvanını Hassan bin Sabit tam olarak böyle bir ortamda almıştır. Resulullah Aleyhisselam’ın teşvik ve duasıyla… Fakat sonraki yüzyıllarda Hicaz’ın dışında Arap olmayanlarla yapılan savaşlarda belki sadece Müslüman savaşçıları cesaretlendirmek için tabii ki yine şiirin gücünden hayli istifade edilmiştir. Şiirin bu manada dolaylı bir rol oynadığını görüyoruz.
Mekke müşriklerinin dinlerken kendilerinde büyük heyecanlar yaratan surelerin, bugün biz Müslümanlardaki tesiri neden bir tepkisizlik düzeyinde?
Bunun daha çok teknik nedenleri olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce Aziz Kur’an Arapça nazil olmuş bir kitaptır. Biz de Arap değiliz. Sohbetin başında sizin sorduğunuz “Kur’an’ın şiirsel ve fonetik boyutunu” hatırlayarak belirtmeliyiz ki; Kuran-ı Kerim bir yandan bir anlamı ifade ederken, diğer yandan da insan ruhuyla, adeta bütün dokusuyla ve boyutlarıyla şiirsel ve müzikal irtibatlar kurarak o anlamları dile getirirdi. Bu, bir Arap için çok sarsıcı idi. Sarsıcı olabilmesi için ilgili kişinin Müslüman olması tabii ki gerekmiyordu. Arap ve insan olması yetiyordu. İnsan olması hasebiyle, kendisine Arapça hitap eden o metni iliklerine kadar hissediyordu. Bugün bizim Kuran-ı Kerim ile olan ilişkimiz ise, sadece anlam/a katmanı üzerinden gerçekleşiyor. Fakat bir Arabın ruhu ile irtibat kuran o muhteşem Kur’ani enstrümanlar, Türkçe meal ve tefsirlere yansıtılamadığı için, ruh ve vicdanımızda o sarsıcı patlamalar doğal olarak gerçekleşmemektedir. Yani dönemin bir müşrik Mekke insanının hissiyatını duyamıyoruz diye kendimizi paralamanın haklı bir gerekçesi yoktur. Fakat nedense kendimizi kınayıp eleştiren böyle yaygın bir söylem vardır. Bu adil bir yaklaşım değildir. Bu yüzden kendimize de daha fazla haksızlık edip kendimizi hırpalamayalım. Bundan başka Kuran-ı Kerim’den edindiğimiz anlamlardan etkilenip etkilenmemek her kişinin kalbi olgunluk ve marifetleri ile alakalıdır.
Bildiğim kadarıyla siz de şiir ile yakından ilgilisiniz şiire bakışınız ve şiirin hayatımızdaki yeri nedir?
Şairin dediği gibi “nice kara sıfatları üstüme alarak” çocukluğumdan bugüne kadar yakamı şiirden hiç kurtaramadım. Okuyorum ve yazıyorum. Çünkü şiir insani bir durumdur ve sanırım bütün insani damarları besleyen, insan olağanlığının çok üstünde bir imkândır. Yani olağan dışıdır ve büyük bir nimettir. Yükü de bir o kadar ağırdır… Yakın zamanda şairin zihinsel serüvenini; şairin zihin haritasının nasıl biçimlendiğini uzun uzadıya yazmıştım. Bir de bunun şaire çıkardığı maliyeti… Necip Fazıl, poetikasında “anladım ki şiir Allah’ı aramakmış” der. Şiire bakışımı bu kadar düz ve birdenbire Allah’a bağlayarak ifade etmem gerekir mi bilemiyorum ama Sezai Karakoç’un, Âdem empatisi ile Allah Teâlâ’ya hitaben “Senin kalbinden sürgün oldum İlkin” diye hayıflanması, şiirin Sezai Karakoç’un neresinde durduğunu çok iyi betimleyen bir mısradır. Her şairin çeşitli alanlarla ilgili ve hayatın çeşitli boyutlarıyla ilişkili olarak sergilediği, tanımlamaya çalıştığı, nüfuz etmeye uğraştığı, bir ressam gibi bin bir tasvire girişip, adeta hayatın ilmeklerini, kelime ve imgeleri ile dokuduğu, kişiliği haline gelen edebi ve sanatsal bir duruşu vardır. Ya Nasip!.. Her şair verdiği emek kadar kelimelerden ve şiirden nasiplenir… İyi bir şiirin belki kriterlerinden sayabileceğimiz yönlerinden biri de aykırı ve uyumsuz, sıra dışı bir zihne sahip olmaktır. Böyle bir zihnin sosyal faturası yüksektir ve fakat doğurduğu şiirin niteliği de genellikle daha iyi olur. Buradan bakınca çok da uyumsuz olduğum söylenemez. Bu çok iyi bir şiire sahip olmadığım anlamına da gelebilir mi acaba? :)) İşin şakası bir yana, şiirin günlük hayatta ve toplumsal planda doğurduğu maliyeti ve faturayı ödediğimi söyleyebilirim ama bu işin cezai yönü…
Muhtemelen siz bu soruyu daha çok anlama serüvenim ile ilişkili olarak sordunuz. Bu açıdan söyleyecek olursam şiir, anlamayı ve kavrayışı derinleştirip berraklaştıran, insanın sezgisel yönünü ciddi manada güçlendiren bir özelliğe sahiptir. Farklı perspektifler sunar insana. Çeşitli yerlerden bakmayı öğretir. Kendisi sıradışı olduğu kadar sahibine sıradışı olmayı öğütler. Bu yönüyle şiir hem cesur hem de gaddardır ve asla sıraya girmene izin vermez. Bu yüzden şair her zaman marjinaldir.
Bir de şiirin hayatımdaki yerini sordunuz. Evet, şiirin bu yönünden etkilenip istifade ettiğim doğrudur. Tabir caizse ruhumun dokusu, beyin haritam, zihnim şiirsiz bir hayat kabul edemez…
Kur’an’ın Cahiliye şiirine etki edip onu dönüştürdüğü tezi üzerinden soracak olursam, böyle bir durum varken Kur’an tefsiri için Cahiliye dil ve edebiyatına yapılan atıfları nasıl değerlendirebiliriz?
Evet doğrudur. Kur’an-ı Kerim Cahiliye toplumunu; hayata bakışıyla, algısıyla, değer yargılarıyla, sosyal yaşantısıyla ve söylenebilecek daha pek çok yönüyle değiştirmiştir. Şiiri adeta bir tapınma aracı olarak gören bir toplumun yüzünü şiirden kendine çevirmiştir. Mesela, Cahiliye toplumunun edebi zevkini değiştirmiştir. Bu soruyu, çelişki varmış gibi sormanızın temelinde sanırım toplumsal hafızamızda Cahiliye kavramının topyekûn negatif bir içerik taşıması ile ilgilidir. Fakat bu doğru bir tutum mudur? Tıpkı Cahiliye dendiğinde o dönemde yaşayan insanların bilgiden ve zekâdan nasip almamış; günümüz Türkçesinde kullanılan “cahil insan” örneğindeki anlamıyla anlaşılması gibi… Hâlbuki dönemin insanları hakkında böyle bir kanaat taşımak doğru değildir. Eğer “Cahiliye insanı” hiçbir şey bilmez anlamında olsaydı, her şeyden önce bir toplum olamazlardı. Yanı sıra, Cahiliye şiirinin hem içerik hem de estetik boyutu kendisinden sonraki yüzyıllarda hem Arap şiiriyle hem de başka medeniyetlerin şiiri ile ciddi manada boy ölçüşebilecek bir niteliğe sahip idi. Buradan bakınca toplumsal hafızamızdaki bu algının ne kadar arızalı olduğu görülecektir. Yani’si şudur: Cahiliye denince her şeyi ile reddedilmesi gereken bir dönemden söz etmiyoruz. Nitekim Allah’ın Resulü Aleyhisselam Kâbe ile ilgili geleneklerin neredeyse hiçbirini kaldırmamıştır. Aksine sadece ahlak ve Tevhide aykırı yönleri düzeltmiştir. Mekke’nin fethinde bile Kâbe’nin anahtarının elinde bulunduğu Müslüman olmayan ve bakıcı olan Osman bin Talha’dan anahtarı almamıştır. Hz Ali’nin teklifi ile Peygamber Efendimiz anahtarı amcası Abbas’a verince, Nisa Suresi 58. ayeti kerimesi iner ve “emaneti ehline veriniz” der. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz anahtarı henüz Müslüman olmayan Osman bin Talha’ya geri verir ve şöyle der: “Ey Osman işte Kâbe’nin anahtarı. Bugün iyilik ve vefa günüdür. Sen Cahiliye zamanında bu vazifeyi layıkıyla yaptın, inanıyorum ki şimdi daha güzel şekilde yaparsın” buyurdular ve anahtarı herkesin huzurunda yine Osman’a iade ettiler. Bu bile Cahiliyeye dair yanlış algılamamız ile ilgili ciddi bir düzeltmedir.
Bu algı düzeltmesi ile ilgili nottan sonra şunu belirtmeliyim: Aziz Kur’an Cahiliye halkının konuştuğu kelimelerle ve dille nazil oldu. O insanların kullanmış olduğu anlamlarda o kelimeleri kullandı. Dolayısıyla dil bakımından Kuran’ı anlamanın temel yolu, Cahiliye dönemi Hicazlıların kullanmış oldukları kelimeleri, bütün anlamlarıyla öğrenmekten geçer. Bu yüzden örneğin en büyük ve ilk müfessiri olarak kabul edilen İbni Abbas’ın sahabelere Kur’an-ı Kerim’de geçen pek çok kelimenin Cahiliye Dönemindeki sözlük anlamlarını vererek danışmanlık yaptığını görüyoruz. Hicri 170’li yıllarda vefat eden Ebu Zeyd el Ensari’nin bir kabilenin dilinde Yağmur ile ilgili kelimeleri topladığı “Kitabul-Matar” adında bir sözlük yazdığını görüyoruz. Bu kitapta, sadece bir kabilenin yöresel olarak yağmur, kar ve dolu ile ilgili 183 kelime kullandığını görüyoruz. O sözlüğü incelediğimizde Kur’an-ı Kerim’de yağmur ile ilgili pek çok kelimenin geçtiğini görüyoruz. Muhtemeldir ki Ebu Zeyd El-Ensari’yi bu araştırmaya sevk eden temel saiklerden biri de Kur’an’ın anlaşılması kaygısı idi. Yine Arap dilinin kurucularından 379’da vefat eden Abdülkahir Cürcani Delailül İcaz isimli eserinde kaynak olarak Cahiliye şiirini kullandığını ve bu münasebetle başta tefsirciler olmak üzere pek çok hadisçi ve fıkıhçının hışmına uğradığını görüyoruz. Cürcani kitabın 70’li sayfalarına kadar sürekli kendini savunarak “eğer Cahiliye şiirinden istifade eksilmeyecekse, ne Arap dilinin anlaşılıp inşa olabileceğini ne de Kur’an’ın anlaşılabileceğini” çok açık seçik bir şekilde dile getiriyor. Bununla da yetinmeyerek “Cahiliye döneminde kullanılan kelimelerin anlamlarını bilmeden Kur’an tefsirini yapmanın büyük bir zulüm olduğunu ve bunu yapan kimselerin cehaletlerinin kendileri ile sınırlı kalmayıp ne yazık ki bunu topluma da yansıttıklarını” büyük bir hayıflanma duygusu ile dile getirir. Buradan bakınca, sizin belki çelişki gibi gördüğünüz Cahiliye dil ve edebiyatının Kur’an’ın anlaşılmasında kullanılmasının, Cürcani gibi büyük otoritelerin perspektifinden bir zorunluluk olduğunu görüyoruz.
Cahiliye Dönemindeki kadına olan bakışı göz önünde bulundurursak kadının şiirle arası nasıldır ve İslam’dan sonra nasıl olmuştur?
Peşinen belirtelim ki bu sorunun cevabı bir alan araştırmasını gerektirir. Fakat bir takım genellemeler yaparak yine de bir fikir sahibi olabileceğimizi düşünüyorum: Cahiliye insanının günlük hayatında şiir daha önce de çeşitli vesilelerle yukarıda ifade ettiğimiz gibi hayatın bütün dokusunda soluk alıp veren bir gerçekliğe sahipti. Devesine binip geceli-gündüzlü çöl yolculuğunu yapan bedevi, yalnızlığını; herhangi bir Arap şairinin, devenin aruza uygun adımlarıyla biçimlenen ritminde bir ezgi ile gideriyordu. Günlük işlerini yapan, çocuğunu uyutan hem bedevi hem hadari (yerleşik) kadın yine benzer bir aruz vezni ile çoğunlukla da kendi kabilesinin şairlerinden birinin şiirini terennüm ediyordu. Hayat, şiir ve müzik böyle iç içe idi. Başka bir ifade ile herkes kendi çapında küçük de olsa bir şair idi. Dolayısıyla -pek çok alanda olduğu halde- toplumun, kadını bu atmosferden arındırıp izole etmesi hiç gerekmemiştir. Yani kadının Cahiliyede değersiz olması, şiirden uzak tutulması anlamına gelmiyordu. Tıpkı değersizdir diye nefes almaması gerektiğini düşünmemeleri gibi…
Hz Ayşe’nin Ömer’in bu hadis sansürü ile ilgili bir serzenişi vardır. Şöyle der Ayşe annemiz: “Ömer’in elinden illallah ettik. Elinden gelse Resulullah’ın hatırasından bile söz etmeyi bize yasaklayacak“. Sadece Hazreti Ömer döneminde değil bir genelleme ile diyebiliriz ki dört halife dönemindeki ilk 40 yılda Hadis’in rivayet edilmesi pek sempati ile karşılanmamıştır. Nedenine gelince; insanların ilgisi Kur’an’ı okuyup anlamaktan başka bir şeye yönelmesin diyedir. Şimdi düşünün, Kur’an’dan ötürü hadislere sansür uygulanıyorsa, Cahiliye döneminde olduğu gibi şiir meclislerini tertip etmenin nasıl karşılanabileceğini varın siz tahmin edin… Çünkü şiir meclisi demek direkt eğlence partisi kurmak demek idi. Nitekim Emeviler döneminden itibaren tıpkı Cahiliyede olduğu gibi şiir, müzik, kadın ve içki dörtlemesi alıp başını gidiyordu… İsfahani, el-Ağani isimli 25 ciltlik eserinde yüzlerce kadın ve erkek şarkıcının biyografisini verir. Şiirlerinden örnekler sunar. Dolayısıyla Sadrul İslam’dan sonra Abid Cabiri’nin Arap Aklının Oluşumu kitabının hemen girişinde Cahiliyenin tanımını yaparken belirttiği gibi: “Fi zamandan başlayıp Sadrul İslam ile kesintiye uğrayan ve Emevilerle zirveye ulaşıp tamamlanan dönem”de her ne olduysa; sonraki dönemde daha profesyonel ve üstün bir zeka ve birikim ile cahiliye kendini Müslüman toplumda ağır ağır hissettirerek varlığını sürdürmüştür. Bundan herkes kadar kadın da nasibini almıştır.
Allah Kur’an’ın şiir olmadığı hususunda neden bu kadar ısrar etmektedir?
Bu sorunun bir yönünü yukarıda uzaktan konuşur gibi olduk. Aslında şairi konuşurken bu soruyu sormasaydınız bence konu eksik kalırdı. Bu yüzden bu soruyu sorduğunuz için teşekkür ederim. Kur’an’ın şiir ile olan sorunu şair ile olan sorununa benzerdir. Kur’an şiir değildir. Çünkü şiir insan kaynaklı bir üretimdir ve Allah Teâla da Kur’an şiir değildir yani beşeri bir üretim değildir demek istiyor.
Bunda anlaşılmayacak bir şey olmamasına rağmen, Kuran’la şiir yan yana geldiğinde garip bir yanılgıya düşüyoruz. Kur’an’ın şiire karşı olduğu yanılgısı. Hâlbuki Kuran-ı Kerim örneğin Yasin suresinin 69. ayeti kerimesinde şöyle der:
“Biz ona (Muhammed’e) şiir öğretmedik, (şiir) ona yakışmaz da. O(navahyedilen) sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.“
Dikkat edilirse burada önce Kur’an’ın şiir olmadığı daha sonra da Kur’an’ın ne olduğu ifade ediliyor. Yani konu şiir değil; konu Kur’an’ın ne olmadığı ve ne olduğudur. Ama pek çok durumda olduğu gibi burada da Kur’an’ın şiire karşı olduğu sonucunu çok garip bir şekilde çıkarsamışızdır. Hâlbuki Allah Resulü Aleyhisselam’ın hayatına baktığımızda daha önce de ifade ettiğimiz gibi şair olarak Hassan bin Sabit’in, İslam’ı müşrik şairlere karşı savunmasını istemiş ve kendisine dua etmiştir demiştik. Yanı sıra, “şiirin bir kısmının hikmet olduğunu” da belirtmiştir. Allah’ın Resulü Aleyhisselam Kuran-ı Kerim’in bir isminin “Hakim” olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Belki de Allah’ın Resulü Aleyhisselam’ın bunu göz önünde bulundurmamızı isteyerek Kur’an’ı anlamanın bir biçimi olarak, şiirin bu manada bir sonuç olduğunu ifade etmiş de olabilirler.
Sonuç olarak şunu belirtmeliyim ki; Kuran’ı ve Şuara Suresini bir kılıç gibi kullanarak, şiirin tepesine binmekten vazgeçmeliyiz artık vesselam…
Yazar
İlgili Yazılar
Mehmet Öz ile Edebiyatta, Romanda İdeolojik Tasvirler ve Çizimler Üzerine
Yine ideoloji, gerek temayı gerekse olay örgüsünü genellikle hedeflenen amaç doğrultusunda şekillendirir, belli olaylara odaklar. Mesaja/amaca odaklandığı için olayların çeşitliliğini ve akışını sınırlandırmak zorunda kalır. İdeolojik çatışmaları belirli bir zeminde tutma zorunluluğu ise olayların, hikâyenin ilerleyişini etkiler.
Sinan Canan İle Fütürizm Üzerine
Fütürizm, gelecek kehanetlerinden çok daha fazlası ama gaybın bilgisi de değil. Belirsizliklerden, hayallerden, planlardan, programlardan, reklamlardan ilâ-âhir geleceğe dair her şeyden beslenen bir çalışma alanı. Peki, Fütürizm; bilim kurgu, ütopya ve distopyalar arasına sıkışmış çağdaş tahakküm araçlarından biri mi yoksa kaçırdığımız dünya gerçeklerinden biri mi? Fütürizm ile insanın, Müslümanın ve insanlığın ilişkisi nedir? Gelecekte nasıl bir dünya bizi bekliyor veya insanlar dünyaya nasıl bir gelecek sunmaya hazırlanıyor?
Yardımlaşma Üzerine
Halis Aydemir ile Röportaj Yardımlaşma kavramı ile tefsiri buluşturmadan evvel, tefsir ile olan ünsiyetinizin hikâyesini bizimle paylaşır mısınız? …
Yunus Polat ile Cemâleddîn Efgânî, Etkileri ve Hakkındaki Tartışmalara Dair
Cemâleddîn Efgânî çokça yanlış tanınan, çokça eleştirilen, çokça istismar edilen, çokça konuşulup/tartışılan ve belki de çok az anlaşılan bir isim. Son yüzyıllarda İslam Dünyasında hatta Dünyada bu kadar etkili olmuş ikinci bir isim bulmak gerçekten zor. Kim olduğu? Amacının ne olduğu? Neler yaptığı? Kimleri etkilediği? Nelere neden olduğu? Neler düşündüğü bu kadar önemli olup da bu kadar az anlaşılan ve tanınılmayan başka ikinci bir isim bulmak da gerçekten zor. Yunus Polat’ın çok titiz bir şekilde yüksek lisans tezi için yazdığı “Cemâleddîn Efgânî’nin etkileri ve hakkındaki tartışmalar” çalışmasını röportajımızda cevapladığı sorular ile bizler için adeta özetledi.
Melike Günyüz ile “Çocuk Edebiyatında Değerlerin Önemi” Üzerine
Değerler eğitimi, değerlerin öğretimi ile ilgili yapılan tüm etkinlikler şeklinde tanımlanabilir. Hayatımızda bizleri yönlendiren pek çok değer türü vardır. ‘Değerlerin öğretiminde edebiyatın, bilhassa çocuk edebiyatının işlevi nedir?’, ‘Edebi eserler değerleri nasıl öğretir?’, ‘Değerlerin öğretiminde yazarların sorumluluğu var mıdır?’, ‘Edebiyatın değerleri öğretmek gibi bir maksadı var mıdır?