Enikonu ultra-modernist bir dünyada yaşıyoruz. Bazı ünlü sosyal tenkidçilerin elektro-faşist olarak tanımladıkları dağınık, derbeder bir dünyada. Bütün aşırılıkların aç iştahlara sunulduğu ve her toplumsal olgunun en uçlarda yaşandığı, çekingen, aceleci, bayağı ve yıkılgan bir dünyada. Bu dünya, esasen şuurlu bir yaşama iradesinin, yorulmadan ve çok ciddi çabalar göstermeden ortaya konulabileceği bir dünya değildir. Aslına bakarsanız, ölçüsünü ve mantığını kaybetmiş bütün asırların müşterek sıkıntısı da bundan farklı değildir. Genel mânâda bütün insanlık, bıkıp usanmadan hep aynı tecrübeleri yaşasa da; özellikle bugünün insanı, içinde bulunduğu konjonktürde, kapitalizmin özendirici yoğun bir tüketim baskısı, geleneksel anlayışların çok ağır düşen ve bir türlü kaldırılamayan aldatıcılığı ve her türlü sınır ve ahlâk ihlalini yapan koyu bir dünyevileşme içinde, hem kendi tarihsel realitesiyle, hem yaratılışından gelen acelecilik ve insanî zaaflarıyla; iç estetiğinden ve ihtiyaç duyduğu ruhsal derinliğini sağlayacak olan vahyin getirdikleri ile kendi bütünlüğünü tamamlayacak bir enformasyondan uzak düşürülmüştür. İnsanlığı yönlendiren, yöneten ve onu yalnızca hükmedilecek kalabalıklar olarak görenler, hiçbir sosyal ayrıntıyı gözden kaçırmadan, yeni yeni toplumsal şemalar çizmeyi bugün de sürdürüyorlar. “Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymayın!” (Şuarâ, 151-152) Onların, tamamen aldatma ve sömürü üzerine kurdukları imparatorluğun zaferi, insanların kendi murakabelerini ortaya koyacak kültürel derinliği bir türlü bulamamış olmaları sebebiyle güvenle sürmektedir. Hâl böyle devam ettikçe, yâni toplumların zayıflıkları sürdükçe, onların duydukları zevkler de artmaktadır. Ama her devirde ayrı ayrı yıkıcı izler bırakarak… Onlar, insan hislerini ürperten bir soğuklukla, kendi dünyalarının nasıl olduğunu tattırırlar. Nitekim bizim atlasımızda da böyle kendi insanını bahtsız ve muradsız görüp asla onun kültürel diliyle konuşmayan baronlar o kadar sıklıkla geldiler ki. Üstelik hepsi de şaşırtıcı bir biçimde aynı iradenin kuvvetinden hareketle kendi insanlarından uzak durdular. O kadar kibirliydiler ki bazıları, insanlar önünde kendilerini ‘hukuk’un denk görmesini bir izzet-i nefis meselesi yapıyor ve intihar ediyorlardı. MBK üyesi Ahmet Er, bir hatırasını şöyle anlatır: MBK Üyesi sıfatı ile seyahatimin birinde Denizli’den Ankara’ya dönüyordum. Denizli Valisi, Antalya hududuna kadar bana refakat ediyordu. “Yolumuz üzerinde en yoksul bir köylü ailesini ziyaret etmek istiyorum. Fakat kendisine haber verilmesin“ dedim. Bu ricamı yerine getirdi. En yoksul köylü ailesinin yanına beraber gittik. Kapıyı çaldık, içeriye kabul edildik. Kapıdan girdiğim zaman manzara şuydu: Odada yere serilmiş eski ve yamalı bir kilim, su testisi. Odadaki malzemenin, eşyanın hepsi bu kadardı. Yoksul bir aile… Evin hanımı, kilimin orta yerinde küçük bir çocuğa yemek yediriyordu. Ayakkabılarımı eşikte çıkardım ve kilim üzerinde yürüyerek hanımın yanına geldim. Bu köylü hanım ayağa kalkmak istedi. “Lütfen kalkmayın, çocuğa yemek yedirmeğe devam edin!” dedim, halini hatırını sordum. Bu arada Vali de yanıma geldi. Fakat Vali ayakkabılarını çıkarmamıştı. Ben bu köylü kadınla konuşurken hanımın kulağı bendeydi, gözleri Vali’nin ayağındaydı. Nihayet evden ayrıldık. Yolda yürürken Vali yanıma yaklaştı: “Beyefendi, bu kadının hâli benim çok taaccübüme gitti.” “Niçin Vali Bey?“ diye sordum, cevap verdi: “Sizinle konuşurken kulağı sizde, gözleri de benim ayaklarımdaydı, hep ayaklarıma bakıyordu. Bir türlü anlayamadım.” Evet, bu Vali’nin bana aktardıkları çok önemliydi. Vali, halkını anlamamıştı. Bu duygularla, bu yanlışlıklarla bu halk nasıl idare edilebilirdi?
Kitlelere yön vermede kendilerini hak sahibi görenlerin, halka yönelik bu küçültme eğilimleri, haklı bir hoşnutsuzluk ve gücenme duygusu oluşturmuştur ama derinlerimizdeki korku ve çekingenlikler, ne yazık ki hep verimsiz neticeler getirmiştir.
Ancak bugün hâlâ hayatımızın içinde fasılasız cereyan eden ve aldırmazlık edemeyeceğiniz kadar önemli vak’alar önündeki suskunluklarımız, büyük kesimlere yön verenler tarafından hâlâ utandırıcı bir eziklik olarak görülmüyorsa insanlığın duygularını harekete geçiren bütün sebepler içimizde ölüyor demektir. Netice itibariyle bizleri zayıf düşüren bütün toplumsal sızlanmalar, bizleri hayatımızın bütününden endişe duyurmadan ciddi gayelere yöneldiğimizi zannettirerek aldatan ve ruhlarımızı geri gelmesi zorlaşacak kadar hissizleştiren modern yalnızlıklara bırakmıştır. Zaman zaman sistemin hükmetme iradesini kınayan, çok ciddi eleştiren, onu cesaretle yargılayan, mücadele imtihanını cesaretle veren ama hukuk önünde yenik düşmüş yürekler de gelmiştir. Bu kınayıcı sesler zaman zaman bütün kesimlerden gelmiştir. Onların rüyaları kanun tanımıyordu ama hayatın kaderini yazdıklarına inanan ve tahakkümün en uç sınırlarına varan kibirli güç sahipleri, onlarla bir arada olmanın gerginliğine hiçbir zaman dayanamadılar. Gittikçe büyüyen bir huzursuzluk içinde hem onları susturdular, hem de toplumsal hayatı sürekli zehirlediler. Aslına bakarsanız, cereyan eden vak’aların arka planında uzviyetin bütününe sirayet etmiş derin bir ideolojinin en zifiri izleri vardır. O sadece halkı önemsiz görmez, onaylamadığı ve kendisinden bulmadığı her şeyi ve herkesi statüsü ne olursa olsun zararlı addeder. Kesin olan bir şey vardır ki; bunların dünyasında evrensel olan ve insanî olan hiçbir şeye tanık olamazsınız. Kendilerinden birisi olan ve Yunus Nadi ile birlikte Cumhuriyet Gazetesi’nin kurucularından olan ünlü gazeteci Zekeriya Sertel bile gözden düştükten sonra, onun asılacağı haberiyle şeytanî bir sevincin tadına varıyorlardı. 13 Nisan 1925’te yayınlanan bir yazının başlığı; “İdam mahkûmu olan insanlar, bile bile ölüme nasıl giderler” idi. İstiklal Mahkemesi sanıkları, bu yazıdan sonra halkı, ordu ileri gelenlerine ve hükümete karşı tahrik ve askeri, kaçmaya kışkırtmakla suçlanıyorlardı. Bunlardan Zekeriya Sertel, niçin tutuklanıp Ankara’ya gönderildiğini bilmiyordu. Eski gazeteci arkadaşlarından gazeteci Nâbizade Hamdi Bey, kendisini görmeye geldi. Zekeriya Sertel, suçunun ne olduğunu öğrenmek için ondan yardım istedi. Ertesi gün yeniden Zekeriya Bey ile konuşan Nâbizade Hamdi Bey şöyle söyledi: “Kardeşim, dün akşam İstiklâl Mahkemesi Üyeleri’ni evime çağırdım. Yedik, içtik. Senin durumunu sordum. Sana bir haber getirdim, ama üzülme sakın. Seni asacaklar kardeşim!”
Gerçekten de bu panorama içinde büyük kitlelerin duyguları hiç durmadan şekil değiştirip durmaktadır. Bu sebeple insanlar, yaşama enerjilerini sahte bir çağın hastalıklı ritmiyle müsrifçe tüketirlerken, başka bir fon üzerindeki Müslümanlar da, örselendikleri bu hayatta büyük ideallerini unutup kendi mevcudiyetlerine dair derin ütopyaların içinde kaybolmuşlardır. “Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Onlara gökten bol bol yağmur indirmiş, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından dolayı helak ettik. Ve kendilerinden sonra başka bir nesil yarattık.“ (En’âm, 6)
Düzeni sapmış bir cemiyetin duygu ve fikir karışıklıkları içinde, küçük küçük toplumsal ayartmalar büyük yığınlar hâlinde biriktikçe, Kur’an’ın teşvik ettiği dayanışmacı birlik duygusu da bir süre sonra yerini başka başka iddialara bıraktı. Dolayısıyla fertlerin birbirleriyle olan ilişkilerindeki saygılı yaklaşımlar da çok arkalarda bırakılmış oldu. Ağır ağır işleyen bu süreç içinde acı çekenlerin büyük bir kısmı, aslında endişelerinin ve kaygılarının tamamen dünyevî olduğunu asla kabullenemediler. Birçok yazar, akademisyen vs. kendilerini bir mücadelenin adamı gibi gördüler ama onların göremedikleri şey; bir kusurun sembolü olmalarıydı. Bunu asla görmediler ve asla kabullenmediler, fakat kendilerine azımsanmayacak taraftarlar da buldular. Bir sürü kötülüğün bizi sımsıkı sıkıştırdığı anlarımızda, daha mücadeleye başlamadan vazgeçenler, eğreti bir hayat üzerinden cemaatlerine fetvalar verenler, ‘kardeşim!’ diyebileceklerini yalnız bırakmaya nasıl da zaman bulabildiler? Ama bir süre sonra, gözlerini açtıklarında nereye doğru yol almış olduklarını ve dünyanın neresinde bulunduklarını görecekler. Burası, bir tortu haline getirdikleri halkın üzerinde bulunduğu en zayıf tabakadır.
Bugünkü toplumun üyeleri ve İslâmî kesimde saf tutan bazı guruplar, hayatlarının teferruata dair taraflarını bir yana bırakacak olurlarsa etraflarında; birbirlerine üstün gelme ya da İslam’a reddiyeler sunan bazı kitlelerle gönül bağı kurma çabalarının yarattığı toplumsal sızılarıyla, karanlık yollara açılan sıkıntılı manzaralar göreceklerdir. Hiç birimiz, zayıf düşürücü bu bireysel gafletten kendi nefsimize düşecek bir payı yakıştıramıyor ve bütün olumsuzlukları hep başkalarına iliştiriyoruz ama toplumsal plândaki dağınıklığımız ve konjonktürel zayıflığımız her geçen gün işte bu gibi mühimsemediğimiz sebeplerle artmaktadır.
Çok uzun zamanlardır bizi bir koza gibi saran ve gerçeklerin dünyasından uzak tutan bu yapışkan melankoli, bireysel melodramımızı hazırlayarak, bizleri hayatın hiçbir Resûl çağrısının bulunmadığı çıkmaz sokaklara düşürmüştür. Zaman zaman bazı hadiselerin duygusal sâikiyle böyle olmadığımızı düşünüyor olabiliriz ama kendimize karşı tarafsız olmayı başarabilirsek, bu eksik kalan tarafımızı daha açık görebiliriz. Çünkü sanki tarihsel bir nasibimizmiş gibi Müslümanlığı sebebiyle güven duyulan bir kısım aydınlar tarafından halk, aklı ve inancı çelinerek, sürekli tahriflere uğratıldı. Bu bozulma bazen siyâsî heyecanlarla, bazen kültürel ve çoğu zaman da dînî fon üzerinde gerçekleştirildiği için birey, içine düştüğü çökeltiyi fark edemedi. Ve dosdoğru düşünen herkes fark edecektir ki; bugün bir aydın olarak ortaya çıkmış pek çok mücadele adamının içinde bir medeniyet inşası için gerekli olan güçlü, donanımlı, canlı ve büyük fırtınaların koptuğu iç vak’alar yoktur. Hayatın realitesi içinde kendisini diri tutacak ve cesur kılacak büyük aşkları da yoktur. Olmamıştır da. Ebu Cehil’in geceler kadar karanlık yüreği ne kadar kapalıysa onların da o denli kapalı kalmıştır yürekleri insanlara… Dolayısıyla kendisine dair ülküleşmiş gelecek kaygıları da hiç olmamıştır. Sizce var mıdır? En geniş mânâda aydınların içinde, aldığı sıra dışı sorumluluğunu, toplum içinde kendisini yükümlü kılan görevlerini yüksek bir haysiyetle ortaya koyan ve terbiyeli bir cesaretle etrafındaki sınırları zorlayan ne kadar kimse vardır? Allah’ın Resulüne ve onun hayata kattığı yüksek değerlere hayranlık duyan bir sevgiyi ortaya koyamayan, fikirleri ve duruşları her gün başka başka alanlara savrulan aydınların, ortaya koyabilecekleri özençli, yüksek değerleri olabilir mi? Ve hatta dünya var oldukça rencide etmeden bahsedebilecekleri üstün hakikatleri olabilir mi? Kur’an’ın bazı âyetlerini (Nisâ sûresi) bile sistemin sempatisini kaybetmemek için sansürleyecek bir vicdan genişliğini ortaya koyanları nasıl sevebilirim? Hıristiyanların dînî önderi ile buluşan Müslüman bir cemaatin dînî önderinin buluşmalarını bir dergi; ”İki dostun buluşması -iki aynı yolun yolcusunun kucaklaşması-birliktelik-çok özel bir sevgi” başlıklarıyla tanıtıyorsa eğer, bütün bunlar bana teessürden başka ne verebilirler? Hayır hayır, Allah’ın Resulü’nün anlattığı ve kendisinin yaşanılır kıldığı îman, bu sözlerde olamaz. Bu sözlerin ortaya koyduğu özürlü bir îman karşısında irkilmemek mümkün olabilir mi? Nasıl severim! Sevemem ki o kapalı kalpleri! Gadre uğramış bir mü’minin feryadı değildir onların kulak verdikleri. “Sen onların milletlerine tâbi olmadıkça ne Yahudiler, ne de Hristiyanlar senden asla hoşnud ve razı olmayacaklar. De ki, gerçekten de Allah’ın hidayeti, hidayetin ta kendisidir. Şânım hakkı için, sana vahiyle gelen bu kadar bilgiden sonra, kalkıp da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, sana Allah’tan ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.“ (Bakara, 120) II. Mahmut’tan Abdülmecid’in Tanzimat’ına, Tanzimat’tan Meşrûtiyet’e ve Meşrûtiyet’ten günümüze gelinceye kadar yaşanan nice iç yakıcı acılardan, korkulardan ve korkaklıklardan ve her türlü fikir firarlarından sonra, bugün ben, bütün hüsranları bana reva bırakanlara karşı elbette sesimi yükseltmeye hak sahibiyim. Bana geçici kaypak mutluluklar sunanlara değil, gerçek sevinç öyküsünü armağan edenleredir sevgim… Eğer bir aydın olarak içinizde gizlediğiniz korkularınız, Muhammedî bir sevgiye ağır basıyorsa, işe evvela cilveleşen duygularınızın terbiyesi ile başlamalısınız. Çünkü yaşayacağımız, özlemini duyduğumuzu söylediğimiz mü’mince bir hayatın rengini ve dokusunu; tedirgin olmayan, korku nöbetleri ile kıvranmayan, ıstırapsız bir iman ve kuvvetini Kur’an’dan alan arlanmış bir irade ile ortaya koyabilirsiniz.
Yehuda Kralı Herot, kumandanlarından, zindanda tutulan Vaftizci Yahya’yı huzura getirmelerini ister. Çünkü ona soracağı ve uzun süredir zihnini meşgul eden bir sorusu vardır. Yahya Peygamber huzura getirildiğinde Kral Herot şöyle der: ”Çözemediğim bir sorum var. Bütün bilginlerime ve kâhinlerime sordum ama beni tatmin edecek cevabı hiçbirisi veremedi. Mesele şu; hani Firavun ve Musa Peygamberin hikâyesini bilirsin. Firavun İsrailoğulları’na musallat olmuştu da, aldığı bir vahiyle Musa Peygamber İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarmıştı. Fakat Kızıldeniz’e gelince telâş içinde durakladılar. Musa Peygamber Rabbine yalvarınca, kendisine âsâsı ile Kızıldeniz’e vurması vahyedildi. O da öyle yaptı. Denizin dev suları duvar gibi açılınca Musa ve İsrailoğulları karşı kıyıya geçtiler ve denizde kalan Firavun’la adamları boğuldular. Sorum şu; Rab, gücü her şeye yettiği halde neden Musa Peygamber’i ve İsrailoğulları’nı, denizin üzerinde yürüyerek karşıya geçirmedi de, denizi açarak geçirdi?” Kral Herot sorusunu sorunca Yahya Peygamber tebessüm etti ve ”Allah’ın hikmetini her bakan göremez, her duyan anlayamaz. Ama ben sorduğun soruyu cevaplayacağım, çünkü dâima doğru olanı söylemekle emrolundum.” der. “Bu durum Rabbin Firavun’a kurduğu bir tuzaktı, eğer Musa’yı ve İsrailoğulları’nı denizin üstünde yürütseydi, bu bir mucize olacaktı, fakat insan tabiatının su üzerinde yürümesindeki bu olağanüstülüğü fark eden Firavun, İsrailoğulları’nı takip etmeyecekti. Oysa deniz yarılınca onları toprakta yürüyor gören Firavun, biz de yürürüz dedi, öyle ya herkes toprakta yürürdü. Oysa bu da bir mucizeydi ama Firavun ve ordusu toprağı görünce mucizeyi unuttu. Biz de yürürüz dedi ve aldandı. Aldanmak öldürür…”
Burada anlatılan mesele, hayatın daraltılmış bir mânâsı içine sığdırılacak ve kaba heyecanlarla anlatılabilecek bir mesele değildir.
“Ey insan! İhsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?“ (İnfitar, 6) Bu mesele; çok önemli bir şekilde yaşanmış ve yaşanmakta olan bir hayatın meselesidir. Bu mesele; iç sıkıntılarını atamamış, halkının sorunlarını anlayamamış, kibrinden yanına yaklaşılmayan, ama kendisi de sürekli can çekişen aydınların(!) meselesi değildir. Bu mesele; hayatın içinde ikili oynayan ve bu arada kendi şahsiyetini unutanların meselesi de değildir. Merhum Yahya Kemal, Ahmet Naim’le Edebiyat Fakültesi’nde karşılaştıklarında kendisine hitaben: “Bu millet eski putperestliğini İslam ile harmanlamış ve kendisine göre böylesini sevmiştir, niye rahatsız oluyorsunuz?“ diyordu. Daha nice aydınlarımız vardır ki, eserleriyle doğuyu ve İslâm’ı anlatırlar. Zannedersiniz ki sizin özlemlerinizi, sizin rüyalarınızı, sizin sevdalarınızı anlatıyorlar. Zannedersiniz ki o sırmalanmış sözlerle sizin imanınıza kasideler düzüyorlar. Ama öyle değil, sokaklarımızı günahlarla yıkayanlar ve geleceğimizi omuzlarımıza ağır bir dert diye yükleyip gidenler hep onlar oldular. Çoğu yalnızca bir caminin penceresinden bakarak iç geçirmiş, ağlamış, ama enaniyetlerini yıkıp içeriye, secdeye doğru bir adım olsun atamamışlardır. Allah Resulü’nün getirdiği o harikulade nizamın, insanlar arasında mükemmel işleyişindeki ritmi bozanlar da onlardır. İşte toplumu duygusuz bir tortu haline getiren, İslâm’ı algılamamızdan tuhaf mistik ilişkilere kadar bütün meselelerimizin Kur’an’a çıkan yollarını kapatan; yine bu aydınlar yığınının tehlikeli anlayış ve topluma yönelik ikna biçimleri olmuştur. Bu toplum üzerinde söz sahibi olmak isteyen tahakküm merkezleri, mevcut olan bu toplumsal algılamayı besleyerek Müslüman bireyin ebedi sığınağı olan Kur’an’ı herhangi bir şekilde olsun, fark etmesine engel olup onu düşkün bir yalnızlığın içinde yapayalnız bıraktılar. Böyle acı bir düşkünlüğü yaşayan bireyin; sürekli olarak ağırbaşlı, mütedeyyin bir Müslüman tipi olarak gururu okşandı. O, dîni bütün bir Müslüman olarak inançlarını içinin mahremlerinde yaşayacak ama hayatın dış manzarasına bunları katmayacaktı. Çünkü din sadece içinizi rahatlatan bir şey olarak kalmalıydı. Çünkü ‘Türk İslâmı’nın tanımlaması buydu. O, özlenen, gerginlik yaratmayan bir birey sıfatıyla karşımıza çıkarılırken aslında tamamen dünyevileşmiş bir yapının sağlam bir halkası haline getirilmiş ve daha iyi görmesinin engellendiği geleceğe dair kaderi de belirlenmiştir. Ancak modern toplumsal öğelerin alelacele oluşturduğu bu övülmüş(!) ağır başlı mü’min tipi, Kur’an’ın keskin çizgileri karşısında oldukça yabancı durmaktadır. Aslında her gün yeni yeni sosyal ve siyasal fikirlerin önünde savrulan ve aydınlık bir vizyonu bulmakta sürekli zorlanan toplum bireyleri, ihtiyaç duydukları bütün ümitlerini ve ahlâkî öğelerini günübirlik siyasetçilerin ve ikiyüzlü ürkek aydınların yollarında aradıkça teessürleri derinleşmeye devam edecektir.
Ama kalabalıklar kendi geleceklerindeki muhtemel acıları her zaman olduğu gibi yine tahmin edemediler. Zaten elinizde toplumunuzun geçirdiği evrelere âit tarihsel bir birikim ve onu doğru ölçütlendirecek, Kur’an’ın öğretisiyle beslenen bir fikir bütünlüğünüz yoksa hadiseleri kendi ekseninde değerlendirebilmemiz mümkün olmayacaktır. Öyle de oldu, çünkü hiç değişmeyen şekliyle aydınlar, kendi insanlarına sahibi oldukları aslî kıymetlerini unutturarak sadece sembollerin bırakıldığı ruhsuz bir dünyaya taşıyarak onları hep nüfus çokluğu olarak gördüler. Sadece nüfus çokluğu, o kadar… Bunun örnekleri, Âli Paşa’dan Nevzat Tandoğan gibi siyasetçilere, oradan aydınlar zümresine kadar uzanan bir çizgide bu günümüze taşınmıştır. Bunu yaparken aslında kendi hastalıklarını, sıkıntılarını ve can çekişmelerini halka taşıdılar. Dolayısı ile birkaç asırdır insanların mutluluklarını yıkan ve yakıcı bir doku üzerinde oturtulmaya çalışılan yeni modernist anlayış, şahsiyetleri bölünmüş uyurgezer bireyleri ortaya çıkardı. Bu, ne yazık ki böyledir ve bugün etrafımıza baktığımızda hayat kendisine nasıl sunulmuşsa öylece kabul eden, Peygamberinin yalnızca adını ve Mekke-Medine’de yaşadığını bilen ama kim olduğunu bilmeyen, Kur’an-ı Kerîm adında çok meşhur bir kitabı olduğundan haberdar olan ama neler ifade ettiğinden haberdar olmayan, karşısındaki şeytani gülüşleri hayra yoran, hayatının mânâsını kaybetmiş ve geniş bir tablo içinde yalnızca kabartma figürler hâline getirilmiş sessiz ve hedefsiz kalabalıklar görürüz. Bu tamamen böyle midir? Elbette hayır. Ama o kadar çok böyledir ki, bu konudaki küçücük bir umudu büyük bir armağan gibi göreceğim. İnşallah… Ve inşallah, mü’minlere âit o zarif edâ’nın dâvetkârlığını göreceğimiz günler de gelir. Bunu ne kadar arzularım…
Böyle bir hayat nereye kadar sürebilir? Aslında bu soru doğru bir soru değil, çünkü aydınlanmasını bir türlü bulamayan, kolonileştirilmiş kalabalıkların sürdüğü; hayat değil, ömürdür yalnızca… Hayat dediğimiz zaman; içinde düne ait esintiler, düşünmeye zorlanan bir zihin, hayatı anlayan bir zekâ ve yarına dair müjdeleri taşıyan muhteşem bir eda görürsünüz. “Firavun kavmini küçümsedi. Onlar da O’na itaat ettiler. Çünkü onlar fâsık bir kavimdi.” (Zuhruf, 54 )
Kurtuluşun yollarını açan tavır, özgür iradelerin ve özgür muhayyilelerin işidir. Bir Nebi Taif’te taşlanıyorsa ve ben bugün içime tuhaf korkular egemen olduğu için Allah Resulü’nün taşlandığı aynı sokaklarda ikiyüzlülük yapıyorsam, insanın kanını donduracak olaylar karşısında soğuk kalabiliyorsam ve kolaylıkla bükülüveriyorsam eğer, kendime güvenecek gücü içimde besleyemiyorsam; özgürlüğüm ve yarınlarım adına ve hatta sahip olduğumu söylediğim bütün değerler adına yarenlik ediyorum demektir yalnızca… İşte bu yüzdendir ki, sokaklarda kirli çarmıhlar, her gün gerilecek yeni bedenler buluyorlar.
Kendimizi, düşündüğünü iddia eden bireyler olarak kabahatlerimizle daha fazla başıboş bırakmaya hakkımız yoktur. Ve
kurtuluş için yeni bir toplumsal nazariyeye de ihtiyacımız yoktur. İhtiyacımız olan şey, ‘Kitab’ın karşısında bıkıp usanmadan sürekli ortaya koyduğumuz ve gizlemeyi de başaramadığımız ayıplarımızdan kurtulmaktır.
Ne var ki, yılların yanlış bir birikimi olarak bizlere tahakküm kuranların, nefsimize kolay gelen abartmalarıyla kendimizi Kur’an-ı Kerîm’in yanında ve onunla üstün bir uyum içindeymişiz gibi gördük. Ama özellikle isim yapmış ve alanlarında şöhret bulmuş aydınlarımızın çok büyük bir kısmı, bazen lütuflar bazen de korkular karşısında, türlü gölge oyunlarının içinde vitrin süsü olarak kaldılar. Fırsat bulup vicdanlarına bakabilselerdi eğer, yüreklerinin olması gereken yerin bomboş olduğunu göreceklerdi. Onların hayatında belirleyici olan unsur tam anlamı ile ‘Kitap’ olmadı. Kâinatın en güzel manzarasının Nur Dağı’nda doğduğunu söylediler ama anlamadılar. Eğer anlayabilmiş olsalardı, bu bir şahsiyet getirecekti. Resûl’ün o gür sesine âşina olamadıkları için de, sönmüş bir dünyanın içinde sadece ‘geçici bir ân’ olarak kaldılar. “Allah kuluna kâfi değil midir? Durmuşlar da seni O’ndan başkası ile korkutuyorlar. Her kimi ki Allah şaşırtırsa ona hidayet edecek yoktur.“ (Zümer, 36) Kendi karantina alanlarına sıkışmış bu sözüm ona civanmert(!) aydınlarımız, kendi ölçüleri içinde hiçbir yanlış olguyu isyana değer bulmadılar. Bu kimseler, insanlığın hiçbir çağına ait değillerdir. Eğer onlar benim hüsranım ile besleniyorlarsa bu böyledir. Onların hiçbir zaman insan merkezli evrensel sorunları olmamıştır, kendilerini o çapta görmüşlerdir ama kitlelerin karşısındaki o arsız pişkin tavırlarının içinde, hep benim bir gün kendime geleceğim ve hafızamı toplayabileceğim kâbusuyla yaşadılar. Ve onlar yıllardır sahte ve dar mânâlarıyla bana hayatımı anlattılar. Küçücük bir sevinç ânım doğduğunda ona merhametsizce efkâr düşürdüler. İşte bu sebeple değersizliğine inandıkları topluma karşı onları küçük görme ve öyle gösterme alışkanlıkları hep devam etti. “Babası; ”Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Yemin ederim ki, eğer (onları kötülemekten) vazgeçmezsen, seni muhakkak taşlarım. (gerçekten veya söz ile- sana taş atarım) Haydi, uzun bir müddet benden uzak ol!” dedi.“ (Meryem, 46) Tahakküm kuranlar ile gadre uğrayanların toplumsal macerası Hâbil’le Kâbil’in mücadelesinden bugüne kadar Kabillerin haz aldıkları gerginliklerle hiç değişmeden devam etmiştir. Çünkü bütün tahakküm edici güç sahipleri, bizim bir tarafımızı değil hayatımızın tamamını istemektedirler. Enteresandır, benim dünyam üzerinde kendi sitelerini kurmayı düşleyen bu kimseler, çok uzun yıllar boyunca hep benim adıma konuştular. Ve onlar, sürdürdükleri tarihsel yalanları ile benim yeni baştan eğreti bir hayatı sürdürmemi istediler. Nice zamandır bizim maceramız budur ve hakikaten hazin bir maceramız vardır!..
Artık ümitlerimizi kıymetlendirecek, sahte disiplinlerden çekinmememizi sağlayacak ve bütün duygusal öykülerin dışında gerçek bir hayatın tazeliğine bizi yaklaştıracak olan Rahman’ın duyurusuna bütün dokularımızla kulak vermemiz gerekiyor.
Bunu yaptığımızı söylemeyelim, gerçekten kitabın önünde kendimizi sorgulayalım. Hepimiz bunu anlamalıyız. Geleceğimizi ve geleceğimize ait her şeyi sezgi yoluyla, vehimlerle, sempatilerle, kanaatlerle ve zayıf özlemlerle yaşayamayacağımızı bilmeliyiz. Bilmeliyiz ki, dekoru bize ait olmayan mekânlardaki ışık oyunlarıyla daha fazla ilerleyemeyiz. Bilmeliyiz ki, ‘bizimdir’ dediklerimizi sahiplenebilmemiz, kirlerinden arınmış birer mü’min olarak göstereceğimiz çabaların samimi niyetine bağlıdır. Bilmeliyiz ki mevcudiyetimiz; aşırılıkları yatıştırılmış dünyevileşme arzularımıza ve Kur’an’la sağlayabileceğimiz doğru bir bütünleşmenin derinliğine bağlıdır. Ve yine bilmeliyiz ki Allah’ın Resulü’nün örnekliği içimizde sevinçler uyandıramıyor ve bizler onu ülküleştiremiyorsak, etrafımızda kibirli yargıçlar görmeye alışmamız gerekecektir. Bugün Müslümanların yaşadıkları sıkıntıların çok büyük bir kısmında, yanlışlara karşı gösterdikleri ve bilgisizliğin beslediği iyi niyet mübalağalarının payı oldukça büyüktür. “O, kovulmuş bir şeytanın sözü değildir. Hâl böyle iken, siz nereye gidiyorsunuz?“ (Tekvîr, 25-26) Bu seslere iyi kulak vermemiz gerekiyor. Çünkü O; ilk sözün de son sözün de sahibi ve kimseyle uzlaşması olmayanın sesidir. Hayatımızın günaha mağlup taraflarını arttırmadaki ısrarı bıraktığımızda, eminim bunu başarabileceğiz. Ve yine eminim ki o zaman, yıllar boyu reva görülen umutsuz düşlerden ve tarihin bizleri sıkıştırdığı yalan sarmalından gerçeklerin dünyasına çıkacağız. Alçaltılmış hayatların ve karanlık dillerin değil; yozlaşmadan arınmış sevinçli ve saadetli bir dünyaya… Bizim olan dünyaya. İnşallah…
Gemi batıyor, seyrediyorlar. Bir heyula dolaşıyor, dinliyorlar. Dünya değişiyor, bakmıyorlar. Bir şeyler yaşıyoruz, şahit oluyoruz. Dönüşen sadece nesneler, mekânlar, olaylar, kişiler değil. Yaşadığımız gariplik bizi dönüştürüyor. Hem de dönüşümün ruhuna aykırı bir şekilde. İnsanı yavaş yavaş olgunlaştıran, var eden bir dönüşümden çok, şokla, özüne aykırı şekilde, varoluşunu tamamlamadan olgunlaştıran bir dönüşüm bu yaşadığımız.
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Düşünceler kelebeklerin kelebek doğurduğu gibi doğmaz, düşünceler kendisinden önceki düşünceye tepki olarak doğar diyordu rahmetli Hüsamettin Aslan hoca, çevirisini yaptığı John W. Murphy’nin Postmodern Toplumsal Analiz ve Postmodern Eleştiri adlı eserin önsözünde. Postmodernizmi anlamak için modernizmi bilmek, modernizmi anlamak için de Hıristiyanlığın kurumsal ve kolektif kimliğe dönüştüğü bin yıllık feodalite dönemini kavramak gerekmektedir.
Günübirlik, üzerinde çok da araştırma yapmaya gerek olmayan mevzuların yanında söz söylemek için bir ömür çaba harcamak zorunda olduğumuz meseleler de var. Hatta bazı meseleleri anlayabilmek için bir ömür harcadığımız halde yine de meseleyle ilgili net bir şey söylemek çoğu zaman mümkün de olmayabilir.
Aldanmak Öldürür
Enikonu ultra-modernist bir dünyada yaşıyoruz. Bazı ünlü sosyal tenkidçilerin elektro-faşist olarak tanımladıkları dağınık, derbeder bir dünyada. Bütün aşırılıkların aç iştahlara sunulduğu ve her toplumsal olgunun en uçlarda yaşandığı, çekingen, aceleci, bayağı ve yıkılgan bir dünyada. Bu dünya, esasen şuurlu bir yaşama iradesinin, yorulmadan ve çok ciddi çabalar göstermeden ortaya konulabileceği bir dünya değildir. Aslına bakarsanız, ölçüsünü ve mantığını kaybetmiş bütün asırların müşterek sıkıntısı da bundan farklı değildir. Genel mânâda bütün insanlık, bıkıp usanmadan hep aynı tecrübeleri yaşasa da; özellikle bugünün insanı, içinde bulunduğu konjonktürde, kapitalizmin özendirici yoğun bir tüketim baskısı, geleneksel anlayışların çok ağır düşen ve bir türlü kaldırılamayan aldatıcılığı ve her türlü sınır ve ahlâk ihlalini yapan koyu bir dünyevileşme içinde, hem kendi tarihsel realitesiyle, hem yaratılışından gelen acelecilik ve insanî zaaflarıyla; iç estetiğinden ve ihtiyaç duyduğu ruhsal derinliğini sağlayacak olan vahyin getirdikleri ile kendi bütünlüğünü tamamlayacak bir enformasyondan uzak düşürülmüştür. İnsanlığı yönlendiren, yöneten ve onu yalnızca hükmedilecek kalabalıklar olarak görenler, hiçbir sosyal ayrıntıyı gözden kaçırmadan, yeni yeni toplumsal şemalar çizmeyi bugün de sürdürüyorlar. “Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymayın!” (Şuarâ, 151-152) Onların, tamamen aldatma ve sömürü üzerine kurdukları imparatorluğun zaferi, insanların kendi murakabelerini ortaya koyacak kültürel derinliği bir türlü bulamamış olmaları sebebiyle güvenle sürmektedir. Hâl böyle devam ettikçe, yâni toplumların zayıflıkları sürdükçe, onların duydukları zevkler de artmaktadır. Ama her devirde ayrı ayrı yıkıcı izler bırakarak… Onlar, insan hislerini ürperten bir soğuklukla, kendi dünyalarının nasıl olduğunu tattırırlar. Nitekim bizim atlasımızda da böyle kendi insanını bahtsız ve muradsız görüp asla onun kültürel diliyle konuşmayan baronlar o kadar sıklıkla geldiler ki. Üstelik hepsi de şaşırtıcı bir biçimde aynı iradenin kuvvetinden hareketle kendi insanlarından uzak durdular. O kadar kibirliydiler ki bazıları, insanlar önünde kendilerini ‘hukuk’un denk görmesini bir izzet-i nefis meselesi yapıyor ve intihar ediyorlardı. MBK üyesi Ahmet Er, bir hatırasını şöyle anlatır: MBK Üyesi sıfatı ile seyahatimin birinde Denizli’den Ankara’ya dönüyordum. Denizli Valisi, Antalya hududuna kadar bana refakat ediyordu. “Yolumuz üzerinde en yoksul bir köylü ailesini ziyaret etmek istiyorum. Fakat kendisine haber verilmesin“ dedim. Bu ricamı yerine getirdi. En yoksul köylü ailesinin yanına beraber gittik. Kapıyı çaldık, içeriye kabul edildik. Kapıdan girdiğim zaman manzara şuydu: Odada yere serilmiş eski ve yamalı bir kilim, su testisi. Odadaki malzemenin, eşyanın hepsi bu kadardı. Yoksul bir aile… Evin hanımı, kilimin orta yerinde küçük bir çocuğa yemek yediriyordu. Ayakkabılarımı eşikte çıkardım ve kilim üzerinde yürüyerek hanımın yanına geldim. Bu köylü hanım ayağa kalkmak istedi. “Lütfen kalkmayın, çocuğa yemek yedirmeğe devam edin!” dedim, halini hatırını sordum. Bu arada Vali de yanıma geldi. Fakat Vali ayakkabılarını çıkarmamıştı. Ben bu köylü kadınla konuşurken hanımın kulağı bendeydi, gözleri Vali’nin ayağındaydı. Nihayet evden ayrıldık. Yolda yürürken Vali yanıma yaklaştı: “Beyefendi, bu kadının hâli benim çok taaccübüme gitti.” “Niçin Vali Bey?“ diye sordum, cevap verdi: “Sizinle konuşurken kulağı sizde, gözleri de benim ayaklarımdaydı, hep ayaklarıma bakıyordu. Bir türlü anlayamadım.” Evet, bu Vali’nin bana aktardıkları çok önemliydi. Vali, halkını anlamamıştı. Bu duygularla, bu yanlışlıklarla bu halk nasıl idare edilebilirdi?
Ancak bugün hâlâ hayatımızın içinde fasılasız cereyan eden ve aldırmazlık edemeyeceğiniz kadar önemli vak’alar önündeki suskunluklarımız, büyük kesimlere yön verenler tarafından hâlâ utandırıcı bir eziklik olarak görülmüyorsa insanlığın duygularını harekete geçiren bütün sebepler içimizde ölüyor demektir. Netice itibariyle bizleri zayıf düşüren bütün toplumsal sızlanmalar, bizleri hayatımızın bütününden endişe duyurmadan ciddi gayelere yöneldiğimizi zannettirerek aldatan ve ruhlarımızı geri gelmesi zorlaşacak kadar hissizleştiren modern yalnızlıklara bırakmıştır. Zaman zaman sistemin hükmetme iradesini kınayan, çok ciddi eleştiren, onu cesaretle yargılayan, mücadele imtihanını cesaretle veren ama hukuk önünde yenik düşmüş yürekler de gelmiştir. Bu kınayıcı sesler zaman zaman bütün kesimlerden gelmiştir. Onların rüyaları kanun tanımıyordu ama hayatın kaderini yazdıklarına inanan ve tahakkümün en uç sınırlarına varan kibirli güç sahipleri, onlarla bir arada olmanın gerginliğine hiçbir zaman dayanamadılar. Gittikçe büyüyen bir huzursuzluk içinde hem onları susturdular, hem de toplumsal hayatı sürekli zehirlediler. Aslına bakarsanız, cereyan eden vak’aların arka planında uzviyetin bütününe sirayet etmiş derin bir ideolojinin en zifiri izleri vardır. O sadece halkı önemsiz görmez, onaylamadığı ve kendisinden bulmadığı her şeyi ve herkesi statüsü ne olursa olsun zararlı addeder. Kesin olan bir şey vardır ki; bunların dünyasında evrensel olan ve insanî olan hiçbir şeye tanık olamazsınız. Kendilerinden birisi olan ve Yunus Nadi ile birlikte Cumhuriyet Gazetesi’nin kurucularından olan ünlü gazeteci Zekeriya Sertel bile gözden düştükten sonra, onun asılacağı haberiyle şeytanî bir sevincin tadına varıyorlardı. 13 Nisan 1925’te yayınlanan bir yazının başlığı; “İdam mahkûmu olan insanlar, bile bile ölüme nasıl giderler” idi. İstiklal Mahkemesi sanıkları, bu yazıdan sonra halkı, ordu ileri gelenlerine ve hükümete karşı tahrik ve askeri, kaçmaya kışkırtmakla suçlanıyorlardı. Bunlardan Zekeriya Sertel, niçin tutuklanıp Ankara’ya gönderildiğini bilmiyordu. Eski gazeteci arkadaşlarından gazeteci Nâbizade Hamdi Bey, kendisini görmeye geldi. Zekeriya Sertel, suçunun ne olduğunu öğrenmek için ondan yardım istedi. Ertesi gün yeniden Zekeriya Bey ile konuşan Nâbizade Hamdi Bey şöyle söyledi: “Kardeşim, dün akşam İstiklâl Mahkemesi Üyeleri’ni evime çağırdım. Yedik, içtik. Senin durumunu sordum. Sana bir haber getirdim, ama üzülme sakın. Seni asacaklar kardeşim!”
Gerçekten de bu panorama içinde büyük kitlelerin duyguları hiç durmadan şekil değiştirip durmaktadır. Bu sebeple insanlar, yaşama enerjilerini sahte bir çağın hastalıklı ritmiyle müsrifçe tüketirlerken, başka bir fon üzerindeki Müslümanlar da, örselendikleri bu hayatta büyük ideallerini unutup kendi mevcudiyetlerine dair derin ütopyaların içinde kaybolmuşlardır. “Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Onlara gökten bol bol yağmur indirmiş, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından dolayı helak ettik. Ve kendilerinden sonra başka bir nesil yarattık.“ (En’âm, 6)
Düzeni sapmış bir cemiyetin duygu ve fikir karışıklıkları içinde, küçük küçük toplumsal ayartmalar büyük yığınlar hâlinde biriktikçe, Kur’an’ın teşvik ettiği dayanışmacı birlik duygusu da bir süre sonra yerini başka başka iddialara bıraktı. Dolayısıyla fertlerin birbirleriyle olan ilişkilerindeki saygılı yaklaşımlar da çok arkalarda bırakılmış oldu. Ağır ağır işleyen bu süreç içinde acı çekenlerin büyük bir kısmı, aslında endişelerinin ve kaygılarının tamamen dünyevî olduğunu asla kabullenemediler. Birçok yazar, akademisyen vs. kendilerini bir mücadelenin adamı gibi gördüler ama onların göremedikleri şey; bir kusurun sembolü olmalarıydı. Bunu asla görmediler ve asla kabullenmediler, fakat kendilerine azımsanmayacak taraftarlar da buldular. Bir sürü kötülüğün bizi sımsıkı sıkıştırdığı anlarımızda, daha mücadeleye başlamadan vazgeçenler, eğreti bir hayat üzerinden cemaatlerine fetvalar verenler, ‘kardeşim!’ diyebileceklerini yalnız bırakmaya nasıl da zaman bulabildiler? Ama bir süre sonra, gözlerini açtıklarında nereye doğru yol almış olduklarını ve dünyanın neresinde bulunduklarını görecekler. Burası, bir tortu haline getirdikleri halkın üzerinde bulunduğu en zayıf tabakadır.
Bugünkü toplumun üyeleri ve İslâmî kesimde saf tutan bazı guruplar, hayatlarının teferruata dair taraflarını bir yana bırakacak olurlarsa etraflarında; birbirlerine üstün gelme ya da İslam’a reddiyeler sunan bazı kitlelerle gönül bağı kurma çabalarının yarattığı toplumsal sızılarıyla, karanlık yollara açılan sıkıntılı manzaralar göreceklerdir. Hiç birimiz, zayıf düşürücü bu bireysel gafletten kendi nefsimize düşecek bir payı yakıştıramıyor ve bütün olumsuzlukları hep başkalarına iliştiriyoruz ama toplumsal plândaki dağınıklığımız ve konjonktürel zayıflığımız her geçen gün işte bu gibi mühimsemediğimiz sebeplerle artmaktadır.
Çok uzun zamanlardır bizi bir koza gibi saran ve gerçeklerin dünyasından uzak tutan bu yapışkan melankoli, bireysel melodramımızı hazırlayarak, bizleri hayatın hiçbir Resûl çağrısının bulunmadığı çıkmaz sokaklara düşürmüştür. Zaman zaman bazı hadiselerin duygusal sâikiyle böyle olmadığımızı düşünüyor olabiliriz ama kendimize karşı tarafsız olmayı başarabilirsek, bu eksik kalan tarafımızı daha açık görebiliriz. Çünkü sanki tarihsel bir nasibimizmiş gibi Müslümanlığı sebebiyle güven duyulan bir kısım aydınlar tarafından halk, aklı ve inancı çelinerek, sürekli tahriflere uğratıldı. Bu bozulma bazen siyâsî heyecanlarla, bazen kültürel ve çoğu zaman da dînî fon üzerinde gerçekleştirildiği için birey, içine düştüğü çökeltiyi fark edemedi. Ve dosdoğru düşünen herkes fark edecektir ki; bugün bir aydın olarak ortaya çıkmış pek çok mücadele adamının içinde bir medeniyet inşası için gerekli olan güçlü, donanımlı, canlı ve büyük fırtınaların koptuğu iç vak’alar yoktur. Hayatın realitesi içinde kendisini diri tutacak ve cesur kılacak büyük aşkları da yoktur. Olmamıştır da. Ebu Cehil’in geceler kadar karanlık yüreği ne kadar kapalıysa onların da o denli kapalı kalmıştır yürekleri insanlara… Dolayısıyla kendisine dair ülküleşmiş gelecek kaygıları da hiç olmamıştır. Sizce var mıdır? En geniş mânâda aydınların içinde, aldığı sıra dışı sorumluluğunu, toplum içinde kendisini yükümlü kılan görevlerini yüksek bir haysiyetle ortaya koyan ve terbiyeli bir cesaretle etrafındaki sınırları zorlayan ne kadar kimse vardır? Allah’ın Resulüne ve onun hayata kattığı yüksek değerlere hayranlık duyan bir sevgiyi ortaya koyamayan, fikirleri ve duruşları her gün başka başka alanlara savrulan aydınların, ortaya koyabilecekleri özençli, yüksek değerleri olabilir mi? Ve hatta dünya var oldukça rencide etmeden bahsedebilecekleri üstün hakikatleri olabilir mi? Kur’an’ın bazı âyetlerini (Nisâ sûresi) bile sistemin sempatisini kaybetmemek için sansürleyecek bir vicdan genişliğini ortaya koyanları nasıl sevebilirim? Hıristiyanların dînî önderi ile buluşan Müslüman bir cemaatin dînî önderinin buluşmalarını bir dergi; ”İki dostun buluşması -iki aynı yolun yolcusunun kucaklaşması-birliktelik-çok özel bir sevgi” başlıklarıyla tanıtıyorsa eğer, bütün bunlar bana teessürden başka ne verebilirler? Hayır hayır, Allah’ın Resulü’nün anlattığı ve kendisinin yaşanılır kıldığı îman, bu sözlerde olamaz. Bu sözlerin ortaya koyduğu özürlü bir îman karşısında irkilmemek mümkün olabilir mi? Nasıl severim! Sevemem ki o kapalı kalpleri! Gadre uğramış bir mü’minin feryadı değildir onların kulak verdikleri. “Sen onların milletlerine tâbi olmadıkça ne Yahudiler, ne de Hristiyanlar senden asla hoşnud ve razı olmayacaklar. De ki, gerçekten de Allah’ın hidayeti, hidayetin ta kendisidir. Şânım hakkı için, sana vahiyle gelen bu kadar bilgiden sonra, kalkıp da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, sana Allah’tan ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.“ (Bakara, 120) II. Mahmut’tan Abdülmecid’in Tanzimat’ına, Tanzimat’tan Meşrûtiyet’e ve Meşrûtiyet’ten günümüze gelinceye kadar yaşanan nice iç yakıcı acılardan, korkulardan ve korkaklıklardan ve her türlü fikir firarlarından sonra, bugün ben, bütün hüsranları bana reva bırakanlara karşı elbette sesimi yükseltmeye hak sahibiyim. Bana geçici kaypak mutluluklar sunanlara değil, gerçek sevinç öyküsünü armağan edenleredir sevgim… Eğer bir aydın olarak içinizde gizlediğiniz korkularınız, Muhammedî bir sevgiye ağır basıyorsa, işe evvela cilveleşen duygularınızın terbiyesi ile başlamalısınız. Çünkü yaşayacağımız, özlemini duyduğumuzu söylediğimiz mü’mince bir hayatın rengini ve dokusunu; tedirgin olmayan, korku nöbetleri ile kıvranmayan, ıstırapsız bir iman ve kuvvetini Kur’an’dan alan arlanmış bir irade ile ortaya koyabilirsiniz.
Yehuda Kralı Herot, kumandanlarından, zindanda tutulan Vaftizci Yahya’yı huzura getirmelerini ister. Çünkü ona soracağı ve uzun süredir zihnini meşgul eden bir sorusu vardır. Yahya Peygamber huzura getirildiğinde Kral Herot şöyle der: ”Çözemediğim bir sorum var. Bütün bilginlerime ve kâhinlerime sordum ama beni tatmin edecek cevabı hiçbirisi veremedi. Mesele şu; hani Firavun ve Musa Peygamberin hikâyesini bilirsin. Firavun İsrailoğulları’na musallat olmuştu da, aldığı bir vahiyle Musa Peygamber İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarmıştı. Fakat Kızıldeniz’e gelince telâş içinde durakladılar. Musa Peygamber Rabbine yalvarınca, kendisine âsâsı ile Kızıldeniz’e vurması vahyedildi. O da öyle yaptı. Denizin dev suları duvar gibi açılınca Musa ve İsrailoğulları karşı kıyıya geçtiler ve denizde kalan Firavun’la adamları boğuldular. Sorum şu; Rab, gücü her şeye yettiği halde neden Musa Peygamber’i ve İsrailoğulları’nı, denizin üzerinde yürüyerek karşıya geçirmedi de, denizi açarak geçirdi?” Kral Herot sorusunu sorunca Yahya Peygamber tebessüm etti ve ”Allah’ın hikmetini her bakan göremez, her duyan anlayamaz. Ama ben sorduğun soruyu cevaplayacağım, çünkü dâima doğru olanı söylemekle emrolundum.” der. “Bu durum Rabbin Firavun’a kurduğu bir tuzaktı, eğer Musa’yı ve İsrailoğulları’nı denizin üstünde yürütseydi, bu bir mucize olacaktı, fakat insan tabiatının su üzerinde yürümesindeki bu olağanüstülüğü fark eden Firavun, İsrailoğulları’nı takip etmeyecekti. Oysa deniz yarılınca onları toprakta yürüyor gören Firavun, biz de yürürüz dedi, öyle ya herkes toprakta yürürdü. Oysa bu da bir mucizeydi ama Firavun ve ordusu toprağı görünce mucizeyi unuttu. Biz de yürürüz dedi ve aldandı. Aldanmak öldürür…”
Burada anlatılan mesele, hayatın daraltılmış bir mânâsı içine sığdırılacak ve kaba heyecanlarla anlatılabilecek bir mesele değildir.
“Ey insan! İhsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?“ (İnfitar, 6) Bu mesele; çok önemli bir şekilde yaşanmış ve yaşanmakta olan bir hayatın meselesidir. Bu mesele; iç sıkıntılarını atamamış, halkının sorunlarını anlayamamış, kibrinden yanına yaklaşılmayan, ama kendisi de sürekli can çekişen aydınların(!) meselesi değildir. Bu mesele; hayatın içinde ikili oynayan ve bu arada kendi şahsiyetini unutanların meselesi de değildir. Merhum Yahya Kemal, Ahmet Naim’le Edebiyat Fakültesi’nde karşılaştıklarında kendisine hitaben: “Bu millet eski putperestliğini İslam ile harmanlamış ve kendisine göre böylesini sevmiştir, niye rahatsız oluyorsunuz?“ diyordu. Daha nice aydınlarımız vardır ki, eserleriyle doğuyu ve İslâm’ı anlatırlar. Zannedersiniz ki sizin özlemlerinizi, sizin rüyalarınızı, sizin sevdalarınızı anlatıyorlar. Zannedersiniz ki o sırmalanmış sözlerle sizin imanınıza kasideler düzüyorlar. Ama öyle değil, sokaklarımızı günahlarla yıkayanlar ve geleceğimizi omuzlarımıza ağır bir dert diye yükleyip gidenler hep onlar oldular. Çoğu yalnızca bir caminin penceresinden bakarak iç geçirmiş, ağlamış, ama enaniyetlerini yıkıp içeriye, secdeye doğru bir adım olsun atamamışlardır. Allah Resulü’nün getirdiği o harikulade nizamın, insanlar arasında mükemmel işleyişindeki ritmi bozanlar da onlardır. İşte toplumu duygusuz bir tortu haline getiren, İslâm’ı algılamamızdan tuhaf mistik ilişkilere kadar bütün meselelerimizin Kur’an’a çıkan yollarını kapatan; yine bu aydınlar yığınının tehlikeli anlayış ve topluma yönelik ikna biçimleri olmuştur. Bu toplum üzerinde söz sahibi olmak isteyen tahakküm merkezleri, mevcut olan bu toplumsal algılamayı besleyerek Müslüman bireyin ebedi sığınağı olan Kur’an’ı herhangi bir şekilde olsun, fark etmesine engel olup onu düşkün bir yalnızlığın içinde yapayalnız bıraktılar. Böyle acı bir düşkünlüğü yaşayan bireyin; sürekli olarak ağırbaşlı, mütedeyyin bir Müslüman tipi olarak gururu okşandı. O, dîni bütün bir Müslüman olarak inançlarını içinin mahremlerinde yaşayacak ama hayatın dış manzarasına bunları katmayacaktı. Çünkü din sadece içinizi rahatlatan bir şey olarak kalmalıydı. Çünkü ‘Türk İslâmı’nın tanımlaması buydu. O, özlenen, gerginlik yaratmayan bir birey sıfatıyla karşımıza çıkarılırken aslında tamamen dünyevileşmiş bir yapının sağlam bir halkası haline getirilmiş ve daha iyi görmesinin engellendiği geleceğe dair kaderi de belirlenmiştir. Ancak modern toplumsal öğelerin alelacele oluşturduğu bu övülmüş(!) ağır başlı mü’min tipi, Kur’an’ın keskin çizgileri karşısında oldukça yabancı durmaktadır. Aslında her gün yeni yeni sosyal ve siyasal fikirlerin önünde savrulan ve aydınlık bir vizyonu bulmakta sürekli zorlanan toplum bireyleri, ihtiyaç duydukları bütün ümitlerini ve ahlâkî öğelerini günübirlik siyasetçilerin ve ikiyüzlü ürkek aydınların yollarında aradıkça teessürleri derinleşmeye devam edecektir.
Ama kalabalıklar kendi geleceklerindeki muhtemel acıları her zaman olduğu gibi yine tahmin edemediler. Zaten elinizde toplumunuzun geçirdiği evrelere âit tarihsel bir birikim ve onu doğru ölçütlendirecek, Kur’an’ın öğretisiyle beslenen bir fikir bütünlüğünüz yoksa hadiseleri kendi ekseninde değerlendirebilmemiz mümkün olmayacaktır. Öyle de oldu, çünkü hiç değişmeyen şekliyle aydınlar, kendi insanlarına sahibi oldukları aslî kıymetlerini unutturarak sadece sembollerin bırakıldığı ruhsuz bir dünyaya taşıyarak onları hep nüfus çokluğu olarak gördüler. Sadece nüfus çokluğu, o kadar… Bunun örnekleri, Âli Paşa’dan Nevzat Tandoğan gibi siyasetçilere, oradan aydınlar zümresine kadar uzanan bir çizgide bu günümüze taşınmıştır. Bunu yaparken aslında kendi hastalıklarını, sıkıntılarını ve can çekişmelerini halka taşıdılar. Dolayısı ile birkaç asırdır insanların mutluluklarını yıkan ve yakıcı bir doku üzerinde oturtulmaya çalışılan yeni modernist anlayış, şahsiyetleri bölünmüş uyurgezer bireyleri ortaya çıkardı. Bu, ne yazık ki böyledir ve bugün etrafımıza baktığımızda hayat kendisine nasıl sunulmuşsa öylece kabul eden, Peygamberinin yalnızca adını ve Mekke-Medine’de yaşadığını bilen ama kim olduğunu bilmeyen, Kur’an-ı Kerîm adında çok meşhur bir kitabı olduğundan haberdar olan ama neler ifade ettiğinden haberdar olmayan, karşısındaki şeytani gülüşleri hayra yoran, hayatının mânâsını kaybetmiş ve geniş bir tablo içinde yalnızca kabartma figürler hâline getirilmiş sessiz ve hedefsiz kalabalıklar görürüz. Bu tamamen böyle midir? Elbette hayır. Ama o kadar çok böyledir ki, bu konudaki küçücük bir umudu büyük bir armağan gibi göreceğim. İnşallah… Ve inşallah, mü’minlere âit o zarif edâ’nın dâvetkârlığını göreceğimiz günler de gelir. Bunu ne kadar arzularım…
Böyle bir hayat nereye kadar sürebilir? Aslında bu soru doğru bir soru değil, çünkü aydınlanmasını bir türlü bulamayan, kolonileştirilmiş kalabalıkların sürdüğü; hayat değil, ömürdür yalnızca… Hayat dediğimiz zaman; içinde düne ait esintiler, düşünmeye zorlanan bir zihin, hayatı anlayan bir zekâ ve yarına dair müjdeleri taşıyan muhteşem bir eda görürsünüz. “Firavun kavmini küçümsedi. Onlar da O’na itaat ettiler. Çünkü onlar fâsık bir kavimdi.” (Zuhruf, 54 )
Kurtuluşun yollarını açan tavır, özgür iradelerin ve özgür muhayyilelerin işidir. Bir Nebi Taif’te taşlanıyorsa ve ben bugün içime tuhaf korkular egemen olduğu için Allah Resulü’nün taşlandığı aynı sokaklarda ikiyüzlülük yapıyorsam, insanın kanını donduracak olaylar karşısında soğuk kalabiliyorsam ve kolaylıkla bükülüveriyorsam eğer, kendime güvenecek gücü içimde besleyemiyorsam; özgürlüğüm ve yarınlarım adına ve hatta sahip olduğumu söylediğim bütün değerler adına yarenlik ediyorum demektir yalnızca… İşte bu yüzdendir ki, sokaklarda kirli çarmıhlar, her gün gerilecek yeni bedenler buluyorlar.
Kendimizi, düşündüğünü iddia eden bireyler olarak kabahatlerimizle daha fazla başıboş bırakmaya hakkımız yoktur. Ve
Ne var ki, yılların yanlış bir birikimi olarak bizlere tahakküm kuranların, nefsimize kolay gelen abartmalarıyla kendimizi Kur’an-ı Kerîm’in yanında ve onunla üstün bir uyum içindeymişiz gibi gördük. Ama özellikle isim yapmış ve alanlarında şöhret bulmuş aydınlarımızın çok büyük bir kısmı, bazen lütuflar bazen de korkular karşısında, türlü gölge oyunlarının içinde vitrin süsü olarak kaldılar. Fırsat bulup vicdanlarına bakabilselerdi eğer, yüreklerinin olması gereken yerin bomboş olduğunu göreceklerdi. Onların hayatında belirleyici olan unsur tam anlamı ile ‘Kitap’ olmadı. Kâinatın en güzel manzarasının Nur Dağı’nda doğduğunu söylediler ama anlamadılar. Eğer anlayabilmiş olsalardı, bu bir şahsiyet getirecekti. Resûl’ün o gür sesine âşina olamadıkları için de, sönmüş bir dünyanın içinde sadece ‘geçici bir ân’ olarak kaldılar. “Allah kuluna kâfi değil midir? Durmuşlar da seni O’ndan başkası ile korkutuyorlar. Her kimi ki Allah şaşırtırsa ona hidayet edecek yoktur.“ (Zümer, 36) Kendi karantina alanlarına sıkışmış bu sözüm ona civanmert(!) aydınlarımız, kendi ölçüleri içinde hiçbir yanlış olguyu isyana değer bulmadılar. Bu kimseler, insanlığın hiçbir çağına ait değillerdir. Eğer onlar benim hüsranım ile besleniyorlarsa bu böyledir. Onların hiçbir zaman insan merkezli evrensel sorunları olmamıştır, kendilerini o çapta görmüşlerdir ama kitlelerin karşısındaki o arsız pişkin tavırlarının içinde, hep benim bir gün kendime geleceğim ve hafızamı toplayabileceğim kâbusuyla yaşadılar. Ve onlar yıllardır sahte ve dar mânâlarıyla bana hayatımı anlattılar. Küçücük bir sevinç ânım doğduğunda ona merhametsizce efkâr düşürdüler. İşte bu sebeple değersizliğine inandıkları topluma karşı onları küçük görme ve öyle gösterme alışkanlıkları hep devam etti. “Babası; ”Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Yemin ederim ki, eğer (onları kötülemekten) vazgeçmezsen, seni muhakkak taşlarım. (gerçekten veya söz ile- sana taş atarım) Haydi, uzun bir müddet benden uzak ol!” dedi.“ (Meryem, 46) Tahakküm kuranlar ile gadre uğrayanların toplumsal macerası Hâbil’le Kâbil’in mücadelesinden bugüne kadar Kabillerin haz aldıkları gerginliklerle hiç değişmeden devam etmiştir. Çünkü bütün tahakküm edici güç sahipleri, bizim bir tarafımızı değil hayatımızın tamamını istemektedirler. Enteresandır, benim dünyam üzerinde kendi sitelerini kurmayı düşleyen bu kimseler, çok uzun yıllar boyunca hep benim adıma konuştular. Ve onlar, sürdürdükleri tarihsel yalanları ile benim yeni baştan eğreti bir hayatı sürdürmemi istediler. Nice zamandır bizim maceramız budur ve hakikaten hazin bir maceramız vardır!..
Bunu yaptığımızı söylemeyelim, gerçekten kitabın önünde kendimizi sorgulayalım. Hepimiz bunu anlamalıyız. Geleceğimizi ve geleceğimize ait her şeyi sezgi yoluyla, vehimlerle, sempatilerle, kanaatlerle ve zayıf özlemlerle yaşayamayacağımızı bilmeliyiz. Bilmeliyiz ki, dekoru bize ait olmayan mekânlardaki ışık oyunlarıyla daha fazla ilerleyemeyiz. Bilmeliyiz ki, ‘bizimdir’ dediklerimizi sahiplenebilmemiz, kirlerinden arınmış birer mü’min olarak göstereceğimiz çabaların samimi niyetine bağlıdır. Bilmeliyiz ki mevcudiyetimiz; aşırılıkları yatıştırılmış dünyevileşme arzularımıza ve Kur’an’la sağlayabileceğimiz doğru bir bütünleşmenin derinliğine bağlıdır. Ve yine bilmeliyiz ki Allah’ın Resulü’nün örnekliği içimizde sevinçler uyandıramıyor ve bizler onu ülküleştiremiyorsak, etrafımızda kibirli yargıçlar görmeye alışmamız gerekecektir. Bugün Müslümanların yaşadıkları sıkıntıların çok büyük bir kısmında, yanlışlara karşı gösterdikleri ve bilgisizliğin beslediği iyi niyet mübalağalarının payı oldukça büyüktür. “O, kovulmuş bir şeytanın sözü değildir. Hâl böyle iken, siz nereye gidiyorsunuz?“ (Tekvîr, 25-26) Bu seslere iyi kulak vermemiz gerekiyor. Çünkü O; ilk sözün de son sözün de sahibi ve kimseyle uzlaşması olmayanın sesidir. Hayatımızın günaha mağlup taraflarını arttırmadaki ısrarı bıraktığımızda, eminim bunu başarabileceğiz. Ve yine eminim ki o zaman, yıllar boyu reva görülen umutsuz düşlerden ve tarihin bizleri sıkıştırdığı yalan sarmalından gerçeklerin dünyasına çıkacağız. Alçaltılmış hayatların ve karanlık dillerin değil; yozlaşmadan arınmış sevinçli ve saadetli bir dünyaya… Bizim olan dünyaya. İnşallah…
Yazar
İlgili Yazılar
Bir Garip Dünyada Çocuklara Seslenmek
Gemi batıyor, seyrediyorlar. Bir heyula dolaşıyor, dinliyorlar. Dünya değişiyor, bakmıyorlar. Bir şeyler yaşıyoruz, şahit oluyoruz. Dönüşen sadece nesneler, mekânlar, olaylar, kişiler değil. Yaşadığımız gariplik bizi dönüştürüyor. Hem de dönüşümün ruhuna aykırı bir şekilde. İnsanı yavaş yavaş olgunlaştıran, var eden bir dönüşümden çok, şokla, özüne aykırı şekilde, varoluşunu tamamlamadan olgunlaştıran bir dönüşüm bu yaşadığımız.
Mülkiyet, Özgürlük ve Adalet Bağlamında İktisadi İnsanın İmali
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.
İslam’ı Sömürgeci Zihnin Sermayesi Kılmak
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Postmodern Dünyada Eğitim: Özne Anlam İlişkisi
Düşünceler kelebeklerin kelebek doğurduğu gibi doğmaz, düşünceler kendisinden önceki düşünceye tepki olarak doğar diyordu rahmetli Hüsamettin Aslan hoca, çevirisini yaptığı John W. Murphy’nin Postmodern Toplumsal Analiz ve Postmodern Eleştiri adlı eserin önsözünde. Postmodernizmi anlamak için modernizmi bilmek, modernizmi anlamak için de Hıristiyanlığın kurumsal ve kolektif kimliğe dönüştüğü bin yıllık feodalite dönemini kavramak gerekmektedir.
Sünnetsiz, Mezhepsiz, Modernist!
Günübirlik, üzerinde çok da araştırma yapmaya gerek olmayan mevzuların yanında söz söylemek için bir ömür çaba harcamak zorunda olduğumuz meseleler de var. Hatta bazı meseleleri anlayabilmek için bir ömür harcadığımız halde yine de meseleyle ilgili net bir şey söylemek çoğu zaman mümkün de olmayabilir.