Popüler bilim adına yapılan televizyon programları vardır; hani şu ismine daha çok belgesel dediğimiz tür. Bunların periyodik yayınları da var; kitaplar, dergiler, gazete ekleri vb. Görünüşte amacı; bilimsel gelişmeleri, olayları, tartışmaları, gözlemleri sıradan insanların anlayabilecekleri bir dil ve anlatımla kitlelere duyurmak, bilimsel düşünme biçimini tabana yaymaktır. Yelpazeleri de oldukça geniştir; zooloji, botanik, tıp, mühendislik, antropoloji, tarih, sosyoloji, psikoloji, felsefe, eğitim bilimleri ve bunların her türlü teknolojileri.
Bir bilim insanı (kadın veya erkek) ekrana çıkar, kibir dolu bir alçak gönüllülük, sinir bir eminlikle konusunu anlatmaya çalışır. Çalışır diyorum; çünkü kendi sınıfına ait bir dili kitlelerin anlayabileceği bir dile çevirmeye çalışmaktadır. Kibirliliğinin arka planında imtiyazlı, yüksek bir sınıf mensubunun aşağı bir sınıfı muhatap alma lütfu yatmaktadır. Eminlik konusuna gelince de; her şeyin künhüne varmış muhteremler, adeta tanrılar katından kullarını haberdar etmektedirler. Hani şu meşhur bilimsel şüpheciliğin, bilimsel bir dogmaya dönüşüvermesinde bir sakınca görülmez buralarda. Bu programların müdavimleri ise sıradan/bayağı/aptallaştırıcı/süfli uğraşılar yerine böylesi anlamlı bir uğraşı içine girdikleri için kendilerini sınıf atlamış sayarlar; ilginç bir arınma biçimi.
İşin aslı; bilime hükmeden teknoloji ve endüstriyalizmin, bilimi bir zanaat mesabesine düşürerek ondan alabildiğine ve sürekli faydalanmasıdır. Bu sürekliliği; modernizmin doğrusal (lineer) gelişim ideolojisinin yeniye ve yenileşmeye yönelik tapınma ritüelleri sağlamaktadır. Bilimsellik bu ideolojinin meşrulaştırıcı algısal bir aracıdır sadece.
Genç bir hanım/bey, sağlıklı, ışıl ışıl parlayan saçlarını savurarak bir kapıdan içeri girmektedir. Her taraf alışılmışın dışında tuhaf bir beyazlık içinde; arındırılmış, sofistike bir beyazlık. Tabiri caiz ise saf ve sonsuz bir güven mabedi. Geniş ve ferah bir mekânda, beyaz önlükleri içinde kadınlı erkekli bir takım insanlar akla ziyan aletleri kullanmakta, deney tüplerinin biri gözümüze sokulmakta diğeri çıkarılmaktadır. Mesaj belli; bilimsellik, yani şampuanınızın/kreminizin/kozmetiğinizin ardında devasa bilimin gücü var. Bu direkt bir reklamdır. Bir de ideolojik koşullanmayı sağlayacak, umudu sürekli canlı tutacak, beklenti oluşturacak dolaylı reklamlar vardır. İşte bu programlar tam da böyle bir işlev görür. Bilimsellik zırhını kuşanmış kapitalizmin ‘tekno-endüstriyel’ sömürü çarkının “halkla ilişkiler” faaliyetleridir bunlar.
Haddi zatında modern bilimin felsefesidir bilimi bu kötü yollara düşüren. Bütünü göz ardı eden, bütünü oluşturan tekil/tikel eşyaya/olaya/olguya/fenomene, salt bağımsız bir ünite muamelesi yapan bu felsefe, tekillerden/tikellerden yola çıkarak bir genelleme yapmakta, nihayetinde bir hükme varmaktadır. Vardığı bu hükmün geçerliliği, yeni bir hükmün ortaya konulmasına kadar geçerlidir ve doğrudur/dogmadır.
Yerleşik ve tek bir külliliği inkâr eden bu felsefenin, bağımsız gibi görünen objenin kendisi ve diğer objeler arasındaki gözlemlenebilen salt ‘mekanik ilişkilerinden’ hareketle yaptığı bir genelleme ile kendince bir külliliğe varmasına, daha doğrusu kendince bir küllilik tanımı yapmasına neden olur.
Böylece obje/nesne, bir süje/kim tarafından tanımlanmış olur ki; modern bilimselliğin taşıdığını iddia ettiği objektiflik ilkesinin esasında dogmatik bir nesnellikle malûl hale geldiğinin bir itirafıdır.
Şimdi sormak gerekiyor; birileri parçaları inceledi, gözlemledi, bir genelleme yaptı ve bu genellemeden hareketle bir hüküm ortaya koyarak bir küllilik tanımına vardı. Bunun sonucunda gözlemlenen parçanın kendisinin kendisi ile ve diğer parçalarla olan mekanik ilişkilerine müdahale ederek bir icat meydana getirdi. Bu icadı insanların istifadesine sundu. Başka birisi de çıkarak bu müdahalenin sonuçlarının bazı arazlara neden olduğunu ortaya koydu; yani sistematik bir hatanın söz konusu olduğunu kanıtladı ve yeni bir müdahale ile bunu giderebileceğini çünkü yeni bir tanıma/yeni bir gerçekliğe vardığını söyledi. Bu ikisi arasında geçen süredeki yıkımların (çoğu kez yaşamsal yıkımlar olmaktadır) hesabını kim verecek, yeninin maliyetine kim katlanacak, bu yeninin de arazlarla mamul bir sistematik hata üretmeyeceğini kim garantileyecek? Soruları çoğaltabiliriz.
Şimdi şöyle bir şey yapalım; popüler bilim programlarından tarihsel bir seçki yapalım. Bakalım ne çıkacak ortaya.
“Sayın seyirciler/dinleyiciler/okuyucular. Bilim adamlarımız müthiş ve devrim niteliğinde bir buluşa imza attılar. Çimento ve petrolü buldular. Şimdi binalar daha sağlam, yüksek ve konforlu olacak. Şehirlerimiz daha kalabalıklaşacak, sanayi ve ticaret gelişecek, hayat hızlı ve refah dolu olacak. Mutlu ve mesut dolu yarınlar bizi bekliyor.”
“Sayın seyirciler/dinleyiciler/okuyucular. Betonlaşma ve hızlı şehirleşme maalesef yaşam kalitemizi düşürmekte, her geçen gün artan şehir trafiği insanlarımızın psikolojisini bozmakta, hava kirliliği sağlığımızı tehdit ederken aşırı karbon salınımı nedeniyle yarınlarımız daha doğrusu medeniyetimiz büyük bir tehdit altına girmektedir. Petrol ve petrol ürünlerine bağlı yaşam şeklimiz kanser vakalarını çığ gibi büyütmekte, hükümet, kamu kaynaklarının çoğunun sağlık harcamalarına transfer edilmesinden büyük bir endişe duymaktadır. Bununla beraber kır evleri bir alternatif olarak sevgili vatandaşlarımızın ilgisine sunulmuştur. Temiz hava, bol gıda sloganıyla en son tekniklerle inşa edilen bu kır evleri için sayın profesörümüzü dinliyoruz…”
“Sayın seyirciler/dinleyiciler/okuyucular. Dünyanın korkunç derecedeki nüfus artışına paralel kaynaklarının artmaması, aksine azalması bir açlık tehlikesini de beraberinde getirmektedir. Hemen endişeye ve telaşa kapılmayalım. Bu konuda devasa bir bütçe ile araştırmalar yapan arkamda görmüş olduğunuz bu laboratuvarlarda yapılan bilimsel araştırmalar meyvesini vermeye başladı. Açlık tehlikesini sonsuza kadar ortadan kaldıracak bu buluş ve gelişmeleri sayın profesörümüzden dinliyoruz. Efendim, geliştirmiş olduğumuz bu suni gübreleri tarlasına atan çiftçi geleneksel yöntemlerle bire yüz alacakken bu gübre ile bire bin almaktadır. Şu görmüş olduğunuz sığırı, elli kilodan şu elimde görmüş olduğunuz hormon takviyesi ile üç ayda bin kiloya çıkartmış bulunmaktayız. Ayrıca çeşitli tohumların genetiğini değiştirerek daha sağlıklı ve bol tarımsal ürünler elde edebiliyoruz. Bakın şu parlak elmanın teki tam bir kilo geliyor…”
“Sayın seyirciler/dinleyiciler/okuyucular. Yeraltı ve yer üstü sularımız tarımda kullanılan ilaç ve suni gübre nedeniyle hızla kirlenmekte, dünyamızın temiz su kaynakları hızla tükenmektedir. Tarım ve hayvancılıkta kullanılan ilaç, hormon ve genetik müdahaleler nedeniyle aldığımız gıdalar, vücudumuzda yıkımlara neden olmaktadır. Uzmanlar bu konuda organik ürünlere yönelmemiz gerektiğinin altını çizerek, sağlıksız ürünlerden uzak durmamızı istemektedirler.”
Kareleri çoğaltabiliriz…
Bir zamanlar elmadan çıkan minicik bir meyve kurduna savaş açan bilimsel zevat, şimdi elmasından kurt çıkmasına sevinir hale gelmiş. Hem de bu kurtlu elmaya ederinin dört veya beş katını ödemeye razı olarak. Merada sığır ve koyunlarını yayarak onları besleyip büyütmeye çalışanlara gelişmemiş, çoban, sığır muamelesi yapan zihniyet, şimdilerde kapalı alan besicilik ve sütçülükten mera besiciliği ve sütçülüğüne yöneliş için teşvikler vermektedirler. Almanya bu konuda çiftçisini ikna edebilmek ve gelir kayıplarını telafi etmek için hatırı sayılı bir fon oluşturmuş bulunmaktadır. Ekolojik yaşam alanları, mimarlık ve mühendisliğin yeni ilgi sahaları durumunda; bedelini ödeyene sağlıklı ve doğayla dost yaşam alanları sunulmaktadır.
Her türlü ideoloji ile sorunsuz eklemlenmeye girebilme yeteneğine sahip kapitalizm, şimdilerde “doğa ile dostluk“ konsepti üzerinden sömürüsünü devam ettiriyor. Fazla değil, bundan birkaç yüz yıl önce de “doğa ile savaş” konsepti üzerinden insanları ve kaynakları sömürmüş, dünyanın üçte ikisini savaş, yoksulluk, açlık ve kölelik batağına sürüklemişti. Bu batakta debelenenler, yine kapitalizmin örgütlediği kavram ve kurumlardan, kendilerini bu bataklıktan çekip çıkaracak bir el bekliyor.
Dedemin evini “en sağlıklı yaşan alanı” diye bana pazarlamaya kalkışırlarsa vallahi çok bozulurum. Onlar değil miydi yıllar önce sağlıksız ve gayri medeni diye beni ve babamı sille tokat bu evden atanlar!
“Sil” diyor “eğer bunu kabul etmiş olsaydık, savaşmazdık!”
Biri silmiyor, öteki bakıyor.
Sitem ve öfke; hücum ettiği gözlerde bir noktaya sabitlenmiş.
Bekliyorlar ama o, kendisi siliyor; artık anlaşma sağlanabilir…
Umutsuzluk ve ikilem.
Gündelik dil felsefesinin yapıldığı döneme “İkinci Analiz Dönemi” denir. Gündelik dil filozofları biçimsel dilin analizleriyle değil; doğal dillerle ilgilenmiştir. Kuşkusuz gündelik dil filozoflarından bazıları analizlerinde biçimsel dili de kullanmışlardır. Ancak bu analizler çok azdır.
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
Bir yerde gücü elinde bulunduran, iktidar sahibi muktedirlere sorulacak iki adet soru vardır: neden ve nasıl. İktidar sahibi, bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi ya da zümre de olabilir. Neden siz yönetiyorsunuz? Siz nasıl yönetiyorsunuz? İlk soru iktidarın meşruiyetini anlamak üzere sorulurken; ikincisi iktidarın sahip olduğu aygıtları ve süreçleri ihtiva etmektedir. Birincisi ontolojik bir soruyken; ikincisi teknik bir sorudur. Soruların açık ve netliği cevapların da net ve basit olacağı anlamına gelmiyor elbette. Özellikle “neden” sorusunun cevabı müesses nizam sahipleri için de bir sorgulanma ve hatta tehdit içermektedir. “Nasıl” sorusunun cevabı yasal metinlerde ve görünür uygulamalarda kendini belli etmektedir. Ancak “neden” sorusunun cevabı için verilecek cevabın ötesine gitmek gerekir. Bu yüzden sistemin asıl oyuncuları ve oyun kurucuları bu “neden” sorusunu “nasıl”ın cevaplarıyla geçiştirmektedir.
Gemi batıyor, seyrediyorlar. Bir heyula dolaşıyor, dinliyorlar. Dünya değişiyor, bakmıyorlar. Bir şeyler yaşıyoruz, şahit oluyoruz. Dönüşen sadece nesneler, mekânlar, olaylar, kişiler değil. Yaşadığımız gariplik bizi dönüştürüyor. Hem de dönüşümün ruhuna aykırı bir şekilde. İnsanı yavaş yavaş olgunlaştıran, var eden bir dönüşümden çok, şokla, özüne aykırı şekilde, varoluşunu tamamlamadan olgunlaştıran bir dönüşüm bu yaşadığımız.
Bilimsel Şartların Ânından Sual Olunmaz; Şartsız Yıkım Fragmanları
Popüler bilim adına yapılan televizyon programları vardır; hani şu ismine daha çok belgesel dediğimiz tür. Bunların periyodik yayınları da var; kitaplar, dergiler, gazete ekleri vb. Görünüşte amacı; bilimsel gelişmeleri, olayları, tartışmaları, gözlemleri sıradan insanların anlayabilecekleri bir dil ve anlatımla kitlelere duyurmak, bilimsel düşünme biçimini tabana yaymaktır. Yelpazeleri de oldukça geniştir; zooloji, botanik, tıp, mühendislik, antropoloji, tarih, sosyoloji, psikoloji, felsefe, eğitim bilimleri ve bunların her türlü teknolojileri.
Bir bilim insanı (kadın veya erkek) ekrana çıkar, kibir dolu bir alçak gönüllülük, sinir bir eminlikle konusunu anlatmaya çalışır. Çalışır diyorum; çünkü kendi sınıfına ait bir dili kitlelerin anlayabileceği bir dile çevirmeye çalışmaktadır. Kibirliliğinin arka planında imtiyazlı, yüksek bir sınıf mensubunun aşağı bir sınıfı muhatap alma lütfu yatmaktadır. Eminlik konusuna gelince de; her şeyin künhüne varmış muhteremler, adeta tanrılar katından kullarını haberdar etmektedirler. Hani şu meşhur bilimsel şüpheciliğin, bilimsel bir dogmaya dönüşüvermesinde bir sakınca görülmez buralarda. Bu programların müdavimleri ise sıradan/bayağı/aptallaştırıcı/süfli uğraşılar yerine böylesi anlamlı bir uğraşı içine girdikleri için kendilerini sınıf atlamış sayarlar; ilginç bir arınma biçimi.
İşin aslı; bilime hükmeden teknoloji ve endüstriyalizmin, bilimi bir zanaat mesabesine düşürerek ondan alabildiğine ve sürekli faydalanmasıdır. Bu sürekliliği; modernizmin doğrusal (lineer) gelişim ideolojisinin yeniye ve yenileşmeye yönelik tapınma ritüelleri sağlamaktadır. Bilimsellik bu ideolojinin meşrulaştırıcı algısal bir aracıdır sadece.
Genç bir hanım/bey, sağlıklı, ışıl ışıl parlayan saçlarını savurarak bir kapıdan içeri girmektedir. Her taraf alışılmışın dışında tuhaf bir beyazlık içinde; arındırılmış, sofistike bir beyazlık. Tabiri caiz ise saf ve sonsuz bir güven mabedi. Geniş ve ferah bir mekânda, beyaz önlükleri içinde kadınlı erkekli bir takım insanlar akla ziyan aletleri kullanmakta, deney tüplerinin biri gözümüze sokulmakta diğeri çıkarılmaktadır. Mesaj belli; bilimsellik, yani şampuanınızın/kreminizin/kozmetiğinizin ardında devasa bilimin gücü var. Bu direkt bir reklamdır. Bir de ideolojik koşullanmayı sağlayacak, umudu sürekli canlı tutacak, beklenti oluşturacak dolaylı reklamlar vardır. İşte bu programlar tam da böyle bir işlev görür. Bilimsellik zırhını kuşanmış kapitalizmin ‘tekno-endüstriyel’ sömürü çarkının “halkla ilişkiler” faaliyetleridir bunlar.
Haddi zatında modern bilimin felsefesidir bilimi bu kötü yollara düşüren. Bütünü göz ardı eden, bütünü oluşturan tekil/tikel eşyaya/olaya/olguya/fenomene, salt bağımsız bir ünite muamelesi yapan bu felsefe, tekillerden/tikellerden yola çıkarak bir genelleme yapmakta, nihayetinde bir hükme varmaktadır. Vardığı bu hükmün geçerliliği, yeni bir hükmün ortaya konulmasına kadar geçerlidir ve doğrudur/dogmadır.
Böylece obje/nesne, bir süje/kim tarafından tanımlanmış olur ki; modern bilimselliğin taşıdığını iddia ettiği objektiflik ilkesinin esasında dogmatik bir nesnellikle malûl hale geldiğinin bir itirafıdır.
Şimdi sormak gerekiyor; birileri parçaları inceledi, gözlemledi, bir genelleme yaptı ve bu genellemeden hareketle bir hüküm ortaya koyarak bir küllilik tanımına vardı. Bunun sonucunda gözlemlenen parçanın kendisinin kendisi ile ve diğer parçalarla olan mekanik ilişkilerine müdahale ederek bir icat meydana getirdi. Bu icadı insanların istifadesine sundu. Başka birisi de çıkarak bu müdahalenin sonuçlarının bazı arazlara neden olduğunu ortaya koydu; yani sistematik bir hatanın söz konusu olduğunu kanıtladı ve yeni bir müdahale ile bunu giderebileceğini çünkü yeni bir tanıma/yeni bir gerçekliğe vardığını söyledi. Bu ikisi arasında geçen süredeki yıkımların (çoğu kez yaşamsal yıkımlar olmaktadır) hesabını kim verecek, yeninin maliyetine kim katlanacak, bu yeninin de arazlarla mamul bir sistematik hata üretmeyeceğini kim garantileyecek? Soruları çoğaltabiliriz.
Şimdi şöyle bir şey yapalım; popüler bilim programlarından tarihsel bir seçki yapalım. Bakalım ne çıkacak ortaya.
“Sayın seyirciler/dinleyiciler/okuyucular. Bilim adamlarımız müthiş ve devrim niteliğinde bir buluşa imza attılar. Çimento ve petrolü buldular. Şimdi binalar daha sağlam, yüksek ve konforlu olacak. Şehirlerimiz daha kalabalıklaşacak, sanayi ve ticaret gelişecek, hayat hızlı ve refah dolu olacak. Mutlu ve mesut dolu yarınlar bizi bekliyor.”
“Sayın seyirciler/dinleyiciler/okuyucular. Betonlaşma ve hızlı şehirleşme maalesef yaşam kalitemizi düşürmekte, her geçen gün artan şehir trafiği insanlarımızın psikolojisini bozmakta, hava kirliliği sağlığımızı tehdit ederken aşırı karbon salınımı nedeniyle yarınlarımız daha doğrusu medeniyetimiz büyük bir tehdit altına girmektedir. Petrol ve petrol ürünlerine bağlı yaşam şeklimiz kanser vakalarını çığ gibi büyütmekte, hükümet, kamu kaynaklarının çoğunun sağlık harcamalarına transfer edilmesinden büyük bir endişe duymaktadır. Bununla beraber kır evleri bir alternatif olarak sevgili vatandaşlarımızın ilgisine sunulmuştur. Temiz hava, bol gıda sloganıyla en son tekniklerle inşa edilen bu kır evleri için sayın profesörümüzü dinliyoruz…”
“Sayın seyirciler/dinleyiciler/okuyucular. Dünyanın korkunç derecedeki nüfus artışına paralel kaynaklarının artmaması, aksine azalması bir açlık tehlikesini de beraberinde getirmektedir. Hemen endişeye ve telaşa kapılmayalım. Bu konuda devasa bir bütçe ile araştırmalar yapan arkamda görmüş olduğunuz bu laboratuvarlarda yapılan bilimsel araştırmalar meyvesini vermeye başladı. Açlık tehlikesini sonsuza kadar ortadan kaldıracak bu buluş ve gelişmeleri sayın profesörümüzden dinliyoruz. Efendim, geliştirmiş olduğumuz bu suni gübreleri tarlasına atan çiftçi geleneksel yöntemlerle bire yüz alacakken bu gübre ile bire bin almaktadır. Şu görmüş olduğunuz sığırı, elli kilodan şu elimde görmüş olduğunuz hormon takviyesi ile üç ayda bin kiloya çıkartmış bulunmaktayız. Ayrıca çeşitli tohumların genetiğini değiştirerek daha sağlıklı ve bol tarımsal ürünler elde edebiliyoruz. Bakın şu parlak elmanın teki tam bir kilo geliyor…”
“Sayın seyirciler/dinleyiciler/okuyucular. Yeraltı ve yer üstü sularımız tarımda kullanılan ilaç ve suni gübre nedeniyle hızla kirlenmekte, dünyamızın temiz su kaynakları hızla tükenmektedir. Tarım ve hayvancılıkta kullanılan ilaç, hormon ve genetik müdahaleler nedeniyle aldığımız gıdalar, vücudumuzda yıkımlara neden olmaktadır. Uzmanlar bu konuda organik ürünlere yönelmemiz gerektiğinin altını çizerek, sağlıksız ürünlerden uzak durmamızı istemektedirler.”
Kareleri çoğaltabiliriz…
Bir zamanlar elmadan çıkan minicik bir meyve kurduna savaş açan bilimsel zevat, şimdi elmasından kurt çıkmasına sevinir hale gelmiş. Hem de bu kurtlu elmaya ederinin dört veya beş katını ödemeye razı olarak. Merada sığır ve koyunlarını yayarak onları besleyip büyütmeye çalışanlara gelişmemiş, çoban, sığır muamelesi yapan zihniyet, şimdilerde kapalı alan besicilik ve sütçülükten mera besiciliği ve sütçülüğüne yöneliş için teşvikler vermektedirler. Almanya bu konuda çiftçisini ikna edebilmek ve gelir kayıplarını telafi etmek için hatırı sayılı bir fon oluşturmuş bulunmaktadır. Ekolojik yaşam alanları, mimarlık ve mühendisliğin yeni ilgi sahaları durumunda; bedelini ödeyene sağlıklı ve doğayla dost yaşam alanları sunulmaktadır.
Her türlü ideoloji ile sorunsuz eklemlenmeye girebilme yeteneğine sahip kapitalizm, şimdilerde “doğa ile dostluk“ konsepti üzerinden sömürüsünü devam ettiriyor. Fazla değil, bundan birkaç yüz yıl önce de “doğa ile savaş” konsepti üzerinden insanları ve kaynakları sömürmüş, dünyanın üçte ikisini savaş, yoksulluk, açlık ve kölelik batağına sürüklemişti. Bu batakta debelenenler, yine kapitalizmin örgütlediği kavram ve kurumlardan, kendilerini bu bataklıktan çekip çıkaracak bir el bekliyor.
Dedemin evini “en sağlıklı yaşan alanı” diye bana pazarlamaya kalkışırlarsa vallahi çok bozulurum. Onlar değil miydi yıllar önce sağlıksız ve gayri medeni diye beni ve babamı sille tokat bu evden atanlar!
Akıl dışı şeyler değil mi?
Ama bilimsel şartların ânından sual olunmaz…
İlgili Yazılar
Diplomatik Tavır: İlkesiz İlişkiler
“Sil” diyor “eğer bunu kabul etmiş olsaydık, savaşmazdık!”
Biri silmiyor, öteki bakıyor.
Sitem ve öfke; hücum ettiği gözlerde bir noktaya sabitlenmiş.
Bekliyorlar ama o, kendisi siliyor; artık anlaşma sağlanabilir…
Umutsuzluk ve ikilem.
Gündelik Dil Felsefesi
Gündelik dil felsefesinin yapıldığı döneme “İkinci Analiz Dönemi” denir. Gündelik dil filozofları biçimsel dilin analizleriyle değil; doğal dillerle ilgilenmiştir. Kuşkusuz gündelik dil filozoflarından bazıları analizlerinde biçimsel dili de kullanmışlardır. Ancak bu analizler çok azdır.
Düşünmeyi Erdeme Kavuşturmak Üzerine Bazı Uslamlamalar
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
İktidarın Gücü İle Gücün İktidarı Arasında Meşruiyet Sorunsalı
Bir yerde gücü elinde bulunduran, iktidar sahibi muktedirlere sorulacak iki adet soru vardır: neden ve nasıl. İktidar sahibi, bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi ya da zümre de olabilir. Neden siz yönetiyorsunuz? Siz nasıl yönetiyorsunuz? İlk soru iktidarın meşruiyetini anlamak üzere sorulurken; ikincisi iktidarın sahip olduğu aygıtları ve süreçleri ihtiva etmektedir. Birincisi ontolojik bir soruyken; ikincisi teknik bir sorudur. Soruların açık ve netliği cevapların da net ve basit olacağı anlamına gelmiyor elbette. Özellikle “neden” sorusunun cevabı müesses nizam sahipleri için de bir sorgulanma ve hatta tehdit içermektedir. “Nasıl” sorusunun cevabı yasal metinlerde ve görünür uygulamalarda kendini belli etmektedir. Ancak “neden” sorusunun cevabı için verilecek cevabın ötesine gitmek gerekir. Bu yüzden sistemin asıl oyuncuları ve oyun kurucuları bu “neden” sorusunu “nasıl”ın cevaplarıyla geçiştirmektedir.
Bir Garip Dünyada Çocuklara Seslenmek
Gemi batıyor, seyrediyorlar. Bir heyula dolaşıyor, dinliyorlar. Dünya değişiyor, bakmıyorlar. Bir şeyler yaşıyoruz, şahit oluyoruz. Dönüşen sadece nesneler, mekânlar, olaylar, kişiler değil. Yaşadığımız gariplik bizi dönüştürüyor. Hem de dönüşümün ruhuna aykırı bir şekilde. İnsanı yavaş yavaş olgunlaştıran, var eden bir dönüşümden çok, şokla, özüne aykırı şekilde, varoluşunu tamamlamadan olgunlaştıran bir dönüşüm bu yaşadığımız.