Şimdiye değin kaleme aldığımız 11 Eylül sonrası sinema filmlerinde Avrupa merkezci, Batılı bakış açısından öteki’nin nasıl tasvir edildiğine yer verdik. Bu filmlerde ya da 11 Eylül sonrası dünyayı ana akım sinemanın bakış açısından ele alan yapımlarda, İslam’a ve Müslümanlara indirgemeci bir yaklaşımın ağır bastığını söyleyebiliriz. Ölümcül Tuzak, Hain, Süreyya’yı Taşlamak başta olmak üzere adını daha sonradan zikredeceğimiz pek çok filmde, Doğu-Batı karşıtlığı üzerine inşa edilen anlatı yapıları, Doğu’yu ve Doğuluları tanımlarken Batılı bir paradigmadan yola çıkmaktadır. Biz (Batı) ve onlar (Doğu) karşıtlığı pek çok filmin ana temasına yerleştirilmekte ve bu bakış açısı Avrupalı seyyahların Doğu tasvirine, Batılı ressamların Doğuyu resmetme arzusuna değin dayandırılmaktadır. Bu durum bize, sinema filmleri ile diğer sanat dalları arasındaki kaçınılmaz ilişkiyi hatırlatır ve birbiriyle alakalı gibi görünmeyen disiplinlerin aslında nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyar. Bu yazıda yönümüzü, Pakistan sinemasına yöneltip 11 Eylül sonrası sinemada öne çıkan bazı kavramları irdeleyeceğiz.
Pakistanlı yönetmen Shoaib Mansur’un Khuda Kay Liye (Allah’ın Adıyla, 2007) ve Bol (2011) filmleri, 11 Eylül sonrası Müslümanların sinemadaki temsili açısından son derece önemli iki yapımdır. Bu filmler 11 Eylül sonrası popüler sinema resmedilen Müslüman tasvirlerinden önemli derecede ayrılmakta ve Müslümanlara yöneltilen eleştirileri hem Doğululardan hem de Batılıların gözünden okumamıza yardımcı olmaktadır. Yönetmenin her iki çalışmasında da Doğu-Batı eksenli çatışmaların farklı açılardan ele alındığı görülmektedir. Özellikle Allah’ın Adıyla filminde meseleyi hem doğu, hem de batı ekseninde yorumlayan yönetmen, İslam dünyasındaki güncel sorunları da sinemaya aktarmaktadır. İki filmin de Pakistan’daki toplumsal ve siyasal sorunlara odaklanması bizi, kendi içimizde yaşadığımız dünyada öne çıkan sorunsallara götürür. Böylece filmler belirli bir mekânı ve ülkeyi aşarak İslam ümmetinin neler yaşadığını anlamamıza, bu dünyadaki buhranlara ve belki de, bu sorunlara nasıl çözümler getirilebileceğimize dair bir bakış açısı kazandırma amacı taşıyabilmektedir.
Bollywood (Hindistan) gibi Lollywood (Pakistan) sineması da çeşitli temaları ve sorunları anlatan filmlerle doludur. Bunlar arasında kadınların gündelik hayattaki yeri önemli bir yer tutar. Modern sinemada olduğu gibi Pakistan sinemasında da kadınlar, filmlerin başat karakteri olarak karşımıza çıkar ve anlatılar kadın karakterleri merkeze alarak onların dünyasından manzaralar sunar. Allah’ın Adıyla adlı film de kadın karakterlerin yaşadıkları üzerinden izleyicilere mesajlar iletir.
ABD, Avrupa ve Asya üçgeninde farklı şehirlerde iç içe geçen hikâyelerle örülü film, terörizm, toplumsal baskı, dindarlık, batılılaşma, sekülerleşme, ılımlılık-radikallik, İslam’da müzik, kültürlerarasılık, değişim, radikalizm gibi tematik başlıklarla donatılmış bir yapım özelliği taşır. Lahor’da bir müzik grubunun şarkı söylemesi ve onların bulunduğu alanın El-Kaideli militanlarca dağıtılmasıyla açılan film, farklı görüşlere sahip Müslümanların birbirleri arasındaki diyaloglarla devam eder. Ve bu düşünsel farklılık, hem Müslümanların hem de Hıristiyanların sosyal hayatlarında da belirginlik kazanır. Pakistanlı genç şarkıcı Sarmat ve kardeşi Mansur, bir gün Pakistan asıllı İngiliz üniversite öğrencisi ve aynı zamanda kuzenleri Mary yani Meryem ile tanışırlar. Diğer yandan Sarmat veya Sermet, Pakistanlı bir âlimden İslam’da müziğin haram olduğunu işitir. Filmin ilerleyen bölümlerinde Sermet, yakın bulduğu grubun bir müntesibi olacak ve dünya görüşü oldukça değişmeye başlayacaktır.
Batılı bir kadın muhabir ile örgüt lideri arasındaki görüşmeyle başlayan filmde en önemli temalardan biri de İslam ve müzik arasındaki bağın ne olduğudur. Bu bağı sorgulayan yönetmen, iki ayrı dünyadan bunun cevaplarını izleyiciyle paylaşır. Filmdeki cemaat lideri müziği dışlar, İslam’da yeri olmadığını, domuz eti, içki ve kumar gibi bir eylem olarak addeder. Sarmat ise aynı düşüncede değildir; müziği, insanları buluşturan ve kaynaştıran bir argüman olarak görmektedir. Anlatıda önemli bir yer edinen müzik, farklı düşüncelerle tarif edilir. Afganistan’da olduğu gibi Pakistan’da da önemli bir nüfuzu olan El-Kaide’nin ve onun lideri olarak gösterilen kişinin müziğe karşı takıntılı tavrı, bir camianın kültüre ve sanata olumsuz bir tavır takındığını izleyiciye anlatır. Neticede bir kesim, müziğin dinde yeri bulunmadığını diğer kesim ise tam tersine artık farklı bir dünyada yaşadığımızı varsayarak onun kültürel bir zenginlik olduğunu kabul eder. Fakat bu ayrımda en çok bocalayan Sarmat olacaktır çünkü kendisi İslam’ın buna cevaz vermediği kanaatini taşır.
İnsanların bir örgüte nasıl mensubiyet duyduklarını anlama noktasında da mesajlar içeren film, aşırılıkların nasıl normalleştirilebildiğini de gözler önüne serer. Bu bağlamda film bir ülkedeki örgütün ve onun salık verdiği düşünce yapısını da inceden inceye hicveden bir yapıdadır. Müzisyen gencin bir örgütün önemli figürü haline nasıl dönüştüğü bu taşlamalar arasındadır. Film aynı zamanda Avrupa’ya göç sonrasında insanların yaşadıkları değişimleri de merceğe alır. Bu değişim bize, Pakistanlı Müslüman bir babanın düşüncesine götürerek kendi kızının Hıristiyan bir gençle tanışmasından ve onunla evlenmesinden söz edecektir. Aynı babanın, nikâhlı olmayan bir kadınla beraber yaşamayı gayet doğal görmesindeki düşünce bunun Batıda önemsenmediğinde yatar. Tam da burada seküler bir bilince dikkat çeken film, göç sonrası insanlardaki inançsal ve düşünsel travmaya dikkatleri çeker. Aynı bilinç, babanın kızında da açığa çıkarılır ve yabancı biriyle evlenmenin önünde engel olmadığı dillendirilir. Yönetmen bu sahnelerde hem doğuda hem de batıda yaşayan insanların değer yargılarına ve onların düşüncelerine ışık tutarak onların geçirdikleri değişimi bir gözlemci edasıyla incelemeye çalışır.
Sermet ve Meryem, pek de istemedikleri bir yolla evlendirilir. Sermet bunu Allah rızası için yapmaya ikna edilir, Meryem ise kendisine yapılanın Allah’ın takdiriyle değil, kullarının desisesiyle vuku bulduğunu haykırır. Çünkü babasının dini düşüncesi kendi içinde tezatlar barındırır. Kızının İslam’dan uzaklaşabileceği korkusunu taşıyan baba, onu Müslüman bir gençle evlendirme planı taşırken batıya döndüğünde kendi evinde nikâhsız bir kadınla yaşayabilmekten çekinmez. Böylece yönetmen, insanların kendi düşüncelerine Allah’ın adını ve rızasını nasıl da karıştırdığını gözler önüne serer.
Farklı iki dünyada yer alan insanların birbirlerini nasıl anlayacağı ve iki dinin mensupları arasında ortaya çıkan görüş ayrılıklarını da ele alan Allah’ın Adıyla, aynı dünyada yaşayan ama birbiriyle aynı düşünmeyen insanlardan da söz eder. Yönetmen için bu ayrımı bir nebze de olsa dindirmenin ya da ortak noktalarda buluşmanın yolu müzikten geçer. Çünkü müzik, insanların bizatihi duygularını ve düşüncelerini anlamak için önemli bir aygıttır. Batı müziğinden Pakistan müziğine geçiş için piyano başına geçen Mansur, bu aygıtın sanatkârlar için ne derece elzem olduğunu gösterir. Mansur’un müziği ve sesine diğer öğrenciler de eşlik eder, ortaya bir senfoni çıkar. Bu senfoni tüm insanların sesine, vicdanına, tarihine ve kimliğine işaret eder. Farklılıkları birleştirir, rengârenk bir harmoninin üretilmesinin bu yolla mümkün olabileceğine işaret edilir.
İnsanların birbirlerinden öğrenecekleri çok şey var bu dünyada. Filmde de bu doğrultuda, insanların bilgi, beceri ve kültürlerinin nasıl aşılandığına dair önemli sahneler mevcut. Meryem, Kabil’de yaşadığı zaman kız çocuklarına okuma-yazmayı öğretmek ister ancak yaşlı bir adam bunu reddeder ve ona, kendi kızlarının akıllarına girmemesini öğütler. Filmin bu sahneleri, İslam coğrafyasında (Pakistan) kız çocuklarının okutulmasına karşı çıkan bir adamla, okuma-yazmayı öğrenmek isteyen başka bir yaşlı adamdan kesitler sunar. Bu iki kesit de, bir topluma indirgemeci bir bakış açısıyla yaklaşıldığı takdirde, nasıl bir yanılgının doğacağını anlamamıza yardımcı olur. Tıpkı Mansur’un Müslüman kimliğinden dolayı ondan uzaklaşan batılı kadın ile daha sonrasında onu yakından tanıyan aynı kadın bir değişim geçirmiştir. İnsanlardaki bu değişim elbette öyle sancısız ve ağrısız değildir, bunun atlatılması için bir zamana ihtiyaç vardır. Film tam da burada zamanın birçok şeye ilaç olduğunu da göstererek, Doğulu ya da Batılı insanların gözünden meseleyi kavramamızı istemektedir.
11 Eylül sonrası filmler içinde önemli temaların ele alındığı Allah’ın Adıyla filmi, cihad kavramına da sık sık yer verir. Mansur karakteri tam da 11 Eylül sonrası Müslümanların nasıl ötekileştirildiğini gözler önüne serer.
Batılıların gözünde tüm doğulu ya da Müslümanların terörizmle, fanatizmle özdeşleştirilmesi ve onlara uygulanan her şeyin sistemin bekası adına yapılması ve Pakistanlı bir müzisyenin de gerektiğinde bundan nasibini alması pekâlâ mümkündür. Film bu anlamıyla da Müslümanların gözünden batının (Oksidentalizm), batılıların/Hıristiyanların gözünden Müslümanların (Oryantalizm) nasıl okunduğunu izleyiciye gösterir. Her iki dünyadan farklı söylemlerin beyazperde yoluyla aktarılması, sinema felsefesine dair katmanlı bir anlatımı izleyicilere sunar. Böylece film, içerdiği mesajlarıyla da birkaç izlemeyi hak eden sanatsal ve edebi bir metne dönüşür.
Son olarak filmlerin analizi ve değerlendirmesine baktığımızda, meseleyi ele alan kişinin yaklaşımına göre filmin bağlamı da değişebilmektedir. Biz daha önceki yazılarda da 11 Eylül sonrası sinemaya odaklandığımızdan, yapımların içerdiği politik, sosyal ve kültürel kodlarına değindik. Bunu yaparken de İslam, Müslümanlar, Oryantalizm, Oksidentalizm gibi kavramsal bir harita üzerinden sinemanın felsefesine yoğunlaşmayı amaç edindik. Değerlendirdiğimiz filmlerin hepsinin bu kavramlar haricinde farklı açılardan da değerlendirilebilmesi elbette mümkündür. Nihayetinde filmlerin analizi, eleştirisi, değerlendirmesi farklı okumalara kapı aralayabilmeyi gerektirmelidir. Nihayetinde Pakistan sinemasından Allah’ın Adıyla adlı filmin bazı yazarlar tarafından feminist bir bağlamda değerlendirildiği de görülmektedir. Biz ise daha çok, önceki filmlerde öne çıkan temalara sadık kalarak filmin değerlendirmesini şimdilik tamamlamış olalım. Sonraki yazımızda yine Shoaib Mansur’un sinemasından Bol (2011) filmi üzerine yazacağız nasipse.
1981 yılında Van’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Van’da tamamladı. 2003 yılında Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandı; 2009 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. Hâlen aynı bölümde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve Sinema Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında yönetmenliğini üstlendiği Senin Seçimin ve Masumiyetin Düşüşü adlı kısa filmleriyle Türkiye birinciliği ödülü aldı. Çalışmalarını kısa film, senaryo yazımı, film yapımı, film eleştirisi, politik sinema ve Afrika sineması alanlarında sürdürmektedir. Birçok kısa film festivalinde yürütme kurulu üyeliği ve koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana Nida Dergisi’nde sinema üzerine yazılar kaleme almaktadır.
On iki kısa filmi bulunan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
Yazarın yayımlanmış kitapları arasında; Sinematik Söylemler (Mümbit Yayınları) ile Afrika Sineması / Ousmane Sembene Filmografisine Giriş (Afrika Yayınları) yer almaktadır.
Başlıca çalışmaları şunlardır:
Masumiyetin Düşüşü (Kısa Film, 2015)
“Afrika Sinemasının Sömürgecilikle İmtihanından Senegal’de Sinemaya ve Senegalli İlk Yönetmenlere” (Doğu Batı dergisi, 2015)
Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Medya (Nobel Akademik Yayıncılık, 2015)
Kısa Film Senaryosu Uygulamaları (Agora Kitaplığı, 2016)
Türk Filmlerini Yönetenler-3: Mahmut Fazıl Coşkun Sineması (Türkiye Âlim Kitapları, 2016)
“Postkolonyal Sinema Çalışmaları” (Sinemarmara dergisi, 2016)
“Sahra Altı Afrika Sinemasında İlk Kadın Yönetmen: Safi Faye” (Sinemarmara dergisi, 2016)
Medya ve Siyaset: Sinema, Oryantalizm ve 11 Eylül Olayları (Çizgi Kitabevi, 2019)
Başlıktan da anlaşılacağı üzere kendisini eğitimci olarak gören herkesi ilgilendirdiğini düşündüğümüz yazı dizisini, değerli okuyucular için bir rehber, el kitabı olarak da anlayabiliriz. Sinemanın birçok alanla bağı gibi eğitimle de kopmaz bir bağı vardır. Bu sanat formunda eğitimin ve eğitimcilerin anlatıldığı, değerlerin hatırlatıldığı, hakikate ve anlam arayışına çıkan, insanı düşündüren, kendini ve mektebin içindeki/dışındaki öğrencilerle iletişimini yeniden düzenlemesi yönünde öne çıkan 180 film, konunun mahiyetini göz önüne sermektedir. Ele alacağımız filmlerden birçoğu doğrudan eğitimcilere, öğrencilere seslenen filmler olabilmekte ya da dolaylı olarak onlara mesajlar aktaran yapımlardan oluşmaktadır.
“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.” İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa, kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdadır. Fakat insanlar için doğa, …
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Forrester’ı Bulmak, sinemada eğitim mefhumun sınırlarını ve eğitim verildiği yerin ölçülerini belirli kurumların dışına da taşabileceğine dikkat çeker. Okul, eğitim, öğrenmek deyince zihnimizde beliren mekanlar birbirine benzeşebilir. Ancak bu film eğitimle ilgili kavramları farklı yerlerde aramak gerektiğini, eğitimci ve öğrenci ilişkisini farklı mahallerde bulmak gerektiğini söyler adeta. Forrester’ın evinde birçok şeyin de cevabını bulan Cemal, yaşlı adamın evinde çantasını unutmuş, daha sonra ise çantasına kavuştuğunda defterine yazdığı yazıların karalandığını fark etmiştir.
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014) . Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir.
İki Dünya Arasındaki Sorunlara Sinematik Bakışlar
Şimdiye değin kaleme aldığımız 11 Eylül sonrası sinema filmlerinde Avrupa merkezci, Batılı bakış açısından öteki’nin nasıl tasvir edildiğine yer verdik. Bu filmlerde ya da 11 Eylül sonrası dünyayı ana akım sinemanın bakış açısından ele alan yapımlarda, İslam’a ve Müslümanlara indirgemeci bir yaklaşımın ağır bastığını söyleyebiliriz. Ölümcül Tuzak, Hain, Süreyya’yı Taşlamak başta olmak üzere adını daha sonradan zikredeceğimiz pek çok filmde, Doğu-Batı karşıtlığı üzerine inşa edilen anlatı yapıları, Doğu’yu ve Doğuluları tanımlarken Batılı bir paradigmadan yola çıkmaktadır. Biz (Batı) ve onlar (Doğu) karşıtlığı pek çok filmin ana temasına yerleştirilmekte ve bu bakış açısı Avrupalı seyyahların Doğu tasvirine, Batılı ressamların Doğuyu resmetme arzusuna değin dayandırılmaktadır. Bu durum bize, sinema filmleri ile diğer sanat dalları arasındaki kaçınılmaz ilişkiyi hatırlatır ve birbiriyle alakalı gibi görünmeyen disiplinlerin aslında nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyar. Bu yazıda yönümüzü, Pakistan sinemasına yöneltip 11 Eylül sonrası sinemada öne çıkan bazı kavramları irdeleyeceğiz.
Pakistanlı yönetmen Shoaib Mansur’un Khuda Kay Liye (Allah’ın Adıyla, 2007) ve Bol (2011) filmleri, 11 Eylül sonrası Müslümanların sinemadaki temsili açısından son derece önemli iki yapımdır. Bu filmler 11 Eylül sonrası popüler sinema resmedilen Müslüman tasvirlerinden önemli derecede ayrılmakta ve Müslümanlara yöneltilen eleştirileri hem Doğululardan hem de Batılıların gözünden okumamıza yardımcı olmaktadır. Yönetmenin her iki çalışmasında da Doğu-Batı eksenli çatışmaların farklı açılardan ele alındığı görülmektedir. Özellikle Allah’ın Adıyla filminde meseleyi hem doğu, hem de batı ekseninde yorumlayan yönetmen, İslam dünyasındaki güncel sorunları da sinemaya aktarmaktadır. İki filmin de Pakistan’daki toplumsal ve siyasal sorunlara odaklanması bizi, kendi içimizde yaşadığımız dünyada öne çıkan sorunsallara götürür. Böylece filmler belirli bir mekânı ve ülkeyi aşarak İslam ümmetinin neler yaşadığını anlamamıza, bu dünyadaki buhranlara ve belki de, bu sorunlara nasıl çözümler getirilebileceğimize dair bir bakış açısı kazandırma amacı taşıyabilmektedir.
Bollywood (Hindistan) gibi Lollywood (Pakistan) sineması da çeşitli temaları ve sorunları anlatan filmlerle doludur. Bunlar arasında kadınların gündelik hayattaki yeri önemli bir yer tutar. Modern sinemada olduğu gibi Pakistan sinemasında da kadınlar, filmlerin başat karakteri olarak karşımıza çıkar ve anlatılar kadın karakterleri merkeze alarak onların dünyasından manzaralar sunar. Allah’ın Adıyla adlı film de kadın karakterlerin yaşadıkları üzerinden izleyicilere mesajlar iletir.
ABD, Avrupa ve Asya üçgeninde farklı şehirlerde iç içe geçen hikâyelerle örülü film, terörizm, toplumsal baskı, dindarlık, batılılaşma, sekülerleşme, ılımlılık-radikallik, İslam’da müzik, kültürlerarasılık, değişim, radikalizm gibi tematik başlıklarla donatılmış bir yapım özelliği taşır. Lahor’da bir müzik grubunun şarkı söylemesi ve onların bulunduğu alanın El-Kaideli militanlarca dağıtılmasıyla açılan film, farklı görüşlere sahip Müslümanların birbirleri arasındaki diyaloglarla devam eder. Ve bu düşünsel farklılık, hem Müslümanların hem de Hıristiyanların sosyal hayatlarında da belirginlik kazanır. Pakistanlı genç şarkıcı Sarmat ve kardeşi Mansur, bir gün Pakistan asıllı İngiliz üniversite öğrencisi ve aynı zamanda kuzenleri Mary yani Meryem ile tanışırlar. Diğer yandan Sarmat veya Sermet, Pakistanlı bir âlimden İslam’da müziğin haram olduğunu işitir. Filmin ilerleyen bölümlerinde Sermet, yakın bulduğu grubun bir müntesibi olacak ve dünya görüşü oldukça değişmeye başlayacaktır.
Batılı bir kadın muhabir ile örgüt lideri arasındaki görüşmeyle başlayan filmde en önemli temalardan biri de İslam ve müzik arasındaki bağın ne olduğudur. Bu bağı sorgulayan yönetmen, iki ayrı dünyadan bunun cevaplarını izleyiciyle paylaşır. Filmdeki cemaat lideri müziği dışlar, İslam’da yeri olmadığını, domuz eti, içki ve kumar gibi bir eylem olarak addeder. Sarmat ise aynı düşüncede değildir; müziği, insanları buluşturan ve kaynaştıran bir argüman olarak görmektedir. Anlatıda önemli bir yer edinen müzik, farklı düşüncelerle tarif edilir. Afganistan’da olduğu gibi Pakistan’da da önemli bir nüfuzu olan El-Kaide’nin ve onun lideri olarak gösterilen kişinin müziğe karşı takıntılı tavrı, bir camianın kültüre ve sanata olumsuz bir tavır takındığını izleyiciye anlatır. Neticede bir kesim, müziğin dinde yeri bulunmadığını diğer kesim ise tam tersine artık farklı bir dünyada yaşadığımızı varsayarak onun kültürel bir zenginlik olduğunu kabul eder. Fakat bu ayrımda en çok bocalayan Sarmat olacaktır çünkü kendisi İslam’ın buna cevaz vermediği kanaatini taşır.
İnsanların bir örgüte nasıl mensubiyet duyduklarını anlama noktasında da mesajlar içeren film, aşırılıkların nasıl normalleştirilebildiğini de gözler önüne serer. Bu bağlamda film bir ülkedeki örgütün ve onun salık verdiği düşünce yapısını da inceden inceye hicveden bir yapıdadır. Müzisyen gencin bir örgütün önemli figürü haline nasıl dönüştüğü bu taşlamalar arasındadır. Film aynı zamanda Avrupa’ya göç sonrasında insanların yaşadıkları değişimleri de merceğe alır. Bu değişim bize, Pakistanlı Müslüman bir babanın düşüncesine götürerek kendi kızının Hıristiyan bir gençle tanışmasından ve onunla evlenmesinden söz edecektir. Aynı babanın, nikâhlı olmayan bir kadınla beraber yaşamayı gayet doğal görmesindeki düşünce bunun Batıda önemsenmediğinde yatar. Tam da burada seküler bir bilince dikkat çeken film, göç sonrası insanlardaki inançsal ve düşünsel travmaya dikkatleri çeker. Aynı bilinç, babanın kızında da açığa çıkarılır ve yabancı biriyle evlenmenin önünde engel olmadığı dillendirilir. Yönetmen bu sahnelerde hem doğuda hem de batıda yaşayan insanların değer yargılarına ve onların düşüncelerine ışık tutarak onların geçirdikleri değişimi bir gözlemci edasıyla incelemeye çalışır.
Sermet ve Meryem, pek de istemedikleri bir yolla evlendirilir. Sermet bunu Allah rızası için yapmaya ikna edilir, Meryem ise kendisine yapılanın Allah’ın takdiriyle değil, kullarının desisesiyle vuku bulduğunu haykırır. Çünkü babasının dini düşüncesi kendi içinde tezatlar barındırır. Kızının İslam’dan uzaklaşabileceği korkusunu taşıyan baba, onu Müslüman bir gençle evlendirme planı taşırken batıya döndüğünde kendi evinde nikâhsız bir kadınla yaşayabilmekten çekinmez. Böylece yönetmen, insanların kendi düşüncelerine Allah’ın adını ve rızasını nasıl da karıştırdığını gözler önüne serer.
Farklı iki dünyada yer alan insanların birbirlerini nasıl anlayacağı ve iki dinin mensupları arasında ortaya çıkan görüş ayrılıklarını da ele alan Allah’ın Adıyla, aynı dünyada yaşayan ama birbiriyle aynı düşünmeyen insanlardan da söz eder. Yönetmen için bu ayrımı bir nebze de olsa dindirmenin ya da ortak noktalarda buluşmanın yolu müzikten geçer. Çünkü müzik, insanların bizatihi duygularını ve düşüncelerini anlamak için önemli bir aygıttır. Batı müziğinden Pakistan müziğine geçiş için piyano başına geçen Mansur, bu aygıtın sanatkârlar için ne derece elzem olduğunu gösterir. Mansur’un müziği ve sesine diğer öğrenciler de eşlik eder, ortaya bir senfoni çıkar. Bu senfoni tüm insanların sesine, vicdanına, tarihine ve kimliğine işaret eder. Farklılıkları birleştirir, rengârenk bir harmoninin üretilmesinin bu yolla mümkün olabileceğine işaret edilir.
İnsanların birbirlerinden öğrenecekleri çok şey var bu dünyada. Filmde de bu doğrultuda, insanların bilgi, beceri ve kültürlerinin nasıl aşılandığına dair önemli sahneler mevcut. Meryem, Kabil’de yaşadığı zaman kız çocuklarına okuma-yazmayı öğretmek ister ancak yaşlı bir adam bunu reddeder ve ona, kendi kızlarının akıllarına girmemesini öğütler. Filmin bu sahneleri, İslam coğrafyasında (Pakistan) kız çocuklarının okutulmasına karşı çıkan bir adamla, okuma-yazmayı öğrenmek isteyen başka bir yaşlı adamdan kesitler sunar. Bu iki kesit de, bir topluma indirgemeci bir bakış açısıyla yaklaşıldığı takdirde, nasıl bir yanılgının doğacağını anlamamıza yardımcı olur. Tıpkı Mansur’un Müslüman kimliğinden dolayı ondan uzaklaşan batılı kadın ile daha sonrasında onu yakından tanıyan aynı kadın bir değişim geçirmiştir. İnsanlardaki bu değişim elbette öyle sancısız ve ağrısız değildir, bunun atlatılması için bir zamana ihtiyaç vardır. Film tam da burada zamanın birçok şeye ilaç olduğunu da göstererek, Doğulu ya da Batılı insanların gözünden meseleyi kavramamızı istemektedir.
Batılıların gözünde tüm doğulu ya da Müslümanların terörizmle, fanatizmle özdeşleştirilmesi ve onlara uygulanan her şeyin sistemin bekası adına yapılması ve Pakistanlı bir müzisyenin de gerektiğinde bundan nasibini alması pekâlâ mümkündür. Film bu anlamıyla da Müslümanların gözünden batının (Oksidentalizm), batılıların/Hıristiyanların gözünden Müslümanların (Oryantalizm) nasıl okunduğunu izleyiciye gösterir. Her iki dünyadan farklı söylemlerin beyazperde yoluyla aktarılması, sinema felsefesine dair katmanlı bir anlatımı izleyicilere sunar. Böylece film, içerdiği mesajlarıyla da birkaç izlemeyi hak eden sanatsal ve edebi bir metne dönüşür.
Son olarak filmlerin analizi ve değerlendirmesine baktığımızda, meseleyi ele alan kişinin yaklaşımına göre filmin bağlamı da değişebilmektedir. Biz daha önceki yazılarda da 11 Eylül sonrası sinemaya odaklandığımızdan, yapımların içerdiği politik, sosyal ve kültürel kodlarına değindik. Bunu yaparken de İslam, Müslümanlar, Oryantalizm, Oksidentalizm gibi kavramsal bir harita üzerinden sinemanın felsefesine yoğunlaşmayı amaç edindik. Değerlendirdiğimiz filmlerin hepsinin bu kavramlar haricinde farklı açılardan da değerlendirilebilmesi elbette mümkündür. Nihayetinde filmlerin analizi, eleştirisi, değerlendirmesi farklı okumalara kapı aralayabilmeyi gerektirmelidir. Nihayetinde Pakistan sinemasından Allah’ın Adıyla adlı filmin bazı yazarlar tarafından feminist bir bağlamda değerlendirildiği de görülmektedir. Biz ise daha çok, önceki filmlerde öne çıkan temalara sadık kalarak filmin değerlendirmesini şimdilik tamamlamış olalım. Sonraki yazımızda yine Shoaib Mansur’un sinemasından Bol (2011) filmi üzerine yazacağız nasipse.
Yazar
1981 yılında Van’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Van’da tamamladı. 2003 yılında Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandı; 2009 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. Hâlen aynı bölümde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve Sinema Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında yönetmenliğini üstlendiği Senin Seçimin ve Masumiyetin Düşüşü adlı kısa filmleriyle Türkiye birinciliği ödülü aldı. Çalışmalarını kısa film, senaryo yazımı, film yapımı, film eleştirisi, politik sinema ve Afrika sineması alanlarında sürdürmektedir. Birçok kısa film festivalinde yürütme kurulu üyeliği ve koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana Nida Dergisi’nde sinema üzerine yazılar kaleme almaktadır.
On iki kısa filmi bulunan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
Yazarın yayımlanmış kitapları arasında; Sinematik Söylemler (Mümbit Yayınları) ile Afrika Sineması / Ousmane Sembene Filmografisine Giriş (Afrika Yayınları) yer almaktadır.
Başlıca çalışmaları şunlardır:
İlgili Yazılar
Gökyüzü Kadar Kırmızı ile Eğitimcinin Sinema Rehberine Giriş
Başlıktan da anlaşılacağı üzere kendisini eğitimci olarak gören herkesi ilgilendirdiğini düşündüğümüz yazı dizisini, değerli okuyucular için bir rehber, el kitabı olarak da anlayabiliriz. Sinemanın birçok alanla bağı gibi eğitimle de kopmaz bir bağı vardır. Bu sanat formunda eğitimin ve eğitimcilerin anlatıldığı, değerlerin hatırlatıldığı, hakikate ve anlam arayışına çıkan, insanı düşündüren, kendini ve mektebin içindeki/dışındaki öğrencilerle iletişimini yeniden düzenlemesi yönünde öne çıkan 180 film, konunun mahiyetini göz önüne sermektedir. Ele alacağımız filmlerden birçoğu doğrudan eğitimcilere, öğrencilere seslenen filmler olabilmekte ya da dolaylı olarak onlara mesajlar aktaran yapımlardan oluşmaktadır.
Bal Ülkesinin Acı Tadı
“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.” İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa, kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdadır. Fakat insanlar için doğa, …
Kara Tahta’dan Öğretmenliğe Dair Notlar
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Düşünmek mi Yazmak mı? Forrester’ı Bulmak Üzerine Bir Deneme
Forrester’ı Bulmak, sinemada eğitim mefhumun sınırlarını ve eğitim verildiği yerin ölçülerini belirli kurumların dışına da taşabileceğine dikkat çeker. Okul, eğitim, öğrenmek deyince zihnimizde beliren mekanlar birbirine benzeşebilir. Ancak bu film eğitimle ilgili kavramları farklı yerlerde aramak gerektiğini, eğitimci ve öğrenci ilişkisini farklı mahallerde bulmak gerektiğini söyler adeta. Forrester’ın evinde birçok şeyin de cevabını bulan Cemal, yaşlı adamın evinde çantasını unutmuş, daha sonra ise çantasına kavuştuğunda defterine yazdığı yazıların karalandığını fark etmiştir.
Kısa Filmlerde Eğitimin Katmanlı Boyutlarına Bakmak
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014) . Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir.