Geçimsizlik… İlk bakışta akla olumsuz şeyler getiren bu kelime, saklı kalmış bir mücevherdir aslında. Ama bu mücevherin de tıpkı diğer mücevherat gibi ağırlık ve değer bakımından ucuzu vardır, pahalısı vardır. Buna rağmen bizim aklımıza ucuz olanı gelir çoğu zaman. Tıpkı yalnızlık gibi… Yalnızlık da tıpkı geçimsizlik gibi iki türlüdür ve akla hep ucuz olanı gelir. Bu iki yalnızlıktan birinde yalnız kalmak kişinin kendi seçimi değildir, kişi bunu istemese de yalnız kalmıştır. Buna “yalnız kalmak” denir ve cebrî bir tarafı vardır. Öbüründe ise kişi kendi arzu ve isteğiyle “yalnız olmak” istemiştir ve bu durum, ‘yalnız kaldım’ lafıyla ifade edilemez. İşte bu tip bir yalnızlık, kaliteli yalnızlık dedikleri yalnızlıktır ve tefekkür ancak bu tip bir yalnızlıkta inkişaf gösterir. Geçimsizlik olgusunun da böyle bir tarafı vardır. Şairin yalnızlık için “her zaman karanlık değil, bazen parıltılı bir mücevherdir yalnızlık” dediği gibi bazen parıltılı bir mücevherdir geçimsizlik…
Kavminin çirkin huylarından kaçıp bir dağda yalnızlığına çekildiğinde Muhammed (sav) geçimsiz bir adamdı. Elbette onun geçimsizliği ne bugün bizim bildiğimiz insanî anlamda bir geçimsizlik ne de ucuz bir geçimsizlikti. O (sav), o dağda yapayalnız halde geçimsizliklerin en soylusunu, en kalitelisini ve pahaca en değerlisini yaşıyordu olacaklardan habersiz. Ama geçimsizliği o günlerde onu oraya götüren yegâne şeydi şüphesiz.
Gandhi de geçimsiz bir adamdı, Halil Cibran da Einstein da. Örnekler çoğaltılabilir. İşin benim özellikle dikkat çekmek istediğim tarafıysa şudur; insanlık tarihine dikkatle bakıldığında görülür ki nerde tarihin seyrini değiştiren bir büyük insan çıkmışsa, o önce geçimsizliği sonra yalnızlığı tatmıştır. Kendi arzu ve istekleriyle kendilerini peygamberinkine benzer bir çöl sessizliğinde hazırladılar hayata. Öyle girdiler savaşa, öyle kaldılar hayatta. Yusuf geçimsiz bulundu kardeşlerince. Önce geçimsiz sonra yapayalnız kaldı zindanda. İşte bu türlü bir geçimsizlik, bizi geliştiren, durup düşünmeye sevk eden, değerli ve pahalı bir geçimsizliktir.
Bir de malumunuz, akla ilk geldiği şekliyle hepimizin bildiği türde bir geçimsizlik var. Faraza, son derece bayağı, yorulmuş, yıpranmış bir evlilik ve bu evliliğin sıradan bir adamını ve sıradan bir kadınını ele alalım. Eğer bu iki insan her akşam bağıra çağıra birbiriyle tartışıyorsa, bu ucuz bir geçimsizliktir. Esasen bu bile devamında tıpkı diğeri gibi bir yalnızlık getirir çoğu zaman. Hatta bu tür bir geçimsizliğin getirdiği yalnızlıkta bile soylu, kaliteli ve değerli bir yöne doğru akan bir yol ayrımı bulunur. Ama bu yol o kadar uzundur ki çok az insan yürür onun üstünde. Çoğu da bu yolu yürümediğinden, bu bayağı geçimsizlikten geriye bayağı bir yalnızlık kalır. Binaenaleyh bu yalnızlığı iyi değerlendirmek, sabır ve sebat göstermek esastır.
Ucuz bir geçimsizlikle diğerini birbirinden ayıran şeyse huzurdur. Geçimsizliklerin birinde insan huzursuzdur. Öbüründeyse geçimsizlik yine vardır ama huzur hâkimdir.
Hz. Peygamber’in, Yusuf (as)’ın ve Gandhi’nin geçimsizliklerine bu zaviyeden bakıldığında bu durum açıkça görülebilir.
Bugün içinde yaşadığımız sistem televizyonlarda sürekli savaş halinde olan hayali karakterlerin bulunduğu dizileri/filmleri bize izletirken, akşam programlarında insanlar saçma sapan su yarışları izlerken, insanlara verilen mesaj; sürekli olarak savaşmaları gerektiğidir. Ama aynı sistem insanlara ne için savaşacaklarını ya da neyin savaşmaya değer olduğunu söylemez. Durum böyle olunca insanlar birbiri arasında savaşmaya başlıyor ve bir geçimsizlik doğuyor. Kadınlar kocalarıyla, kocalar karılarıyla, gençler aileleriyle, aileler büyükleriyle savaşıyorlar. İşte bu ucuz bir geçimsizliktir. Bunlar, içinde huzur barındırmaktan öte insanın huzurunu alıp götüren bir nizadan başka bir şey değildir. Oysa ne diyordu Hâfız-ı Şirazî: “Dünya öyle bir meta değil ki bir nizaa değsin…”
Esas soruysa, bu geçimsizlik niye vardır, sıradan insanın ne işine yarayacaktır?
Ucuz geçimsizlikten bahsetmiyorum tabiî ki bu soruyu sorarken. Geçimsizlikle başlayan, yalnızlıkla devam eden, yaradanın gizli bir elle bizi ittiği bu geçimsizlik yolu nedir, niye vardır?
Bizler sıradan insanlarız. Ama her sıradan insan, bir büyük insan olma yolunun başında ve büyük işler yapmaya namzettir. Ama bu yola giriş genelde gayriihtiyari ve cebri olursa sıradan insan ancak o zaman yürür. O vesileyle kaçan kaçar; kaçmayıp yüzleşen kendini tanır zamanla. Kendini tanıyan, ilmi tanır. İlmi tanıyan, âlim olur. Âlim olan, hâkim olur. Bu bazen bir okul, bazen bir ülke bazen de edebiyatta olur. Ama bu yolun içinden geçenler bilirler ki bu yolu gizli bir el koymuştur oraya. O gizli el, sıradan da olsak bizi eğitmek ve gidebileceğimiz yere kadar yükseltmek istemektedir. Başka bir deyişle Allah, o gün oradadır ve Âlemlerin Rabbi olarak bizi eğitmek ve olgunlaştırmak istemektedir. (Rab: Terbiye eden, eğiten, yetiştiren)
Ama bu gibi bahislerde insanoğlu, Allah’ı, kahverengi takım elbiseli bir tarih öğretmeni gibi bir şey tahayyül ettiğinden ve öyle zannettiğinden, Allah bilincinin ve yeryüzündeki Allah nüfuzunun derinliğinden habersizdir. Geçimsizlik bu yüzden vardır. Bir iç sıkıntısı olarak daraldığımız o an, kalpleri ferahlatan, kalplere inşirah ve haşyet salan Allah, bizi kendi merhametinden tefekküre çağırmaktadır. Ama o bilirken biz bilmeyiz ki bu bir eğitim sürecidir ve Allah bir tarih öğretmeni değildir. Bizi karşısına alıp anlatmaya başlamayacaktır. Peygamberlerine de böyle bir eğitim yerine bahsini ettiğim türde bir eğitim modeli uygulamıştır. O, bizi olaylar ve musibetlerle eğitecektir. Durum budur.
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.
“ Evleri mevsimlere kapatmamakla başlar hikâyeler. Uçuşan bir çiçeğin rüzgârla rüzgârın çocuk kovalamacası ile doğrudan ilgisi vardır.” Bir düzen ile doğarız. Yerli yerinde, sıralı ve …
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Sosyal medyada can bulmuş parçalı gerçekler sayesinde artık nefes alıyoruz. Hayran olduğumuz kişileri takip etmek, içimizde kontrolsüz hisler uyandırıyor…Daha çok sıkılıyoruz. Daha fazla özeniyoruz. Gereksiz iltifatlar ediyoruz, bir kere bile aynı sofraya oturmadığımız, göz göze bakmadığımız insanlara. Gelişmek, iyileşmek yerine kendimizi dondurarak sadece takip ve taklit ediyor, kendi sesimizi tanıyamıyoruz.Sosyal medyada gezinirken, bir iltifat çarptı …
Geçimsiz Çöl Sessizliği
Geçimsizlik… İlk bakışta akla olumsuz şeyler getiren bu kelime, saklı kalmış bir mücevherdir aslında. Ama bu mücevherin de tıpkı diğer mücevherat gibi ağırlık ve değer bakımından ucuzu vardır, pahalısı vardır. Buna rağmen bizim aklımıza ucuz olanı gelir çoğu zaman. Tıpkı yalnızlık gibi… Yalnızlık da tıpkı geçimsizlik gibi iki türlüdür ve akla hep ucuz olanı gelir. Bu iki yalnızlıktan birinde yalnız kalmak kişinin kendi seçimi değildir, kişi bunu istemese de yalnız kalmıştır. Buna “yalnız kalmak” denir ve cebrî bir tarafı vardır. Öbüründe ise kişi kendi arzu ve isteğiyle “yalnız olmak” istemiştir ve bu durum, ‘yalnız kaldım’ lafıyla ifade edilemez. İşte bu tip bir yalnızlık, kaliteli yalnızlık dedikleri yalnızlıktır ve tefekkür ancak bu tip bir yalnızlıkta inkişaf gösterir. Geçimsizlik olgusunun da böyle bir tarafı vardır. Şairin yalnızlık için “her zaman karanlık değil, bazen parıltılı bir mücevherdir yalnızlık” dediği gibi bazen parıltılı bir mücevherdir geçimsizlik…
Kavminin çirkin huylarından kaçıp bir dağda yalnızlığına çekildiğinde Muhammed (sav) geçimsiz bir adamdı. Elbette onun geçimsizliği ne bugün bizim bildiğimiz insanî anlamda bir geçimsizlik ne de ucuz bir geçimsizlikti. O (sav), o dağda yapayalnız halde geçimsizliklerin en soylusunu, en kalitelisini ve pahaca en değerlisini yaşıyordu olacaklardan habersiz. Ama geçimsizliği o günlerde onu oraya götüren yegâne şeydi şüphesiz.
Gandhi de geçimsiz bir adamdı, Halil Cibran da Einstein da. Örnekler çoğaltılabilir. İşin benim özellikle dikkat çekmek istediğim tarafıysa şudur; insanlık tarihine dikkatle bakıldığında görülür ki nerde tarihin seyrini değiştiren bir büyük insan çıkmışsa, o önce geçimsizliği sonra yalnızlığı tatmıştır. Kendi arzu ve istekleriyle kendilerini peygamberinkine benzer bir çöl sessizliğinde hazırladılar hayata. Öyle girdiler savaşa, öyle kaldılar hayatta. Yusuf geçimsiz bulundu kardeşlerince. Önce geçimsiz sonra yapayalnız kaldı zindanda. İşte bu türlü bir geçimsizlik, bizi geliştiren, durup düşünmeye sevk eden, değerli ve pahalı bir geçimsizliktir.
Bir de malumunuz, akla ilk geldiği şekliyle hepimizin bildiği türde bir geçimsizlik var. Faraza, son derece bayağı, yorulmuş, yıpranmış bir evlilik ve bu evliliğin sıradan bir adamını ve sıradan bir kadınını ele alalım. Eğer bu iki insan her akşam bağıra çağıra birbiriyle tartışıyorsa, bu ucuz bir geçimsizliktir. Esasen bu bile devamında tıpkı diğeri gibi bir yalnızlık getirir çoğu zaman. Hatta bu tür bir geçimsizliğin getirdiği yalnızlıkta bile soylu, kaliteli ve değerli bir yöne doğru akan bir yol ayrımı bulunur. Ama bu yol o kadar uzundur ki çok az insan yürür onun üstünde. Çoğu da bu yolu yürümediğinden, bu bayağı geçimsizlikten geriye bayağı bir yalnızlık kalır. Binaenaleyh bu yalnızlığı iyi değerlendirmek, sabır ve sebat göstermek esastır.
Hz. Peygamber’in, Yusuf (as)’ın ve Gandhi’nin geçimsizliklerine bu zaviyeden bakıldığında bu durum açıkça görülebilir.
Bugün içinde yaşadığımız sistem televizyonlarda sürekli savaş halinde olan hayali karakterlerin bulunduğu dizileri/filmleri bize izletirken, akşam programlarında insanlar saçma sapan su yarışları izlerken, insanlara verilen mesaj; sürekli olarak savaşmaları gerektiğidir. Ama aynı sistem insanlara ne için savaşacaklarını ya da neyin savaşmaya değer olduğunu söylemez. Durum böyle olunca insanlar birbiri arasında savaşmaya başlıyor ve bir geçimsizlik doğuyor. Kadınlar kocalarıyla, kocalar karılarıyla, gençler aileleriyle, aileler büyükleriyle savaşıyorlar. İşte bu ucuz bir geçimsizliktir. Bunlar, içinde huzur barındırmaktan öte insanın huzurunu alıp götüren bir nizadan başka bir şey değildir. Oysa ne diyordu Hâfız-ı Şirazî: “Dünya öyle bir meta değil ki bir nizaa değsin…”
Esas soruysa, bu geçimsizlik niye vardır, sıradan insanın ne işine yarayacaktır?
Ucuz geçimsizlikten bahsetmiyorum tabiî ki bu soruyu sorarken. Geçimsizlikle başlayan, yalnızlıkla devam eden, yaradanın gizli bir elle bizi ittiği bu geçimsizlik yolu nedir, niye vardır?
Bizler sıradan insanlarız. Ama her sıradan insan, bir büyük insan olma yolunun başında ve büyük işler yapmaya namzettir. Ama bu yola giriş genelde gayriihtiyari ve cebri olursa sıradan insan ancak o zaman yürür. O vesileyle kaçan kaçar; kaçmayıp yüzleşen kendini tanır zamanla. Kendini tanıyan, ilmi tanır. İlmi tanıyan, âlim olur. Âlim olan, hâkim olur. Bu bazen bir okul, bazen bir ülke bazen de edebiyatta olur. Ama bu yolun içinden geçenler bilirler ki bu yolu gizli bir el koymuştur oraya. O gizli el, sıradan da olsak bizi eğitmek ve gidebileceğimiz yere kadar yükseltmek istemektedir. Başka bir deyişle Allah, o gün oradadır ve Âlemlerin Rabbi olarak bizi eğitmek ve olgunlaştırmak istemektedir. (Rab: Terbiye eden, eğiten, yetiştiren)
Ama bu gibi bahislerde insanoğlu, Allah’ı, kahverengi takım elbiseli bir tarih öğretmeni gibi bir şey tahayyül ettiğinden ve öyle zannettiğinden, Allah bilincinin ve yeryüzündeki Allah nüfuzunun derinliğinden habersizdir. Geçimsizlik bu yüzden vardır. Bir iç sıkıntısı olarak daraldığımız o an, kalpleri ferahlatan, kalplere inşirah ve haşyet salan Allah, bizi kendi merhametinden tefekküre çağırmaktadır. Ama o bilirken biz bilmeyiz ki bu bir eğitim sürecidir ve Allah bir tarih öğretmeni değildir. Bizi karşısına alıp anlatmaya başlamayacaktır. Peygamberlerine de böyle bir eğitim yerine bahsini ettiğim türde bir eğitim modeli uygulamıştır. O, bizi olaylar ve musibetlerle eğitecektir. Durum budur.
Yazar
İlgili Yazılar
Göz, Şiir ve Yedi
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.
Evi Yuva Yapan
“ Evleri mevsimlere kapatmamakla başlar hikâyeler. Uçuşan bir çiçeğin rüzgârla rüzgârın çocuk kovalamacası ile doğrudan ilgisi vardır.” Bir düzen ile doğarız. Yerli yerinde, sıralı ve …
Gassal: Randevuyla Çalışmıyoruz
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
MÜDA-Fİ-İL
Lütfen beni anla
Bir ağaç değilim sadece gölgeden
Yapraklarım yok karşılıksız besin üreten
Yaralarım var karşılıklı dünyayla ahidleşen
Oyun
Sosyal medyada can bulmuş parçalı gerçekler sayesinde artık nefes alıyoruz. Hayran olduğumuz kişileri takip etmek, içimizde kontrolsüz hisler uyandırıyor…Daha çok sıkılıyoruz. Daha fazla özeniyoruz. Gereksiz iltifatlar ediyoruz, bir kere bile aynı sofraya oturmadığımız, göz göze bakmadığımız insanlara. Gelişmek, iyileşmek yerine kendimizi dondurarak sadece takip ve taklit ediyor, kendi sesimizi tanıyamıyoruz.Sosyal medyada gezinirken, bir iltifat çarptı …