Öyle bir dönemden geçiliyor ki ahlâki ve vicdani değerler kaybolmakta, düzeysizlik dip yapmakta ve adeta bir değerler savrulması yaşanmaktadır. Olağanüstü değişim, dönüşüm, belirsizlik, altüst oluş zamanlarından geçilmektedir doğrusu. Hemen her toplumda, her kültürde ideallerle stratejik çıkarlar, değerlerle tercihler arasında büyük çelişkiler, tutarsızlıklar göze çarpmaktadır. Bir yanda stratejik istikrarsızlık, diğer yanda kültürel yabancılaşma, bayağılaşma, çürüme, yozlaşma, bunalım, çatışma… Toplumlar büyük tehdit altındadır. Tüketim toplumları yapay insanların yapay ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekle evrilmektedir. Müslümanların yaşadıkları beldelerde küresel egemen kültürün baskılarına karşı direnç giderek azalmaktadır maalesef.
İnsanlık büyük bir acımasızlık, bencillik ve tahammülsüzlük sarmalı içerisinde duygularını yitirmiş, vicdanını köreltmiş bir haldedir. Merhametsizlik, kayıtsızlık, kitlesel bir alışkanlık halini almıştır. İnsanların vicdanlarının harekete geçmesi zorlaşıyor artık.
Müslümanım diyenlerin acımasızlık, bencillik ve tahammülsüzlük sarmalından kurtulabilmeleri için kendi çıkarlarını korumak adına tüm insani değerleri ayaklar altına alanlardan mı yardım beklemesi gerek? Medeniyetlerini kan ve sömürü üzerine kuranlardan mı merhamet dilenmek gerek? Ya Müslüman olduklarını söyleyenler de bu sarmalın içindeyse… Bir yanda gerilimler, savaşlar, çatışmalar, acılar… Zulüm, kan, gözyaşı… Diğer yanda lüks tüketim, güç gösterisi, israf, debdebe…
Yaşanan gerilimlerin, savaşların, çatışmaların ve çalkantıların büyük kısmı dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yönetmek ve yönlendirmek isteyen emperyalist unsurların sınır tanımayan kin ve ihtiraslarından kaynaklanmaktadır. Dünyada güçlülerin güçsüzlere karşı devam eden küresel baskıları yetmezmiş gibi Müslüman halkların giderek dünyevileşmesi, nemelazımcılığı, olup bitenler karşısındaki kayıtsızlığı ayrı bir gerçektir. Zihinlerin bu kadar dünyevileştiği, Müslümanca yaşamanın önemini bu kadar yitirdiği bir dönem belki de hiç yaşanmamıştır. Oysa Kur’an ve sünnet insanın kendisiyle ve diğer insanlarla barış içinde yaşaması gerektiğini öğütlemektedir. Ayrıca, tüm tarihsel deneyimler de toplumsal barışın sağlanması için başkalarının hak ve özgürlüklerine riayet etmeyi gerekli görmektedir. Son dönemlerde yaşananları medeniyet algısıyla, ahlâki değerlerle, İslam’ın temel ilkeleriyle açıklamak mümkün değildir. Hayatın tamamını kuşatması gereken dinin yalnızca bazı sembollere ve ritüellere hapsedilmesi sonucunda dünyevileşme ve vicdan körelmesi baş göstermiştir. Kendilerini bağlayan değerler manzumesini önemsiz gördükleri için olsa gerek, herkes dilediği şekilde bir din yorumu yapmakta, en saçma davranışlarına dahi dini hükümlerden bir kılıf uydurabilmektedirler. Nevi şahsına münhasır bir din anlayışı… Yeni dindarlık algısı… “Şanlı tarih masalları”na yaslanıp iyi bir dindar olmaktan övünç duymak…
Sembollerin ve ritüellerin içeriğin yerini almasıyla birlikte gerçek İslami bilincin zayıflamaya başlaması kaçınılmazdır. Yaşanılan dönem tam da böyle bir hale işaret etmektedir. Din bir takım görselliklere hapsedildiği için dinin özünü oluşturan ihsan ahlâkı ve vicdani duyarlılık kaybedilmiştir maalesef. İnsanların temel hakları, başkalarının özgürlüğü, kadın hakları, kul hakkı gibi kavramlar ihsan ahlâkını ve vicdani duyarlılığı kaybedenler için pek bir anlam ifade etmemektedir. İslam beldelerinde yaşanan insan hakkı ihlalleri, kadın ve çocukların gördükleri eziyet, ehliyetin ve liyakatin önemsenmemesi, adaletten sapma gibi birçok olay ve olgu onlar için hiç de önem addedilecek konular değildir. En kötüsü ise Müslümanın “elinden, dilinden herkesin emin olduğu kişi” olma özelliğinden giderek uzaklaşmasıdır.
Vicdan, insanın yüreğinden gelen ses, ona kulak verilmediğinde körelen ve bazen sahibinin parmağını kesen keskin bir bıçaktır. Üzeri örtülüp görünmez ve etkisiz kılınmamışsa eğer…
“Vicdan, Allah’ın kalbinizdeki sesidir.” diyor, Nurettin Topçu. Vicdan, hak ve hakkaniyet üzerine olmaktır. İnsanı farklı kılan merhamettir, vicdandır. İnsandan vicdan çıkarsa geriye ne kalır ki? Ötekinin durumunu, acısını kendi içinde duymaktır vicdan. Bu, belki de ilk adımıdır vicdanın. O acıyı gidermek için mücadele etmek de gerekecektir. Bu da vicdani duyarlılığın bir gereğidir.
Peki, neden insanlar etrafında olup bitenlere karşı duyarsızlaşır ki? Binlerce yıldır biriktirilen deneyimler, dini ve felsefi öğretiler insana hep vicdanının sesini dinlemesini, her şeyden önce ahlâklı olması gerektiğini öğretmedi mi? Kendilerini başkalarının yerine koyamayanlar merhamet etmeyi öğrenemediler maalesef. Büyük çoğunluk doğruyla yanlışın ne olduğunu küçük yaşlarda öğrense de konu kendi zevklerine, konforlarına, çıkarlarına geldiğinde vicdanlarını rahatlıkla askıya almayı becerebildiler. Zaten kuru kalabalıklar da böyle oldukları sürece onları alkışlamadılar mı? Bir yerlere tırmanabilmek için bazı erdemlerin terk edilmesi gerektiğini öğretmedi mi bu yanlışlar içinde yüzen çoğunluk? Bu acımasız yükselme çarkı böyle dönmedi mi? Güçlü, zengin, emreden pozisyonunda olunduğu sürece tüm övgüler onların olmadı mı? Yalnızca övgüler değil, ödüller de, öncelikler de. “Sen yiğitsin”, “sen güçlüsün”, “sen şusun”, “sen busun”, “sen şöyle olmalısın”, “sen şu ırktansın” gibi telkinlerle yoğrulan insanlar yeri geldiğinde hangi erdemden vazgeçmediler ki? Bu kişilerin başkalarının derdiyle dertlenmesi, acılarına ortak olması beklenir mi?
İnsanın aklı ve duyguları ne kadar saparsa sapsın fıtri vicdan asla sapmaz. Ancak işlenen günahlarla, isyankâr tavırlarla ve heveslerin amaç edilmesi gibi içsel nedenlerle fıtri vicdan bozulmaktadır. İnsan bu süreçte heva ve benlik gibi bazı özelliklerin etkisiyle birtakım nesnelerin egemenliğine girmektedir. Vicdanı tamamen bozulmuş bir insan insaniyetini kaybetmiştir ve onun aklı ve zekâsı tehlikeli bir canavara dönüşmüştür artık. Bu kişinin tüm davranışları yıkmaya ve zarar vermeye yönelik olacaktır.
Vicdana en büyük zarar veren kuşkusuz alışkanlığa dönüşen kötülük ve günahlardır. Alışkanlığa dönüşen kötülük vicdanın etkisini, gücünü azaltarak onu köreltir. İçindeki sesle karşı karşıya gelen insan ya kendini düzeltmek ya da içindeki sesi susturmak zorunda kalır. İçindeki sesi susturan insanın, yanlışları, kötülükleri aklileştirmekten; kendince birtakım savunma mekanizmaları geliştirmekten başka yolu kalmaz. Böyle bir insan kendi aklını da ikna edebilir ve yürüttüğü akıl ile istediği hedefe de varmaya çalışabilir.
“Çünkü o düşündü ve bir ölçü tespit etti. Kahrolası, nasıl bir ölçü koydu.” (Müddesir, 18-19) Akıl susturulabilir ama vicdanın susturulması pek kolay değildir. Kötülükler, günahlar alışkanlığa dönüşür ve sıradanlaşırsa işte o zaman vicdanın sesi kısılır. Bu da kalplerin paslandığını gösterir aslında.
Kalplerin paslanması, vicdanların körelmesi kötülüklerle olan ilişkilere bağlıdır. Kötülüklere karşı duyulan ilgi ya da kaçınma vicdanın gücünü belirler. O güçtür pişmanlık duygusu veren ya da kişiyi kötülükler içinde boğulmaya iten.
Hissedilen pişmanlık ne kadar güçlü ise insan o kadar olgunlaşacak ve kötülüklere karşı direnecektir. Ya da insan, kötülüklerle ne kadar sarmaş dolaş olmuşsa o kadar uzaklaşacaktır insanlıktan.
İnsan kötülük yapmayı ya da kötülüğe seyirci kalmayı bir anda öğrenmez. Çocuklar önce sözle, sonra görüntülerle kötülüklere alıştırılır. Videolarda, bilgisayar oyunlarında şiddetin kol gezdiği herkes tarafından bilinmektedir. Öyle ki öldürmenin, yaralamanın, parçalamanın normal, sıradan şeyler olduğu algısı yerleştirilir. Vicdansızlık bu oyunların ilk kuralıdır belki de. Onun için olsa gerek, bir trafik kazası sonucunda kolunu kesmek zorunda kalan oyun kahramanının yanlış kolunun kesilmesi gülünç karşılanır, acı içerisinde kıvranan kazazede önemsenmez. Gerçek hayatta meydana gelen bir trafik kazasında insanların kan ve acı içinde kıvranmaları, inlemeleri, ağlamaları da kayda değer değildir onlar için. Gerçeklik algısı bozulanlardan daha başka bir yaklaşım beklenemez. Henüz bozulmamış, körelmemiş vicdanlar bu şekilde bozulmakta, körelmektedir maalesef. Oysa vicdanların olup bitenler karşısında harekete geçmesi gerekmez mi? Kendini suçlamak, ümitsizliğe düşmek için değil; daha iyi bir insan olmak ve geride güzel izler bırakabilmek için bir vicdan muhasebesine ihtiyaç yok mu? İnsanın, hayatının sağlamasını yapması, kendini sorgulayıp yaptıklarının doğru olup olmadığını gözden geçirmesi, vicdanının vereceği cevaba göre bir yol belirlemesi gerekmez mi?
İnsan, vicdanı kendisini doğru yola çağırdığı halde bu sesi önemsemediği takdirde vicdanının sesini sürekli olarak bastırmayı alışkanlık haline getirir ve onu köreltmiş olur. Vicdan yine de kişiyi uyarıp doğruya çağırır, fakat o insan vicdanının sesini bastırmayı alışkanlık haline getirdiği için artık bu sesten etkilenmez, onu dinlemez hale gelir. Öyle ki giderek en kötü olaylar karşısında bile vicdan azabı duymaz olur. Üstelik hiçbir rahatsızlık hissetmeden… Oysa bir yanlış gördüğü zaman insanın vicdanı öyle sızlamalı ki yeryüzü tüm genişliğine rağmen o insana dar gelmeli.
Hiçbir şey taşlaşmış vicdanları sızlatmaz. Ne komşunun evinde çıkan yangın ne de o yangında yanan çocuklar… Ne çöp kutularında ekmek toplamak zorunda kalan yoksullar ne de ekmek bulamadıkları için açlıktan ölenler… Ne üzerlerine atılan bombalarla yerle bir olan şehirler ne de o şehirleri terk edip mülteci durumuna düşen milyonlar… Çocuk, kadın, hasta, yaşlı, engelli demeden yollara sürülüp topraklarından koparılanlar… Katliamları, açlıktan ölenleri, haksızlığa maruz kalanları, yurtlarından atılanları adeta bir film gibi izler ama yüreklerinde hiçbir acı hissetmezler onlar. “İnsanlar tuhaftır, fena bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar.” derken, bir gerçeğin altını çizmektedir Halit Ziya Uşaklıgil.
Yalnızca vicdanlı olmak yetmez, merhametli olmak da gerek. Müslüman toplum merhameti yavaş yavaş kaybetmeye başladı. İslam beldelerinde yıllardır süren savaşlarda, katliamlarda öldürülen çocukların solan gözleriyle, duran kalpleriyle toprağa gömülmeye başladı sanki merhamet. Gözünü kan bürümüş canilerin sıktığı mermilerle birlikte kayboldu merhamet. Geçmişi ve geleceği ellerinden alınan nice insan bizden birileri değil miydi? Azar azar kaybetmedik mi insanlığımızı?
Her şey Kur’an’a uygun bir vicdan duyarlılığı elde etmeye bağlıdır. Aksi halde kimileri büyüklenmelerinden dolayı vicdanlarına uymazlar, kimileri de kararlılık gösteremedikleri için.
Hele de çoğunluğa uymak adına vicdanlarını hesaba almayanlar…
“Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan seni Allah’ın yolundan şaşırtıp saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler.” (En’am, 116)
Vicdan, fert ve toplumların kabullerine, eğitim ve çevre koşullarına paralel olarak olumlu ya da olumsuz bir tarzda şekillenebilir. Bu nedenle İslâm, her şeyden önce kalbi ıslah etme ile başlar. Nitekim Rasûlullah (sav) kalbin, düzgün olması halinde bütün vücudun da düzgün ve sağlıklı olacağına; bozuk olması halinde ise bütün vücudun bozulacağına” vurgu yapmıştır. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel)
Vicdan, insanın davranışlarında bir “oto kontrol” görevi yapar. Ancak vicdan tek başına doğruyu bulmada yeterli değildir. Bu nedenle vicdan, yeterli olgunluğa vahiyle uyum içerisinde olduğu zaman ancak ulaşabilir, ahlâkî bir erdeme dönüşür ve aktif bir rol kazanır. O zaman ancak hak ile bâtıl, doğru ile yanlış birbirinden ayrılabilir ve her zaman güzel ahlâk tercih edilebilir. Vahyin eğitiminden geçmiş aktif vicdan sahibi insan ancak hep iyilik ve güzelliklerin hâkim olması için mücadele etmek zorunda olduğunun bilincine varabilir.
İnsanın iç dünyasının dışa yansımasıyla inşa edilen yaşanılabilir durumu “umran” diye tanımlar İbni Haldun. Cemil Meriç ise umranın keşfini tarihten tesadüfü kovan bir ihtilal olarak görür. Umranın dışındaki herhangi bir toplumsal yapı anormallikleri bizzat kendisi üretir. Bu perspektiften bakıldığında insan aklının ve vicdanının anormalliklerin yaşandığı dönemlerde körelebileceği akla gelebilir.
İnsanın aklı, izanı ve vicdanı toplumun tamamının duyarlılığını yansıtan maşeri vicdan ve kolektif akıl ile bir şekilde bağlıdır. Maşeri vicdanın, toplumda iyilik ve güzelliklerin hâkim olması için güçlü bir ahlâkî kontrol mekanizması olması beklenir. Her zaman öyle olmuyor elbet. Toplumda kolektif akıl tutulması ya da maşeri vicdanın körelmesi de söz konusu olabilmektedir. Bu, tek tek insanların akıl tutulması ve vicdan körlüğü nedeniyledir. Kur’an’ın toplumsal değişimin evrensel kuralı olarak belirttiği bir gerçek vardır:
”Gerçekten Allah kendi nefislerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz.” (Ra’d, 11)
Çözümlenmesi gereken sorun, insanların akıl ve izan tutulmasının yanı sıra vicdan körelmesinin nedenleri ve arka planıdır. İnsanların “sıradan” görüp önemsemedikleri küçük yanlışlar ve günahlar toplumun tamamını körelten ve giderek ağır toplumsal travmaların önünü açan furya halini alır.
İnsanın vicdanı köreldikçe çıkarlarından başka bir şey düşünmez. Öyle ki, o insan kendisi ile ülfet edilmeyen uyumsuz biri olur, üzerinden emanet hasleti alınır. Üzerinden emanet hasleti alınan insan “güvenilmeyen” kişiye dönüşür ve ölçü tanımayan, kaba davranışlarıyla anılan sorunlu bir insan haline gelir. Böyle bir insanın bazı sembollerle, ritüellerle kendini dindar göstermeye çalışması da gerçek durumunu gizlemesi için yetmez.
İnsanların akıl, izan ve vicdanlarındaki köklü değişim ve dönüşüm giderek topluma bir kolektif akıl tutulması yaşatır ve maşeri vicdanı köreltir. Bu tür insanlardan müteşekkil bir toplum her an yıkılmaya mahkûmdur. Çünkü böyle bir toplumda, İbni Haldun’un deyimiyle, ne asabiye ve badiye kalır, ne de umran.
Bilimsel ve teknolojik üstünlükle ahlâki bir toplum, ahlâki bir medeniyet oluşturulabilir mi? Yaşanılan çağda insanlık tehdit altındadır. Yapay zekâ tartışmaları devam ederken insanın en temel gücü olan vicdanını kaybetmesi tartışılmıyor nedense. Robotlara duygu ifadeleri kazandırılmaya çalışılırken, insanın körelen vicdanını nasıl harekete geçirebileceği düşünülmüyorsa bunda bir gariplik yok mudur? Cinayetlerin, ihanetlerin, istismarın ve ihmalin sıradanlaştığı, güçlü olanın ancak haklı olabildiği bir dönemden geçiliyorsa tüm bunlara seyirci kalanların nasıl bir vicdan taşıdıklarını söylemeye gerek var mı? Özür dilemeyi bir eksiklik, teşekkür etmeyi bir eziklik olarak algılayan, can yakmayı ve insan dışlamayı normal gören insanlardan müteşekkil bir toplumun nasıl bir maşeri vicdana sahip olduğunu tahmin etmek zor mu? Oysa maşeri vicdanın, toplumda iyilik ve güzelliklerin hâkim olması için güçlü bir ahlâkî kontrol mekanizması olması gerekir.
İslam beldelerinde yaşayan insanların kılıçları kardeşlerinin kanları ile boyanıp da milyonlarca insan buna seyirci kalıyorsa hangi maşeri vicdandan söz edilebilir ki? Yangın yerine dönen koca bir coğrafya ve orada zillete mahkum edilen milyonlarca insan… Şam, Bağdat, Kudüs, Musul, Kahire… Elimizden alınan nesiller… Kaybedilen topraklar… Sokaklarında cıvıl cıvıl koşan çocukların yankılanan tatlı sesleri hani? Harabelerin arasında insanlığı arayan çocuklar bize ne anlatır? Duyarlı olması gereken vicdanlar nerede? Ya Müslümanlar? Nüfus olarak iki milyara yaklaştıklarını övünerek söyleyenler, onlar nerede? Hani kendilerinin başına gelmesini istemedikleri şeylerin başkalarının başına gelmesi halinde bundan acı duyacaklardı? Müslümanların çağın vicdanı olması gerekmez miydi?
Masumlara, mazlumlara, yokluğun ve yoksulluğun her çeşidiyle hayatı parça parça olmuş güçsüzlere, zayıflara, engellilere, çocuklara yönelmiş onca merhametsizlik ve zulüm karşısında küçücük bir itiraz yoksa bunda bir terslik yok mudur?
Budist çeteler tarafından saldırıya uğrayan ve evleri yakılan Arakanlı Müslümanların dramı, bir iz bıraktı mı Müslümanlarda? Dünyadaki yoksul halkların zengin ülkelere gitmek için Akdeniz’i bir ölüm denizine çevirmesi ne kadar etkiledi Müslümanları?
Ölüme alışmak mıdır bunun adı? Binlerce ceset karşısında kimsenin kılı neden kıpırdamaz? Boğulup kıyıya vurmuş çocuğun cesedi karşısındaki suskunluk, Müslüman olduklarını ileri sürenlerin vicdanının boğulduğunu göstermez mi?
Merhamet gibi bir hazine, ürperen bir yürek ve yaşaran bir göz olmadığı sürece bu hep böyle devam edecektir kuşkusuz. İlkeli davrananlar ancak erdem sahibi olabilirler. Hiçbir şeyi değerli görmeyenlerin ilkeli davranış sergilemeleri mümkün değildir. Haksızlık karşısında susmak, seyirci kalmak… Seyirci kalmak yetmezmiş gibi bir de zulmü alkışlamak… “Vur abalıya” dercesine… Empati yapmamak… “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” anlayışıyla… Taş kesilircesine…. Hele de merhamet edilmesi gerekenler kendilerinden biri değilse… Kendi sokaklarından, cemaatlerinden, partilerinden, derneklerinden, vakıflarından, ekiplerinden… Bir de çıkarlar böyle davranmalarını gerektiriyorsa… “Çıkar konuşunca, vicdan susar.” diyor Cemil Meriç. Vicdanlar sustuğu için karısını defalarca bıçaklayıp parçalara ayıran caniye bazıları hak verip; “Kim bilir, kadın ne yapmıştır da adam bu noktaya gelmiştir?” der.
Büyük bir vicdani kirlenme, körlenme, çürüme ile karşı karşıyadır ümmet. Her geçen gün daha da artmaktadır bu kirlenme, körlenme, çürüme. Hele de olup bitenlerin geçiştirilip kanıksanması, vicdanların yerlerde süründüğünü açıkça göstermektedir. Bu durumu görmeyenlerin, görmek istemeyenlerin vicdanlarının kiri ve körlüğü daha da kalındır kuşkusuz. Yalnızca Müslümanların değil; hiçbir insanın haksız muamelelere maruz bırakılmasına rıza gösterilemez. Hele de “bizden olanlar ve olmayanlar” şeklinde ayrım yapmak ve vicdanlara ayar vermeye çalışmak bir Müslümanda olması gereken vicdani duyarlılıkla örtüşmez.
Küresel işgale uğrayan kalplerin dirilişi için güçlü bir merhamet çağrısına ihtiyaç var. Ahengi bozulan dünyanın düzelmesi için yükselmesi gereken bir merhamet çağrısı… Bir merhamet toplumu inşa etmek ve bütün dünyaya merhamet kanatları germek için… Tüm imkânları seferber ederek… Özlemi duyulan güzel bir dünya için… Merhamete susamış milyonlarca insana bir merhamet ışığı sunabilmek için… Bir çağrıyla yeniden irkilmesi gerek yeryüzünün. İnancının, umudunun ve sevincinin artması gerek dünyanın.
Nerdesin ey Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bârgâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan
Şu nankör milletinin bak günahına
Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi padişahına
Padişah hem zalim hem deli dedik
İhtilâle kıyam etmeli dedik
Şeytan ne dediyse biz belî dedik
Çalıştık fitnenin intihabına
Sonra cinsi bozuk ahlâkı fena
Hüsamettin Yıldırım’ın İçtimai Matematik çalışması, pek çok açıdan hakikat bilgisine ulaşmanın yöntemlerini/yollarını inceler. Bugüne kadar üzerinde çalışılmamış olmasını bir talihsizlik olarak nitelemenin yanı sıra eserin hakikat üzerine Batı ve İslâm felsefesinde süregelen tartışmalara da teğet geçtiğini vurgulamakta yarar vardır. Yıldırım’a göre hakikatin gerçekliği sabittir, sorun, hakikat bilgisine ulaşmada yetersiz kalan argümanlardadır. “İçtimai Matematik” kavramsallaşması/vurgusu, matematiğin …
17. yüzyıl sonrası matematik-fizik esaslı felsefe zihni, ruh düzleminden çıkarıp daha maddi bir düzlemde ele almıştır. Matematik-fizik eksenli felsefi yaklaşım, zihni ruhi veya manevi düzlemden çıkarıp salt maddi bir kurgu olarak ele almıştır. Hatta zihin veya ruh, atomların sayısı ile niceliksel olarak ifade edilmeye çalışılmıştır.
Hayatta bir gayesi olan, bir amaç veya dâvâ uğruna mücadele veren her insan, ‘değişim’ meselesiyle yüzleşmek durumundadır. Çünkü bir gaye sahibi olmak, henüz elinizde olmayan, size ait olmayan bir şeye ulaşmak için çaba göstermeniz gerektiği anlamına gelir. Bunun için ise, bir şeylerin ‘değişmesi’ gerekir ve bu da bir ‘cehd’e ihtiyaç duyar. Mücadele ve sabır olmaksızın, …
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.
Hiçbir Şey Taşlaşmış Vicdanları Sızlatmaz
Öyle bir dönemden geçiliyor ki ahlâki ve vicdani değerler kaybolmakta, düzeysizlik dip yapmakta ve adeta bir değerler savrulması yaşanmaktadır. Olağanüstü değişim, dönüşüm, belirsizlik, altüst oluş zamanlarından geçilmektedir doğrusu. Hemen her toplumda, her kültürde ideallerle stratejik çıkarlar, değerlerle tercihler arasında büyük çelişkiler, tutarsızlıklar göze çarpmaktadır. Bir yanda stratejik istikrarsızlık, diğer yanda kültürel yabancılaşma, bayağılaşma, çürüme, yozlaşma, bunalım, çatışma… Toplumlar büyük tehdit altındadır. Tüketim toplumları yapay insanların yapay ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekle evrilmektedir. Müslümanların yaşadıkları beldelerde küresel egemen kültürün baskılarına karşı direnç giderek azalmaktadır maalesef.
İnsanlık büyük bir acımasızlık, bencillik ve tahammülsüzlük sarmalı içerisinde duygularını yitirmiş, vicdanını köreltmiş bir haldedir. Merhametsizlik, kayıtsızlık, kitlesel bir alışkanlık halini almıştır. İnsanların vicdanlarının harekete geçmesi zorlaşıyor artık.
Müslümanım diyenlerin acımasızlık, bencillik ve tahammülsüzlük sarmalından kurtulabilmeleri için kendi çıkarlarını korumak adına tüm insani değerleri ayaklar altına alanlardan mı yardım beklemesi gerek? Medeniyetlerini kan ve sömürü üzerine kuranlardan mı merhamet dilenmek gerek? Ya Müslüman olduklarını söyleyenler de bu sarmalın içindeyse… Bir yanda gerilimler, savaşlar, çatışmalar, acılar… Zulüm, kan, gözyaşı… Diğer yanda lüks tüketim, güç gösterisi, israf, debdebe…
Yaşanan gerilimlerin, savaşların, çatışmaların ve çalkantıların büyük kısmı dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yönetmek ve yönlendirmek isteyen emperyalist unsurların sınır tanımayan kin ve ihtiraslarından kaynaklanmaktadır. Dünyada güçlülerin güçsüzlere karşı devam eden küresel baskıları yetmezmiş gibi Müslüman halkların giderek dünyevileşmesi, nemelazımcılığı, olup bitenler karşısındaki kayıtsızlığı ayrı bir gerçektir. Zihinlerin bu kadar dünyevileştiği, Müslümanca yaşamanın önemini bu kadar yitirdiği bir dönem belki de hiç yaşanmamıştır. Oysa Kur’an ve sünnet insanın kendisiyle ve diğer insanlarla barış içinde yaşaması gerektiğini öğütlemektedir. Ayrıca, tüm tarihsel deneyimler de toplumsal barışın sağlanması için başkalarının hak ve özgürlüklerine riayet etmeyi gerekli görmektedir. Son dönemlerde yaşananları medeniyet algısıyla, ahlâki değerlerle, İslam’ın temel ilkeleriyle açıklamak mümkün değildir. Hayatın tamamını kuşatması gereken dinin yalnızca bazı sembollere ve ritüellere hapsedilmesi sonucunda dünyevileşme ve vicdan körelmesi baş göstermiştir. Kendilerini bağlayan değerler manzumesini önemsiz gördükleri için olsa gerek, herkes dilediği şekilde bir din yorumu yapmakta, en saçma davranışlarına dahi dini hükümlerden bir kılıf uydurabilmektedirler. Nevi şahsına münhasır bir din anlayışı… Yeni dindarlık algısı… “Şanlı tarih masalları”na yaslanıp iyi bir dindar olmaktan övünç duymak…
Sembollerin ve ritüellerin içeriğin yerini almasıyla birlikte gerçek İslami bilincin zayıflamaya başlaması kaçınılmazdır. Yaşanılan dönem tam da böyle bir hale işaret etmektedir. Din bir takım görselliklere hapsedildiği için dinin özünü oluşturan ihsan ahlâkı ve vicdani duyarlılık kaybedilmiştir maalesef. İnsanların temel hakları, başkalarının özgürlüğü, kadın hakları, kul hakkı gibi kavramlar ihsan ahlâkını ve vicdani duyarlılığı kaybedenler için pek bir anlam ifade etmemektedir. İslam beldelerinde yaşanan insan hakkı ihlalleri, kadın ve çocukların gördükleri eziyet, ehliyetin ve liyakatin önemsenmemesi, adaletten sapma gibi birçok olay ve olgu onlar için hiç de önem addedilecek konular değildir. En kötüsü ise Müslümanın “elinden, dilinden herkesin emin olduğu kişi” olma özelliğinden giderek uzaklaşmasıdır.
“Vicdan, Allah’ın kalbinizdeki sesidir.” diyor, Nurettin Topçu. Vicdan, hak ve hakkaniyet üzerine olmaktır. İnsanı farklı kılan merhamettir, vicdandır. İnsandan vicdan çıkarsa geriye ne kalır ki? Ötekinin durumunu, acısını kendi içinde duymaktır vicdan. Bu, belki de ilk adımıdır vicdanın. O acıyı gidermek için mücadele etmek de gerekecektir. Bu da vicdani duyarlılığın bir gereğidir.
Peki, neden insanlar etrafında olup bitenlere karşı duyarsızlaşır ki? Binlerce yıldır biriktirilen deneyimler, dini ve felsefi öğretiler insana hep vicdanının sesini dinlemesini, her şeyden önce ahlâklı olması gerektiğini öğretmedi mi? Kendilerini başkalarının yerine koyamayanlar merhamet etmeyi öğrenemediler maalesef. Büyük çoğunluk doğruyla yanlışın ne olduğunu küçük yaşlarda öğrense de konu kendi zevklerine, konforlarına, çıkarlarına geldiğinde vicdanlarını rahatlıkla askıya almayı becerebildiler. Zaten kuru kalabalıklar da böyle oldukları sürece onları alkışlamadılar mı? Bir yerlere tırmanabilmek için bazı erdemlerin terk edilmesi gerektiğini öğretmedi mi bu yanlışlar içinde yüzen çoğunluk? Bu acımasız yükselme çarkı böyle dönmedi mi? Güçlü, zengin, emreden pozisyonunda olunduğu sürece tüm övgüler onların olmadı mı? Yalnızca övgüler değil, ödüller de, öncelikler de. “Sen yiğitsin”, “sen güçlüsün”, “sen şusun”, “sen busun”, “sen şöyle olmalısın”, “sen şu ırktansın” gibi telkinlerle yoğrulan insanlar yeri geldiğinde hangi erdemden vazgeçmediler ki? Bu kişilerin başkalarının derdiyle dertlenmesi, acılarına ortak olması beklenir mi?
İnsanın aklı ve duyguları ne kadar saparsa sapsın fıtri vicdan asla sapmaz. Ancak işlenen günahlarla, isyankâr tavırlarla ve heveslerin amaç edilmesi gibi içsel nedenlerle fıtri vicdan bozulmaktadır. İnsan bu süreçte heva ve benlik gibi bazı özelliklerin etkisiyle birtakım nesnelerin egemenliğine girmektedir. Vicdanı tamamen bozulmuş bir insan insaniyetini kaybetmiştir ve onun aklı ve zekâsı tehlikeli bir canavara dönüşmüştür artık. Bu kişinin tüm davranışları yıkmaya ve zarar vermeye yönelik olacaktır.
Vicdana en büyük zarar veren kuşkusuz alışkanlığa dönüşen kötülük ve günahlardır. Alışkanlığa dönüşen kötülük vicdanın etkisini, gücünü azaltarak onu köreltir. İçindeki sesle karşı karşıya gelen insan ya kendini düzeltmek ya da içindeki sesi susturmak zorunda kalır. İçindeki sesi susturan insanın, yanlışları, kötülükleri aklileştirmekten; kendince birtakım savunma mekanizmaları geliştirmekten başka yolu kalmaz. Böyle bir insan kendi aklını da ikna edebilir ve yürüttüğü akıl ile istediği hedefe de varmaya çalışabilir.
“Çünkü o düşündü ve bir ölçü tespit etti. Kahrolası, nasıl bir ölçü koydu.” (Müddesir, 18-19) Akıl susturulabilir ama vicdanın susturulması pek kolay değildir. Kötülükler, günahlar alışkanlığa dönüşür ve sıradanlaşırsa işte o zaman vicdanın sesi kısılır. Bu da kalplerin paslandığını gösterir aslında.
Hissedilen pişmanlık ne kadar güçlü ise insan o kadar olgunlaşacak ve kötülüklere karşı direnecektir. Ya da insan, kötülüklerle ne kadar sarmaş dolaş olmuşsa o kadar uzaklaşacaktır insanlıktan.
İnsan kötülük yapmayı ya da kötülüğe seyirci kalmayı bir anda öğrenmez. Çocuklar önce sözle, sonra görüntülerle kötülüklere alıştırılır. Videolarda, bilgisayar oyunlarında şiddetin kol gezdiği herkes tarafından bilinmektedir. Öyle ki öldürmenin, yaralamanın, parçalamanın normal, sıradan şeyler olduğu algısı yerleştirilir. Vicdansızlık bu oyunların ilk kuralıdır belki de. Onun için olsa gerek, bir trafik kazası sonucunda kolunu kesmek zorunda kalan oyun kahramanının yanlış kolunun kesilmesi gülünç karşılanır, acı içerisinde kıvranan kazazede önemsenmez. Gerçek hayatta meydana gelen bir trafik kazasında insanların kan ve acı içinde kıvranmaları, inlemeleri, ağlamaları da kayda değer değildir onlar için. Gerçeklik algısı bozulanlardan daha başka bir yaklaşım beklenemez. Henüz bozulmamış, körelmemiş vicdanlar bu şekilde bozulmakta, körelmektedir maalesef. Oysa vicdanların olup bitenler karşısında harekete geçmesi gerekmez mi? Kendini suçlamak, ümitsizliğe düşmek için değil; daha iyi bir insan olmak ve geride güzel izler bırakabilmek için bir vicdan muhasebesine ihtiyaç yok mu? İnsanın, hayatının sağlamasını yapması, kendini sorgulayıp yaptıklarının doğru olup olmadığını gözden geçirmesi, vicdanının vereceği cevaba göre bir yol belirlemesi gerekmez mi?
İnsan, vicdanı kendisini doğru yola çağırdığı halde bu sesi önemsemediği takdirde vicdanının sesini sürekli olarak bastırmayı alışkanlık haline getirir ve onu köreltmiş olur. Vicdan yine de kişiyi uyarıp doğruya çağırır, fakat o insan vicdanının sesini bastırmayı alışkanlık haline getirdiği için artık bu sesten etkilenmez, onu dinlemez hale gelir. Öyle ki giderek en kötü olaylar karşısında bile vicdan azabı duymaz olur. Üstelik hiçbir rahatsızlık hissetmeden… Oysa bir yanlış gördüğü zaman insanın vicdanı öyle sızlamalı ki yeryüzü tüm genişliğine rağmen o insana dar gelmeli.
Hiçbir şey taşlaşmış vicdanları sızlatmaz. Ne komşunun evinde çıkan yangın ne de o yangında yanan çocuklar… Ne çöp kutularında ekmek toplamak zorunda kalan yoksullar ne de ekmek bulamadıkları için açlıktan ölenler… Ne üzerlerine atılan bombalarla yerle bir olan şehirler ne de o şehirleri terk edip mülteci durumuna düşen milyonlar… Çocuk, kadın, hasta, yaşlı, engelli demeden yollara sürülüp topraklarından koparılanlar… Katliamları, açlıktan ölenleri, haksızlığa maruz kalanları, yurtlarından atılanları adeta bir film gibi izler ama yüreklerinde hiçbir acı hissetmezler onlar. “İnsanlar tuhaftır, fena bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar.” derken, bir gerçeğin altını çizmektedir Halit Ziya Uşaklıgil.
Yalnızca vicdanlı olmak yetmez, merhametli olmak da gerek. Müslüman toplum merhameti yavaş yavaş kaybetmeye başladı. İslam beldelerinde yıllardır süren savaşlarda, katliamlarda öldürülen çocukların solan gözleriyle, duran kalpleriyle toprağa gömülmeye başladı sanki merhamet. Gözünü kan bürümüş canilerin sıktığı mermilerle birlikte kayboldu merhamet. Geçmişi ve geleceği ellerinden alınan nice insan bizden birileri değil miydi? Azar azar kaybetmedik mi insanlığımızı?
Hele de çoğunluğa uymak adına vicdanlarını hesaba almayanlar…
“Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan seni Allah’ın yolundan şaşırtıp saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler.” (En’am, 116)
Vicdan, fert ve toplumların kabullerine, eğitim ve çevre koşullarına paralel olarak olumlu ya da olumsuz bir tarzda şekillenebilir. Bu nedenle İslâm, her şeyden önce kalbi ıslah etme ile başlar. Nitekim Rasûlullah (sav) kalbin, düzgün olması halinde bütün vücudun da düzgün ve sağlıklı olacağına; bozuk olması halinde ise bütün vücudun bozulacağına” vurgu yapmıştır. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel)
Vicdan, insanın davranışlarında bir “oto kontrol” görevi yapar. Ancak vicdan tek başına doğruyu bulmada yeterli değildir. Bu nedenle vicdan, yeterli olgunluğa vahiyle uyum içerisinde olduğu zaman ancak ulaşabilir, ahlâkî bir erdeme dönüşür ve aktif bir rol kazanır. O zaman ancak hak ile bâtıl, doğru ile yanlış birbirinden ayrılabilir ve her zaman güzel ahlâk tercih edilebilir. Vahyin eğitiminden geçmiş aktif vicdan sahibi insan ancak hep iyilik ve güzelliklerin hâkim olması için mücadele etmek zorunda olduğunun bilincine varabilir.
İnsanın iç dünyasının dışa yansımasıyla inşa edilen yaşanılabilir durumu “umran” diye tanımlar İbni Haldun. Cemil Meriç ise umranın keşfini tarihten tesadüfü kovan bir ihtilal olarak görür. Umranın dışındaki herhangi bir toplumsal yapı anormallikleri bizzat kendisi üretir. Bu perspektiften bakıldığında insan aklının ve vicdanının anormalliklerin yaşandığı dönemlerde körelebileceği akla gelebilir.
İnsanın aklı, izanı ve vicdanı toplumun tamamının duyarlılığını yansıtan maşeri vicdan ve kolektif akıl ile bir şekilde bağlıdır. Maşeri vicdanın, toplumda iyilik ve güzelliklerin hâkim olması için güçlü bir ahlâkî kontrol mekanizması olması beklenir. Her zaman öyle olmuyor elbet. Toplumda kolektif akıl tutulması ya da maşeri vicdanın körelmesi de söz konusu olabilmektedir. Bu, tek tek insanların akıl tutulması ve vicdan körlüğü nedeniyledir. Kur’an’ın toplumsal değişimin evrensel kuralı olarak belirttiği bir gerçek vardır:
”Gerçekten Allah kendi nefislerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz.” (Ra’d, 11)
Çözümlenmesi gereken sorun, insanların akıl ve izan tutulmasının yanı sıra vicdan körelmesinin nedenleri ve arka planıdır. İnsanların “sıradan” görüp önemsemedikleri küçük yanlışlar ve günahlar toplumun tamamını körelten ve giderek ağır toplumsal travmaların önünü açan furya halini alır.
İnsanın vicdanı köreldikçe çıkarlarından başka bir şey düşünmez. Öyle ki, o insan kendisi ile ülfet edilmeyen uyumsuz biri olur, üzerinden emanet hasleti alınır. Üzerinden emanet hasleti alınan insan “güvenilmeyen” kişiye dönüşür ve ölçü tanımayan, kaba davranışlarıyla anılan sorunlu bir insan haline gelir. Böyle bir insanın bazı sembollerle, ritüellerle kendini dindar göstermeye çalışması da gerçek durumunu gizlemesi için yetmez.
İnsanların akıl, izan ve vicdanlarındaki köklü değişim ve dönüşüm giderek topluma bir kolektif akıl tutulması yaşatır ve maşeri vicdanı köreltir. Bu tür insanlardan müteşekkil bir toplum her an yıkılmaya mahkûmdur. Çünkü böyle bir toplumda, İbni Haldun’un deyimiyle, ne asabiye ve badiye kalır, ne de umran.
Bilimsel ve teknolojik üstünlükle ahlâki bir toplum, ahlâki bir medeniyet oluşturulabilir mi? Yaşanılan çağda insanlık tehdit altındadır. Yapay zekâ tartışmaları devam ederken insanın en temel gücü olan vicdanını kaybetmesi tartışılmıyor nedense. Robotlara duygu ifadeleri kazandırılmaya çalışılırken, insanın körelen vicdanını nasıl harekete geçirebileceği düşünülmüyorsa bunda bir gariplik yok mudur? Cinayetlerin, ihanetlerin, istismarın ve ihmalin sıradanlaştığı, güçlü olanın ancak haklı olabildiği bir dönemden geçiliyorsa tüm bunlara seyirci kalanların nasıl bir vicdan taşıdıklarını söylemeye gerek var mı? Özür dilemeyi bir eksiklik, teşekkür etmeyi bir eziklik olarak algılayan, can yakmayı ve insan dışlamayı normal gören insanlardan müteşekkil bir toplumun nasıl bir maşeri vicdana sahip olduğunu tahmin etmek zor mu? Oysa maşeri vicdanın, toplumda iyilik ve güzelliklerin hâkim olması için güçlü bir ahlâkî kontrol mekanizması olması gerekir.
İslam beldelerinde yaşayan insanların kılıçları kardeşlerinin kanları ile boyanıp da milyonlarca insan buna seyirci kalıyorsa hangi maşeri vicdandan söz edilebilir ki? Yangın yerine dönen koca bir coğrafya ve orada zillete mahkum edilen milyonlarca insan… Şam, Bağdat, Kudüs, Musul, Kahire… Elimizden alınan nesiller… Kaybedilen topraklar… Sokaklarında cıvıl cıvıl koşan çocukların yankılanan tatlı sesleri hani? Harabelerin arasında insanlığı arayan çocuklar bize ne anlatır? Duyarlı olması gereken vicdanlar nerede? Ya Müslümanlar? Nüfus olarak iki milyara yaklaştıklarını övünerek söyleyenler, onlar nerede? Hani kendilerinin başına gelmesini istemedikleri şeylerin başkalarının başına gelmesi halinde bundan acı duyacaklardı? Müslümanların çağın vicdanı olması gerekmez miydi?
Masumlara, mazlumlara, yokluğun ve yoksulluğun her çeşidiyle hayatı parça parça olmuş güçsüzlere, zayıflara, engellilere, çocuklara yönelmiş onca merhametsizlik ve zulüm karşısında küçücük bir itiraz yoksa bunda bir terslik yok mudur?
Ölüme alışmak mıdır bunun adı? Binlerce ceset karşısında kimsenin kılı neden kıpırdamaz? Boğulup kıyıya vurmuş çocuğun cesedi karşısındaki suskunluk, Müslüman olduklarını ileri sürenlerin vicdanının boğulduğunu göstermez mi?
Merhamet gibi bir hazine, ürperen bir yürek ve yaşaran bir göz olmadığı sürece bu hep böyle devam edecektir kuşkusuz. İlkeli davrananlar ancak erdem sahibi olabilirler. Hiçbir şeyi değerli görmeyenlerin ilkeli davranış sergilemeleri mümkün değildir. Haksızlık karşısında susmak, seyirci kalmak… Seyirci kalmak yetmezmiş gibi bir de zulmü alkışlamak… “Vur abalıya” dercesine… Empati yapmamak… “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” anlayışıyla… Taş kesilircesine…. Hele de merhamet edilmesi gerekenler kendilerinden biri değilse… Kendi sokaklarından, cemaatlerinden, partilerinden, derneklerinden, vakıflarından, ekiplerinden… Bir de çıkarlar böyle davranmalarını gerektiriyorsa… “Çıkar konuşunca, vicdan susar.” diyor Cemil Meriç. Vicdanlar sustuğu için karısını defalarca bıçaklayıp parçalara ayıran caniye bazıları hak verip; “Kim bilir, kadın ne yapmıştır da adam bu noktaya gelmiştir?” der.
Büyük bir vicdani kirlenme, körlenme, çürüme ile karşı karşıyadır ümmet. Her geçen gün daha da artmaktadır bu kirlenme, körlenme, çürüme. Hele de olup bitenlerin geçiştirilip kanıksanması, vicdanların yerlerde süründüğünü açıkça göstermektedir. Bu durumu görmeyenlerin, görmek istemeyenlerin vicdanlarının kiri ve körlüğü daha da kalındır kuşkusuz. Yalnızca Müslümanların değil; hiçbir insanın haksız muamelelere maruz bırakılmasına rıza gösterilemez. Hele de “bizden olanlar ve olmayanlar” şeklinde ayrım yapmak ve vicdanlara ayar vermeye çalışmak bir Müslümanda olması gereken vicdani duyarlılıkla örtüşmez.
Küresel işgale uğrayan kalplerin dirilişi için güçlü bir merhamet çağrısına ihtiyaç var. Ahengi bozulan dünyanın düzelmesi için yükselmesi gereken bir merhamet çağrısı… Bir merhamet toplumu inşa etmek ve bütün dünyaya merhamet kanatları germek için… Tüm imkânları seferber ederek… Özlemi duyulan güzel bir dünya için… Merhamete susamış milyonlarca insana bir merhamet ışığı sunabilmek için… Bir çağrıyla yeniden irkilmesi gerek yeryüzünün. İnancının, umudunun ve sevincinin artması gerek dünyanın.
İlgili Yazılar
Tövbenin Siyaseti ya da Siyasetin Tövbesi
Nerdesin ey Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bârgâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan
Şu nankör milletinin bak günahına
Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi padişahına
Padişah hem zalim hem deli dedik
İhtilâle kıyam etmeli dedik
Şeytan ne dediyse biz belî dedik
Çalıştık fitnenin intihabına
Sonra cinsi bozuk ahlâkı fena
İçtimai Matematik: Hakikati Tecrübe Etmenin İmkânsızlığı
Hüsamettin Yıldırım’ın İçtimai Matematik çalışması, pek çok açıdan hakikat bilgisine ulaşmanın yöntemlerini/yollarını inceler. Bugüne kadar üzerinde çalışılmamış olmasını bir talihsizlik olarak nitelemenin yanı sıra eserin hakikat üzerine Batı ve İslâm felsefesinde süregelen tartışmalara da teğet geçtiğini vurgulamakta yarar vardır. Yıldırım’a göre hakikatin gerçekliği sabittir, sorun, hakikat bilgisine ulaşmada yetersiz kalan argümanlardadır. “İçtimai Matematik” kavramsallaşması/vurgusu, matematiğin …
İnsanın Terkedilişi: Dijital ve Siber Bedenler
17. yüzyıl sonrası matematik-fizik esaslı felsefe zihni, ruh düzleminden çıkarıp daha maddi bir düzlemde ele almıştır. Matematik-fizik eksenli felsefi yaklaşım, zihni ruhi veya manevi düzlemden çıkarıp salt maddi bir kurgu olarak ele almıştır. Hatta zihin veya ruh, atomların sayısı ile niceliksel olarak ifade edilmeye çalışılmıştır.
‘Şartlar’ Neyi Belirler
Hayatta bir gayesi olan, bir amaç veya dâvâ uğruna mücadele veren her insan, ‘değişim’ meselesiyle yüzleşmek durumundadır. Çünkü bir gaye sahibi olmak, henüz elinizde olmayan, size ait olmayan bir şeye ulaşmak için çaba göstermeniz gerektiği anlamına gelir. Bunun için ise, bir şeylerin ‘değişmesi’ gerekir ve bu da bir ‘cehd’e ihtiyaç duyar. Mücadele ve sabır olmaksızın, …
Mülkiyet, Özgürlük ve Adalet Bağlamında İktisadi İnsanın İmali
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.