“Bir davası vardır Hakan’ın. Uğruna ölünecek, öldürülecek, kutsal ve nihayetinde cehennemi yaşayan dünyada cenneti inşa edecek bir dava: ‘Bir dava vardı. Baştan aşağı tarumar edilmiş bir coğrafyanın gözü yaşlı çocuklarının hıçkırıkları uğuldardı kulaklarımızda.” Dava, zulümlerin yaşandığı coğrafyanın genişliğinden ve ideallerin büyülüğünden dolayı bu dava mensuplarına devasa bir ağırlık da yüklerdi: ‘Yükünü omuzlarımızda duyardık. Omuzlarım gene böyle küçüktü. Hiçbir hesabımız yoktu. Fütursuzduk. Hani ağabeyler bıraksa, şehre kabus olurduk. Meşale gibi tutuştururduk. Devrim isterdik. Kim olduğumuzu bilirdik. Öyle haklıydık ki hem. Herkesin nasıl olup da yanımızda olmadığına şaşardık. Gökten bir emanet bırakılmıştı üstümüze ki, insan aynalara bakmaya kıyamaz” (s. 79) Roman’da dava uğruna verilen bu mücadele tecrübesi, başkarakterin yaşadığı ‘sarsıntı” sonrasında bir sorgulamanın ve soruşturmanın spot ışıkları altındaki nesnesi haline geliyor. Hakan’ın küçük omuzlarını ezen bu dava, bu ağır yük, bugün birçok kişinin omzunu ezip onları ve başkalarını toprağa gömüyor —özellikle Suriye’de. Bu sebeple Hakan, geçmişte dahil olduğu İslami hareketlerin radikalliği ve şiddete meyilli yapısına dair derin bir hayal kırıklığı yaşamaktadır: ‘Yaşadığım hayal kırıklığının çapını tahmin edebiliyor musunuz abi? Okuduklarım ve bildiklerim ile gördüklerim arasındaki uçurumun mesafesi kadar” (1)
1-) Öncelikle sizi kitap yazmaya iten saiklerden bahsederek başlayalım mı?
Nasıl demeli… Gördüğüm, ön-gördüğüm, hissettiğim, endişe ettiğim, canımı yakan şeyler vardı. Yalnızca kendim, içinde yaşadığım toplum ya da Müslümanlar adına değildi bu endişeler. Bir insan olarak bütün insanlık içindi. Tarihi boyunca kana batmış, renk renk bayraklar, çeşit çeşit tabelalar adına birbirini boğazlamış insanlığın sıradan bir ferdi olarak dönüp insanlığa haykırmaya, “Bir dakika beni dinler misiniz, yaptıklarınız can yakıyor, canımı yakıyor.” demeye hakkım olduğunu düşündüm.
Roman kahramanı her ne kadar İslamcı bir geçmişten gelse, o zeminde konuşsa da aslında her ideolojik mahallenin kendine bakabileceği bir ayna, söylemini ve söyleminin olası sonuçlarını tartabileceği bir terazi oluşturmaya çalıştım. Nitekim kitabımın baskıdan çıkışından üç dört gün sonra benimle iletişime geçen ilk okurum İslamcılığa çok uzak bir ideolojik mahalleden orta yaş üstü bir ağabeydi. Ve kendi geçmişinden, kendi hatıralarından ve hatalarından çok şeyler bulduğunu söyleyerek kitaptan dolayı teşekkürlerini iletti. Dolayısıyla beni Sarsıntı’yı yazmaya iten saikin salt bir İslamcılık eleştirisi yapmak değil, genel bir ideolojik şiddet, ideolojik körlük ve bu kör şiddet içinde bireyin değerinin ve biricikliğinin inkâr edilmesine yönelik bir eleştiri yapma isteği olduğunu söyleyebilirim. Sarsıntı dünyanın/insanın şiddetle imtihanını kaybetmesine yönelik bir protestodur. Derdi özellikle belli bir çevreyi hedef almak değildir. Bunu neden özellikle vurguladığımı anlamak güç olmamalı. Roman’ın başkarakteri Hakan’ın kitaplığındaki kitaplarla konuşurken dediği şeyler de hep aklımda ama: “Okuyucunun sözlerinizi istediği gibi yorumlayabileceğini, istediği tartışmada konumlayabileceğini ve dilediği gibi, dilediği yerde, dilediği kadarına inanabileceğini biliyor olmalıydınız. Ben en azından barışa yönelik bir niyet taşıdığımın bilincindeyim.” (s. 105) Yani okun yaydan çıktığının bilincindeyim ama barışa, kardeşliğe, insanlığa yönelik bir niyet taşıdığımın da bilincindeyim. Sarsıntı bu niyetinim bir ürünü.
2-) Okunan kitap roman olunca ister istemez akla şu soru geliyor, anlatılan olayların ve kişilerin gerçek hayat ile ilişkisi ne derecedir bizimle paylaşır mısınız?
Muhtemelen her roman yazarının, hele de ilk romanında karşılaştığı bir soru bu. Kitabı tebrik etmek için arayan uzak şehirlerdeki arkadaşlarımdan bir ikisi açıkça “Hakan karakteri sen misin?” diye sordu. Bir kısmı biraz tedirgin, boşanmış olup olmadığım sorusunu sıkıştırdı araya. Bazıları da daha dolambaçlı bir yoldan kaç çocuğum olduğunu filan sordu. Yani işte, romandaki başkarakter Hakan, boşanmış ve bir oğlu olduğu için… Bana dönüş yapan okurlarım içinde, buna yukarıdaki soruları soranlar da dahil, Hakan’ı tanıyıp da onda kendinden az çok bir şeyler bulmayan çok az insan oldu. Buna kadın okurlarım da dahildir. Bu da bana Hakan ile ilgili yapmak istediğim şeyi, yani Hakan’ın kadınıyla erkeğiyle bir kuşağın, siyasal mücadelelere katılmış insanların, kendi içlerinde zaman zaman duyduğu belki bazen de bilerek duymazdan geldiği iç seslerin bir bileşimi olmasını başardığım hissini oluşturdu.
Ancak şu kadarını söyleyeyim ki, ben Hakan değilsem de Hakan bendendir. Hayatımı oluşturan şeylerin, fikirlerimin, hissettiklerimin, gözlemlerimin, tanıdığım ve sohbet ettiğim arkadaşlarımın, ülke ve dünya olarak yaşadığımız gerçekliğin, Suriye’deki iç savaşın ve getirdiği acıların mesela, yaklaşık yirmi yılı ideolojik söylemler içinde geçmiş kırk yılımın ve elbette hayalimin içinden süzülüp gelen biridir. Hakan ve yaşadıkları kurgudur ve artık kurulmuş olduğu için, sırf bu yönüyle bile, bir o kadar da gerçektir. Ayrıca sadece kurgulanmış bir gerçek olmasının ötesinde Sarsıntı’nın gerçeğe değdiği yerlerden biri olarak Hakan karakterinin yaptığı sorgulamaları yapan, benzer şeylerden serzenişte bulunun, benzer bir varlık bunalımı yaşayan birçok arkadaşım olduğunu söyleyebilirim. Gündem gençlerin deizme kayışı üzerine yoğunlaşmış şu aralar ama orta yaş grubu İslamcıların –belki eski İslamcıların demeli- içinde kadın ve erkek birçok arkadaşım var ki, gençlerle kıyaslanamayacak şekilde, bir yaşanmışlığa dayanan ve daha felsefi bir zeminde şekillenen sorgulamalar içinde olduğu gözden kaçıyor. Yani Hakan’a benzeyen çok sayıda kadın ve erkeğin olduğunu ama belki de yaşlarının verdiği olgunlukla çok da göz önünde olmak istemediklerini biliyorum. Belki ilerde daha görünür olacak bu değişim, bilemiyorum…
3-) Kitabınızda gençliğinde idealleri uğruna ölmeyi göze alan ve bu uğurda yıllarca mücadele eden ancak zamanla büyük bir değişim yaşayan bir öğretmeni anlatıyorsunuz. Bu minvalden devam edersek; Sizce sorun nerede?
Sorun var mı sizce? Yani Roman kahramanının sorun ettiği şeyleri sorun etmeyenler için bir sorun yok. Çoğu kimse için hayat iyi ve kötünün, hak ve batılın savaşıdır. Her ne hikmetse herkes de iyi ve hak olanın yanında saf tutmuştur. Nasıl olmuştur, ne zaman olmuştur bilinmez. İnsan kendini iyi tarafta buluyor. Ne şans ama değil mi? Ama bu öyle bir şanstır ki, herkesin kapısını çalar. Hem de öyle postacı gibi iki kere filan değil. Sürekli. Dolayısıyla karşındaki kimse ötekidir, kötüdür, ister bir savaşta karşına çıksın, isterse sadece politik arenada, her şeye ona müstahaktır. Ama birileri çıkıp bunda bir sorun görebilir. Yirmi yıl önce saf ve masum iki bebek olarak dünyaya gelen iki gencin birbirinden nefret etmelerinde bir saçmalık, birbirini öldürmelerinde bir sakatlık olduğunu düşünebilir. Hiçbir efendi adına öldürmeme ve ölümlere taraf olmama kararı alabilir. Dünyada bir insanın canını almayı gerektirecek hiçbir sebep olmadığını, buna değecek bir şey olmadığını düşünebilir. Dünyadaki bu kör dövüşünden bıkmış olabilir. Hakan’ın romanın ellinci sayfasında belirttiği gibi vicdanın tüm delillere rağmen tatmin olmadığını, bu kavgalarda, bu kamplaşmalarda insanlığı bölen ve öldüren bir şey olduğunu hissedebilir. Sorun nerede… Sorun nerede… Hakan’ın dönüşümünde bir sorun yok. Sorun dünyanın ezberlerinde…
4-) Kitabın başkahramanı Hakan’ın da şikâyetçi olduğu bir şey var; Herkes insanları bir yerlere/şeylere çağırıyor. Herkes başka bir müjde ile müjdeliyor insanlığı. Düşünceler, ideolojiler, inançlar havada uçuşuyor. Biteviye bir propaganda enflasyonuyla hayatı yaşıyoruz. Sizce böylesi bir bombardıman karşısında ne yapmalı? Nerede konumlanmalı?
Bütün bu bombardımandaki kurmaca yanı fark etmek gerek. Bakın bence her şey bir yorumdan ibarettir.
Haşa Tanrı bize kendini gösterse, siz ve ben her şeye rağmen iki farklı yoruma sahip olacağız onun hakkında. Kafamızda yeniden kuracağız. Şu an sıcağı sıcağına vahiy indirse, en geç beş yıl içinde yorumu konusunda tartışacağız.
Vahyi yorum ve kurgumuzla bir de zihnimize indireceğiz. Yani demek istediğim o ki, hiç kimse hakikate çıplak elle dokunamaz. Her birimizin sahip olduğu şey, hakikatle ilgili kendi yorumumuz olur ancak. Peki, bu kibir ve küstahlık neden? Şu gerçeği bir kabullenebilsek, bu kadar iddialı ve haklı olmasak… Sadece bir yorumdan ibaret olan hakikatimiz için adım atarken, söz söylerken daha temkinli oluruz. Geri dönüşsüz adımlar atmaya çekiniriz en azından. Dünyada atılacak adımların en geri dönüşsüzü ise öldürmektir bence. Ben, insan neye inanırsa inansın, kendisi gibi olmayanlara karşı geri dönüşsüz adımlar atmayacağı bir yerde konumlanmalı diye düşünüyorum. Böyle bir yer var mı diye soracaksınız? Var tabi. Ahlakın en temel ilkesi… Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma! Herkes haberleri izlemeyi bırakıp vicdanının kıyılarında dinlenmeye çekilebilir.
İdeolojik hasmıyla karşılıklı bir çay içip onun çocukluk hikâyesini dinleyebilir. Birbirlerine ne kadar benzediklerini anlayabilir. Kimsenin kendi doğru bildiğini yok saymadan ama kimseye boyun eğdirmeye de çalışmadığı, ortak paydalarda buluşulabilecek, hayırlarda yarışılabilecek bir dünyanın hayalini kurabilir. Zor mu diyorsunuz? Biliyorum. Ama aklıma başka bir çözüm gelmiyor. Ve tabi ki benim söylediklerim de bir yorum…
5-) Kitabın başkahramanı Hakan’ın en çok şikâyetçi oluğu şeyler; yaşamayı ve bir kadının nasıl mutlu edileceğini bilmemesi ayrıca mutsuz olduğu kadar hiç kimseyi de mutlu edemeyecek biri olması. Kanaatimce bu sıkıntı Hakan’a has değil. Toplum olarak; yaşamayı, mutlu olmayı ve mutlu etmeyi bilmiyor muyuz gerçekten?
Bilmem ki, çok gülmenin kalbi kararttığına inanan bir geleneğimiz var. Çocukken çok gülünce başımıza kötü bir şey geleceği de salık verildi hepimize… Hâlbuki çocukluktan sonra zaten gülecek pek bir şey de bulamıyoruz. Sonra bilge olmakla kederli olmak arasında kurulan bir ilişki var. Eh, dava adamı dediğiniz de dert sahibi bir adamdır nihayetinde değil mi? Pek mutlu görünmesi yakışık almaz. Hakan’ın sorunu, çocukluğunda annesinden aldığı bir alışkanlıkla da belki ‘Sen kötü olasılığı düşün, iyi çıkarsa şansına…’ gibi bir fikre sahip olması. Kendisi de biraz farkında bunun. Annesi benliğinin alt katmanlarından konuşmaya, onu korkutmaya devam ediyor gibi. Bu psikolojik zemine ideolojik koşturmacalar içinde kendi gerçekliğini, arzularını ve ‘şimdi’yi ıskalamış/ertelemiş olmasını da eklemeliyiz tabi. Bir şey vardı diyor Hakan, “Bizi mutlu olmakla bir ‘şimdi’ye ait olmanın arasını açmaya zorlayan bir şey… Bizi ya geçmişte ya da gelecekte yaşatan, mutluluğu ya yaşanmış ya da yaşanacak bir şey olarak kavratan bir şey…” (s.83) Sayfa otuz ikideki serzenişi şöyle: “Ben de her şeyi değilse de bazı şeyleri bilsem ne olurdu be abi? Hani en azından hamurumuzda biraz doğallık, yaşamın tatlarını olgunlukla kabullenmeye yönelik birazcık hoşgörü kalsaydı.” Toplumun geniş kesimleri mutlulukla problemi olan bu kadar yoğun bir ideolojik atmosfer solumamıştır tabi. Ekonomik sorunlar içinde boğulmasalar mutlu olmalarının önünde pek de bir engel yok. Kadınları tanımak, sorunlarını anlamak ve mutsuzluklarına sebep olmamak konusuna gelirsek… Bu konuda toplum olarak sınıfta kaldığımız açık. Çok geniş bir konu… Sustum ben. Cesur kadınlar konuşmalı. Suçlarımızı bir bir saymalı…
6-) Kitabın en vurucu noktalarından biri de benmerkezci ve ziyadesiyle kendinden/ideolojisinden/düşüncelerinden emin insan tipine yönelik eleştiriler idi. Sorun insanın kendinden bu kadar emin olmasın da mı? Başka bir yerde mi?
Sorun burada, evet. Hikâyeyi herkes biliyor: On sekiz yaşındaki insanlara on sekiz kitap okutursunuz. Dünyanın açıklamasını, hayatın anlamını ve tarihin en doğru yorumunu buldun dersiniz. Bir kitapla gelenek, bir kitapla modernite, bir kitapla dünya tarihi vs. halledilir. Hakikat budur ve başka hakikat yoktur. Tarihte hemen her toplumun haksızlıklara uğradığını unutup, haksızlığa uğrayan bir tek sizmişsiniz gibi bir gadre uğramışlık hissiyle doldurursunuz o genci. Bir anda geçmişten geleceğe akan bir davanın parçası, kahredici haksızlıkların mağduru, milyonlarca milyarlarca insandan oluşan davadaş bir kitlenin neferi oluverir. Az şey değildir de hani. İnsanoğlu kuş misali değil mi? Dün sivilcelerine üzülüyordun, bugün uzaktaki filanca devletin nükleer programının yarıda kalmasına. Çok geniş bir ‘öteki’ yani ‘düşman’ selinin ortasına atarsınız sonra o genci. Savaştadır artık. On sekiz tarafı filan düşmanla çevrilidir. Savaş esnasında duraklayan, sorgulayan, şüphe eden ise hain olduğu ve kaçmaya çalışırlarsa sırtlarından vurulacağı için… Devam edeyim mi daha? Sonra o gençten birçok şey yapılabilir tabi. Hadi diyelim o genç yirmi yaşında tecrübesiz. Ve kendinden çok emin. Peki ya yaşlılar? Abiler? Kanaat şeysileri? Hiç mi yanılmamışlardır? Hiç mi doğru bildikleri bir şey yanlış çıkmamıştır? Onlar nasıl bu kadar emin olabiliyorlar fikirlerinden, sözlerinden, yaptıklarından? Bilmem ki, belki onlar da hiç büyümüyordur, heyecanları hep on sekiz yaşındadır. Hakan, hikâyelere inanmaya devam etsem hep on sekiz yaşında kalabilirdi heyecanlar derken buraya işaret ediyor ve müstehzî, ekliyor: “Gökten üç elma düşerdi her hikâyenin sonunda. Rahat rahat uyurdum. Sormuş bulundum ama… Eee, sonra?” (s. 172)
7-) Kitabın bir yerinde başkahramanımız Hakan âşık olamamaktan ve duygularını yeterince dışa vuramamaktan şikâyetçi. Sizce de Hakan’ın aşka değil de biraz daha ussal süreçleri işletmeye ihtiyacı yok mu?
“Dil ağrıyan dişin üzerinde dolanır.” diye bir söz var. Psikolog bir arkadaşım, üniversiteye bisikletle gidip gelen bir psikoloji profesöründen bahsetmişti bir keresinde. Sağlık veya çevre duyarlılığı gibi bir şeye yormuşlar ilkin. “Helal olsun adama.” filan demişler. Bir gün açıklamış bunlarla ilgisi olmadığını. Şaşırmışlar tabi. “Çocukluğumda iki yıl ayakkabı boyayıp biriktirdiğim parayla bir bisiklet aldım, bindiğim ilk gün bana kamyon çarptı; bisiklet parçalandı; bir daha hiç bisikletim olmadı” demiş profesör. “Büyüdüm, çalıştım, çabaladım birçok şeye sahip oldum. Kapımda çok güzel de bir arabam var. Ama ne zaman bisikletli bir çocuk görsem gözlerim dolu dolu oluyordu. Hüzünleniyordum. Altmış yaşımdan sonra bisiklet koleksiyonu yaptım kendime.” Helal olsun adama. Demem o ki, tabiat hakkında söylenen o söz var ya, ‘tabiat intikamını mutlaka alır’ diye. Yaşanmamışlıklar da öyle işte.
Hakan’ın yaşantısındaki eksiklik akıl değildi ki, aklındaki eksiklik aşksız kalmışlıktı. Kaldı ki ussal süreç dediğiniz şey de Hakan’da evrensel, herkesin ussal bulacağı, herkesin anlayacağı bir şey değil, onun kendi biricikliğine has, kendine özgü bir ussallık olacaktı. Hakan bireyin başkaldırısıdır da aynı zamanda. Kalabalıklardan sıkılmıştı. Topluca rüya görmekten bıkmıştı. Yalnız başına görme zevkine geç erdiği rüyaları da kimseye kaptırmaya niyeti yoktu. Birileri tarafından ussal bulunup bulunmamayı, ya da kendi ussallığının başka ussallıklarla uyuşup uyuşmamasını pek önemsemezdi. Sonuçta bu onun hayatıydı ve yalnız onu ilgilendirirdi. Ya da öyle bir mecrada akıyor, oraya doğru yol alıyordu işte… Şimdi ne durumda bilemiyoruz. Onu en son bir akşam vakti üniversite meydanında bıraktık. Saat 16.58’i gösteriyordu. Yapayalnızdı…
😎 Hayatı boyunca günahtan, hatadan, kirden ve yanlış yapmaktan teberri etmiş ve daha sonrasında ise bu saflığı ile hayat karşısında çabucak kırılganlaşan tabiri caizce hayat çömezi bir karakter var karşımızda: Hakan. İslamcı camianın insan yetiştirmedeki bu günah ve yanlış tedirginliği ilerleyen yıllar için bu insanlarda ne gibi sorunlara sebep olabilir? Bu konudaki eleştirilerinizi ve çözüm önerilerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Yılların ilerlemesine gerek kalmadan bile bazı sorunlar ortaya çıkıyor zaten. Eğer kişi kendini gerçekten günahsız zannediyorsa bu onda kendi gibi olmayanları aşağılayabileceği zannını oluşturabiliyor. Diğer insanları bir tür böcek olarak, en iyi ihtimalle kurtarılması gereken acınası zavallılar olarak görmek… Kendini Allah’ın has kulu, diğerlerini cehennem yakıtı olarak kabul etmek… Bunu verdiği cüretle belki başkalarının yaşam tarzına, kişisel tercihlerine, hürriyetlerine müdahalede hiçbir beis görmemek… Bir tür kibre sebep oluyor bence. Hakan’ın sözleriyle ifade edersek; “Cesaretsizliğimden işleyemediğim günahlar yüzünden günahsızlığımın kibri oldu en büyük günahım. Bak, kimseyi beğenmiyor, kimseye güvenmiyor, belki bu yüzden güven de vermiyor bu yüz.”(s.72) Ayrıca bu günah tedirginliği aile içinde eş ve çocuklar, özellikle kız çocukları üzerinde bir baskı sebebine de dönüşebiliyor. Bu baskılara örnek vermeme gerek olduğunu sanmıyorum.
Bir diğer durum suçluluk psikolojisi… Herkesin ufak tefek de olsa günahları olmaz mı? İnsanız yahu! Ama cemaatler veya aile içinde esen o havayı da biliriz. Herkes tertemiz olmak zorundadır. Bazı şeyler hiç sorulamaz, bazı şeylerin şakası, iması bile yapılamaz. Evet evet, herkes tertemizdir. Ama sen var ya sen… Sen kendinin tertemiz olmadığını bilirsin. Ne bileyim otobüste bir kıza filan bakmışsındır, sabah namazına kalkmamışsındır, hatta ve hatta ayıptır söylemesi birine âşık olma gafletinde bulunmuşsundur. Hâlbuki filanca abiyle falanca mübarek hiç böyle şeyler yapmamıştır. Bunun verdiği suçluluk, utanç, aşağılık duygusu, kendine kahretmeler, münafıklık duygusu filan… Yeter derecede yıpratıcı değil midir?
Bastırılmış duyguların bir gün mutlaka bir yerlerden fışkıracağını, hadi öyle olmadı diyelim, paslı bir çivi gibi insanın aklına saplı kalacağını, onu huzursuz edeceğini tekrar tekrar anlatmaya gerek var mı? İnsanı kendi yalınlığıyla kabullenmek gerekiyor belki. Fazla kasmamak gerekiyor. Biraz rahat olmak… Bilmiyorum. Çözüm önerisinde bulunacak yetkinlikte olduğumu sanmıyorum. Sadece Hakan’ın ‘belkili’ dilinden şunları aktarmak geliyor içimden: “Hayatlarımızın yalın, basit gerçekliğiyle mutlu olmaktan vazgeçiyoruz. Ne uğruna vazgeçiyoruz? İdeolojik kitaplardan, filmlerden, soluduğumuz örgüt ve cemaat atmosferlerinden hatta resimlerini duvarlarımıza astığımız şehitlerden edindiğimiz, soyut bir ‘kahraman ideası’, ‘mükemmel dava adamı fikri’ uğruna… Vazgeçtiğimiz andan itibaren de mutsuz yaşıyoruz. Çünkü ideal tipler karşısında kendimizi aşağılıyoruz sürekli. Belki de zaaflarımız ve komplekslerimizden utanmak yerine onlarla insan olduğumuzu kavramalı, onları anlamalı hatta belki sevmeliydik. Birlikte yaşamayı öğrenmeliydik en azından, onları aşmanın bir aşaması olarak ne bileyim. Biz inkâr yolunu seçiyoruz çoğunlukla. Onlar derinlerde işlemeyi sürdürürken, biz onları büyük siyasal söylem ve sloganlarla, kutsal ya da kutsal saydığımız bir şeye aidiyet duygularımızla bastırmaya çalışıyoruz.”(s.92)
9-) Karl Marx: “Dünyayı anlamak yetmez, onu değiştirmek de gerekir” der. Fakat bence, bizim şu anda ‘dünya’yı henüz tam olarak anlayamamış olmamız ona karşı mücadelemizi de eksik, yanlış ve sığ kılıyor. Kitabınızın başkahramanı Hakan için de benzer bir sorundan bahsedebilir miyiz?
Hakan’a göre dünyayı anlamak insanı anlamaktır biraz da. Eh, az çok insanı da anladığını düşünüyor. Bu konuda karamsar diyebiliriz. İnsan doğasında gördüğü kötülük, dünyanın düzelebileceği yönündeki umutlarını kırmış geçirmiş.
Dünyayı düzeltme yönünde girişilmiş çabaların en sonunda şiddet kullanmaya vardığını, insanın elini kana bulamak zorunda kaldığını görmüş. Başka bir yol olmalı diyor. Diyor ama kansız bir yolu ne biliyor, ne de böyle bir yol bulunacağına ihtimal veriyor. Albert Camus’un “Politika için yaratılmadım. Çünkü hasmımın ölümünü istemekten ya da kabul etmekten acizim.” sözüyle ifade ettiği tavrı hatırlatıyor biraz. Veba romanında şunları söyletmişti başkahramanına Camus: “Bu dünya için hiçbir değerimin olmadığını ve öldürmeyi reddettiğim andan başlayarak kendimi belirli bir sürgüne mahkûm ettiğimi biliyorum. Tarihi başkaları yapacak… Sağduyulu bir katil olmak için gereken bir özellik eksik bende.”
Hakan da benzer bir durumda ve dolayısıyla düzeltmek için mücadele ettiği bir dünya yok aslında. Şöyle diyor: “Bütün dinlerin, davaların, bütün amentülerin, insana iman gibi, temel nitelikte, gizli ve zorlu bir maddesi vardır. İnsana imanını yitirmişsen ne Tanrıya ne de herhangi bir davaya inanmanın bir anlamı kalır. Her anlamın üzerine oturduğu kaide değil midir insan? O kaidenin, derin çatlaklarından bin yıllardır sızan kan, kin ve öfkeyle çatırdaya çatırdaya çöktüğünü görmeyegörsün insan… Felsefeler, fikirler, doktrinler, kutsal kitapların ayetleri bile hatta sağırlar için bestelenmiş bir şarkının beyhude nağmeleri gibi uçuşur hayatın boşluğunda. Bakışlarının boşluğundan geçer artık yürüyüş kortejleri… Zihninin boşluğundan, kırıntıları büyük fikirlerin… Kalbinin boşluğundan eski umutların silik yansısı…” (s. 169) Gene de bir umudu vardır. Ama bu umut dünyanın düzelmesine yönelik değil, insan kalmaya yöneliktir: “Bir umudum var mı? Madem merak ettin söyleyeyim: Var, evet! Bazen küçük bir umuda kapıldığım oluyor. İnsan tekleri için ama insanlık için değil. Dünyayı kurtarmaya çalışmayan, haddini bilen, küçük iyiliklerden umutluyum. En azından böylelikle insan kalınabileceğinden… Hani bunun da Allah nezdinde az bir şey sayılmayacağından umutluyum. Kendimden böyle küçük iyilikler konusunda umutluyum.” (s.187)
10-) Tekrar ‘Hakan’ özelinde düşünürsek kadınlara yaklaşım (eş, arkadaş, evlat ve insan olarak) probleminin temeli nedir? Ve bu durum nasıl aşılabilir?
Bazı şeyleri çözmeleri, boşlukları kendi birikim, tecrübe ve hayal güçleriyle doldurmaları, zihinlerinde farklı farklı Sarsıntı metinleri oluşturmaları için okuyucularıma da bir fırsat tanımayalım mı?
11-) Kitabınızda şöyle bir ifade var: “Hâlbuki insan, bir devrime inananı da, kendini kasmadan, sloganlara boğmadan, olabildiğince yalın bir yaşantıyla yaşamalı inandığı değerleri. Sokaktaki hayatı zamana yayılmış bir kararlılık ve nümayişten uzak bir sadelikle dönüştürmeye çalışmalı.” Sizce de bu tespitte ki metotta da değişimi tek bir biçime indirgeme sorunu yok mu?
Hakan bu cümleyi yeni tanıştığı, genç ve heyecanlı bir İslamcı olan Ali ile yaptığı sohbet sırasında şöyle bir iç konuşmanın ardından kuruyor: “Boş ver desem ne olur? Boş ver çünkü insan değmez desem? Boş ver çünkü kötülük dediğin şey hiçbir yasanın, devletin ya da devrimin izole edemeyeceği bir çatlaktan; insan ruhunun urundan, uğursuzluğundan, ışık tanımaz bir yanından sızar. Bunun, öyle uğrunda ölmeyi ve öldürmeyi gerektirecek, ölüp öldürünce gelecek bir çaresi de yoktur üstelik. O yüzden takma kafana be! Yorma kendini. Boş ver, çıkıp yağmurda ıslanalım, su birikintilerinde ayakkabılarımızı ıslatalım desem ne olur? Anlamaz ki. Anlamaz. O yaşlarda ben de anlamazdım. Boş da vermez. Sadece beni boş sayar. Eee ne çıkar bundan? Ne bileyim ne çıkar! O halde? O halde? Bari en azından…(s.91)
Bari en azından diyor, Ali bizim hatalarımızı tekrarlamasın. Tepeden inmeci, acilci heveslere kapılıp silaha filan heves etmesin. ‘Boş ver’, ‘vitesi boşa al’, ‘bir şey olacağı yok bu insan türüyle’ diyemediği için ‘yavaş gel’ diyor yani. Ne desin ki? Bütünüyle umudunu da kırmak istemiyor çocuğun. Birileri bir şeyin mücadelesini verecekse bari böyle versin diyor. Amacı metot önermek filan değil aslında, tehlikeli ve kan akmasına sebep olacağını bildiği metotların önünü kesmek. Bir nesil sonra yozlaşacak bir devrim için değer mi yani? İndirgemeyse bile bence çok güzel bir indirgeme bu.
12-) “Dolambaçlı yollarda zaman kaybetmeye hiç tahammülümüz yoktur. Devleti ele geçirirsek her şey yoluna girer diye düşünüyoruz. Devlet olursak halkın gözü kulağı bir anda açılacak, kusurlarından bir anda soyunacak sanıyoruz. Halbuki sokaktaki yaşam, sokaktakilerin kendi iradesiyle değişip iyileşmeden, hangi siyasal devrim ya da aygıt daha iyi yapabilir ki insanı?..” Kitabınızda ki bu alıntıya binaen soruyorum, Müslümanların Türkiye’de uzun bir zamandır talep ettiği şey gerçekten devlet veya iktidar mıydı? Sizce ne istediler ve karşılığında ne aldılar?
Müslümanların büyük bir kısmı zaten devletin kendi devletleri olduğunu düşünüyordu. Evet, birtakım sorunlar, bir dışlanmışlık, devletle aralarında bir mesafe hissediyorlardı fakat kökten bir devrim filan istemedikleri aşikârdı. Nereden mi biliyorum? Annem ve babamdan, annem ve babam gibi milyonlarca anne ve babadan tabi ki de. Soruyu “İslamcıların talep ettiği şey devlet ya da iktidar mıydı?” diye düzeltmek gerek. O zaman cevabım evet olur. Evet, İslamcıların talep ettiği, gönlünden geçirdiği şey devlet ve iktidar olmak, İslam’a dayalı bir devlete sahip olmaktı. Böyle bir şey gerçekleşti mi? Hayır. Peki, ne aldılar? Hayalini kurdukları İslam devleti gibi olmayan bir devlette etkinlikleri arttı. Arttı da ne oldu? Bilmem… “Herkes için adalet!” gibi sloganlar atılırdı bir zamanlar. O sloganı unuttu galiba çoğu. Onlar adına en çok üzüldüğüm şey bu. Tam bir cevap olmadı farkındayım. Ama bunu da böyle kabul edin…
13-) “Resimlerini duvarlarımıza astığımız şehitlerden edindiğimiz, soyut bir kahraman ideası mükemmel dava adamı fikri uğruna hayatımızın yalın, basit gerçekliğiyle mutlu olmaktan vazgeçiyoruz” diyorsunuz kitabınız da. Peki, sizce bu örnek alma süreci nasıl işletilmeli? Ve ideal dava adamı nasıl olmalı ya da soyut bir kahraman ideamız olmamalı mı? Bu sürecin olumsuz sonuçları nelerdir?İnsanlar illa birini örnek almak zorundularsa bunu kendi doğalarını, kişisel ilgi, yetenek ve eğilimlerini boğmadan, kendi ruh iklimlerine uyarlayarak yapmalılar. Aksi takdirde almaya çalıştıkları örnek üzerlerine bol ya da dar gelir. Ya kendi potansiyellerini ziyan ederler ya da asla olamayacakları bir şeyin peşinde koşarken ömür boyu kendi kendilerini aşağılarlar. Kasılmayı bırakıp biraz rahat olmak gerek diye düşünüyorum. İnsan kim olmadığını, ne olamayacağını da bilmeli.
İdeal dava adamı nasıl olmalı? Ben hangi davaya inanırsa inansın zorbalık yapmayan, kendini ötekine zorla dayatmayan, şiddet ve silahtan uzak duran, kendisi gibi düşünmeyen insanlarla empati kurabilen, kendi ve hizbi aleyhine bile olsa adaletten şaşmayan dava, nezaket sahibi adamlarına saygı duyuyorum. Böyle…
14-) Gene kitabınızda “Siyasal olanın dışında kim olduğumuzu unutmaya çalışıyoruz.” diyorsunuz. Mevcut gündelik yaşamın aşırı siyasallaşmasının ortaya çıkardığı sorunlar nelerdir? Gün geçtikçe ivme kazanan sekülerleşmeye nasıl etki ediyor.
Gündelik yaşamdan bir örnek vermek istiyorum. Herkes benzerlerine şahit olmuştur. Bir arkadaşım anlatıyor. Babası ve amcası iki ayrı siyasal partiye oy veriyor. Ne zaman bir araya gelseler tartışıyorlar tabi. (Burada ‘tabi’ kelimesini ne kadar tabii kullandığım üzerine düşüneceğim ayrıca. Ne kadar kanıksamışız değil mi?) Neyse… İki yıl önce birbirlerini vatana ihanetle, dinsiz imansız olmakla filan suçluyorlar. Ve komşu olmalarına rağmen o günden beri görüşüp konuşmuyorlar. Arkadaşım gülerek anlatıyor ama aslında çok acı bir şey. Evlerine yakın iki camiden hangisine kimin gideceği konusunda aracı biri vasıtasıyla anlaşmışlar. Camide karşılaşmaya bile tahammülleri yokmuş yani. Daha ne söylenebilir ki?
Dünyanın mevcut işleyişi, oturmuş temayüller, geçer akçe olan siyaset dili ve kuralları açısından söylüyorum. Siyasette kazanmak, başarı, güç, yumuşak bile olsa bir tür şiddet, rakibini alt etmek, kurnazlık öne çıkan olgular. Nasıl desem… Manevi şeyleri aşındıran bir şey var elbette. Çok içli dışlı olunca dünyevileşmeye etki etmemesi de olanaksız bu şartlarda.
Romanda Hakan’ın serzenişi ise daha önce de değindiğim gibi insanın kendi acılarını, ihtiyaçlarını, arzularını, bireyselliğini siyasal etkinlik halısı altına süpürerek yok saymasının bedelini çok ağır ödemesiyle ilgili. Genç İslamcı Ali’ye hitap etmek isteyerek diyor ki: “Soruyorsun. Yani insan bir devrim kutlamasından eve dönüyorsa, yalnız başınaysa ve aynaya bakıyorsa, saçlarındaki beyazları sayıyorsa, hava da böyle sıcak böyle bıktırıcıysa, sormalı diye düşünüyorsun: Kalabalık dağılınca, marşlar bitince, sloganlar susunca, bayraklar, flamalar, pankartlar bir yerlere kaldırılınca, geçit resmindeki tanklar, askerler kışlalarına dönünce, o coşkulu konuşmacılar meydandan çekilince, kalabalık içinde girdiğin coşkundan eser kalmayıp bir ayna karşısında yapayalnız kalınca, ıssızlaşınca… ‘Eee? Şimdi ben kimim?’ diye. Anlıyor musun? Anlamıyorsun. Bir on yıl kadar da anlayacak gibi durmuyorsun… (s.95)
15-) ‘Hakan’ın günümüz ‘sarsıntı’ yaşamış İslamcı ağabeyler içinde ki yeri nedir? Genel bir örnek mi, yoksa özel bir örnek mi?
‘Sarsıntı yaşamış İslamcı ağabeyler’den kasıt, İslamcı ilkelerinden ve ideallerden uzaklaştığı halde İslamcılığı kimseye yar etmedikleri düşünülenler ise Hakan onların arasında değildir. Zira Hakan artık İslamcı değildir. Keza ağa ve bey de değildir. Eğer kasıt, sarsıldıktan sonra İslamcılığı bırakmış ve bireyselleşmiş, içine ve bireysel yaralarına dönmüş ‘eski islamcılar’ ise evet, Hakan onlardandır lakin kimsenin içinde değildir. Zira yalnızdır. Hatta yapayalnızdır. Hakan karakterine benzeyenlerin yaygın olup olmadığı soruluyorsa çok fazla olmamakla birlikte gittikçe daha görünür olacağı, özellikle kadın eski İslamcılar arasında daha fazla görüleceği öngörülebilir. Bu konuda bazı gözlemlerim olduğunu söyleyebilirim.
16-) Son olarak başkahramanımız ‘Hakan’ın yaşadığı sarsıntının onda yarattığı değişimin tümel anlamıyla insanın geleceğine olan etkilerinden veya katkılarından bahsedebilir misiniz?
Gelecek ne getirir bilinmez. Ama belki, sadece belki… Hakan karakterinin sarsılmasına, ideolojik çerçevelerden bakınca da savrulmasına neden olan şeyler, ideolojik mahalleler tarafından dikkate alınır ve onun bütün ideolojik mahallelere yaptığı şu uyarı birilerinin kendilerine çekidüzen vermelerine sebep olur:
“Bakın uyarıyorum! Bir gün bir genç, isyan bayrağını hepinize, hepimize kaldıracak biliyorum. Sana, bana, ötekine, hepimize haykıracak. Eline tutuşturduğumuz gazete, kitap, dergi, broşür ve bildirilerden oluşan demeti yüzümüze çarpacak. Yeter lan diyecek. Yeter artık! Sesi öyle soğuk olacak ki, sanki kelimeler dudaklarından çıkar çıkmaz buza kesecek, düşüp parçalanacak, doğarken ölecek… Yüzünü dönmeyecek, yüzümüze bakmayacak. Bıktım ulan, diyecek. Bıktım… Kendinizin, kabilelerinizin, içinde okyanusta olduğunuzu vehmettiğiniz akvaryumlarınızın menfaatleri söz konusu olduğunda satmayacağınız evrensel bir vicdana, kuşatıcı bir sevgiye sahip olmadıkça dava satmayın lan bana! Çıkmayın karşıma akvaryumlarınızdan çıkmadıkça… Çelişkilerinizden, hastalıklı kinlerinizden, birbirinizle konuşmaktan korkan bağnazlığınızdan arınmadıkça…
“Gençlik nereye gidiyor ha? Nereye mi gidiyor gençlik? Benim haberim yok bir yere mi gidiyormuş gençlik? Cehennemin dibine gidiyor gençlik? Gelmez misiniz ha? Kurtarmaz mısınız? Beni kurtarmayın ulan! Kurtarmayın beni! Beni aydınlatmayın. Yol göstermeyin bana. Aman elimden tutmayın. Öyle karanlıkta kurtulmamış kurtulmamış kalayım. İsterseniz uzaktan uzağa acıyın da bana. Umurumda mı?
“(…)Sahi siz, siz kimsiniz lan diyecek. Allah’ın nesi olursunuz? Sevmenin, empatinin, adaletin nesi… Siz anlamın nesi olursunuz, anlamsızlığın, hatanın, günahın nesi…” (s.202 vd.)
Son olarak bana, romanıma ve bir üniversite meydanında bir akşam vakti, yapayalnız bıraktığım Hakan’a sayfalarını açan Nida Dergisi’ne sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum…
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar.
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor.
Kur’an’dan bizim öğrendiğimiz ise şu: İnananlar kendi üzerlerine düşen sorumluluğu bütünüyle yerine getirdikten sonra Tanrı o süreçte müminlere yardım ediyor, müdahale ediyor her anlamda… Sen kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden başına bir kötülük geldiğinde dua et Tanrıya: “Bu kötülüğü bizden kaldır.” Hayır, bu racona ters!
Kimlik, aynı olmak mı yoksa farklı olmak mı? Ne kadar bana dair ne kadar ötekine dair? Siyasal arenada çokça istismar edilen bir kavram olarak kimlik aslında nedir? Modern zamanlarda ki anlamıyla tarihte benzer bir kimlik problemi yok diyoruz peki, sorun nerede başlıyor ve nerede bitmeli? Bir ulus devlet içersinde Müslüman kimlik nasıl tanımlanır? Bizi ve …
İnsanoğlu, yaratıldığı andan itibaren ihtiyaçlarını gidermek için üretme ve tüketme faaliyetinin içerisinde var olagelmiştir. Ancak hiçbir dönemde ‘tüketim” denilen olgu bugün olduğu gibi toplumu belirleyen, yönlendiren bir güce dönüşmemiştir. Daha da ötesi, modern dünya ürettiği malları tüketmeye yatkın ve istekli bir toplumsal yapıyı amaçladığından, farklı tüketim alışkanlıklarına tahammül edemez bir durumdadır. Kimi k problemi yaşayan …
İbrahim Halil Balçık ile ” Sarsıntı” Adlı Romanı Üzerine
“Bir davası vardır Hakan’ın. Uğruna ölünecek, öldürülecek, kutsal ve nihayetinde cehennemi yaşayan dünyada cenneti inşa edecek bir dava: ‘Bir dava vardı. Baştan aşağı tarumar edilmiş bir coğrafyanın gözü yaşlı çocuklarının hıçkırıkları uğuldardı kulaklarımızda.” Dava, zulümlerin yaşandığı coğrafyanın genişliğinden ve ideallerin büyülüğünden dolayı bu dava mensuplarına devasa bir ağırlık da yüklerdi: ‘Yükünü omuzlarımızda duyardık. Omuzlarım gene böyle küçüktü. Hiçbir hesabımız yoktu. Fütursuzduk. Hani ağabeyler bıraksa, şehre kabus olurduk. Meşale gibi tutuştururduk. Devrim isterdik. Kim olduğumuzu bilirdik. Öyle haklıydık ki hem. Herkesin nasıl olup da yanımızda olmadığına şaşardık. Gökten bir emanet bırakılmıştı üstümüze ki, insan aynalara bakmaya kıyamaz” (s. 79) Roman’da dava uğruna verilen bu mücadele tecrübesi, başkarakterin yaşadığı ‘sarsıntı” sonrasında bir sorgulamanın ve soruşturmanın spot ışıkları altındaki nesnesi haline geliyor. Hakan’ın küçük omuzlarını ezen bu dava, bu ağır yük, bugün birçok kişinin omzunu ezip onları ve başkalarını toprağa gömüyor —özellikle Suriye’de. Bu sebeple Hakan, geçmişte dahil olduğu İslami hareketlerin radikalliği ve şiddete meyilli yapısına dair derin bir hayal kırıklığı yaşamaktadır: ‘Yaşadığım hayal kırıklığının çapını tahmin edebiliyor musunuz abi? Okuduklarım ve bildiklerim ile gördüklerim arasındaki uçurumun mesafesi kadar” (1)
1-) Öncelikle sizi kitap yazmaya iten saiklerden bahsederek başlayalım mı?
Nasıl demeli… Gördüğüm, ön-gördüğüm, hissettiğim, endişe ettiğim, canımı yakan şeyler vardı. Yalnızca kendim, içinde yaşadığım toplum ya da Müslümanlar adına değildi bu endişeler. Bir insan olarak bütün insanlık içindi. Tarihi boyunca kana batmış, renk renk bayraklar, çeşit çeşit tabelalar adına birbirini boğazlamış insanlığın sıradan bir ferdi olarak dönüp insanlığa haykırmaya, “Bir dakika beni dinler misiniz, yaptıklarınız can yakıyor, canımı yakıyor.” demeye hakkım olduğunu düşündüm.
Roman kahramanı her ne kadar İslamcı bir geçmişten gelse, o zeminde konuşsa da aslında her ideolojik mahallenin kendine bakabileceği bir ayna, söylemini ve söyleminin olası sonuçlarını tartabileceği bir terazi oluşturmaya çalıştım. Nitekim kitabımın baskıdan çıkışından üç dört gün sonra benimle iletişime geçen ilk okurum İslamcılığa çok uzak bir ideolojik mahalleden orta yaş üstü bir ağabeydi. Ve kendi geçmişinden, kendi hatıralarından ve hatalarından çok şeyler bulduğunu söyleyerek kitaptan dolayı teşekkürlerini iletti. Dolayısıyla beni Sarsıntı’yı yazmaya iten saikin salt bir İslamcılık eleştirisi yapmak değil, genel bir ideolojik şiddet, ideolojik körlük ve bu kör şiddet içinde bireyin değerinin ve biricikliğinin inkâr edilmesine yönelik bir eleştiri yapma isteği olduğunu söyleyebilirim. Sarsıntı dünyanın/insanın şiddetle imtihanını kaybetmesine yönelik bir protestodur. Derdi özellikle belli bir çevreyi hedef almak değildir. Bunu neden özellikle vurguladığımı anlamak güç olmamalı. Roman’ın başkarakteri Hakan’ın kitaplığındaki kitaplarla konuşurken dediği şeyler de hep aklımda ama: “Okuyucunun sözlerinizi istediği gibi yorumlayabileceğini, istediği tartışmada konumlayabileceğini ve dilediği gibi, dilediği yerde, dilediği kadarına inanabileceğini biliyor olmalıydınız. Ben en azından barışa yönelik bir niyet taşıdığımın bilincindeyim.” (s. 105) Yani okun yaydan çıktığının bilincindeyim ama barışa, kardeşliğe, insanlığa yönelik bir niyet taşıdığımın da bilincindeyim. Sarsıntı bu niyetinim bir ürünü.
2-) Okunan kitap roman olunca ister istemez akla şu soru geliyor, anlatılan olayların ve kişilerin gerçek hayat ile ilişkisi ne derecedir bizimle paylaşır mısınız?
Muhtemelen her roman yazarının, hele de ilk romanında karşılaştığı bir soru bu. Kitabı tebrik etmek için arayan uzak şehirlerdeki arkadaşlarımdan bir ikisi açıkça “Hakan karakteri sen misin?” diye sordu. Bir kısmı biraz tedirgin, boşanmış olup olmadığım sorusunu sıkıştırdı araya. Bazıları da daha dolambaçlı bir yoldan kaç çocuğum olduğunu filan sordu. Yani işte, romandaki başkarakter Hakan, boşanmış ve bir oğlu olduğu için… Bana dönüş yapan okurlarım içinde, buna yukarıdaki soruları soranlar da dahil, Hakan’ı tanıyıp da onda kendinden az çok bir şeyler bulmayan çok az insan oldu. Buna kadın okurlarım da dahildir. Bu da bana Hakan ile ilgili yapmak istediğim şeyi, yani Hakan’ın kadınıyla erkeğiyle bir kuşağın, siyasal mücadelelere katılmış insanların, kendi içlerinde zaman zaman duyduğu belki bazen de bilerek duymazdan geldiği iç seslerin bir bileşimi olmasını başardığım hissini oluşturdu.
Ancak şu kadarını söyleyeyim ki, ben Hakan değilsem de Hakan bendendir. Hayatımı oluşturan şeylerin, fikirlerimin, hissettiklerimin, gözlemlerimin, tanıdığım ve sohbet ettiğim arkadaşlarımın, ülke ve dünya olarak yaşadığımız gerçekliğin, Suriye’deki iç savaşın ve getirdiği acıların mesela, yaklaşık yirmi yılı ideolojik söylemler içinde geçmiş kırk yılımın ve elbette hayalimin içinden süzülüp gelen biridir. Hakan ve yaşadıkları kurgudur ve artık kurulmuş olduğu için, sırf bu yönüyle bile, bir o kadar da gerçektir. Ayrıca sadece kurgulanmış bir gerçek olmasının ötesinde Sarsıntı’nın gerçeğe değdiği yerlerden biri olarak Hakan karakterinin yaptığı sorgulamaları yapan, benzer şeylerden serzenişte bulunun, benzer bir varlık bunalımı yaşayan birçok arkadaşım olduğunu söyleyebilirim. Gündem gençlerin deizme kayışı üzerine yoğunlaşmış şu aralar ama orta yaş grubu İslamcıların –belki eski İslamcıların demeli- içinde kadın ve erkek birçok arkadaşım var ki, gençlerle kıyaslanamayacak şekilde, bir yaşanmışlığa dayanan ve daha felsefi bir zeminde şekillenen sorgulamalar içinde olduğu gözden kaçıyor. Yani Hakan’a benzeyen çok sayıda kadın ve erkeğin olduğunu ama belki de yaşlarının verdiği olgunlukla çok da göz önünde olmak istemediklerini biliyorum. Belki ilerde daha görünür olacak bu değişim, bilemiyorum…
3-) Kitabınızda gençliğinde idealleri uğruna ölmeyi göze alan ve bu uğurda yıllarca mücadele eden ancak zamanla büyük bir değişim yaşayan bir öğretmeni anlatıyorsunuz. Bu minvalden devam edersek; Sizce sorun nerede?
Sorun var mı sizce? Yani Roman kahramanının sorun ettiği şeyleri sorun etmeyenler için bir sorun yok. Çoğu kimse için hayat iyi ve kötünün, hak ve batılın savaşıdır. Her ne hikmetse herkes de iyi ve hak olanın yanında saf tutmuştur. Nasıl olmuştur, ne zaman olmuştur bilinmez. İnsan kendini iyi tarafta buluyor. Ne şans ama değil mi? Ama bu öyle bir şanstır ki, herkesin kapısını çalar. Hem de öyle postacı gibi iki kere filan değil. Sürekli. Dolayısıyla karşındaki kimse ötekidir, kötüdür, ister bir savaşta karşına çıksın, isterse sadece politik arenada, her şeye ona müstahaktır. Ama birileri çıkıp bunda bir sorun görebilir. Yirmi yıl önce saf ve masum iki bebek olarak dünyaya gelen iki gencin birbirinden nefret etmelerinde bir saçmalık, birbirini öldürmelerinde bir sakatlık olduğunu düşünebilir. Hiçbir efendi adına öldürmeme ve ölümlere taraf olmama kararı alabilir. Dünyada bir insanın canını almayı gerektirecek hiçbir sebep olmadığını, buna değecek bir şey olmadığını düşünebilir. Dünyadaki bu kör dövüşünden bıkmış olabilir. Hakan’ın romanın ellinci sayfasında belirttiği gibi vicdanın tüm delillere rağmen tatmin olmadığını, bu kavgalarda, bu kamplaşmalarda insanlığı bölen ve öldüren bir şey olduğunu hissedebilir. Sorun nerede… Sorun nerede… Hakan’ın dönüşümünde bir sorun yok. Sorun dünyanın ezberlerinde…
4-) Kitabın başkahramanı Hakan’ın da şikâyetçi olduğu bir şey var; Herkes insanları bir yerlere/şeylere çağırıyor. Herkes başka bir müjde ile müjdeliyor insanlığı. Düşünceler, ideolojiler, inançlar havada uçuşuyor. Biteviye bir propaganda enflasyonuyla hayatı yaşıyoruz. Sizce böylesi bir bombardıman karşısında ne yapmalı? Nerede konumlanmalı?
Bütün bu bombardımandaki kurmaca yanı fark etmek gerek. Bakın bence her şey bir yorumdan ibarettir.
Vahyi yorum ve kurgumuzla bir de zihnimize indireceğiz. Yani demek istediğim o ki, hiç kimse hakikate çıplak elle dokunamaz. Her birimizin sahip olduğu şey, hakikatle ilgili kendi yorumumuz olur ancak. Peki, bu kibir ve küstahlık neden? Şu gerçeği bir kabullenebilsek, bu kadar iddialı ve haklı olmasak… Sadece bir yorumdan ibaret olan hakikatimiz için adım atarken, söz söylerken daha temkinli oluruz. Geri dönüşsüz adımlar atmaya çekiniriz en azından. Dünyada atılacak adımların en geri dönüşsüzü ise öldürmektir bence. Ben, insan neye inanırsa inansın, kendisi gibi olmayanlara karşı geri dönüşsüz adımlar atmayacağı bir yerde konumlanmalı diye düşünüyorum. Böyle bir yer var mı diye soracaksınız? Var tabi. Ahlakın en temel ilkesi… Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma! Herkes haberleri izlemeyi bırakıp vicdanının kıyılarında dinlenmeye çekilebilir.
İdeolojik hasmıyla karşılıklı bir çay içip onun çocukluk hikâyesini dinleyebilir. Birbirlerine ne kadar benzediklerini anlayabilir. Kimsenin kendi doğru bildiğini yok saymadan ama kimseye boyun eğdirmeye de çalışmadığı, ortak paydalarda buluşulabilecek, hayırlarda yarışılabilecek bir dünyanın hayalini kurabilir. Zor mu diyorsunuz? Biliyorum. Ama aklıma başka bir çözüm gelmiyor. Ve tabi ki benim söylediklerim de bir yorum…
5-) Kitabın başkahramanı Hakan’ın en çok şikâyetçi oluğu şeyler; yaşamayı ve bir kadının nasıl mutlu edileceğini bilmemesi ayrıca mutsuz olduğu kadar hiç kimseyi de mutlu edemeyecek biri olması. Kanaatimce bu sıkıntı Hakan’a has değil. Toplum olarak; yaşamayı, mutlu olmayı ve mutlu etmeyi bilmiyor muyuz gerçekten?
Bilmem ki, çok gülmenin kalbi kararttığına inanan bir geleneğimiz var. Çocukken çok gülünce başımıza kötü bir şey geleceği de salık verildi hepimize… Hâlbuki çocukluktan sonra zaten gülecek pek bir şey de bulamıyoruz. Sonra bilge olmakla kederli olmak arasında kurulan bir ilişki var. Eh, dava adamı dediğiniz de dert sahibi bir adamdır nihayetinde değil mi? Pek mutlu görünmesi yakışık almaz. Hakan’ın sorunu, çocukluğunda annesinden aldığı bir alışkanlıkla da belki ‘Sen kötü olasılığı düşün, iyi çıkarsa şansına…’ gibi bir fikre sahip olması. Kendisi de biraz farkında bunun. Annesi benliğinin alt katmanlarından konuşmaya, onu korkutmaya devam ediyor gibi. Bu psikolojik zemine ideolojik koşturmacalar içinde kendi gerçekliğini, arzularını ve ‘şimdi’yi ıskalamış/ertelemiş olmasını da eklemeliyiz tabi. Bir şey vardı diyor Hakan, “Bizi mutlu olmakla bir ‘şimdi’ye ait olmanın arasını açmaya zorlayan bir şey… Bizi ya geçmişte ya da gelecekte yaşatan, mutluluğu ya yaşanmış ya da yaşanacak bir şey olarak kavratan bir şey…” (s.83) Sayfa otuz ikideki serzenişi şöyle: “Ben de her şeyi değilse de bazı şeyleri bilsem ne olurdu be abi? Hani en azından hamurumuzda biraz doğallık, yaşamın tatlarını olgunlukla kabullenmeye yönelik birazcık hoşgörü kalsaydı.” Toplumun geniş kesimleri mutlulukla problemi olan bu kadar yoğun bir ideolojik atmosfer solumamıştır tabi. Ekonomik sorunlar içinde boğulmasalar mutlu olmalarının önünde pek de bir engel yok. Kadınları tanımak, sorunlarını anlamak ve mutsuzluklarına sebep olmamak konusuna gelirsek… Bu konuda toplum olarak sınıfta kaldığımız açık. Çok geniş bir konu… Sustum ben. Cesur kadınlar konuşmalı. Suçlarımızı bir bir saymalı…
6-) Kitabın en vurucu noktalarından biri de benmerkezci ve ziyadesiyle kendinden/ideolojisinden/düşüncelerinden emin insan tipine yönelik eleştiriler idi. Sorun insanın kendinden bu kadar emin olmasın da mı? Başka bir yerde mi?
Sorun burada, evet. Hikâyeyi herkes biliyor: On sekiz yaşındaki insanlara on sekiz kitap okutursunuz. Dünyanın açıklamasını, hayatın anlamını ve tarihin en doğru yorumunu buldun dersiniz. Bir kitapla gelenek, bir kitapla modernite, bir kitapla dünya tarihi vs. halledilir. Hakikat budur ve başka hakikat yoktur. Tarihte hemen her toplumun haksızlıklara uğradığını unutup, haksızlığa uğrayan bir tek sizmişsiniz gibi bir gadre uğramışlık hissiyle doldurursunuz o genci. Bir anda geçmişten geleceğe akan bir davanın parçası, kahredici haksızlıkların mağduru, milyonlarca milyarlarca insandan oluşan davadaş bir kitlenin neferi oluverir. Az şey değildir de hani. İnsanoğlu kuş misali değil mi? Dün sivilcelerine üzülüyordun, bugün uzaktaki filanca devletin nükleer programının yarıda kalmasına. Çok geniş bir ‘öteki’ yani ‘düşman’ selinin ortasına atarsınız sonra o genci. Savaştadır artık. On sekiz tarafı filan düşmanla çevrilidir. Savaş esnasında duraklayan, sorgulayan, şüphe eden ise hain olduğu ve kaçmaya çalışırlarsa sırtlarından vurulacağı için… Devam edeyim mi daha? Sonra o gençten birçok şey yapılabilir tabi. Hadi diyelim o genç yirmi yaşında tecrübesiz. Ve kendinden çok emin. Peki ya yaşlılar? Abiler? Kanaat şeysileri? Hiç mi yanılmamışlardır? Hiç mi doğru bildikleri bir şey yanlış çıkmamıştır? Onlar nasıl bu kadar emin olabiliyorlar fikirlerinden, sözlerinden, yaptıklarından? Bilmem ki, belki onlar da hiç büyümüyordur, heyecanları hep on sekiz yaşındadır. Hakan, hikâyelere inanmaya devam etsem hep on sekiz yaşında kalabilirdi heyecanlar derken buraya işaret ediyor ve müstehzî, ekliyor: “Gökten üç elma düşerdi her hikâyenin sonunda. Rahat rahat uyurdum. Sormuş bulundum ama… Eee, sonra?” (s. 172)
7-) Kitabın bir yerinde başkahramanımız Hakan âşık olamamaktan ve duygularını yeterince dışa vuramamaktan şikâyetçi. Sizce de Hakan’ın aşka değil de biraz daha ussal süreçleri işletmeye ihtiyacı yok mu?
“Dil ağrıyan dişin üzerinde dolanır.” diye bir söz var. Psikolog bir arkadaşım, üniversiteye bisikletle gidip gelen bir psikoloji profesöründen bahsetmişti bir keresinde. Sağlık veya çevre duyarlılığı gibi bir şeye yormuşlar ilkin. “Helal olsun adama.” filan demişler. Bir gün açıklamış bunlarla ilgisi olmadığını. Şaşırmışlar tabi. “Çocukluğumda iki yıl ayakkabı boyayıp biriktirdiğim parayla bir bisiklet aldım, bindiğim ilk gün bana kamyon çarptı; bisiklet parçalandı; bir daha hiç bisikletim olmadı” demiş profesör. “Büyüdüm, çalıştım, çabaladım birçok şeye sahip oldum. Kapımda çok güzel de bir arabam var. Ama ne zaman bisikletli bir çocuk görsem gözlerim dolu dolu oluyordu. Hüzünleniyordum. Altmış yaşımdan sonra bisiklet koleksiyonu yaptım kendime.” Helal olsun adama. Demem o ki, tabiat hakkında söylenen o söz var ya, ‘tabiat intikamını mutlaka alır’ diye. Yaşanmamışlıklar da öyle işte.
Hakan’ın yaşantısındaki eksiklik akıl değildi ki, aklındaki eksiklik aşksız kalmışlıktı. Kaldı ki ussal süreç dediğiniz şey de Hakan’da evrensel, herkesin ussal bulacağı, herkesin anlayacağı bir şey değil, onun kendi biricikliğine has, kendine özgü bir ussallık olacaktı. Hakan bireyin başkaldırısıdır da aynı zamanda. Kalabalıklardan sıkılmıştı. Topluca rüya görmekten bıkmıştı. Yalnız başına görme zevkine geç erdiği rüyaları da kimseye kaptırmaya niyeti yoktu. Birileri tarafından ussal bulunup bulunmamayı, ya da kendi ussallığının başka ussallıklarla uyuşup uyuşmamasını pek önemsemezdi. Sonuçta bu onun hayatıydı ve yalnız onu ilgilendirirdi. Ya da öyle bir mecrada akıyor, oraya doğru yol alıyordu işte… Şimdi ne durumda bilemiyoruz. Onu en son bir akşam vakti üniversite meydanında bıraktık. Saat 16.58’i gösteriyordu. Yapayalnızdı…
😎 Hayatı boyunca günahtan, hatadan, kirden ve yanlış yapmaktan teberri etmiş ve daha sonrasında ise bu saflığı ile hayat karşısında çabucak kırılganlaşan tabiri caizce hayat çömezi bir karakter var karşımızda: Hakan. İslamcı camianın insan yetiştirmedeki bu günah ve yanlış tedirginliği ilerleyen yıllar için bu insanlarda ne gibi sorunlara sebep olabilir? Bu konudaki eleştirilerinizi ve çözüm önerilerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Yılların ilerlemesine gerek kalmadan bile bazı sorunlar ortaya çıkıyor zaten. Eğer kişi kendini gerçekten günahsız zannediyorsa bu onda kendi gibi olmayanları aşağılayabileceği zannını oluşturabiliyor. Diğer insanları bir tür böcek olarak, en iyi ihtimalle kurtarılması gereken acınası zavallılar olarak görmek… Kendini Allah’ın has kulu, diğerlerini cehennem yakıtı olarak kabul etmek… Bunu verdiği cüretle belki başkalarının yaşam tarzına, kişisel tercihlerine, hürriyetlerine müdahalede hiçbir beis görmemek… Bir tür kibre sebep oluyor bence. Hakan’ın sözleriyle ifade edersek; “Cesaretsizliğimden işleyemediğim günahlar yüzünden günahsızlığımın kibri oldu en büyük günahım. Bak, kimseyi beğenmiyor, kimseye güvenmiyor, belki bu yüzden güven de vermiyor bu yüz.”(s.72) Ayrıca bu günah tedirginliği aile içinde eş ve çocuklar, özellikle kız çocukları üzerinde bir baskı sebebine de dönüşebiliyor. Bu baskılara örnek vermeme gerek olduğunu sanmıyorum.
Bir diğer durum suçluluk psikolojisi… Herkesin ufak tefek de olsa günahları olmaz mı? İnsanız yahu! Ama cemaatler veya aile içinde esen o havayı da biliriz. Herkes tertemiz olmak zorundadır. Bazı şeyler hiç sorulamaz, bazı şeylerin şakası, iması bile yapılamaz. Evet evet, herkes tertemizdir. Ama sen var ya sen… Sen kendinin tertemiz olmadığını bilirsin. Ne bileyim otobüste bir kıza filan bakmışsındır, sabah namazına kalkmamışsındır, hatta ve hatta ayıptır söylemesi birine âşık olma gafletinde bulunmuşsundur. Hâlbuki filanca abiyle falanca mübarek hiç böyle şeyler yapmamıştır. Bunun verdiği suçluluk, utanç, aşağılık duygusu, kendine kahretmeler, münafıklık duygusu filan… Yeter derecede yıpratıcı değil midir?
Bastırılmış duyguların bir gün mutlaka bir yerlerden fışkıracağını, hadi öyle olmadı diyelim, paslı bir çivi gibi insanın aklına saplı kalacağını, onu huzursuz edeceğini tekrar tekrar anlatmaya gerek var mı? İnsanı kendi yalınlığıyla kabullenmek gerekiyor belki. Fazla kasmamak gerekiyor. Biraz rahat olmak… Bilmiyorum. Çözüm önerisinde bulunacak yetkinlikte olduğumu sanmıyorum. Sadece Hakan’ın ‘belkili’ dilinden şunları aktarmak geliyor içimden: “Hayatlarımızın yalın, basit gerçekliğiyle mutlu olmaktan vazgeçiyoruz. Ne uğruna vazgeçiyoruz? İdeolojik kitaplardan, filmlerden, soluduğumuz örgüt ve cemaat atmosferlerinden hatta resimlerini duvarlarımıza astığımız şehitlerden edindiğimiz, soyut bir ‘kahraman ideası’, ‘mükemmel dava adamı fikri’ uğruna… Vazgeçtiğimiz andan itibaren de mutsuz yaşıyoruz. Çünkü ideal tipler karşısında kendimizi aşağılıyoruz sürekli. Belki de zaaflarımız ve komplekslerimizden utanmak yerine onlarla insan olduğumuzu kavramalı, onları anlamalı hatta belki sevmeliydik. Birlikte yaşamayı öğrenmeliydik en azından, onları aşmanın bir aşaması olarak ne bileyim. Biz inkâr yolunu seçiyoruz çoğunlukla. Onlar derinlerde işlemeyi sürdürürken, biz onları büyük siyasal söylem ve sloganlarla, kutsal ya da kutsal saydığımız bir şeye aidiyet duygularımızla bastırmaya çalışıyoruz.”(s.92)
9-) Karl Marx: “Dünyayı anlamak yetmez, onu değiştirmek de gerekir” der. Fakat bence, bizim şu anda ‘dünya’yı henüz tam olarak anlayamamış olmamız ona karşı mücadelemizi de eksik, yanlış ve sığ kılıyor. Kitabınızın başkahramanı Hakan için de benzer bir sorundan bahsedebilir miyiz?
Dünyayı düzeltme yönünde girişilmiş çabaların en sonunda şiddet kullanmaya vardığını, insanın elini kana bulamak zorunda kaldığını görmüş. Başka bir yol olmalı diyor. Diyor ama kansız bir yolu ne biliyor, ne de böyle bir yol bulunacağına ihtimal veriyor. Albert Camus’un “Politika için yaratılmadım. Çünkü hasmımın ölümünü istemekten ya da kabul etmekten acizim.” sözüyle ifade ettiği tavrı hatırlatıyor biraz. Veba romanında şunları söyletmişti başkahramanına Camus: “Bu dünya için hiçbir değerimin olmadığını ve öldürmeyi reddettiğim andan başlayarak kendimi belirli bir sürgüne mahkûm ettiğimi biliyorum. Tarihi başkaları yapacak… Sağduyulu bir katil olmak için gereken bir özellik eksik bende.”
Hakan da benzer bir durumda ve dolayısıyla düzeltmek için mücadele ettiği bir dünya yok aslında. Şöyle diyor: “Bütün dinlerin, davaların, bütün amentülerin, insana iman gibi, temel nitelikte, gizli ve zorlu bir maddesi vardır. İnsana imanını yitirmişsen ne Tanrıya ne de herhangi bir davaya inanmanın bir anlamı kalır. Her anlamın üzerine oturduğu kaide değil midir insan? O kaidenin, derin çatlaklarından bin yıllardır sızan kan, kin ve öfkeyle çatırdaya çatırdaya çöktüğünü görmeyegörsün insan… Felsefeler, fikirler, doktrinler, kutsal kitapların ayetleri bile hatta sağırlar için bestelenmiş bir şarkının beyhude nağmeleri gibi uçuşur hayatın boşluğunda. Bakışlarının boşluğundan geçer artık yürüyüş kortejleri… Zihninin boşluğundan, kırıntıları büyük fikirlerin… Kalbinin boşluğundan eski umutların silik yansısı…” (s. 169) Gene de bir umudu vardır. Ama bu umut dünyanın düzelmesine yönelik değil, insan kalmaya yöneliktir: “Bir umudum var mı? Madem merak ettin söyleyeyim: Var, evet! Bazen küçük bir umuda kapıldığım oluyor. İnsan tekleri için ama insanlık için değil. Dünyayı kurtarmaya çalışmayan, haddini bilen, küçük iyiliklerden umutluyum. En azından böylelikle insan kalınabileceğinden… Hani bunun da Allah nezdinde az bir şey sayılmayacağından umutluyum. Kendimden böyle küçük iyilikler konusunda umutluyum.” (s.187)
10-) Tekrar ‘Hakan’ özelinde düşünürsek kadınlara yaklaşım (eş, arkadaş, evlat ve insan olarak) probleminin temeli nedir? Ve bu durum nasıl aşılabilir?
Bazı şeyleri çözmeleri, boşlukları kendi birikim, tecrübe ve hayal güçleriyle doldurmaları, zihinlerinde farklı farklı Sarsıntı metinleri oluşturmaları için okuyucularıma da bir fırsat tanımayalım mı?
11-) Kitabınızda şöyle bir ifade var: “Hâlbuki insan, bir devrime inananı da, kendini kasmadan, sloganlara boğmadan, olabildiğince yalın bir yaşantıyla yaşamalı inandığı değerleri. Sokaktaki hayatı zamana yayılmış bir kararlılık ve nümayişten uzak bir sadelikle dönüştürmeye çalışmalı.” Sizce de bu tespitte ki metotta da değişimi tek bir biçime indirgeme sorunu yok mu?
Hakan bu cümleyi yeni tanıştığı, genç ve heyecanlı bir İslamcı olan Ali ile yaptığı sohbet sırasında şöyle bir iç konuşmanın ardından kuruyor: “Boş ver desem ne olur? Boş ver çünkü insan değmez desem? Boş ver çünkü kötülük dediğin şey hiçbir yasanın, devletin ya da devrimin izole edemeyeceği bir çatlaktan; insan ruhunun urundan, uğursuzluğundan, ışık tanımaz bir yanından sızar. Bunun, öyle uğrunda ölmeyi ve öldürmeyi gerektirecek, ölüp öldürünce gelecek bir çaresi de yoktur üstelik. O yüzden takma kafana be! Yorma kendini. Boş ver, çıkıp yağmurda ıslanalım, su birikintilerinde ayakkabılarımızı ıslatalım desem ne olur? Anlamaz ki. Anlamaz. O yaşlarda ben de anlamazdım. Boş da vermez. Sadece beni boş sayar. Eee ne çıkar bundan? Ne bileyim ne çıkar! O halde? O halde? Bari en azından…(s.91)
Bari en azından diyor, Ali bizim hatalarımızı tekrarlamasın. Tepeden inmeci, acilci heveslere kapılıp silaha filan heves etmesin. ‘Boş ver’, ‘vitesi boşa al’, ‘bir şey olacağı yok bu insan türüyle’ diyemediği için ‘yavaş gel’ diyor yani. Ne desin ki? Bütünüyle umudunu da kırmak istemiyor çocuğun. Birileri bir şeyin mücadelesini verecekse bari böyle versin diyor. Amacı metot önermek filan değil aslında, tehlikeli ve kan akmasına sebep olacağını bildiği metotların önünü kesmek. Bir nesil sonra yozlaşacak bir devrim için değer mi yani? İndirgemeyse bile bence çok güzel bir indirgeme bu.
12-) “Dolambaçlı yollarda zaman kaybetmeye hiç tahammülümüz yoktur. Devleti ele geçirirsek her şey yoluna girer diye düşünüyoruz. Devlet olursak halkın gözü kulağı bir anda açılacak, kusurlarından bir anda soyunacak sanıyoruz. Halbuki sokaktaki yaşam, sokaktakilerin kendi iradesiyle değişip iyileşmeden, hangi siyasal devrim ya da aygıt daha iyi yapabilir ki insanı?..” Kitabınızda ki bu alıntıya binaen soruyorum, Müslümanların Türkiye’de uzun bir zamandır talep ettiği şey gerçekten devlet veya iktidar mıydı? Sizce ne istediler ve karşılığında ne aldılar?
Müslümanların büyük bir kısmı zaten devletin kendi devletleri olduğunu düşünüyordu. Evet, birtakım sorunlar, bir dışlanmışlık, devletle aralarında bir mesafe hissediyorlardı fakat kökten bir devrim filan istemedikleri aşikârdı. Nereden mi biliyorum? Annem ve babamdan, annem ve babam gibi milyonlarca anne ve babadan tabi ki de. Soruyu “İslamcıların talep ettiği şey devlet ya da iktidar mıydı?” diye düzeltmek gerek. O zaman cevabım evet olur. Evet, İslamcıların talep ettiği, gönlünden geçirdiği şey devlet ve iktidar olmak, İslam’a dayalı bir devlete sahip olmaktı. Böyle bir şey gerçekleşti mi? Hayır. Peki, ne aldılar? Hayalini kurdukları İslam devleti gibi olmayan bir devlette etkinlikleri arttı. Arttı da ne oldu? Bilmem… “Herkes için adalet!” gibi sloganlar atılırdı bir zamanlar. O sloganı unuttu galiba çoğu. Onlar adına en çok üzüldüğüm şey bu. Tam bir cevap olmadı farkındayım. Ama bunu da böyle kabul edin…
13-) “Resimlerini duvarlarımıza astığımız şehitlerden edindiğimiz, soyut bir kahraman ideası mükemmel dava adamı fikri uğruna hayatımızın yalın, basit gerçekliğiyle mutlu olmaktan vazgeçiyoruz” diyorsunuz kitabınız da. Peki, sizce bu örnek alma süreci nasıl işletilmeli? Ve ideal dava adamı nasıl olmalı ya da soyut bir kahraman ideamız olmamalı mı? Bu sürecin olumsuz sonuçları nelerdir?İnsanlar illa birini örnek almak zorundularsa bunu kendi doğalarını, kişisel ilgi, yetenek ve eğilimlerini boğmadan, kendi ruh iklimlerine uyarlayarak yapmalılar. Aksi takdirde almaya çalıştıkları örnek üzerlerine bol ya da dar gelir. Ya kendi potansiyellerini ziyan ederler ya da asla olamayacakları bir şeyin peşinde koşarken ömür boyu kendi kendilerini aşağılarlar. Kasılmayı bırakıp biraz rahat olmak gerek diye düşünüyorum. İnsan kim olmadığını, ne olamayacağını da bilmeli.
İdeal dava adamı nasıl olmalı? Ben hangi davaya inanırsa inansın zorbalık yapmayan, kendini ötekine zorla dayatmayan, şiddet ve silahtan uzak duran, kendisi gibi düşünmeyen insanlarla empati kurabilen, kendi ve hizbi aleyhine bile olsa adaletten şaşmayan dava, nezaket sahibi adamlarına saygı duyuyorum. Böyle…
14-) Gene kitabınızda “Siyasal olanın dışında kim olduğumuzu unutmaya çalışıyoruz.” diyorsunuz. Mevcut gündelik yaşamın aşırı siyasallaşmasının ortaya çıkardığı sorunlar nelerdir? Gün geçtikçe ivme kazanan sekülerleşmeye nasıl etki ediyor.
Gündelik yaşamdan bir örnek vermek istiyorum. Herkes benzerlerine şahit olmuştur. Bir arkadaşım anlatıyor. Babası ve amcası iki ayrı siyasal partiye oy veriyor. Ne zaman bir araya gelseler tartışıyorlar tabi. (Burada ‘tabi’ kelimesini ne kadar tabii kullandığım üzerine düşüneceğim ayrıca. Ne kadar kanıksamışız değil mi?) Neyse… İki yıl önce birbirlerini vatana ihanetle, dinsiz imansız olmakla filan suçluyorlar. Ve komşu olmalarına rağmen o günden beri görüşüp konuşmuyorlar. Arkadaşım gülerek anlatıyor ama aslında çok acı bir şey. Evlerine yakın iki camiden hangisine kimin gideceği konusunda aracı biri vasıtasıyla anlaşmışlar. Camide karşılaşmaya bile tahammülleri yokmuş yani. Daha ne söylenebilir ki?
Dünyanın mevcut işleyişi, oturmuş temayüller, geçer akçe olan siyaset dili ve kuralları açısından söylüyorum. Siyasette kazanmak, başarı, güç, yumuşak bile olsa bir tür şiddet, rakibini alt etmek, kurnazlık öne çıkan olgular. Nasıl desem… Manevi şeyleri aşındıran bir şey var elbette. Çok içli dışlı olunca dünyevileşmeye etki etmemesi de olanaksız bu şartlarda.
Romanda Hakan’ın serzenişi ise daha önce de değindiğim gibi insanın kendi acılarını, ihtiyaçlarını, arzularını, bireyselliğini siyasal etkinlik halısı altına süpürerek yok saymasının bedelini çok ağır ödemesiyle ilgili. Genç İslamcı Ali’ye hitap etmek isteyerek diyor ki: “Soruyorsun. Yani insan bir devrim kutlamasından eve dönüyorsa, yalnız başınaysa ve aynaya bakıyorsa, saçlarındaki beyazları sayıyorsa, hava da böyle sıcak böyle bıktırıcıysa, sormalı diye düşünüyorsun: Kalabalık dağılınca, marşlar bitince, sloganlar susunca, bayraklar, flamalar, pankartlar bir yerlere kaldırılınca, geçit resmindeki tanklar, askerler kışlalarına dönünce, o coşkulu konuşmacılar meydandan çekilince, kalabalık içinde girdiğin coşkundan eser kalmayıp bir ayna karşısında yapayalnız kalınca, ıssızlaşınca… ‘Eee? Şimdi ben kimim?’ diye. Anlıyor musun? Anlamıyorsun. Bir on yıl kadar da anlayacak gibi durmuyorsun… (s.95)
15-) ‘Hakan’ın günümüz ‘sarsıntı’ yaşamış İslamcı ağabeyler içinde ki yeri nedir? Genel bir örnek mi, yoksa özel bir örnek mi?
‘Sarsıntı yaşamış İslamcı ağabeyler’den kasıt, İslamcı ilkelerinden ve ideallerden uzaklaştığı halde İslamcılığı kimseye yar etmedikleri düşünülenler ise Hakan onların arasında değildir. Zira Hakan artık İslamcı değildir. Keza ağa ve bey de değildir. Eğer kasıt, sarsıldıktan sonra İslamcılığı bırakmış ve bireyselleşmiş, içine ve bireysel yaralarına dönmüş ‘eski islamcılar’ ise evet, Hakan onlardandır lakin kimsenin içinde değildir. Zira yalnızdır. Hatta yapayalnızdır. Hakan karakterine benzeyenlerin yaygın olup olmadığı soruluyorsa çok fazla olmamakla birlikte gittikçe daha görünür olacağı, özellikle kadın eski İslamcılar arasında daha fazla görüleceği öngörülebilir. Bu konuda bazı gözlemlerim olduğunu söyleyebilirim.
16-) Son olarak başkahramanımız ‘Hakan’ın yaşadığı sarsıntının onda yarattığı değişimin tümel anlamıyla insanın geleceğine olan etkilerinden veya katkılarından bahsedebilir misiniz?
Gelecek ne getirir bilinmez. Ama belki, sadece belki… Hakan karakterinin sarsılmasına, ideolojik çerçevelerden bakınca da savrulmasına neden olan şeyler, ideolojik mahalleler tarafından dikkate alınır ve onun bütün ideolojik mahallelere yaptığı şu uyarı birilerinin kendilerine çekidüzen vermelerine sebep olur:
“Bakın uyarıyorum! Bir gün bir genç, isyan bayrağını hepinize, hepimize kaldıracak biliyorum. Sana, bana, ötekine, hepimize haykıracak. Eline tutuşturduğumuz gazete, kitap, dergi, broşür ve bildirilerden oluşan demeti yüzümüze çarpacak. Yeter lan diyecek. Yeter artık! Sesi öyle soğuk olacak ki, sanki kelimeler dudaklarından çıkar çıkmaz buza kesecek, düşüp parçalanacak, doğarken ölecek… Yüzünü dönmeyecek, yüzümüze bakmayacak. Bıktım ulan, diyecek. Bıktım… Kendinizin, kabilelerinizin, içinde okyanusta olduğunuzu vehmettiğiniz akvaryumlarınızın menfaatleri söz konusu olduğunda satmayacağınız evrensel bir vicdana, kuşatıcı bir sevgiye sahip olmadıkça dava satmayın lan bana! Çıkmayın karşıma akvaryumlarınızdan çıkmadıkça… Çelişkilerinizden, hastalıklı kinlerinizden, birbirinizle konuşmaktan korkan bağnazlığınızdan arınmadıkça…
“Gençlik nereye gidiyor ha? Nereye mi gidiyor gençlik? Benim haberim yok bir yere mi gidiyormuş gençlik? Cehennemin dibine gidiyor gençlik? Gelmez misiniz ha? Kurtarmaz mısınız? Beni kurtarmayın ulan! Kurtarmayın beni! Beni aydınlatmayın. Yol göstermeyin bana. Aman elimden tutmayın. Öyle karanlıkta kurtulmamış kurtulmamış kalayım. İsterseniz uzaktan uzağa acıyın da bana. Umurumda mı?
“(…)Sahi siz, siz kimsiniz lan diyecek. Allah’ın nesi olursunuz? Sevmenin, empatinin, adaletin nesi… Siz anlamın nesi olursunuz, anlamsızlığın, hatanın, günahın nesi…” (s.202 vd.)
Son olarak bana, romanıma ve bir üniversite meydanında bir akşam vakti, yapayalnız bıraktığım Hakan’a sayfalarını açan Nida Dergisi’ne sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum…
Dip Not:
1 http://www.kitaphaber.com.tr/yusuf-ekinci-yazdi-sarsinti– islamcilik-ve-ozeIestiri-k2927.html
İlgili Yazılar
Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ile Devletin Ne’liği Üzerine
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar.
Mustafa Köneçoğlu İle “Şiiri Yeniden Çağırmak”
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor.
İlhami Güler İle Gazze, Vicdan ve İnsanlık Dramı Üstüne
Kur’an’dan bizim öğrendiğimiz ise şu: İnananlar kendi üzerlerine düşen sorumluluğu bütünüyle yerine getirdikten sonra Tanrı o süreçte müminlere yardım ediyor, müdahale ediyor her anlamda… Sen kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden başına bir kötülük geldiğinde dua et Tanrıya: “Bu kötülüğü bizden kaldır.” Hayır, bu racona ters!
Mustafa Aydın ile Kimlik Sorunu ve Kimliğimiz Üzerine
Kimlik, aynı olmak mı yoksa farklı olmak mı? Ne kadar bana dair ne kadar ötekine dair? Siyasal arenada çokça istismar edilen bir kavram olarak kimlik aslında nedir? Modern zamanlarda ki anlamıyla tarihte benzer bir kimlik problemi yok diyoruz peki, sorun nerede başlıyor ve nerede bitmeli? Bir ulus devlet içersinde Müslüman kimlik nasıl tanımlanır? Bizi ve …
İsmail Demirezen ile ‘Tüketim’ ‘Toplum’ ‘Tüketim Toplumu’ Üzerine
İnsanoğlu, yaratıldığı andan itibaren ihtiyaçlarını gidermek için üretme ve tüketme faaliyetinin içerisinde var olagelmiştir. Ancak hiçbir dönemde ‘tüketim” denilen olgu bugün olduğu gibi toplumu belirleyen, yönlendiren bir güce dönüşmemiştir. Daha da ötesi, modern dünya ürettiği malları tüketmeye yatkın ve istekli bir toplumsal yapıyı amaçladığından, farklı tüketim alışkanlıklarına tahammül edemez bir durumdadır. Kimi k problemi yaşayan …